PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ülkemizin geleceğine dair net yazılar...



Sayfa : 1 [2] 3

AHLAR ÇİKSİN
21-08-2008, 14:47
.
.
.



......................"Erbakan'ı affetmek" ..........
..............................ve.................. .......
................... tarihî hatayı düzeltmek......



En güzel tarafı, 83'üne dayanmış bu yaşlı politikacının affedilmesine kimseden itirazın gelmemesi. Politikada ve medyadaki müzmin Erbakan muhalifleri bile, affa açıktan karşı çıkmıyorlar.
Sadece affı vesile ederek Cumhurbaşkanı'nı eleştiriyorlar. Kısaca itirazlar geride kalmış bir hesaplaşmaya ait değil, bugüne, bugününün iktidar mücadelesine dair.

Yakın siyasî hayatın en tartışmalı politikacılarından biri olan Erbakan'ın affedilmesine herhangi bir itirazın gelmemesini, Türk politikası adına bir hakşinaslık, bir vefa ve belki de bir asalet ölçüsü olarak kabul etmek lâzım. Kim ne derse desin Necmeddin Erbakan bu toprakların yetiştirdiği ve bu ülkeyi biçimlendiren siyasî aktörlerden biri.

Bugün siyasette faal olanların dışında, Türkiye'nin son 40 yılına damgasını vurmuş ve tarihin hükmüne konu olacak topu topu beş politikacı var. Muhtemelen dünün tarihini yazanlar Demirel'den ve Bülent Ecevit'ten daha fazla bahsedecekler. Necmeddin Erbakan ve Alparslan Türkeş belki bir siyasî gelenek oluşturma konusunda daha başarılı kabul edilecek. Beşinci isim Turgut Özal'ı, geride bıraktıkları açısından bu dört kişinin bütünüyle dışında bir yere yerleştirmek gerekecek. Bu beş isimden sadece ikisi, Demirel ve Erbakan yaşları kemâle ermiş vaziyette hayatlarını sürdürüyorlar. Erbakan'ın hayatının bundan sonraki evresini ev hapsi bile olsa cezalı olarak geçirmesi Türkiye için bir zul olacaktı. Cumhurbaşkanı, kendi itibarını zedeleme pahasına Erbakan'ı affederek Türkiye'yi sonrasında mutlaka pişmanlık duyacağımız bu zulden kurtarmış oldu.

Tarihin garip cilvesi. Siyasette kendi tarzını ve ekolünü oluşturmuş bu liderin yanında tecrübe kazanmış iki politikacıdan biri bugün Cumhurbaşkanı, diğeri Başbakan. Aslında bu durumu dünün ve bugünün politikası arasındaki devamlılığı ve değişmeyi anlamak için kullanabiliriz.

Erbakan'a haksızlık etmeyelim. 1970'lerin aradaki 80'leri geçmek lâzım ve 90'ların politikasında Erbakan tarzı geçerliydi. Çok zeki, intikal kabiliyeti yüksek ama en önemlisi halkın dilini konuşabilen ve zor sorunları basitleştirerek halkın algı menziline sokabilen politikacı tipi. Kullanılan metaforlar ve espriler hep halka hitap etmek içindi. Demirel'de de aynıyla var olan bu yeteneği, Erbakan'da farklı kılan ilave nitelik, bütünüyle dinî geleneğe yaslanmasıydı. Kısaca Erbakan, hızla değişen ve dönüşen Türk toplumunun kaybından büyük korkuya kapıldığı manevî değerleri demokrasi içinde bir politikanın ana iskeletine dönüştürmeyi başardı.

Yakın tarihimizde Jakoben laikliğe karşı radikal dinî tepkilerin ortaya çıkmasını birbirinden farklı çerçevede iki inisiyatif engellemiştir. Bunlardan ilki Bediüzzaman Said Nursî, ikincisi de Necmeddin Erbakan'dır. Bu açıdan demokrasinin meşruiyet dairesini genişleten en önemli aktörlerden biri Erbakan'ın kendisi olmuştur. Erbakan tersinden bakıldığında dindar insanları, sorunlarının çözümünün meşru siyasette ve demokrasi içinde olduğuna ikna eden kişidir.

Türkiye'nin askerî darbeler tarihinde doğrudan şiddetin en az kullanıldığı darbe 28 Şubat'tır. En az doğrudan şiddet kullanmak demek, en fazla entrika ve komploya başvurmak demektir. Gazetecilerin andıçlanması ile Erbakan'ın aldığı cezanın arkasında aynı karargâh bulunmaktadır. Bu yüzden ....

..........Erbakan'ı affa konu olan suçu için "hükümlü" yerine......

............. "28 Şubat'ın bir numaralı mağduru"............

..................... olarak nitelemek gerekir...........
Tayyip Erdoğan ve arkadaşları devri kapanan Erbakan Ekolü'nden çok farklı yeni bir ekol çıkarttılar. Buna muhafazakâr demokrasi adını verdiler. Çatışmaların, kutuplaşmaların dili yerine uzlaşmanın ve istikrarın dilini, pragmatizme yönelerek geliştirdiler. Erbakan'ın Millî Görüş çizgisi, zorba modernleşmenin karşı kutbuydu ve o dilden etkilenmişti. Militan laiklikle Millî Görüş'ün aynı vülger pozitivizme dayanması bu yüzden şaşırtıcı değildi. Bugün ise pozitivizmden türetilecek totaliter ideolojiler yerine özgürlükçü ve demokrat bir muhafazakârlığın toplumda karşılığı var. Bugün demokratik siyasetin rekabet koşulları, ikincisine ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyaca cevap verenleri de zirveye taşıyor.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, Başbakan Erdoğan da, bugünün şartlarında başarılı olmuş politikacılar. Bu yüzden Erbakan nasıl dünün şartlarında politika yaptıysa onlar da bugünün şartlarının ürünü olarak siyasî çizgilerini şekillendirdiler. Şimdi bugünün siyaset kurumu düne ait bir tarihî hatayı düzeltiyor. Erbakan özgürlüğüne kavuşuyor.....

MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
m.turkone@zaman.com.tr
21 Ağustos 2008, Perşembe

AHLAR ÇİKSİN
23-08-2008, 14:42
Şener’in Parti Adı ve Amblemi Hazır
23/08/2008 ( 14:29 )
)


AK Parti’den istifa eden Abdüllatif Şener, NTV’ye yeni partinin amblem, isim ve tüzüğünün hazır olduğunu açıkladı. Peki parti ilk seçimine ne zaman girecek?






Şener, “Yerel seçimlere girip girmemeyi de değerlendiriyoruz ancak hedefimiz genel milletvekili seçimleri” dedi.

Yeni bir siyasi oluşum için çalışmalarını sürdüren Abdüllatif Şener, AK Parti’nin kapatılması ihtimaline göre harekete geçtiği iddialarını reddetti. NTV’ye özel açıklamalar yapan Şener, yeni partinin isim ve ambleminin hazır olduğunu belirtti.

Abdüllatif Şener, “Bu siyasi oluşumun AK Parti’nin kapatılıp kapatılmamasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Keşke AK Parti kapatılmasa, keşke Tayyip Erdoğan genel başkan olarak devam etse ve ben yeni bir siyasi kültür oluşturmak üzere yeni bir tarzla ortaya çıksam. Benim olaya bakışım 3 ay öncesinde böyleydi, bugün de böyledir” diye konuştu.

AK Parti’den ayrılmasının altında uyum problemi olduğunu vurgulayan Şener, şöyle konuştu:

“Genel başkanın siyaset tarzıyla uyuşmuyorsunuz, siyasetin yolsuzluklarla yoluna devam ettiğini yakından görüyorsunuz. Aslında 22 Temmuz seçimlerinde şuna karar verdim. ‘Ben ben mi olacağım yoksa ben ben olmaktan mı çıkacağım.”

Şener, yeni siyasi oluşumla ilgili ise şu ifadeleri kullandı:

“Bu parti Türkiye partisi olacaktır. Yerel seçimlere girip girmeyeceğimizle ilgili noktayı değerlendiriyoruz, hedef olarak gördüğümüz nokta ise genel milletvekili seçimleridir.”

Eski başbakan yardımcısı Şener, yeni siyasi yolculuğuna ise geçmişini satır satır anlattığı “Abdüllatif Şener / Adım da benimle beraber büyüdü” ismini taşıyan kitabıyla başlıyor. Şener, “Çoçukluğumdan bu yana 54 yıllık hayatımı içtenlikle, açık yüreklilikle anlattım.” dedi.

AHLAR ÇİKSİN
23-08-2008, 14:44
.........Dünyayı tersine çevirme mantığı ........




Günümüz medyası bir olayı, bir durumu istediği şekle sokabilir, istediği sonuca yorumlarıyla götürebilir. Günlük gazetelere baktığınızda, bir konuda kanaatiniz yok ise, ya da bir düşünce bir yorum sahibi değilseniz siz o medya grubunun peşine takılıp gidebilirsiniz. Bugün kitleler bu yolla savrularak sürükleniyorlar.

Medya bugün için önemli bir merkez güç. Bunun için bir çok senaryo medya üzerinden üretilebilinir, medya üzerinde sipariş edilebilinir. Medya en önemli bir güç. Buna internet, cep telefonları, reklâmlar, görsel ve işitsel her şey dahildir.

Bugünlerde “Ergenekon olayı” yoğun gündem işgal ediyor. İnsanlar da sabah gözlerini onunla açıyor, akşam da onunla kapatıyor. Olağanüstü kimi durumlar olmasa bu iyice hayata egemen olacak.

Ergenekon denilen olay, oluşum devletin içinde bir güç. Devletin kurduğu, olmasını istediği koruyucu bir güç. Bugün medya bu konuyu öylesine bir şekilde sunuyor ki, sanki, kendileri bu olayın bir parçası değillermiş gibi. 28 Şubat sürecini göz önüne getirir isek, olayları nasıl da dramatize ediyor, nasıl da halden hale sokuyorlardı.

Bugün kimi medya kollarına baktığımızda sanki kendileri Ergenekon denilen iç gücün, egemen silahlı çete grubunun bir parçası değillermiş gibi. Nasılsa olay bir yerde boğumlanmış kendilerine ulaşılamayacak. Onlar gene egemen oluşlarını sürdürüyorlar.

Bilinen o medya grupları, örneğin Afrika’nın bir ülkesinin kralını hedef alarak, Türkiye üzerinde neredeyse darbe yaptırtacak. Bu kral soykırım yapan biri. Fakat aynı medya gurubu Filistin’de seçimleri kazanmış, halkın desteğiyle iktidara gelmiş olan bir Başbakanın gelişinde kıyametler kopardı.

İktidar egemen güçlere olan korkusundan Filistin Başbakanını devlet protokolü dışında, arka kapılardan kaçırarak ağırladı ve gönderdi. Bugün Filistin’de soykırım işleyen İsrail Devlet Başkanını ise görkemle ağırladı, TBMM meclisinden konuşturttu.

Ecevit’in başına “İsrail soykırım işliyor” diye neler geldiği, neler olduğu biliniyor. Pişmanlığını dile getirdi, defalarca özür diledi ama para etmedi.

Bu egemen güç iktidar üzerinde de alabildiğine etkili. Karşılıklı çıkar ilişkileri yüzünden şimdilik dalgasız sularda eğlenilerek zaman geçiriliyor. İşlerine geldiği zaman kimi araçları, kimi kurumları anında devreye sokuyorlar.

Bir gazetenin genel yayın yönetmeni kimi konularda yönlendirici rolünü çok ustaca sürdürüyor. Öyle ki, gerektiği zaman, gerektiği yerde uyarılıp görüşmelerini yapıyor.

Alt katmandaki, okurlar, izleyiciler, taraftarlar da kendilerini tatmin için bir karşı gösteride bulunabiliyorlar. Kendileri bir şey yaptıklarını sanıyorlar. Tafra atıyorlar.

Bu gibi işler öylesine ustaca yapılıyor ki, kitlelerin yönlendirilmesi de sağlanıyor. Hem öfkelerini boşaltacaklar böylece rahatlayacaklar, hem de tehlikenin, durumun farkına varışları engellenmiş olacak.

1991 yılındaki Karabatak yalanı, hem servis eden egemen gücün, hem de egemen medya gücünün ortak yalanı. Bu yalanların da sonu yok maalesef.

Dünya yalan imparatoru medya kanalıyla yalan üretmeye ve dünyayı medya üzerinden yanıltmaya devam ediyor.

Bu yeni yüzyıl medya ve reklâm yüzyılıdır. Bilincin, duygunun ve aklın köreltildiği bir yüzyıl. Bilinç sahibi Müslümanlar sadece kendilerini değil, çevrelerini ve dünyayı yeni bir bilinçle ayağa kaldırmak zorundadır. Yoksa zaman giderek daralıyor.

AHLAR ÇİKSİN
25-08-2008, 09:37
ıngılız The Fınancıal Tımes (ft) Gazetesı, Yabancı Sermaye Sahıplerının,
Sıyası Ve Ekonomık Tansıyonun Dustugu Turkıye`de Yoneldıklerını Yazdı. Yabancı
Yatırım Sırketlerının, Turkıye ıle ılgılı Goruslerıne Yer Veren Gazete, Onemlı
Derecede Petrole Muhtac Olan Turkıye`nın Petrol Fıyatlarının Artması ıle
Sıkıntı Yasadıgını Ve Ak Partı`ye Karsı Acılan Dava ıle Bırlıkte Bu Sıkıntının
Doruk Noktasına Vardıgını Vurguladı. Ancak Son Aylarda Olumlu Bır Canlanma
Olduguna Dıkkat Ceken Ft, Bu Konuda Orta Dogu, Afrıka Ve Avrupa`dakı
Gelısmelerı ızleyen Barıng Fon Yonetımı Sırketı Genel Muduru Kadır Ebu
Leıl-cooper`ın Yorumlarına Yer Verdı.
Gectıgımız Hazıran Ayına Kadar
Turkıye`nın Fecı Bır Surecın Esıgınde Odugunu Belırten Kadır Ebu Leıl-cooper,
`ancak Daha Sonra Bırkac Faktor, Turkıye`nın Bu Olumsuz Donemı Atlatmasına
Yardımcı Oldu. Oncelıkle Bu Senenın Basında Turkıye`de Esya Fıyatları Cok
Yuksektı Ve Gıttıkce Artıyordu. Bunun Yanı Sıra Buyuk Bır Carı Acık Var, Kı Bu
Carı Acıgın Kapanması Dogrudan Dıs Yatırıma Baglı. Bu Sorunlar Ak Partı`ye
Acılan Kapatma Davasıyla Gectıgımız Hazıran Ayında Doruga Cıktı.` Dedı.

Ak Partı`ye Acılan Kapatma Davasının Reddedılmesıyle Gostergelerın Degıstıgını
Kaydeden Leıl-cooper, `bu Davanın Reddı Sıyası Rıskı De Ortadan Kaldırdı. Daha
Sonra Petrol Fıyatları Dustu. Bu Da Turkıye`nın Carı Acıgı ıcın Olumlu Bır
Gelısme. Ayrıca Merkez Bankası Da Kredı Daralmasına Koydugu Sınırı Kaldırdı.
Butun Bunlar Problemlerı Bıraz Olsun Azalttı.` Dıye Konustu.
Bır Dıger
Yatırım Analız Sırketı Hexam Emergıng European Fund Genel Muduru Stuart Rıchard
Da Turkıye ıle ılgılı Olumlu Degerlendırmelerde Bulundu. turkıye`ye Yonelık
Hazıran Ayında Yuzde 6 Olarak Koydukları Yatırım Ek Odenek Yuzdesını Temmuz
Ayında Yuzde 18 Ve Agustos Ayında Da Yuzde 19.5`e Cıkardıklarını anlatan
Rıchard, `turkıye`nın Yabancı Dıs Yatırıma ıhtıyacı Var. Bu Ulkenın Sıyası
ıstıkrarı Ve Sıyası Reformlar Yabancı Yatırımcıları Cekmektedır.` Dedı. Bu
Arada Stuart Rıchard, Turkıye`nın Yılın ıkıncı Yarısında Da Cok Guclu Bır
Ekonomık Performans Gosterecegıne ınandıgını Soyledı.

AHLAR ÇİKSİN
25-08-2008, 12:10
.......YİMPAŞ VE KOMBASSAN HALKA AÇILIYOR......

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), küçük işletmelerin borsaya açılması yönünde ilk somut adımı attı. Halka açık olup ancak borsada işlem göremeyen 251 şirkete yeşil ışık yakan kararını bugün İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'na (İMKB) bildirecek.



HALKA AÇIK BORSADA İŞLEM GÖRMEYEN ŞİRKETLER LİSTESİ

SPK Başkanı Turan Erol, bu şirketlerin devler liginde oynamaya hak kazandığını belirterek, "Maliyet açısından önemli avantajlar sağladık. Borsada işlem gören bu şirketlerin stratejik ortaklık kurma ve yabancı yatırımcı çekme açısından önemli avantaja sahip olacak" dedi. SPK Başkanı Turan Erol, Kurul'un ekonomiye son 5 yılda 32 milyar YTL'ye yakın kaynak aktardığını belirtti ancak halka açılacak şirketlerle ilgili çok fazla detay vermedi.

Sermaye piyasalarına kayıtlı olmalarına rağmen halka açık olmayan şirketlerin başında Yimpaş, Kombassan ve Kızılırmak Holding geliyor. Ağırlıklı olarak gurbetçilerden hisse senedi karşılığında para toplayan bu şirketlerin halka açılması binlerce vatandaş için de umut ışığı olarak değerlendiriliyor.

Bu arada, halka açık anonim ortaklıklar statüsündeki bu şirketler sermaye artırımı yapmadan, mevcut ortakların paylarının İMKB'de listeye alınmasıyla borsada işlem görebilecek. Yeni düzenlemeyle, başvurularda İMKB, Merkezi Kayıt Kuruluşu A.Ş'nin ve aracı kuruluşların rolü, payların kaydileştirilmesi, işlem fiyatı, SPK kayıt ücreti ve Borsa'da işlem görme süreci açıklığa kavuşturuldu ve belirsizlikler ortadan kaldırıldı.

.
.
.
.

.........Yetim hakkı!.......
Başbakan çok önemli bir noktaya değindi. "Yetim hakkı yedirmeyiz" diyerek ülkemizin yarayan kanasına işaret etti. Sayın Başbakan yetim hakkını sadece partisi üzerinden söylememiştir. Ülke yönetiminde bulunan hükümet sebebi ile tüm kamu kurum ve kuruluşlarının da aynı hassasiyetle izlenerek "yetim hakkı" savunulacaktır.

Yetim hakkı eskinin basit düzenleri ile gözetilmeyecek kadar geniş bir alanı kapsıyor. Artık yetimlerin hakkı basit hırsızlıklarla yapılmıyor. Gelişen ekonomik düzenlerde yetimlerin hakkı en fazla kravatlı beyaz yakalılar tarafından yeniliyor. İnsanlar en fazla finans oyunları ile soyuluyor. :surprise:
İşin belki de en vahim tarafı bu soygunların önemli bir kısmının yakalanma imkânı ya sınırlı kalıyor veya yakalanamıyorlar. Bir başka vahim durum ise artık yetim hakkı kanunlar eşliğinde dahi yenilebiliyor.

Yetim hakkı noktasında çok hassas olduğunu belirten Sayın Başbakan'ın geçmişin karanlık ilişkilerinin çözüldüğü bu günlerde 2001 krizini de masaya yatırmasını bekleriz. El konulan bankalar vasıtası ile servetleri yok edilen halka açık bankaların, küçük hissedarlarının haklarının da düşünülmesi gerekmiyor mu? Devletin birçok kurumunun denetiminde geçerek açıklanan bilânçosunda hatırı sayılı kâr yazılan bankaların meğerse nasıl da batak olduklarını görenlerin kandırılmış olarak servetlerine el konulması yetim hakkı değil midir?

O hissedarlardır ki 2001 krizinden beri bankaları bırakın o gruba ait şirketlerin hisseleri dahi ellerinden alınmışken o grubu yöneten patrona şirketlerin bırakılmış olmasını nasıl açıklayacağız. Hiçbir şeyden haberi olmayan küçük hissedar servetini kaybederken bankayı hortumlayan patron şirketlere ait yatlarda, katlarda, yalılarda sefalar sürebilmiştir. Hak mıdır?

Üç kuruş etmeyen şirketlerini milyonlarca değerden halka satmak için olmadık oyunlar çeviren ve millete yanıltıcı haberler eşliğinde çok büyük ama çok büyük zararlar yazdıran borsa oyunları yetim hakkına girmez mi? Yoksa yetimler mi borsaya giremez? Fon yönetiyoruz derken parayı kendi ceplerine indirmek yetim hakkı olmaz mı? Şirketine para toplamak için yalan ve yanıltıcı haberler yayarak para toplamak nedir peki? :bag:

Bir finans oyununun kurbanı olan ve bugüne kadar oyunu boz(a)mayan yetkili kurumlara rağmen Uzel'de işsiz kalan binler işçi yetim sayılmaz mı? Bankasını milyarlarca dolara satmasına rağmen bilgiyi milletten saklayanlar düşük fiyatlardan hisse satan kişilerin hakkını yerken yetim hakkı olmaz mı?

Sayın Başbakan'ın tek başına yetim hakkını savunması kadar zor bir şey beklenemez. Önemli olan Başbakan'ın bu hassasiyetine uygun bir yönetim etkinliğinin sadece bakanlıklarda değil tüm bürokraside de oluşturulmasından geçiyor. Bürokrasi ayağı ise özellikle bağımsız kurumlar ve kurullar ayağında çok daha büyük önem arz ediyor. O zaman sadece birkaç gün geriye dönün bakın bakalım yetimlerin hakkı sermaye piyasalarında nasıl savunulmuş?

Türkiye ortaklık kültürünü kaybediyor. Artık şirketler kaynak ihtiyaçları için sadece borçlanma yoluna başvurabiliyor; ortaklık yolu her yıl kapanıyor. Nedeni Başbakan'ın da belirttiği gibi;

Yetim hakkı!

İbrahim Kahveci
ikahveci@yenisafak.com.tr

AHLAR ÇİKSİN
27-08-2008, 11:06
Yiğit Bulut ybulut@gazetevatan.com 27.08.2008

.............. Bu ülkede sizin neyiniz var? .........


Türk Telekom, Araplar’ın...

Telsim İngiliz’in...

Kuşadası Limanı İsrailli’nin...

İzmir Limanı Hong Konglu’nun...

Araç muayene işi Alman’ın...

Başak Sigorta Fransız’ın...

İETT Garajı Dubaili’nin...

(Alıcı parayı ödemedi)

Avea Lübnanlı’nın...

Petkim, Ermeni’nin...

Rakı , Amerikalı’nın.

Finansbank Yunanlı’nın...

Oyakbank Hollandalı’nın...

Denizbank Belçikalı’nın...

Türkiye Finans Suudilerin...

TEB Fransız’ın...

Cbank İsrailli’nin...

MNG Bank Lübnanlı’nın...

Dışbank Hollandalı’nın...

Şekerbank Kazak’ın...

Yapı Kredi’nin yarısı İtalyan’ın...

Turkcell’in yarısı Finli’nin, Rus’un...

Beymen’in yarısı Amerikalı’nın...

Enerjisa’nın yarısı Avusturyalı’nın...

Garanti’nin ve Akbank’ın bir bölümü Amerikalı’nın...

Eczacıbaşı İlaç, Çek’in...

İzocam, Fransız’ın...

TGRT (Fox) Amerikalı’nın...

Demirdöküm Alman’ın...

Döktaş Fransız’ın...

Süper FM Kanadalı’nın...

Alışveriş yaptığınız marketlerin neredeyse “tamamı” yabancıların...

Yıllık ödediğimiz 50 milyar doların “neredeyse” tamamı yabancının...

2003 başına kadar hepsi “yüzde 100’ü Türk sermayesine ait şirketlerdi”...

Bu ülke “Bizim” deyip, duruyorsunuz söyleyin bakalım, sizin neyiniz var bu topraklarda

AHLAR ÇİKSİN
27-08-2008, 11:42
Yaşar Erdinç- Köşe Yazılarım


Monday, 25 August 2008
SİS DEVAM EDİYOR

SİS DEVAM EDİYOR


En son yazımızın başlığı "Ortalık Yine Çok Sisli" şeklindeydi. Bu yazımızın başlığı da "Sis Devam Ediyor" diye atarasak yanlış olmazdı.

Bundan yaklaşık 3 hafta öncesine kadar AKP'nin kapatılma davası bir sis bulutu oluşturuyordu Bu sis bulutu dağıldıktan sonra artık rahat bir nefes alırız diyorduk. Kapatılma davası sonuçlandı ve piyasalar buna olumlu reaksiyon verdi, fakat daha önceki yazılarımda vurguladığım bir şeyi burada tekrar vurgulayacağım; AKP'nin kapatılma davası sonrasında borsamız dış piyasalardan sadece "1" gün farklı davrandı ve daha sonra dış piyasaların paralelinde hareket etmeye başladı.
Bu aşamadan sonra da 43.500'ü geçemedik ve endeks bir ara 39 bin seviyelerine kadar geriledi. Dün de en yüksek 41.250 seviyelerini gördükten sonra dış piyasalarla birlikte düşüşe geçti.

Yatırımcılar, Dow Jones'un her yukarı dönüşünde veya bizim borsanın her yukarı dönüşünde umutlar yeşeriyor ve "artık yükseliyor muyuz?" sorularını sormaya başlıyorlar.

HAYIR YÜKSELMİYORUZ... DÜZELTMELER GÖRÜYORUZ ve BUNLARI DAHA ÇOOOK GÖRECEĞİZ...

Şimdi sizlere çok önemli bir sır vereyim. Ama sakın kimseye söylemeyin... Sırırımı sorular sorup cevaplayarak vereceğim...

- Niçin bir şirket kurmak istersiniz?
- Çünkü para kazanmak istersiniz.
- Eğer şirket kuracak kadar paranız yoksa ne yaparsınız?
- Çok iyi iş yapan ve çok kâr eden şirketlerin hissesini Borsa yoluyla satın alır ve ortak olursunuz.
- Peki ekonomide işler daralıyorsa, iş hacimleri azalacaksa , şirketlerin kârları azalır mı?
- Evet azalır...
- Bu durumda yatırdığınız paraya çok daha az getiri elde edeceksiniz demektir... Öyle değil mi?
- Evet Öyle...

Demek ki borsaları yukarı götürecek can alıcı nokta "BÜYÜME" dir. Eğer ekonomilerin büyümesi yavaşlamışsa veya durmuşsa, borsalar bunu daha durgunluk gelmeden önce görür ve düşerler. İşte bu yüzden dünya borsaları 2008'in başından beri düşüyorlar. Yani 2008'in ikinci veya üçüncü çeyreğinden itibaren oluşacak negatif büyümeleri borsalar gördü.
Borsaların 2008 başından itibaren gördüğünü de Almanya, Avrupa ekonomileri ve İngiltere ekonomisi ikinci çeyrekte gördüler.

Dün IMF, dünya ekonomisinin 2008 ve 2009 büyüme tahminlerini aşağı çekti. Yani ekonomilerin yavaşlayacağını söylüyor.

Aslında geçen hafta Lehmen Brothers'ı Bir Güney Koreli Devlet Bankası'nın alacağı haberi üzerine Dow Jones'un Lay lay Lom yükselişini görünce garipsemiştim. Düşünsenize, ABD'nin tartışmasız en büyük yatırım banklarından birini bir Güney Koreli Banka'nın alacak olması Amerikalıları sevince boğmuş.... Vay Amerikam Vay.. Sen ne hallere düşmüşsün? Lehman Brothers'a içeride kimse para vermiyor... Sadece Lehman değil diğer bankalar da yeni kaynak yaratamıyorlar. Sonuç olarak acaba Güney Koreli bir bnakanın Lehman Brothers'I alması sizce Amerika'nın gücünü mü? Yoksa düştüğü durumu mu gösteriyor?
Dün gece yine AIG (American International Group) için üçüncü çeyrekte zarar edeceği haberleri gelince piyasalar çöktü.

Neyse lafı fazla uzatmayayım... Bütün dünya'da ekonomilerin küçüleceği, dünya ekonomisinin yavaşlayacağı haberleri yapılırken, şimdi kim kalkıp da rahat rahat para harcar? Yarın işimi kaybederim korkusu ile insanlar harcamalarını kesince ekonomiler hızla daralır. Zaten 16 yıldır büyüyen İngiltere bile küçülme kaydetti. ABD'deki Tsunami İngiliz Kıyılarına kadar geldiğine göre, yakında bizi de yoklayacaktır.

Sözün özü şudur; "Büyüme yoksa, Borsadan uzak durunuz"
:surprise:
2009 yılı tüm ekonomiler için belki de en zor yıllardan biri olmaya adaydır. ABD'nin, Bush ve Bernanke sayesinde ertelenmiş olan resesyonu da en geç 2009 başında gelmiş olacaktır.

Şimdi ben borsadan uzak durunuz diyorum ya... Yarın okuyuculardan biri bana mail atacak ve şöyle diyecektir...

"Yaşar bey!!!!! Bakın 'borsadan uzak durunuz' diyerek insanları yanlış yönlendiriyorsun. Kime Uşaklık ediyorsun... Sen Borsadan uzak durun dediğin sırada borsa 40.500'deydi, şimdi 45 binde.... Sana uyup satsaydım bu yükselişi kaçıracaktım..."
Sonra.... aradan aylar geçecek ve borsalar yerlerde sürünürken, herkes işini kaybetmişken... yatırımcılar borsaya lanet okurken bir gün çıkıp "şimdi alıma başlama zamanıdır" diye yazdığımda da küfür dolu mesajlar alacağım. Ben alım önerdikten sonra borsa 3-5 bin puan daha aşağı gitmiş olacak ve İşin garip tarafı daha önce bana mail atan aynı adam, yine mail atıp yanlış yönlendirdiğimi söyleyecek.

Çok net hatırlıyorum... Borsa 58 bini görüp aşağı doğru geliyordu ve 54 bin seviyelerindeydi ve borsanın 2 dolara kadar düşmeden önce alım önermeyeceğimi söylemiştim. O sıralarda borsa 4.80 dolar seviyelerindeydi. Daha sonra 2.60 dolar seviyelerini gördü (31.500). Şimdi de 3.40 dolar seviyelerinde bulunuyor.

Dolayısıyla uzun vadeli düşünen yatırımcılara mesajım açık ve nettir. Borsa 2 dolara kadar düşmeden alıma geçmeyi önermiyorum. Fakat şunu da söyleyeyim ki; eğer ilerde bu görüşlerimi değiştirecek, dünya ekonomilerinin yeniden büyüme trendine girdiğine ilişkin sinyal verecek gelişmeler olursa ki bunlar olabilir; bu durumda sizlere fikirlerimin değiştiğini ve borsanın 2 dolara kadar düşmeyeceğini ve alım zamanının geldiğini söyleyeceğim.

Diğer taraftan kısa vadeli düşüne yatırımcıya mesajım ise; endeksin yeniden 40 binin altına sarkıp 37.500 seviyelerine kadar gerileyebileceği yönündedir. Bu yüzden kısa vadeli alım önermiyorum ama yarın bakarsınız farklı gelişmeler olur ve yarınki yazımda kısa vadeli alım önerebilirim. Fakat şu an ortalık sisli. AIG'in ne olacağı belli değil. New York savcısı birçok aracı kurumu, sattıkları Auction rate kağıtları geri almaya zorluyor ve bu yüzden de finansal kurumların paraya ihtiyacı olacaktır. Diğer taraftan, şu an finansal kuruluşlar zarar yazmaya devam ediyorlar ama sıra reel sektöre de gelecektir. Henüz reel sektörde birkaç firma (General Electric, Ford vs..) zarar açıkladı ve 2009 başlarına doğru bu sefer de reel sektör firmalarının zarar yazmalarını ve işten çıkarmalarını izleyeceğiz. Zaten asıl kriz işte o zaman hissediliyor olacaktır.

Kalın sağlıcakla...


POSTED BY: Yaşar ERDİNÇ AT 04:43 pm

AHLAR ÇİKSİN
28-08-2008, 15:07
--------------------------------------------------------------------------------

Dünyayı Yeniden Dizayn Etmenin Formülü:............
.............................. Ekonomik Kriz..................

Petrol ve gıda fiyatlarının aynı oranda yükselmesi, yakın gelecekte servet ve güç kayması yaşanacağına işaret. Dünyadaki petrol yataklarına hâkim, yükselen fiyatlardan nemalanan ülkeler, kehanette bulunup fiyatın yükselişini izlerken, bir taraftan da kendi kehanetleri doğrultusunda açlık kampları oluşturuyorlar. Kehanet gerçekleşirse açlık ve onun beraberinde getirdiği kızgınlık, korku dalgası, tüm dünyayı pençesine aldığında çözüm olsun diye!

Petrol ve gıda fiyatlarının artmasına sebep kâr hırsıyla agresif bir şekilde hareket eden finans piyasaları. Bir malın borsada işlem görmesi demek fiyatının aşırı uçlarda hareket etmesi demek. Arz ve talebi dengede olmasına rağmen küresel ısınma öcüsü eşliğinde buğday fiyatının yükselmesinin tek sebebi spekülatörlerin yaptığı alım satımlar.

Geleneksel ekonomi arz ve talebin eşit olduğu denge teorisine dayanır. Halbuki piyasa ekonomisinde dengesizlik avantaj sağlar.

Finans sektörünün doğal misyonu reel sektöre, ticaret ve sanayiye yardımcı olmaktı. 25 yıldır bu misyonunu unutup aşırı kâr hırsıyla kendi içinde şişen finans ve bankacılık balonu patlama noktasına geldi. Merkez Bankaları likidite pompalayarak krizi öteliyor sadece. Gizliden gizliye hangi bankadan ne kadar batık kredi geleceğini bekleyerek.

Ayak sesleri gittikçe yaklaşan global kriz, 1929 ekonomik buhranına benzetiliyor. 1920'li yıllarda yaşayan tüketiciler de açlığını çektikleri, hemen o anda duymak istedikleri bir haz için geleceklerini yok etmişlerdi. Bugünün tüketimi, gelecekte kazanılması muhtemel gelirle finanse edildiğinde tehlike çanları kısa süre sonra çalmaya başlıyor.

Refah, ekonomik koşulun ötesinde bir ruh hali. Refah döneminde yaşadığına inanan bir insan cebindeki para reel olarak değişmese de agresif bir tüketici kimliğine bürünebilir. Gelecekte kazanacağına inandığı paraları da harcar. Yaklaşmakta olan krizin müsebbibi olarak görülen mortgage sisteminde olduğu gibi. Kazanılmayan parayla sahip olma virüsü bünyesine yerleşen herkes kişisel spekülasyonunu yaşamaya başlar.

Kazanılmayan paranın tüketilmesiyle sağlanan büyüme 'sanal'dır. Büyüme tüketimle, tüketim borçla artıyordur çünkü. Piyasa ekonomistleriyle politikacıların alkışladığı büyümeden bahsediyorum. Halbuki kalıcı ve sürdürebilir bir büyüme için üretim şart. Sadece tüketimle büyüyen ekonomiler krize açık ekonomiler. Tüketim borç sarmalıyla büyüyen ekonomi hafif bir kriz endişesinde bile çöker. Çünkü krizden önce kriz korkusu ve endişesi gelir. Gelecek kaygısını içinde taşıyan endişe, kriz sürecinin hızlanmasına sebep olur. Harcama durduğu an tüketime endeksli büyüme durur. Krediler geri ödenmediğinde bankalar batmaya başlar. Krediyle alınan ama geri ödemekte güçlük çekilen evlerini arabalarını kaybetme korkusu yaşayan tüketici bunalıma girer.

Para ile gelen mutluluk para ile gider. Kriz endişesi yaşayan ABD'de son aylarda psikologlar artan danışan sayısını karşılamaya çalışıyor. Finans piyasalarında mutlak bir çöküş bekleyen Wall Street'te ise boşanma davaları zirve yapmış durumda. Eşler, servetlerde düşüş yaşanmadan dolayısıyla payları azalmadan boşanma davası açıyor.

Telaffuz edilen fiyat, öngörü kısa sürede gerçekleşiyorsa spekülatif bir yapıdan bahsetmek mümkün. Spekülatif çılgınlığın yaşandığı balon ekonomisinde tüketim harcamaları kitlesel bir artış gösterir. Spekülatif coşku bir kibir belirtisi. Bu nedenle ekonomik güç dengesinde spekülasyon aşırılık ile eşdeğer.

Spekülatif piyasalarda 'batmayacak kadar büyük' iddiası oldukça güvenilir bir kriz habercisi. ABD'de küçük bankaların önünde batacak endişesiyle izdiham oluşurken henüz büyük bankalarla ilgili endişe yaşanmamasının sebebi bu anlayış. Bankalara sermaye yetersizliği sebebiyle el konulurken lüks tüketimin artış göstermesi gelmekte olan krizin şiddetini gösteriyor.

1980'li yıllarda ABD'de Reagan, İngiltere'de Teacher bizde de Turgut Özal'ın öncülüğünü yaptığı finansal piyasaları tanrılaştıran sistem çöküyor. Özelleştirmeler ve borsa kapitalizmi, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni dünya düzeninin temel unsuruydu.

Spekülatif krizler hakim sermayenin kazancını artırır. Çünkü çoğunlukla bu hakim sermaye tarafından çıkarılır. Gelişmekte olan ülkelerin maddi ve ekonomik krizlerden kendilerini koruyabilecekleri tüm unsurlar ulus ötesi sermaye tarafından ortadan kaldırıldığından direnme gücü sıfırdır.

Her yaşanan krizin arkasından dünya yeniden dizayn edilir. Ya da dünyayı yeniden dizayn etmek, yeniden paylaşmak için krizlere davetiye yollanır.1997 yılında yaşanan Asya krizi dünya finans piyasalarının yeni bir ulus devlet olarak ortaya çıktığını göstermişti. Beklenen kriz ulus devletlerin tarih sahnesinden silinmesine sebep olacak. Meydan tamamen piyasaya kalacak.

Piyasa uzun zamandan beri hayatımızın merkezinde. Siyasi kararlar piyasalar etkilenmesin diye ertelenebiliyor hatta değiştirilebiliyor. Demokrasi üzerinde baskısını gittikçe artıran piyasa, sınırlar ortadan kalktığında, devletler yok olduğunda egemenliğini tamamen ilan etmiş olacak.

Mortgage kriziyle başlayan, alınan kararlarla ötelenen yaşanması muhtemel krizin ardından yaşanacak finansal çöküş, ABD imparatorluğunun sonunu getirecek. Jacques Attali'nin altını çizdiği devletsiz bir piyasa başka bir deyişle piyasa devlet dönemi başlayacak. Dünyaya devletler değil şirketler egemen olacak. Fikirler piyasayı değil, piyasalar fikirleri belirleyecek

AHLAR ÇİKSİN
30-08-2008, 22:55
mübarek ramazan ayı da geldi...

ramazan ayı hepimize hayırlı olsun...

ömrümüz ramazan, ahiretimiz bayram olsun...

sea007
31-08-2008, 11:21
Hayırlı Ramazanlar Dostlar

AHLAR ÇİKSİN
31-08-2008, 15:56
mübarek ramazan ayı da geldi...

ramazan ayı hepimize hayırlı olsun...

ömrümüz ramazan, ahiretimiz bayram olsun...

..........HAFTANIN MAKALESİ ! ......

..............Hoş geldin Ramazan! ..............




Bir önceki Ramazan başlangıcı ile bu seneki Ramazan başlangıcı arasında kamerî takvime göre tam 354 gün var. Bir başka anlatımla geçen seneki Ramazan Bayramı ile bu seneki başlangıç arasında ise tam 324 gün.

Bunun manası, aradan Ramazan'sız 324 gün geçmiş. Dile kolay, tamı tamına 324 gün. 324 tane 24 saat. Farkında mıyız geçen bu zamanın? Belki evet, belki hayır. Herkes kendine, nefsine, aklına, kalbine, vicdanına sorsun bu soruyu. Sanırım inancı, yaşayışı, muhakemesi ve duyarlılığı ölçüsünde her birinden ayrı ayrı cevaplar alacaktır. Demek ki "Farkında mıyız?" sorusunun cevabı, sübjektif. Aynı sorunun objektif bir başka cevabı var yalnız; farkında olsak da olmasak da, koskoca 324 gün geçmiş, gitmiş, bitmiş, mazi olmuş, tarih olmuş vesselam.

Şimdi Ramazan'ı bir kez daha idrak ediyoruz. Biriydi, onuydu, Kadir Gecesi'ydi, iftardı, sahurdu, davetti, bayram alış-verişiydi derken bayramla buluşacağız yeniden. İşin özü, eğer Allah ömür verdiyse bir şekilde bu sayılı Ramazan günleri geçecek. Burada mühim olan bu günlerin geçmesi değil; bizim onları nasıl geçirecek olmamız. Bir başka tabirle nasıl değerlendireceğimiz!

Ramazan'ın değerlendirilmesi insanın kalbinde, gönlünde, zihninde, vicdanında Ramazan'a vermiş olduğu değerle ilgilidir. Ayet ve hadislerde Ramazan'ın, orucun, teravihin fazileti ve bu ayda yapılan ibadet ve sair amellerin ahiretteki karşılığı ile alakalı anlatılan hakikatler insanın inanç dünyasında ne kadar yer ediyor; bu inanç insanı hangi ölçüde amele sürüklüyor; ölçü bu ve bunun gibi şeyler.

Ramazan zâtında değerlidir zaten. Bunu kabulde problemimiz yok. Bu değeri ona zamanı yaratan Allah vermiştir. Amennâ. Fakat teker teker her bir insanın Ramazan'dan istifadesi ona verdiği değerle doğru orantılır. Değer vermezse ne olur? Kaybeden kendisi olur; Ramazan değil.

O halde 'Nedir Ramazan?' sorusunun cevabını arayalım. Ramazan hem zarftır hem de mazruf. 29 veya 30 sayılı günü barındıran, Kadir Gecesi'ne dayelik yapan, Kur'an'ın nazil olmaya başladığı zamanı bünyesinde tutan, içinde yapılan amellere bire bin sevabın verildiği, Allah'ın beyanıyla bin aydan daha hayırlı olan, insanların en cömerdi Nebiler Serveri'nin (sas) esen yelden daha cömert olduğu, şeytanların zincire bağlandığı, oruçların, teravihlerin, nafile ibadetlerin, zekat ve sadakaların, fakir-fukaraya verilen iftar yemeklerinin, Kur'an tilavetlerinin, gönül sohbetlerinin yer aldığı vs. Hangisi zarf, hangisi mazruf? Ayırmak çok zor. Sözünü ettiğimiz özellikler ve ameller zarf ise Ramazan mazruf veya tersi.

Bize bakan vechesiyle zarfı daha değerli ve kıymetli kılacak olan mazrufudur. Öyleyse Ramazan zarfının içine ne koyacağımıza karar verme zamanıdır? Namaz, oruç, zekat, sadaka yani itaat mı; yoksa gıybet, içki, kumar, yalan, rüşvet yani isyan mı? Unutmamak lazım, bu zarf her halükarda insanla birlikte ahirete gidecek; gidecek ve Rabb'in huzurunda okunmak üzere açılacak. Öyleyse aman ha dikkat!

Ramazan'ı bekleyen insan olmak ne güzel. Onu kapıda karşılamak için sabırsızlanmak, maddî-manevî hazırlıklar yapmak, Kur'an tilavetinden misafir davetlerine kadar aylık programını Ramazan takvimine göre, iftara, sahura, teravihe göre ayarlamak; tek kelime ile takdire şâyân. Ama bundan daha güzeli, daha iyisi, daha takdire şâyân olanı Ramazan'ın beklediği, kavuşmak için sabırsızlandığı insanlardan olmak.

Yanlış okumadınız; Ramazan daha önceki Ramazan'larda kendisi ile bütünleşen, buzun su kabında eridiği gibi eriyen insanlarla hasret gidermek için sabırsızlanır. 324 günü iple çeker. "Ramazanlaşan insanlar" denir böylelerine. Ben, biz, sen, siz onlardan mıyız? Bu sorunun cevabı herkesin kendinde. Eğer öyle değilsek, gama, tasaya, kedere gerek yok. Çünkü vakit geçmiş değil. Bu seneki Ramazan'da Ramazanlaşarak gelecek sene Ramazan'ı bekleyen değil, Ramazan'ın beklediği insanlar safında yerimizi alabiliriz.

Ne güzel demişler; "Hayat kemâle bir seferden ibarettir." Kemâle ermek için işte önümüzde altın gibi bir fırsat; Ramazan.

Hoş geldin ey Şehr-i Ramazan!



AHMET KURUCAN


.........http://www.arkadasradyo.com.tr/........
.
.
.:clover:

AHLAR ÇİKSİN
01-09-2008, 09:15
mübarek ramazan ayı da geldi...

ramazan ayı hepimize hayırlı olsun...

ömrümüz ramazan.......
............ ahiretimiz bayram olsun...

Bismillahirrahmenirrahim........
.bol bereketli olsun......kazancımız...........
.Kayıpsız olsun...............amin.......

Göstergeleri Dikkat Çeken Hisseler
Hisse Sinyal
ADBGR E Son 1 haftalık dibinde. 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
ADEL E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
ADNAC E MACD Sat verdi.
AEFES E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
AGYO E Son 1 haftalık zirvesinde.
AKCNS E Son 1 haftalık dibinde.
AKGRT E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
AKSA E İşlem hacmi 4 gündür artıyor.
AKSUE E Son 1 aylık dibinde.
AKYO E Son 1 haftalık dibinde.
ALGYO E 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
ALKIM E MACD Al verdi.
ALTIN E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
ANACM E Son 1 haftalık dibinde.
ANELT E Son 1 haftalık dibinde.
ARCLK E Son 1 haftalık dibinde.
ARENA E Son 1 aylık dibinde. Düşüş trendine girdi.
ASYAB E Son 1 haftalık dibinde. Düşüş trendine girdi.
ATAYO E Son 1 haftalık zirvesinde.
ATLAS E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
ATSYO E MACD Al verdi. 5 Gün Ort. yukarı kesti.
AVIVA E Son 1 aylık dibinde.
AYCES E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
AYEN E 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
AYGAZ E 5 Gün Ort. yukarı kesti. Güçlü yükseliş trendinde.
BEKO E Son 1 haftalık dibinde.
BFREN E Son 1 haftalık dibinde.
BJKAS E İşlem hacmi 5 gündür artıyor.
BRYAT E Son 1 haftalık zirvesinde. 5 Gün Ort. yukarı kesti.
BSHEV E Son 1 haftalık dibinde. MACD Sat verdi.
BSOKE E 5 Gün Ort. yukarı kesti. Güçlü yükseliş trendinde.
BYSAN E MACD Sat verdi.
CARFB E Son 1 haftalık dibinde.
CBSBO E Son 1 haftalık dibinde. MACD Sat verdi.
CCOLA E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
CMBTN E İşlem hacmi 3 gündür artıyor.
CRDFA E Düşüş trendine girdi.
DENCM E Son 1 haftalık dibinde.
DENIZ E İşlem hacmi 3 gündür artıyor.
DENTA E RSI Al verdi.
DESA E İşlem hacmi 3 gündür artıyor.
DEVA E Son 1 haftalık dibinde.
DITAS E 5 Gün Ort. yukarı kesti. İşlem hacmi 3 gündür artıyor.
DNZYO E 5 Gün Ort. yukarı kesti. İşlem hacmi 4 gündür artıyor.
DOHOL E Son 1 haftalık dibinde.
DURDO E Son 1 haftalık dibinde.
DYHOL E Son 1 haftalık dibinde.
DYOBY E 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
ECILC E Son 1 haftalık dibinde.
EMBYO E Güçlü yükseliş trendinde.
ERBOS E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
ERSU E Son 1 haftalık zirvesinde.
ESCOM E 5 Gün Ort. yukarı kesti. Güçlü yükseliş trendinde.
ESEMS E 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
FBIST F Son 12 aylık zirvesinde.
FINBN E 5 Gün Ort. yukarı kesti. İşlem hacmi 3 gündür artıyor.
FONFK E İşlem hacmi 3 gündür artıyor.
FRIGO E Son 1 haftalık dibinde.
FROTO E Güçlü yükseliş trendinde.
FVORI E Son 1 haftalık dibinde.
GARFA E 5 Gün Ort. yukarı kesti. Güçlü yükseliş trendinde.
GEDIZ E 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
GEREL E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
GOLTS E Düşüş trendine girdi.
GRNYO E Son 1 haftalık dibinde.
GSDHO E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
GSRAY E 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
INFYO E 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
ISAMB E Son 1 haftalık zirvesinde.
ISIGT F Son 1 haftalık dibinde.
ISKUR E Son 1 haftalık dibinde.
ISMEN E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
KAREL E 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
KARSN E 5 Gün Ort. yukarı kesti. Güçlü yükseliş trendinde.
KENT E 5 Gün Ort. yukarı kesti. Güçlü yükseliş trendinde.
KLBMO E Son 1 haftalık dibinde.
KOZAD E 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
KRDMA E Güçlü yükseliş trendinde.
KUTPO E Son 1 aylık dibinde.
MEMSA E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
METUR E Son 1 haftalık dibinde.
METYO E Son 1 aylık zirvesinde.
MIPAZ E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
MNDRS E Son 1 haftalık zirvesinde.
MRSHL E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
MYZYO E Son 1 haftalık zirvesinde. 5 Gün Ort. yukarı kesti.
MZBYO E RSI Sat verdi.
NTHOL E MACD Sat verdi.
NTTUR E MACD Sat verdi.
NUHCM E Son 1 aylık dibinde.
OKANT E Son 12 aylık zirvesinde.
OLMKS E Son 1 haftalık zirvesinde. 5 Gün Ort. yukarı kesti.
OYAYO E Son 1 haftalık dibinde.
PARSN E RSI Sat verdi.
PEGYO E Son 12 aylık dibinde. MACD Sat verdi.
PETUN E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
PIMAS E MACD Sat verdi. İşlem hacmi 3 gündür artıyor.
PINSU E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
PKART E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
PKENT E Son 1 haftalık dibinde.
PTOFS E 5 Gün.Ort. aşağı kesti. İşlem hacmi 4 gündür artıyor.
RYSAS E Düşüş trendine girdi.
SANKO E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
SASA E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
SELEC E MACD Sat verdi.
SELGD E Son 1 haftalık zirvesinde.
SKTAS E MACD Sat verdi. 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
SMIST F 5 Gün Ort. yukarı kesti.
SONME E Son 1 haftalık dibinde. MACD Sat verdi.
TATKS E İşlem hacmi 4 gündür artıyor.
TEBNK E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
TEKFK E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
TEKTU E Son 12 aylık dibinde.
THYAO E Son 1 haftalık zirvesinde. 5 Gün Ort. yukarı kesti. Güçlü yükseliş trendinde.
TIRE E 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
TKFEN E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
TRKCM E Son 1 haftalık dibinde.
TRNSK E Son 1 haftalık dibinde. MACD Sat verdi.
TSKB E Son 1 haftalık dibinde.
TSKYO E MACD Sat verdi. 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
TUDDF E MACD Al verdi. 5 Gün Ort. yukarı kesti.
TUMTK E 5 Gün.Ort. aşağı kesti.
TUPRS E İşlem hacmi 3 gündür artıyor.
UCAK E Güçlü yükseliş trendinde.
UNYEC E MACD Sat verdi.
VAKFN E İşlem hacmi 3 gündür artıyor.
VKFRS E Son 1 haftalık dibinde.
VKFYT E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
VKGYO E Son 1 haftalık dibinde.
VKING E Son 12 aylık dibinde.
YKBNK E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
YKFIN E Son 1 haftalık dibinde.
YKGYO E 5 Gün Ort. yukarı kesti.
YKRYO E İşlem hacmi 3 gündür artıyor.
YTFYO E Son 1 haftalık zirvesinde. 5 Gün Ort. yukarı kesti.
ZOREN E Son 1 haftalık dibinde. MACD Sat verdi.

AHLAR ÇİKSİN
01-09-2008, 17:32
AMA BÜYÜK ADIM HEDEFİMİZİN AŞAĞIDA UZUN VADEDE 2010 YILI İÇİNDE 0.860 OLDUĞUNU BİR KEZ DAHA SÖYLEYEBİLİRİZ.
1.4500 HEDEFLERİMİZİN BİZİ İZLEYENLER HATIRLAYACAKTIR DOLARDA BU NOKTADAN SONRA GERİLEMENİN 0.860 UZUN VADELİ ADIMINA DOĞRU YOL ALMAYA BAŞLAYACAĞINI SÖYLEMİŞ VE BU ÇALIŞMAMIZI YAYINLAMIŞTIK VEDE GRAFİKİMİZİ TEKRAR İLERLEYE GUNLERDE YAYINLAMAYI DÜŞÜNMEKTEYİZ.

TABİ İLK ADIMDA 1 HAFTA SONRA 1.1500 VE ARDINDAN 1.0800-1.0500 VE BÜYÜK ADIMDA 0.8600 ÖNÜMÜZDEKİ UZUN VADEDE HEDEF OLACAĞINI BİR KEZ DAHA SÖYLEYEBİLİRİZ.:surprise:
1.3500 SEVİYESİ ÜZERİNDE İKİNCİ ADIM OLARAK ZAMAN ZAAMN ISRARLA İFAEDE ETTİĞİMİZ 1.4500 DENEMESİNİN ARTIK GERÇEKLEŞME İHTİMALİNİN ÇOK ZOR OLDUĞUNU DAHA ÖNCEKİ YORUMLARIMIZDADA İFADE ETTİĞİMİZİ HATIRLATIR VE DOLARDA ARTIK UZUN VADELİ GERİLEMEYE DOĞRU ÖNEMLİ KIRILMANIN START VERDİĞİNİ SÖYLEYEBİLİRİZ.





29 Ağustos 2008 - 00:08:21 - 3 günlük
Ekleyen editör: Halil RECBER

AHLAR ÇİKSİN
02-09-2008, 15:36
38.500-44.000 bandı.......
........... yukarı yönde kırılacak ......
................ve...........
............ bu yükselişin tepesini oluşacaktır........:clover:

Kökü Temmuz’da, Gövdesi Ağustos’ta, Devamı Nerede?...
Dün İMKB’de işlem hacmi yıl başından bu yana en düşük seviyeye geriledi. ABD’de geçen hafta yaşanan hacimsizlik rekoru, dün de İMKB’de gerçekleşti. Hacimsizlik rekoru, borsalara olan ilgi ve katılımın yıl başından bu yana en düşük seviyeye gerilediğinin bir göstergesidir. İşlem hacminin daralması ekran başında fiyat takibi yapan ve trade eden yatırımcılar için çok sıkıcı bir gelişme olmasına karşın, orta vadeli perspektifte çok olumlu bir gelişmeye işaret etmektedir. Son iki aylık fiyat gelişmelerini irdelersek bu olumlu değişim daha net ortaya çıkmaktadır. İMKB’de Ağustos 2008 ayında gerçekleşen işlem hacmi, Haziran 2007’den bu yana en düşük işlem hacmine gerilemiştir. Temmuz ayına göre Ağustos’ta gerçekleşen işlem hacmini incelersek, aylık bazda işlem hacmi %58 oranında azalma yaşamıştır. Şimdi Temmuz ayını analiz edersek, İMKB Temmuz ayında Ekim 2007’den bu yana en yüksek işlem hacmini gerçekleştirmiştir. Temmuz ile Ağustos ayı arasındaki hacim değişikliğine bir kere daha dikkat edelim. Ekim 2007’den bu yana en yüksek işlem hacminden, Haziran 2007’den en düşük işlem hacmine geçen bir piyasa ile karşı karşıyayız. Bunun anlamı şudur, Temmuz ayında rekor bir işlem hacmi ile %21 yükselen İMKB, Ağustos ayında rekor düşük bir işlem hacmi ile %5 düşmüştür. Temmuz ayında kazanılan getiriler, Ağustos ayında kısmi realizasyona uğramıştır. Temmuz ayında ki yükselişi kaçıranlar için bu kısmi realizasyonlar, yükselişin devam edeceği fırsatıyla ciddi bir alım fırsatıdır. Çünkü yaklaşık son bir aydır piyasaya alış değil, kar realizasyonu gelmektedir. İçte ve dışta piyasalar yeni bir yükseliş dalgası gerçekleştirecek senaryoya sahiptir. Euro/Usd ve petrol-emtia, beklentimize paralel düşüş sergiliyor, buna karşın borsalar beklentimizin aksine yükselmiyorsa bunu tek bir kelime ile açıklayabiliriz. Şu anda piyasalar yükseliş için güç topluyor. Realizasyon sonrasında yeni bir yükseliş dalgası yaşanması durumunda, bu yükseliş Temmuz yükselişine benzer olacaktır. Çünkü kökü Temmuz’da, gövdesi Ağustos’ta olan bir yükseliş hareketi içerisindeyiz. Bugün yaşanan fiyat hareketleri, Temmuz ayının devamını oluşturuyor. O yüzden bundan sonra bir yükseliş dalgası yaşanması durumunda, bu yükseliş dalgası Temmuz ayının devamı olacak ve 38.500-44.000 bandı yukarı yönde kırılacak ve bu yükselişin tepesini oluşacaktır. Geçen ay orta vadeli projeksiyonda verdiğimiz bir bandın kış rallisi ile kırılması olası demiştik. Temmuz-Ağustos ayları içerisinde gerçekleşen işlem hacimleri arasında görülen fark bu beklentimizi desteklemektedir.

AHLAR ÇİKSİN
04-09-2008, 11:02
BASINDAN-ABD'nin ölü adamları yola çıktı, kârlar 2001'den sonra ilk kez dipte


Susan Sarandon ile Sean Pean'in başrollerini paylaştığı ve idamlık bir mahkumun hayatını anlatan Oscar ödüllü "Dead Man Walking" filminin neredeyse aynısı şimdilerde ABD finans piyasalarında oynuyor. ABD bankacılık sisteminin düzenleyici kurumu olarak bilinen Türkiye'deki Tasarruf ve Sigorta Mevduatı Fonu'nun (TMSF) muadili FDIC geçen hafta içinde kara listeye aldığı bankaların sayısını 90'dan 117'ye çıkardı. Geçen yaz kriz başladığından beri 500 milyar doların üzerinde zarar yazan Wall Street bankalarına ilişkin endişeler hem bu karar hem de FDIC'in bu sene içinde 9 bankaya birden el koyması ile iyice körüklendi. Ancak uzmanlara göre kara liste sadece bankacılık sektörü değil otomotiv ve havayolu şirketlerine kredi açan GMAC ve Ford Motor Credit gibi finans kuruluşlarına kadar yayılmış durumda. "Dead man walking" olarak nitelendirilen yani "idamlık mahkum" olarak görülen bu şirketler arasında otomotiv devleri General Motors ve Ford ile bankacılık sektöründen Wachovia ve Citigroup da var. Bazı şirketler ise ABD'li yetkililerin ifadesi ile "batamayacak kadar büyük" olduğu için sürünüyor ancak henüz "dead man walking" kategorisinde sayılmıyor. Bu şirketler arasında da Merrill Lynch, Morgan Stanley, Suntrust, Legg Mason, Capital One, AIG, MetLife ve Prudential bulunuyor. Dünya çapında 5 trilyon dolarlık bir varlığı yöneten Freddie ve Fannie'nin sermaye artırımına gidemeyecek duruma geldiği tartışmalarının ardından aslında diğer banka ve kurumların da er ya da geç devlet desteğine ihtiyaç duyacakları tartışılmaya başlanmış hatta bunun ABD'nin yeni hükümetini bile bekleyemeyecek kadar acele olabileceği konuşulmuştu.

Merrill Lynch'in 36 yıllık emeği kül oldu
Son verilere göre ise ABD'de şirket kârları 2001 yılından bu yanaki en kötü seviyesine indi. Vergi öncesi kârlar yılın ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 9,2 geriledi ve 4 çeyrek üst üste olmak üzere düşüşmüş oldu. Merrill Lynch'in verilerine göre bu yıl şirketlerin toplam kârının GSYİH'ya oranı yüzde 14'e çıkarak 1955 yılından bu yana görülmeyen bir seviyeye geriledi. Resesyonlarda bu oran en fazla yüzde 7 civarında oluyordu. ING'nin verilerine göre ise S&P 500 şirketlerinin ikinci çeyrek kârları yüzde 20 civarında düşüş yaşadı. Hatta krizde en fazla darbeyi alan Wall Street şirketlerinden biri olan Merrill Lynch 36 yıllık kârının 4'te 1'i kriz sonrası sadece 18 ayda kül oldu. Dün açıklanan rakamlara göre kriz, şirketin 1971 ila 2006 yılları arasında elde ettiği 56 milyar dolarlık kazancın 14 milyar dolarını bir yıl içinde silip süpürdü. Credit Agricole ise kârında düşüş açıkladı. Bankanın bir çok banka için "lanetli" olan ikinci çeyrekteki kârında yüzde 94 düşüş yaşandı.

Hep aynı film hep aynı sahne
Gardiyanların infaza giden mahkumu ilan etmek için kullandığı "Dead Man Walking" terimiyle nitelenen bu şirketler tıpkı bir idam mahkumu gibi infazdan kaçamayacağı bir döngüden geçmeye başladı. Krizden en fazla zarar gören sektörlerin başında otomotiv, havayolları ve brokerlar var. Üstelik hepsi de aynı süreci yaşıyor. Hayatlarının darağacında soan ereceği tahmin edilen bu şirketler ilk önce kamuoyuna yaptıkları açıklamalarla zararda olduklarını inkâr etme devri yaşıyor. Haklarındaki iddiaları yalanlıyor. Sonrasında ise hisse geri alımı gerçekleştiriyor. İlk zarar açıklamalarının ardından bir takım sorunlar olduğunu anlayan şirketler, bu sefer biraz daha sermaye artırımına gitmeye başlıyor ancak hâlâ sorun olduğunu inkar etmeye devam ediyor. Zararlar zararları, sermaye artırımları sermaye artırımlarını kovalıyor. Bu sefer temettü ödemelerinde kesintiye gidiliyor. Nakit elde edebilmek için her fiyattan teklifi kabul etmeye başlayan şirketin hisse değerleri düşmeye başlayınca ise zararlar da çığ gibi büyüyor. Ancak en sonunda normal bir şekilde faaliyetlerini sürdürmeleri için gereken sermaye artırımına gitmeleri gerektiğinde bunu da başaramıyorlar. Ve bu kez hiç bir yatırımcı ne kadar ucuz olursa olsun bu şirketin hisselerini alıp kendini riske atmak istemeyince şirket için tüm nakit kapıları kapanıyor ve tam bu noktada "ölü adam yürümeye başlıyor". Bir şirketin gerçekten de sonunun göründüğü noktada verdiği 6 sinyal olduğu belirtiliyor. Investor Insight'da yer alan bir makaleye göre bunlar şu şekilde sıralanıyor; adi hisse senetleri yeni hisse ihracı yapılamayacak kadar düşer, imtiyazlı hisse senetlerinin faizi o kadar yükselir ki yeni senet ihracı ekonomik olarak şirketi zorlamaya başlar, tahvil çıkarmak maliyetli hale gelir, yeni zararlar açıklanır, şirketin iş yapa kabiliyeti kiltlenir, şirket yönetimi gerçekleri inkâr etmeye çalışır.


WALL STREET'İN ÖLÜ ADAMLARI

KeyCorp
Hisse değeri 40 dolardan 11 dolara düştü
İmtiyazlı senetleri yüzde 13 kan kaybetti
Temmuzda temettüleri yarı yarıya azalttı

Washington Mutual
Hisse senetleri 40 dolardan 3 dolara kadar eridi
Nisanda temettülerini hisse başına 0,01 dolar kesti
Birkaç sene boyunca zarar yazabileceğini açıkladı

General Motor/GMAC
Hisse senetleri 80 dolardan 10 dolara düştü
İmtiyazlı senetleri yüzde 18 değer kaybetti
Temmuz ayında temettüleri kaldırdı

Ford/Ford Motor Credit Co
Hisse değeri 60 dolardan 4 dolara düştü
İmtiyazlı senetleri yüzde 17 değer kaybetti
Eylül ayında temettüleri kesti

Wachovia
Hisse değeri 60 dolardan 14 dolara düştü
Aralıkta 92 milyon imtiyazlı hisse senedini sattı
Temmettü ödemelerini şubatta iki kat azalttı

CitiGroup
Hisse fiyatı 60 dolaran 9 dolara indi
Temettü ödemesini yüzde 66 azalttı
Nisan ayında 91 milyon hisse satışı yaptı

AHLAR ÇİKSİN
04-09-2008, 11:14
Kamu ıktısadı Tesebbuslerınde (kıt) Calısan
bır Memur Calıstıgı Kıt`e Ayda Ortalama 2 Bın 672 Ytl`ye Mal Olurken, Bu Rakam
ıscıler ıcın 3 Bın 453 ytl`yı Buluyor.

AHLAR ÇİKSİN
04-09-2008, 22:29
............http://www.arkadasradyo.com.tr/.................

Türkiye'nin Geri Kalışı İslam Yüzünden mi?


Aynı kişiler Osmanlı Devleti’nin de yine İslam yüzünden gerileyip çöktüğüne inanır...Mustafa Akyol bu zihniyettekilere bakın nasıl cevap verdi?


06/08/2008




Türban’ yasağından imam-hatip alerjisine, 28 Şubat sürecinden ‘kapatma davası’na kadar Türkiye’deki otoriter laiklik örneklerinin hepsinin temelinde dinle ve özellikle İslam’la ilgili bir önkabul yatar. Bu önkabulün sahipleri, İslamiyet’in toplumsal hayatı etkilemesi durumunda mutlaka ‘gericilik’ üreteceğine ve bizi ‘karanlığa’ götüreceğine inanmıştır. Bu yüzden de laikliği, Batı’da olduğu gibi sadece devleti değil, aynı zamanda toplumu ve hatta bireyleri de tanımlayan totaliter bir ilke olarak tarif ederler.

Aynı kişiler Osmanlı Devleti’nin de yine İslam yüzünden gerileyip çöktüğüne inanır. Hürriyet yazarlarından Ege Cansen geçen haftalardaki bir yazısında bunu şöyle ifade ediyordu:

‘İslam felsefesiyle teçhiz edilmiş ‘mahalle’nin egemen olduğu Osmanlı, her alanda geri kalmıştır. ‘Avrupa’nın Hasta Adamı’ diye adlandırılmış ve kurtlar sofrasında yem olup parçalanmıştır.’

Peki ama Osmanlı dünyanın ‘süper gücü’ olduğu 16. yüzyılda hangi felsefeyle teçhiz edilmişti? Yükselme döneminde pozitivizm veya Altı Ok muydu Devlet-i Aliyye’nin temel referans kaynağı? Osmanlı’dan önce de tüm bir Ortadoğu, merkezinde İslam’ın yattığı görkemli bir medeniyet kurmamış mıydı?

Gerçekte Osmanlı’nın ve genel olarak İslam medeniyetinin gerilemesi, din yüzünden değil, din anlayışını da zamanla durağan ve tutucu hale getiren karmaşık sosyal, siyasi ve ekonomik süreçlerin sonunda olmuştur. Aslında yaşanan şey bir ‘gerileme’den de çok, Batı Avrupa’da gelişen ‘modernite’nin dışında kalma sorunudur. Bu da sadece Müslüman coğrafyanın değil, Latin Amerika’dan Rusya’ya, Çin’den Afrika’ya kadar dünyanın büyük bölümünün problemidir.

Burada ilginç bir benzerlik vardır: ‘Niçin geri kaldık’ sorusuna ‘din yüzünden’ diye kestirme ve yüzeysel bir cevap veren laikçiler, aslında aynı soruya ‘dinden uzaklaşma yüzünden’ cevabını veren siyasal İslamcılarla aynı yanılgıya düşmektedir. Zaten her iki yanlış cevaptan da aynı derecede yanlış totaliter siyasi projeler çıkmıştır: Laikçiler devlet eliyle dini toplumdan kazımayı, siyasal İslamcılar ise yine devlet eliyle zoraki dindarlık yaratmayı hedefler. Bir taraf dini ‘her sorununun kaynağı’ zannederken, öteki taraf ‘her sorunun çözümü’ gibi algılar.

Bugün Türkiye’de ‘siyasal İslamcılık’ akımını büyük ölçüde aşmış durumdayız. Artık ‘İslami kalkınma modeli’nden söz eden pek kalmadı. Dindarların çoğu, ekonominin veya siyasetin kendi içinde kuralları olduğunu anlamış durumda. Ama tabii ki demokratik bir düzen içinde dini değerlerini ifade etmek, inançlarını özgürce yaşamak ve savunmak istiyorlar. Bu da en doğal hakları.

Ama ‘laikçilik’ hala büyük bir sorun. ‘İlerleme’ için dinin toplumdan kazınması gerektiğine iman etmiş olan Cumhuriyet seçkinleri, bu totaliter projeyi korumak için demokrasinin yoluna sürekli taş koyuyor. Anayasa Mahkemesi’nden çıkan ‘kapatmama’ ama ‘ihtar etme’ kararı, demokrasimizin hala laikçi vesayet altında olduğunun bir ifadesi.

Bu laikçi vesayetin medyadaki savunucuları ise pek çok toplumsal sorun karşısında, bunların gerçek kökenlerini anlamaya çalışmak yerine, faturayı doğrudan ‘dincilere’ ve hatta dine kesmeye devam ediyor. Konya’daki Kur’an kursu binasının yıkılması ve 18 küçük çocuğumuzun elim bir biçimde yaşamını yitirmesi üzerine yapılan bazı yorumlar, bunun iyi bir örneği. Yıkılan binanın çürüklüğünü ‘gerici zihniyet’e bağlayan, sonra da ‘bu çağda Kur’an mı öğrenilirmiş’ diye çıkışanlar, ülkemizdeki pek çok ‘laik’ binanın da gayet çürük olduğunu, bu faciada karşımıza çıkan ihmálkarlık, vurdumduymazlık, sakillik gibi problemlerin dinle doğrudan ilgisi olmayan birer ‘Türkiye sorunu’ olduğunu görmezden geliyor.

Ve bu yüzeysellikleriyle ayrı bir ‘Türkiye sorunu’ olmaya devam ediyorlar...

MUSTAFA AKYOL/STAR

AHLAR ÇİKSİN
05-09-2008, 10:23
---
Dünyayı Yeniden Dizayn Etmenin Formülü:............
.............................. Ekonomik Kriz..................


Mortgage kriziyle başlayan..........
alınan kararlarla ötelenen yaşanması muhtemel krizin ardından yaşanacak finansal çöküş..........
....ABD imparatorluğunun sonunu getirecek......
..... Jacques Attali'nin altını çizdiği .......
.......devletsiz bir piyasa başka bir deyişle.......
.......... piyasa devlet dönemi başlayacak.........
Dünyaya devletler değil şirketler egemen olacak......
........... Fikirler piyasayı değil.........
............ piyasalar fikirleri belirleyecek......

Avrupa'nın Derdi,Dünya'yı Gerdi...


05 Eylül 2008 Cuma Saat:08:47

ECB ve BOE dün faiz kararlarını açıkladılar. Beklenildiği gibi faiz oranları değişmedi. ECB Başkanı Trichet, faiz kararı sonrasında basın açıklamalarında tükenmiş bir tablo çizdi. Ekonomik büyüklüklerin yılın ortasında zayıfladığı,yüksek enflasyonun devam ettiğini açıkladı. ECB'nin önceliğini ise fiyat istikrarına vereceğini belirtti. Geçen toplantıda büyümeye verilen atıf,bu toplantıda fiyat istikrarına döndü. ECB üyeleride yaptığı açıklamalarda fiyat istikrarını ve 2009'un ortalarına kadar faiz oranlarını koruyabileceklerini belirtmişlerdi.ECB'nin Piyasaların tamamı bu açıklamalardan sonra tepki vermeden düşüş gerçekleştirdi.ECB'nin açıklamalarında faiz indirimi yok,enflasyonla mücadele varken bile Euro'da inanılmaz değer kaybı yaşandı. Euro'nun devalüe olması, ECB'ye enflasyon olarak geri dönecektir.Piyasalar belki ECB'nin göz göre göre ekonomiyi resesyona sokmasından endişe ediyor olabilirler. Euro/Usd paritesi, FED'in faiz oranı 4.25 seviyesindeyken olduğu noktaları dahi aşağı yönde kırdı. Euro/Usd 1,42,Euro/Yen 150 seviyelerini dün test etti. Euro'nun bu hallere düşmesi büyük bir endişenin fiyatlandırıldığını gösteriyor. Avrupa borsaları %3 düşüşler ile kapandı. Piyasalarda beklenmeyen bu dalgalanma hakkında farklı yorumlar yer aldı............
. ABD piyasalarının %3 ve üzerindeki düşüşler, özel sektör istihdamında fazladan işsiz kalan 3000 kişiye kesildi. İstemeden işsiz kalan 3000 kişi düşüşün sorumlusu olsaydı, tüm dünya ABD Doları'na geçiş yapmazdı. Wall Mart'ın Ağustos ayı perakende satışlarının beklentilerin üzerinde gelmesi ve birim verimlilik artışları gibi olumlu datalar ABD'ye yönelik endişeleri göstermiyordu. Bu yüzden ABD, "ADP istihdamı ile düştü,bugün tarım dışı istihdam ile toparlanır" diye bakmamak lazım. Dün ABD'de otomotiv üreticisi de,havayolları da,finansalları da,maden üreticileri de,petrol üreticileride vs. birbiriyle zıt olan sektörler bile düşüş içerisine girdiler. Dow Jones %3 düşerken, 7 Ağustos'tan bu yana en fazla işlem hacmi ile düşüş sergiledi. S&P, Ocak ayından bu yana en büyük düşüşü sergiledi. Dün yaşanan fiyatlandırma çok uzun zamandır görmediğimiz ve beklediğimiz ama bu kadar etkili olmasını düşünmediğimiz harekettir. Piyasaların bir anda sinirlerinin boşaldığını,abartılı fiyatlandırıldı. ECB'nin 4,25 faizi ile dünyada en düşük faiz oranı veren ABD Doları,Japon Yeni karşısında dahada fazla değer kaybetmesi rasyonel olarak kabul edilemez.Ancak bu dalgalanma yeni fırsatlar ortaya çıkarır. Euro'da kısa vadede daha fazla değer kaybı beklemiyor,alımlar gerçekleşeceğini düşünüyoruz...............
Türkiye'nin özeline girersek; bugün dolar yukarı yönlü ve tabii borsada aşağı yönde gireceğiz. .......YTL'de değer kaybı,Euro'da değer kaybı gibi bir fırsat olacaktır. Faizlerde19.60-20.00 seviyelerine yükseliş yine bir fırsat yaratacaktır. Çünkü dün belirttiğimiz ve beklediğimiz gibi TCMB faiz indirimi sinyalini yakmıştır..........
İMKB'de senaryomuz olan 2 ila 5 ay arasında 38.500-44.000 arasında dalgalanma bandının alt noktaları bugün test edilecek. Bunun düşüşün fırsat olup olmayacağını destek noktalarında gerçekleşen talep gösterecektir. En kötü ihtimalede 38.000 seviyesinde tutunması bile içinde bulunduğumuz orta vadeli süreci etkilemeyecektir. Yurtdışında Euro, yurtiçinde Ytl için büyük bir fırsat oluştu. İMKB için büyük bir fırsat olup,olmadığını bugün destek seviyeleri gösterecektir.

Gökhan USKUAY

AHLAR ÇİKSİN
05-09-2008, 10:38
ızmır jeotermal Enerjı As Genel
Muduru Alı ıchedef, Seferıhısar Bolgesınde Mevcut Kuyulara Ek Olarak 3 Kuyu Daha
Actıklarını Belırterek, ``bu Kaynaklar Devreye Gırerse, Elektrıgın Dıs Kaynaklara
Baglı Kalmadan Uretılmesınde Kendı Capında Bır Katkı Saglar`` Dedı.
ıchedef, Aa Muhabırıne Yaptıgı Acıklamada, Enerjı Bakanlıgının,
Seferıhısar`dakı Jeotermal Sahanın ısletme Hakkını 49 Yıllıgına ızmır Jeotermal
Enerjı As`ye Devretmesının Ardından, Bolgede Yenı Kuyu Acma Calısmalarına
Basladıklarını Belırttı.
Seferıhısar`da Daha Once Mta`nın Actıgı 3 Kuyu Bulundugunu, Devır
ıslemınden Sonra 3 Kuyu Daha Tespıt Ettıklerını Kaydeden ıchedef, Bu Ay ıcınde
Kuyu Acma Calısmalarının Tamamlanacagını ıfade Ettı.
Yenı Kuyuların Acılmasıyla Seferıhısar Sahasının Rezervuar Kapasıtesının
Belırlenmesı ıcın Odtu Petrol Muhendıslıgı Bolumu ıle Anlasma Yaptıklarını
Bıldıren ıchedef, Sunları Soyledı:
``tum Sahanın Tam Kapasıtesının Belırlenmesınden Sonra Ne Kadar Elektrık
Uretılecegı, Ne Kadar Sera Ve Konut ısıtılabılecegı Ve Ne Kadar Termal Tesıse Su
Verılebılecegı Bellı Olacaktır. Actıgımız Kuyular 150 Derecenın Uzerınde
Sıcaklıkta. Elektrık Uretımı ıcın Bu Derecenın Uzerınde Sıcaklık Gerekıyor.
Elektrık Uretmemız Soz Konusu. ılk Etapta 7 Bın Megawatlık Bır Santral Kurulursa,
5 Bın, ıkıncı Santralı De Devreye Sokarsak 10 Bın Konutun Elektrık ıhtıyacını
Karsılayabılırız. Bu Da 20 Bın Kısının ıhtıyacı Demek. Uretılecek Elektrık, Dıs
Kaynaklara Baglı Kalmadan Kendı Capında Bır Katkı Saglar. Bu Tabıı Kı 70
Mılyonluk Bır Ulkenın Elektrık Problemını Cozmez. Ama, Derelerı, Nehırlerı,
Ruzgarı Ve Gunesı, Yanı Yenılenebılır Enerjı Potansıyelını Harekete Gecırırsek,
Elektrık Uretımınde Kucumsenemez Bır Rakama Ulasırız.``

-``bolgenın Kalkınmasına Da Cıddı Katkı Saglar``-

ıchedef, Jeotermal Enerjının Elektrıkten Termal Tesıslere, Seracılıktan
Endustrıye Kadar Genıs Bır Alanda Kullanılabılır Bır Cesıtlılıge Sahıp Oldugunu
ıfade Ederek, Sunları Soyledı:
``ızmır Jeotermal Enerjı As`ye Devrolan Sahalardan Elektrık Uretımı,
Endustrıyel Kullanım, Seferıhısar, Bademler, Gumuldur, Urkmez, Doganbey`de
Yerel-bolgesel ısıtma, Seracılık Ve Ek Termal Tesısler Seklınde Kullanımlar
Saglanabılır. Oncelıkle Seferıhısar Ve Doganbey Beldesı Payamlı Mevkısınde
Kullanmayı Dusunuyoruz. Tabıı Kı Kuyuların Ve Sahanın Kapasıtesıne Gore Bunu
Urkmez Ve Gumuldur`e Kadar Olan Sahıl Serıdı Boyunca Uzatabılırız. Hatta Kapasıte
ıstedıgımız Olcude Olursa Bu Cızgıyı Seferıhısar Tarafından Da Guzelbahce`ye
Kadar Uzatabılırız. Bolgedekı Projelere Yonelık Gereklı Fınansmanın Saglanması
Konusunda Yerlı Ve Yabancı Fırmalarla Ve Dunya Bankası ıle Gorusecegız. Ozellıkle
Dunya Bankasının Temız, Yenılebılır Enerjı Projelerıne Yonelık Uygun Kredılerı
Soz Konusu. Seferıhısar Bolgesıyle Gumuldur, Urkmez Ve Termal Turızm Bolgesı ılan
Edılen Doganbey Bolgesının Turızm Ve Seracılık Acısından Cok Uygun Yerler.``

AHLAR ÇİKSİN
05-09-2008, 10:51
yerlı Uretıcı Sıfas`ın Sıkayetı Uzerıne
Acılan Sorusturma Sonucunda, Cın Menselı Naylon Ve Polyamıd ıplıklerın
ıthalatında, Yuzde 37,40 Duzeyınde, Dampınge Karsı Vergı Uygulanmasına Karar
Verıldı.
Dıs Tıcaret Mustesarlıgı`nın (dtm), Resmı Gazete`nın Bugunku Sayısında
Yayımlanan ıthalatta Haksız Rekabetın Onlenmesıne ılıskın Teblıg`ıne Gore, Soz
Konusu Vergı, Bugunden ıtıbaren Uygulanmaya Baslanacak.
Teblıge Gore, Yerlı Uretıcı Sıfas Sentetık ıplık Fabrıkaları A.s
Tarafından Yapılan Ve Dıger Polyamıd ıplık Uretıcısı Altın ıplık Ve Corap Sanayı
A.s Tarafından Da Desteklenen Basvuru Uzerıne, Cın Halk Cumhurıyetı (chc) Menselı
Polyamıd ıplıklerın Turkıye;ye ıthalatına ılıskın Olarak Gecen Yıl Ekım Ayında
Acılan Dampıng Sorusturması Sonuclandı.
Dampıng Belırlemesı ıcın 1 Ocak-30 Eylul 2007 Tarıhlerı Arası Sorusturma
Donemı (sd) Olarak Kabul Edılırken, Zarar Belırlemesınde Verı Toplama Ve Analız
ıcın 1 Ocak 2004-30 Eylul 2007 Arasındakı Donem Esas Alındı. ınce Coraplar, ıc
Camasırı, Mayo, Korse, Bayan Elbıselerı, Gomlek, Bluz, Spor Gıysı, Astarlık
Uretımlerı ıle Dıkıs ıplıgı Ve Fantezı Kumas ımalatında Karısım Olarak Kullanılan
Soz Konusu Naylon ıplıklerın ıthalatı Konusunda Yapılan ınceleme Sonucunda, 2004
Yılında 8 Bın 462 Ton Olan Maddenın Genel ıthalatının, 2005 Yılında 8 Bın 776
Ton, 2006 Yılında 8 Bın 492 Ton, Ocak-eylul 2007 Donemınde 7 Bın 235 Ton
Duzeyınde, 2007 Yılının Tamamında ıse 9 Bın 415 Ton Duzeyınde Gerceklestıgı
Belırlendı. Cın`den ıthalat ıse 2004 Yılında 219 Kg;dan, 2005 Yılında 43 Tona,
2006 Yılında 556 Tona, Sorusturma Donemınde 2 Bın 427 Tona, 2007 Yılının
Tamamında 3 Bın 494 Tona Cıktı.
Soz Konusu ıthalatın Toplam Abd Doları Degerı ıse 2004 Yılında 37,4
Mılyon Dolardan, 2005 Yılında 43 Mılyon Dolar, 2006 Yılında 43,9 Mılyon Dolar,
2007 Yılında ıse 49,9 Mılyon Dolara Yukseldı. Cın`den ıthalatın Toplam ıthalat
ıcındekı Payı 2004 Yılından Sorusturma Donemı Olan Ocak-eylul 2007;ye Kadar
Sırasıyla Yuzde 0,49`dan Yuzde 37,11`e Kadar Cıktı.
Sorusturma Sırasında, Soz Konusu Urunde, 2004-eylul 2007 Arasında
Dampınglı ıthalatın Pazar Payının Yuzde 0`dan Yuzde 14,67;ye Yukseldıgı, Buna
Karsılık Aynı Donemde Yerlı Uretıcılerın Pazar Payının Yuzde 70,90;dan, Yuzde
56,68;e Gerıledıgı Belırlendı. Cın`den ıthalatta Agırlıklı Ortalama Cıf ıhrac
Fıyatı 2004 Yılında 8,57 Abd Doları/kg, 2005 Yılında 3,86 Abd Doları/kg, 2006
Yılında 3,91 Abd Doları/kg Ve 2007 Ocak-eylul Donemınde ıse 3,82 Abd Doları/kg
Olarak Gerceklesırken, Ucuncu Ulkelerden ıthalatta Ortalama Bırım Fıyatının
4,42-6,02 Abd Doları/kg Arasında Degıstıgı Gozlendı.
Cın`den Naylon Ve Polyamıd ıplık ıthalatının Yerlı Uretıme Yonelık
Olumsuz Etkısının Belırlenmesınde, Yerlı Uretım Dalının Onemlı Bolumunu Temsıl
Eden Sıfas Sentetık ıplık Fabrıkaları A.s`nın Verılerı Dıkkate Alınarak Yapılan
Degerlendırmede, Fırmanın Kapasıte Kullanım Oranının, Uretım Endeksının, Yurtıcı
Satıs Payının Dustugu, Stoklarının Arttıgı, ıstıhdamının Ve Karlılıgın Azaldıgı,
Yerlı Uretım Dalının Dampınglı ıthalat ıle Fıyat Rekabetıne Gırmesının Mumkun
Bulunmadıgı Ortaya Cıktı.
Sorusturma Sonucunda, Dampıngın, Yerlı Uretım Dalı Uzerındekı Zararın Ve
Her ıkısı Arasında ıllıyet Bagının Mevcut Oldugunun Belırlenmesı Uzerıne, Cın
Menselı, Gumruk Tarıfe Pozısyonu ``5402.31`` Olan Naylon Veya Dıger
Polyamıdlerden Tek Katının Her Bırı 50 Teksı Gecmeyen Teksturıze ıplıkler
ıthalatında, Cıf Bedelın Yuzde 37,40`ı Duzeyınde Dampınge Karsı Vergı
Uygulanmasına Karar Verıldı.

AHLAR ÇİKSİN
07-09-2008, 19:26
İbrahim Kahveci
ikahveci@yenisafak.com.tr03 Nisan 2008 Perşembe..


Büyük kurtarıcılarımız..............
........... S. Demirel................
.................. A.N. Sezer...................
............................. A. Şener..................


Bu günlerde bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Basınımızın ön sıralarında yine kurtarıcı kimlikleri ön sıralara taşınıyor. Tıpkı geçmiş kurtarıcılar gibi. Kimileri kurtarıcı koltuğuna oturtulabildi kimilerinin ise suyu erken kaynamıştı.

Malum medyada suyu erken kesilen birisi aklıma geliyor örneğin. Bir dönem bırakın her günü her dakika bile ekranların başını kilitleyen Erkan Mumcu vardı. Onun öncesinde ise Ağar konuklar yaşanırdı. Tek tek olmayınca birleştirelim bunları denildi ama çizgi film kahramanı gibi Woltran bir türlü oluşamadı.

Tek başına kurtarıcı kimliklerini tanımak gerekiyor. Biz ekonomik tabloya bakmak zorundayız. Kimler bizi kurtardı, biz kimlerden kurtulduk bu çok önemli.

Büyük kurtarıcımız, baba bize ne miras bırakmış. Sosyal güvenliğe yaptığı katkının maliyeti bugüne kadar 500 milyar dolara ulaştı. Aile fotoğraflarında ve aile yakınlarında bankalarını hortumlayanlar çıkmış. Hatırlanacağı üzere batık banka maliyeti TMSF'ye 60 milyar dolar yük bindirdi.

Kurtarıcımızdan demokrasi sayesinde kurtulduk.

Birinci kurtarıcımızın ardından yerine kimi getireceğiz diye dertli dertli düşünüyordu büyükler. Birinciyi yeniden uzatalım mı derken ikinci geldi ve milletimizi uzattı. İkinci kurtarıcı A.N. Sezer hukuk kökenliydi. Elinden Anayasa kitabını düşürmedi ama onu kurtarıcı olarak seçenlere biraz sert şekilde tavsiye edince yüzde -9,5'luk Türkiye tarihinin eşine az rastlanır krizini ateşledi. Kriz sadece bir yılda milli gelirimizde 70 milyar dolarlık kayba yol açtı.

Kurtarıcımızdan demokrasi sayesinde kurtulduk.

Şimdi son kurtarıcı olarak A. Şener sahnelerde sunuluyor. Nereye baksam onun söylemlerini görüyorum ama hemen bakanlığı dönemindeki işlemlerini hatırlıyorum. Bakanlığının ilk günlerinde abisini yönetim kuruluna taşıması bana yeniden “özelleştirme ile bunlardan kurtulmalı” dedirtmişti.

Kurtarıcının ikinci işlemi kendisine bağlı borsada Türklerin katledilir gibi yok edilmesiydi. Duyduklarıma göre önüne bu konuda dosya getirenler olmuştu. Ama ona bağlı borsada yabancılar inanılması güç en büyük kârları yakaladılar. O ise doğrudan yabancı yatırım kârına dikkat çekti. Bugün kriz kelimesi nedense sadece borsada yaşanıyor zaten.

Son kurtarıcının bakanlığında yaptığı tek büyük icraat olarak ise mortgage sistemi geliyor aklıma. Ve dünyayı krize sokan da bu mortgage olmadı mı?

İyi ki kurtulduk!

AHLAR ÇİKSİN
09-09-2008, 09:53
........Ramazan'da insan yüzleri .......


"Ramazan ayın kaçında başlıyor?
Filan gün...
Yapma yahu, bir şey kalmamış!..
Öyle ya, geldi mübarek..."
Hayatımıza, günlerimizin, sözlerimizin içine böyle girer her yıl Ramazan. O koca on bir ay sorgusuz sualsiz geçip gitmiş ve bir bakmışsınız oruçtan, teravihten, iftarlardan konuşmaya başlamışız. Çarşıda pazarda Ramazan hareketliliği... Hafiften bir telaş, tatlı bir heyecan... Bir ibadetin alışverişle, fiyat artışlarıyla, Ramazan fırsatçılığıyla anılması pek hoş değildir aslında. Fakat orucun, hayatı kendine göre düzenlemeye, insanı ve sokağı yavaş yavaş hazırlamaya başladığını görmek güzeldir. Sokakta konuşulmaya, gazetelerde, televizyonda söz edilmeye başladı mı, dışarıda akıp giden hayat Ramazan iklimine girdi demektir.
İnsan başka neyi böyle bekler; hangi randevuya böyle sevinçle, heyecanla ve kendini büsbütün değiştirerek, eğiterek hazırlar ki! İşte bunun için oruç dediğimiz gök armağanı, yeryüzünün en köklü ve en büyük devrimidir. Kendi irademizle boyun eğer ve hayatımızın akışını onun emrine veririz. Vaktin bir emre göre düzenlenmesi, dakikaların, anların beklenir olması, zamanı pervasızca harcayan ahir zaman insanı için ne büyük ve ne anlamlı bir tecrübedir!
Ramazan geldi, geliyor; filan gün sahura kalkıyoruz, filan gece ilk teravih... bekleyişine girmiş insanın hali, görülmeye değerdir. Çokça sevinç, biraz endişe, biraz şaşkınlık... Ama ilk sahur, ne olduğunu tam anlayamadan tutulan o ilk gün orucu ve kendini adamakıllı özleten ilk iftar... Sonraki günler için endişeye yer olmadığını haber verir. Oruç başlamıştır ve bir ırmağa girmiş gibi onun götüreceği yere doğru yüzülecektir.
Oruçla girilen ilk günün sabahında, insan yüzlerini gözlemenin tahmin edemeyeceğiniz bir keyfi vardır.
Kimisi üç ayların başından beri hazırlıklı, alışkın, rahat... Sıradan bir gün onun için. Gözlerinden, yüzüne vuran aydınlıktan, arzusuna kavuşmuş insanlara mahsus o rahatlık, o mutmain olma hali okunuyor. Kimi sahurla uykusu bölünmüş ve bir daha uyuyamamış olmanın şaşkınlığı içinde, sevinçli ama kafası bir o kadar da 'Bugünü nasıl geçireceğim?' sorusuyla meşgul. Kimi daha günün ilk saatlerinde susamış olmanın ve koca günü nasıl geçireceğinin endişesiyle ne yapacağını, nerelere gideceğini bilemez halde. Kimi de sahura kalkamamış, biraz o saadeti yaşayamamanın burukluğu vurmuş yüzüne, biraz da yavaş yavaş kendini hissettirecek açlığı nasıl bertaraf edeceğinin derdinde... Daha pek çok, pek çok haleti ruhiye ile sokağa çıkmış insanların yüzleri, içlerinde kıpırdayıp duran huzurla karışık endişelerin resmini verir. Ama oruca başlamış her faninin yüzünde illa ki, başka hiçbir zaman, hiçbir dünya saadetinin temin edemeyeceği bir asudelik, bir mutluluk çizgisi ve masumiyet görülür.
Evet, masumiyet!.. Aradığım kelime buydu...
Oruç ne yapar, nasıl eder bilinmez, yöresine uğradığı, varıp misafir olduğu her insanın yüzünde bir masumiyet çiçeği açtırır. Bunu, şu bizim dünyamızın kuralları, kaideleri, sebep ve sonuç ilişkileri ile açıklamak, anlatmak mümkün değildir. Bu, olsa olsa, orucun öte dünyalı bir armağan oluşuyla ilgilidir.
Hakikaten hayret vericidir... Bir sabah kalkarsınız, o tanıyageldiğiniz insanlar gitmiş yerine bambaşka birileri gelmiştir. Huysuzlukların, asık suratların, böbürlenmelerin, kaskatılıkların yerinde yeller esiyordur. Uysal, haddini bilir, gülümser biri duruyordur karşınızda.
Benzi hafif sararmış, dudakları kurumuş, gözleri hafifçe mahmur ve tabii ki o çocuksu masumiyet... Bu, orucun insana bağışladığı yeni yüzdür. Yalnız yüz müdür? O arınmış kalptir; incelmiş, durulmuş, sükunete ermiş ruhtur. Bir adım bile olsa, dünyadan geçmiş olmanın verdiği saadettir.
Ramazan'da insan yüzleri, izlemeye doyum olmaz bir masumiyet galerisidir.
Benliğinden, gururundan sıyrılmış insanın içindeki yalınlıktır bu. Kat kat olmuş o perdelerin, maskelerin, yerleşip kalmış yapmacık, zoraki ifadelerin dökülmeye başlamasıyla galiba asıl yüzü, kendine mahsus ifadesi ortaya çıkar insanın.
Bunu oruca, o büyük terbiyeciye borçluyuz. Gururu kırar, ben dağlarını eritir, kendinden başkasını görmeyen gözlerin perdesini indirir, dili kirleten sözleri azaltır, kalbin yaralarını iyileştirir... Bir büyük bakımla bizi yeni doğmuşluğun o masum çağına doğru yaklaştırır. Aslında adamakıllı insan kılar, olması gerekeni oldurur. İnsanı o büyük acziyle tanıştırır.
'Acz' ne büyük bir saadettir!
Bana öyle gelir ki, o masumiyet galerisini güzelleştiren yüzlerin bütün sırrı, bu 'acz' sözcüğünde saklıdır. Aczini idrak etmek, insanın insan oluşuyla yeniden tanışmasıdır. Küçük, masum, temiz, yeryüzünde kısacık bir sefere çıkmış o çaresiz yolcuyla... O sararmış beniz, o utangaç yüz, o belli belirsiz gülümseme, bu yolcunun yüzünden başkası değildir. Ve yeryüzünde bu güzel yüzü geri getirecek, onu sahibine yeniden armağan edecek başka bir kuvvet yoktur.
Oruç evet, bir anlam denizidir. Bir sevaplar ansiklopedisi... Bu denizin bir damlası, o kelimeler ülkesinin bir harfi de insanı güzelleştiren sırrıdır. Gezegenimizi büsbütün yaşanmaz bir yer olmaktan koruyan sebep de bu olmalıdır. İnsanların, oruç günlerinde yüzlerinde biriktirdiği güzellik!.. Dünya döndü, döndü ve bize güzellikler bağışlayan orucun yörüngesine girdi. Öyleyse hep birlikte arınıp güzelleşeceğiz, yeryüzü de güzelleşecek...

Ali ÇOLAK

AHLAR ÇİKSİN
09-09-2008, 09:57
Ramazan'dan yola çıkmak...(01/09/08)






Ramazan, İslam'ın hem insan kişiliğini hem de toplumu terbiye misyonu yüklü çok önemli bir ibadetini içinde taşıyan aydır. İslam, oruçla, hem insanı yeniden yoğurmak istiyor hem toplumu. Oruç, her yıl geliyor, insanın ve toplumun o yıl içinde çürüyen, dökülen, aşınan, pörsüyen yanlarını ele alıyor, ona İslam'ın sağlık iksirini taşıyor. Tabii ondan yararlanılabildiği ölçüde...

Şöyle söylenebilir:

İnsan olarak yepyeni bir yola çıkmak istiyorsanız, onu değerlendirin.

Toplum olarak kendinizi yeniden imar etmek istiyorsanız onu değerlendirin.

Birbirine bağlı şu iki gerçeğin altı çizilebilir:

İnsan, insani kıvam açısından her zaman kendisini sorgulayabilir, çünkü insani kıvam, öyle durduğu yerde duran ve kıvamını koruyabilen bir olgu değildir, hayat içinde sürekli sınanan bir şeydir, insanın yeryüzü sınavı böyledir. Özellikle çağımızda insan değerlerin savrulduğu daha kaotik bir ortamda hayat sürüyor. Varoluş bilgileri daha karmakarışık hale gelmiştir. Nerden gelip nereye gittiğine dair kaygıları daha belirsizlikler içine itilmiştir. Darmadağınık bir zihin ve kalb dünyası insanın başına musallat olmuştur. Bu tablo, Türkiye ve başka İslam ülkeleri için de doğrudur. Bunun sonucu, insanın bireysel anlamda krizidir. Çağımız krizli insana tanıktır. Uyuşturucu, intihar, alkol, cinsel rollerde kaos, şiddet... Neredeyse "İnsan nerede?" diye bir sorunun sorulabileceği bir insani erozyona tanıklık edilmektedir.

İnsani planda yaşanan krizin, toplumsal boyutunun olmaması mümkün değildir. İnsana bağlı olarak toplumlarda da benzeri bir kişilik savrulmasına tanık olunmaktadır. Aileden devlete kadar uzanan toplumsal kurumlar sür'atli bir çözülüş süreci yaşamaktadır. Doku çözülmesi gibi bir olgu ile karşı karşıya toplumlar. Sokakta çürüyen insanlar var, yanıbaşındaki eğlence merkezinde kahkahalar atan insanlar var. Bunları birbirine bağlayan bir ilgi, her gün biraz daha ortadan kayboluyor. Neredeyse aile içinde bile bireyselleşme söz konusu...

İstatistikler yayınlanıyor zaman zaman.

Eğitimde alarm.

Gelir grupları arasındaki uçurumlar...

Kamu malı üzerindeki çalıp çırpmalar...

Yaralı insan, yaralı toplum...

İslam'ın ibadetleri, insanı Rabbani bir iklime taşıyarak, Yaratıcısı ile irtibatlarını yenileyerek, yaratılış misyonunu - bilincini yeniden insan kalbine taşıyarak, insandaki ve toplumlardaki bu yaralanmış, çürümüş alanları yeniden insani bir kıvama kavuşturma özelliği taşıyor.

Oruç ne diyor?

Sen insansın, diyor. Seni Allah yarattı. Canın O'na bağlı. Yeme - içme kapasiten bile O'na bağlı. Dilin olmasa yutamıyor, tad alamıyorsun. Sana rızkı O veriyor. Sen O'na bağlısın. O'ndan kopamazsın. Bak, O'nun sana buyrukları var. O'nu unutma. O'ndan gelen rızkı unutma. Bak, O "ye" derse yiyor, "tut kendini" dediğinde tutuyorsun. O zaman, kişilik dokunu oluştururken O'nun "insan" diye tanımladığı ve "En güzel yaratılış" diye nitelediği varlığın ölçülerini kuşanmaya bak. Sakın "aşağı"lara düşme. Sana verilen temiz insanlığı koru, O'nu emanet edene temiz olarak götürmeye bak.
Orucu dinlediğinde insan nasıl insan olur?

Rabbine karşı sorumluluk duyan, O'na hesap vereceği bir hayatın bilincini kuşanan insan olur. Rahmet insanı olur. Müslüman bu demek.

Oruç güzel insanı inşa eder, insan kendisini ona emanet ederse...

Orucu dinlediğinde toplum nasıl bir toplum olur?

En özeti şu: Merhametle, rahmetle, şefkatle, diğergamlıkla, insafla, sevgi ile, sorumlulukla dokunmuş bir toplum olur. Açları düşünen, mahrumları düşünen, insanların yüreklerine sevinç taşımak gibi kaygıları bulunan bir toplum olur.

İşte bunun için...

"Ramazan'dan yola çıkmak" diyorum.

Şöyle bir kendi kendimize ve toplumumuza bakmak...

Nerelerimizde yara var?

Kalbimiz yerinde mi? Orası gerçekten kalb mi? Yoksa bir taşlaşma var mı? Acı duyuyor mu ezik bir insan gördüğünde? Bir çocuğun göz yaşı,içinde bir yerlerde deprem oluşturuyor mu? Yoksa en dayanılmaz insani facialar karşısında en küçük bir ürperti oluşmuyor mu? Bir yanda acılar, bir yanda vur patlasın çal oynasınlar...

Ramazan'dan yola çıkarak yeniden insan olmak, yeniden müslüman toplum olmak...

Rahmeti kuşanmışbir insan, rahmetle yoğrulmuş bir toplum...

Ne çok şeyi tartışma konusu yapıyoruz.

Hiçbir olumlu sonuç üretmeyen kısır tartışmalar... Belki bu tartışmalar bile insan ve toplum olarak yaşadığımız savrulmuşluğun ürünü.

Ramazan'ı bile didikleyip didikleyip bize sağlayacağı rahmeti yok ediyoruz.

İslam'ı didikleye didikleye, kalbimizi rahmete kapalı hale getiriyoruz.

Rabbimizle ilişkimiz nerede kaldı, haberimiz yok.

Bazan insan "Ramazan geldi heeyy!" diye çığlık atmak istiyor. Ramazan geldi, kapıları çalıyor, aç yüreğinin kapısını ve damarlarına yeni bir kanı pompala...

Yoksa yarın "Göçtü kervan kaldık dağlar başında" diye feryad etmek zorunda kalırsın



Ahmet Taşgetiren

AHLAR ÇİKSİN
09-09-2008, 13:50
Namazı Duyarak Kılma

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, namazı duyarak kılmayı anlatıyor.



http://www.herkul.org/bamteli/index.php?view=mplayer&article_id=1604
>>SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYIN<<:clover:

AHLAR ÇİKSİN
09-09-2008, 14:54
Döviz hızlı yükselirse şirketler yabancılara satılır


ABD'de yaşanan ve dünya piyasaları üzerindeki etkisini her geçen gün artıran mortgage krizini iş dünyası yakından takip ediyor.



Kur riski taşıyan, toplam borcu 73,7 milyar dolara çıkan özel sektöre yönelik, "döviz borcuna dikkat edin" uyarısı her geçen gün artıyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Tevfik Bilgin'e göre tüm bankaların kredi verirken firmaların her şeyini çok iyi analiz etmeleri gerekiyor. Bazı firmaların yurtdışı finans piyasalarından yaptıkları ve bankacılık sistemine girmeyen fonlar karşılığında Türkiye'de teminat verdiğine dikkat çeken Bilgin, "Bu teminat; ipotek ya da 20-30 senelik şirketlerin ortaklık paylarının rehni şeklinde, kurlarda yaşanacak bir hareketlik halinde Türk reel sektörünün bir bölümü bir anda yabancı bankaların eline geçmiş olmaz mı? Ekonomik güvenlik açısından böyle bir gelişme ne getirir? Hep beraber düşünmemiz gerekmez mi?" diyor.

Finansal kesim dışındaki firmaların yükümlülükleri 2008 yılının ilk üç ayında, 2007 yılı sonuna göre yüzde 11,3 arttı. "Finansal Kesim Dışındaki Firmaların Döviz Varlık ve Yükümlülükleri''ni açıklayan Merkez Bankası verilerine göre, firmaların 2008 yılının ilk üç ayında varlıkları 80 milyar 832 milyon dolar olurken, yükümlülükleri 154 milyar 584 milyon dolar olarak belirlendi. Böylelikle 2008 yılının ilk üç ayında net döviz pozisyon açığı 2007 yılı sonuna göre yüzde 20,9 yükselerek 60 milyar 979 milyon dolardan 73 milyar 752 milyon dolara çıktı.

AHLAR ÇİKSİN
10-09-2008, 10:22
........ İyi Yatırımcı,İyi Gün Ortağıdır…

Dün yine yurtdışında önemli gelişmelere sahne oldu. Emtia,enerji ve gıdaya ilişkin vadeli piyasalarda önemli düşüşler sergiledi.Bu düşüşleri diğer düşüşlerden farklı kılan,parite etkisinden bağımsız serbest düşüşler olmasıydı.Petrol kontratlarının ve emtianın son umudu olan IKE kasırgasıda petrol arzını aksatmayacağı ortaya çıkınca,OPEC toplantısı öncesinde OPEC Başkanı yüksek ihtimalle üretim düzeylerini değiştirmeyeceklerini açıklaması düşüşleri hızlandırdı. Brent Petrol dün itibariyle 99.27 seviyesini gördü. OPEC toplantısı sonrasında petrol fiyatlarında 100 $ seviyesinin altında bir hareket yakın bir ihtimal. Kıymetli metaller,gıda ve emtialarda düşüş kesintisiz devam etti. Avrupa’da buğday fiyatları son 14 ayın en düşük seviyesine geriledi. Günlük olarak emtialarda düşüşler %7-10 arasında gerçekleşti. TCMB enerji,işlenmemiş gıda ve altın fiyatlarında yaşanan yükselişi TÜFE’den ayırmak için A’dan I’ya kadar endeks üretmişti. Endeksler sadece TÜFE içerisinde enerji,işlenmemiş gıda ve altını ayrıştırıyordu.Fakat TÜFE’yi yine bu üçlü ürün sepeti belirliyordu. TCMB Para Politikası 3. Çeyrek raporunda, gıda ve petrol fiyatlarını baz alarak 3 farklı senaryo ve 3 farklı tahmin belirledi. Şu anda yurtdışında gıda ve petrol fiyatlarında gerçekleşmeler, TCMB’nin en iyimser senaryosunun ötesinde gerçekleşiyor. TCMB’nin petrol 100 $ olarak hesabına göre; enflasyonun 2009 yılı sonunda yüzde 6,1 civarında, 2010 yılının sonunda ise yüzde 4,9 düzeyinde gerçekleşeceği tahmin edilmektedir. En iyimser senaryoda dahi hedeflenen enflasyon düzeyi Türkiye’nin görmediği enflasyon rakamlarıdır. Peki birde petrol 80 $ olursa, o zaman yüzde 4.85-5.25 aralığına denk gelmektedir. Neredeyse petrolün 80 $ olması TCMB’nin 2010 hedefine 2009 yılı sonunda ulaşılması anlamına gelecektir. Mevcut gösterge tahvile göre bu enflasyon oranına göre reel faiz %13,3’dür. TCMB’nin senaryosuna göre böyle iyimser senaryolar çıkmaktadır.Böyle bir olasılık gerçekleşmese bile,TCMB beklentilerin çok üzerinde faiz indirimi yapmak durumunda kalır. 2009 yılında dünyada her olasılıkta YTL avantajını sürdürecektir. Dezenflasyon süreci, Türkiye’nin en büyük kozu olacaktır. Türkiye’ye petrol fiyatlarında her 5 $ düşüş,büyümeye 0,3 katkı yapmaktadır. Dünya piyasalarında büyük bir likidite oluşmaktadır. İskambil kağıtların toplanıp,yeniden dağıtılacağı bir döneme giriyoruz. Hedge fonlar, emtia ve petrol gibi vadeli piyasalarından çıkış gerçekleştirdi. Emtia ve petrol gibi yer altı kaynakları ihraç eden ülkelerden çıkan yatırım fonları ABD dolarına geçti. Tüm kağıtlar toplandı ve yeniden dağıtılmayı bekliyor. Tarihsel sürece geri döndüğümüzde ve ABD'de ilk kriz baş gösterdiğinde ABD borsalarından ve tahvillerinde çıkan hedge fonlar emtia piyasalarına geçiş yapmış ve büyük balonu oluşturmuşlardı.2006-2008 yıllarında sermaye çeken yatırımlar ve ülkelerden ciddi bir fon çıkışı vardır.Yatırımcı için bir tarif yaparsak;iyi yatırımcı iyi kar eden yatırımcıysa,iyi gün ortağıdır. İyi gün ortağı olan ve global trendi takip eden yatırımcılar,için Türkiye bir çıkış değil,bir tercih noktasıdır.Hedge fonların yeniden vadeli piyasalardan geri dönüş yapması, global piyasalarda volatilitenin artmasına belki de daha anlaşılmaz olmasına neden olacaktır...........

İMKB için önemli olan dışarıdaki yaşanan gelişmelere karşı...........
..................kendi iç dinamiklerini korumasıdır..............

AHLAR ÇİKSİN
11-09-2008, 12:09
AZİZZZZZZZZ...
.ARKADAŞLAR........
...NEDİR SİZCE DURUM BİR İSTİŞARE EDELİM..

ülkemiz ekonomisi ile ilgili son iki güne kötü veriler damga vurdu......
Az önce genel de bir yorum yazmıştım......
Dax...5.dakka al verdi...............
.........imkb de hala şaşkın ördek....

...son iki günde ...3...ekonomik verimiz çok kötü gelmesi nededir.
......büyüme verileri...kapasite......kulanımda daralma ..



Döviz hızlı yükselirse şirketler yabancılara satılır


ABD'de yaşanan ve dünya piyasaları üzerindeki etkisini her geçen gün artıran mortgage krizini iş dünyası yakından takip ediyor.



Kur riski taşıyan, toplam borcu 73,7 milyar dolara çıkan özel sektöre yönelik, "döviz borcuna dikkat edin" uyarısı her geçen gün artıyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Tevfik Bilgin'e göre tüm bankaların kredi verirken firmaların her şeyini çok iyi analiz etmeleri gerekiyor. Bazı firmaların yurtdışı finans piyasalarından yaptıkları ve bankacılık sistemine girmeyen fonlar karşılığında Türkiye'de teminat verdiğine dikkat çeken Bilgin, "Bu teminat; ipotek ya da 20-30 senelik şirketlerin ortaklık paylarının rehni şeklinde, kurlarda yaşanacak bir hareketlik halinde Türk reel sektörünün bir bölümü bir anda yabancı bankaların eline geçmiş olmaz mı? Ekonomik güvenlik açısından böyle bir gelişme ne getirir? Hep beraber düşünmemiz gerekmez mi?" diyor.

Finansal kesim dışındaki firmaların yükümlülükleri 2008 yılının ilk üç ayında, 2007 yılı sonuna göre yüzde 11,3 arttı. "Finansal Kesim Dışındaki Firmaların Döviz Varlık ve Yükümlülükleri''ni açıklayan Merkez Bankası verilerine göre, firmaların 2008 yılının ilk üç ayında varlıkları 80 milyar 832 milyon dolar olurken, yükümlülükleri 154 milyar 584 milyon dolar olarak belirlendi. Böylelikle 2008 yılının ilk üç ayında net döviz pozisyon açığı 2007 yılı sonuna göre yüzde 20,9 yükselerek 60 milyar 979 milyon dolardan 73 milyar 752 milyon dolara çıktı.

NEDİR DURUM.......DOLARDA DA YENİ BİR OYUN VAR GİBİ...

AHLAR ÇİKSİN
12-09-2008, 11:38
--------------------------------------------------------------------------------

Bediüzzaman - Bir Demet Gülle Geldik Sana

http://www.nurtube.com/view/83/bir-d...geldik-sana-1/

BİR DEMET GÜLLE GELDİK

Barla derelerinde bir yalnız adam..

Adı artık olmuş Bediüzzaman,
Az yiyor, az içiyor. Üzerinde 70 yamalı bir çuha,
Sadakayı reddediyor, hediye almıyor. Yemeğini karıncalarla paylaşıyor,
“Bunlar cumhuriyetçilikte insanlara üstad oldu” diyor.
Örneğimiz Nebilerdir;
Onlar ki ümmetlerinden ne ücret istedi ne de dünyalığa boğuldular.
Asıl güzellik ilim ve irfandadır,
Bu kıyafet benliğimdir gerçek gariplik benliğinden utanmandadır!”


Benim gıdam iktisattır, davası ALLAH olan davası ile yetinir.
İnsan sadece ekmekle doymaz,


İlmin izzeti ile çatılmış kaşları,
Küfrün belini kıran bakışları, yirminci asırda bir sahabi gibi yaşıyor.
Dost da düşman da kabul etmiş ki, bu adam Sahibüzzaman.
En bahtiyar odur ki, dünya onu terk etmeden o dünyayı terk eder imanına ahiretine sahip çıkar,
Böylelerin milletin imanına hizmette ne cennet sevdası ne de cehemnem korkusu çıkar.
Zaman iman kurtarma zamanı...” demiş, şeytandan ALLAH'a sığınıyor.
Yaydığım Kuran nurudur, vaktim yok düşmanlığa,
Alevleri gökleri sarmış bir yangın var. İçinde evladım yanıyor, imanım yanıyor...”

o hâlâ davasının peşinde etrafa nurlar saçıyor;

Ölseydim, kurtulurdum; yaşadım, milyonların imanı kurltuldu!” diye şükrediyor.
Değil haklarının peşinde, dudaklarında hayatına kasdedenler için mırıldandığı dua...
ALLAH'a havale ediyorum” bildiği tek beddua..

Bediüzzaman, zamanı güzelleştiren adam.
Beraber ağlıyorlar alem-i İslam'ın hüsranına.
Mezar taşım ile birlikte ah u enin ederek gidiyorum yarınımın mahşer meydanına.
Yakinen biliyorum ki geleceğin dünyası ve bütün bir Asya kıtası birlikte olacaklar
İslam'ın nurlu eline teslim ve gülşene dönücek İslam dünyası...”

Bediüzzaman zamanın ötesine seslenen adam;

Ey benden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş
Sessizce nurun sözünü dinleyen ve gaybi bir nazarla bizi temaşa eden Saidler,
Hamzalar, Ömerler, Tahirler, Yusuflar, Ahmedler...
Şu muassırlarım varsın beni dinlemesinler,
Tarih denen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgraf ile sizin için konuşuyorum.
Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açıcaktır.

İşte sana geldik ey koca üstad! Bir demet gülle geldik...
Senin ektiğin nur tohumları nice çiçekler bitirdiler.

İşte sana senin gibi ALLAH Rasûlünü ve Kur'anın nurunu rehber edinmiş nice muhafız Aliler getirdik.
Hani sen kendine “ebu laşey” demiştin, olmayan şeyin babası...
İşte sana davan yolunda kendini hiçleyen evlatlar getirdik.
Hani sen Beyazıt Camii'nde Kur'anın hakikatlerini şeytana dahi kabul ettirmiştin,
İşte sana bu münazarayı üniversite koridorlarına taşıyan Hamzalar,
Osmanlar, Tahirler getirdik. Hani sen “İslam davası için bir Said değil bin Said feda olsun” demiştin,İşte sana dinleri için davaları için kendilerini feda eden binler Saidler getirdik.

Hani sen “Şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek ve gür seda İslam'ın sedası olacak!” demiştin,
İşte sana bu sedayı gür sesleriyle haykıran yiğitler getirdik.
Hani bizden bir “sadakte-doğru söyedin” ifadesini duymak istemiştin,
İşte sana varlıklarıyla doğru söylediğini haykıran gençler getirdik.

Mazinin derin derelerinde yaşadığı halde adı
İstikbalin yüksek kulelerine yazılacak olan koca üstad,
Bu bize düşmez ama sana bir de geleceğin ufuklarından selam getirdik,
Şu Horhor medresesinde duyduğumuz “henien leküm” sadana cevaben
Senin ektiğin nur tohumlarının açtığı çiçekleri koklayan
Geleceğin ışık ordusunun seslerini duyar gibi oluyoruz.

Onlarla birlikte bizler de sana,
Ey zamanı güzelleştiren Üstad!
Henien leke, henien leke-helal olsun sana, helal olsun sana!” diyoruz.

İşte bir demet gülle sana geliyoruz.

AHLAR ÇİKSİN
14-09-2008, 00:10
TERS OMUZ BAŞ OMUZ FORMASYONU DEVAM EDİYOR.
14 MART AK PARTİ KAPATMA SÜRECİ ARDINDAN DÜNYA BORSALARINDA YAŞANA YÜKSELİŞ ANCAK İMKB-100 ENDEKSİ ERTELENEN YÜKSELİŞİN YENİDEN GUNDEME GELDİĞİNİ GÖSTEREN TERS OMUZ BAŞ OMZU FORMASYONU YENİDEN SAHNEDE.
TERS OMUZ BAŞ OMUZ FORMASYONU DEVAM EDİYOR.
2006 Kasım Aralık aylarındaki İmkb-100 için 58.800 zirve seviyesindeyken kısa vadede o gunlerde hedef olarak verdiğimiz 42.000 seviyesi aşağı yönde gerçekleşirken yine o dönemin tüm dikkatleri üzerinde olan ABD Djı endeksi de 14.198 zirve seviyesinden yine kısa vadeye yönelik hedef olarak verdiğimiz 11.600-11.700 seviyesine kadar zamanlama ve alt noktalar olarak ulaştı .
Bu dönemden sonra dip noktalara ulaşılması ardından yine beklediğimiz tepki ve piyasalara yönelik beklentilerimiz nerdeyse yine nokta bant aralıklarında gerçekleşti.
Ve dip çalışması çerçevesinde oluşan ikinci gerilemelerin ardından Şubat Mart dönemindeki diplerin beklediğimiz kısa vadeli yükselen hareketlerin ( İkinci tepki süreçleri) Tüm dünyada yine ısrarla ifade ettiğimiz ikinci tepki yükselişleri şeklinde zamanlama ve bant aralıkları olarak çalışmasına rağmen ( grafik 3) malesef Türkiyenin geçmişte yaşanan makus kaderi olan, siyasi arenadaki Kötümser gelişmeler yine sahneye çıktı ve 14 Mart Ak parti kapatma davası ile beraber tüm iç piyasalardaki enstürmanların negatif yönlü dalgalanmasına neden oldu.
Süreç itibariyle 14 Mart öncesinde ısrarla olumlu teknik beklentimizin siyasi arenadaki negatif gelişmelerle, beklenmedik bir şekilde sekteye uğraması, şu gunlerde görmekteyiz ki bu gelişme olmasaydı İmkb-100 hedef olarak verdiğimiz 48.000 seviyesine ikinci denemesini yapacaktır, çünkü o dönemde ABD ve diğer dış borsalarda beklediğimiz yükselişler nokta hedefler olarak çalıştı.
Sonrasında ise dış borsalar yükselirken alt bant hedefleri olarak verdiğimiz 38.000 seviyesi hedef olarak çalıştı ve son altı aydada yine aynı noktada olduğumuzu görmekteyiz.
Zaman zaman oluşan kırılmalar bizleri heyecanlandırsa da siyasi gelişmeler trendin zaten yatay ve negatif haber duyarlı olması nedeni ile bizdeki motivasyonu ve tüm piyasa çalışanlarını ve spekülatörleri etkiledi.
Ancak içinde bulunduğumuz gunlere geldiğimizde, İmkb-100 yükselişinin dış borsalarla beraber yükselişe hazırlandığı gunlerde 14 Mart süreci ile beraber ertelendiğinin kanıtını ardından, son beş ayda oluşan ve son 2 haftada sık sık dillendirdiğimiz Pozitif yönlü ters omuz baş omuz (1. Grafik ) formasyonunun ertelenen olumlu bir çalışma olduğunu, bugun tekrar ertelenmenin ardından net bir biçimde görmekteyiz.
Kısacası imkb-100 endeksi eş zamanlı olarak Mart - Mayıs döneminde dış borsalarda yakaladığımız ve içeride de beklediğimiz yükselişin gerçekleşmemesinin tek sebebi olarak gördüğümüz ,siyasi arenadaki negatif haber akışı nedeni ile olduğunu, bugun yine beklentisi içinde olduğumuz olumlu havanın devam etmesi ile bizi doğruladığını ve desteklediğini görmekteyiz.

ABD Borsalarında özellikle Djı endeksinde beklediğimiz çift dip çalışması ve geçen sene yaptığımız ve yine geçen sene sunduğumuz ABD seçim dönemini hatırlayarak ve hatırlatarak bu borsada kısa vadede özellikle Kasım seçimlerine 8 hafta gibi kısa bir süre kalmışken , ABD de siçimlere geçmiş dönemlerde 6 ile 8 hafta kala ciddi anlamda yükselişler oluşmaktaki bugun artık son gunlerde ,özellikle Djı endeksinin 11.200 seviyesinden uzklaşmak istememesi ve hatta dün geceki 11.500 seviyesişna yakın kapanışı bizi heyecanlandımakta.
Bu beklediğimiz gelişmeler nedeni ile beklentilerimizi koruduğumuz gibi ABD Djı endeksinde yükselişin ilk etapta 2000 yılı zirve seviyesi olan 11.700 geçerek ardından 12.800 seviyesi ilk büyük adım olmak üzere yükselişe geçeceğini ve ikinci büyük adımda 13.500 seviyesi Ocak ayına kadar yükselişin devam edeceği bölge olacaktır.
Mart döneminde dış borsalarda ve türkiyede beklediğimiz yükselişin 14 Mart süreci ile gerçekleşmemiş olması çok önemli arızı bir neden ile bize sitem eden yatırımcılar ve izleyicilerimize içinde bulunduğumuz dönemin aynen Mart döneminde hem dış borsalarda hemde içeride oluşan olumlu tablonun tekrar adeta bir Dejavu; içinde olduğumuzu ve yükselişlerin aynen o dönemde dış borsalarda olduğu gibi başlayacağını ve tabiki bu yükselişin içinde umuyoruz ki siyasi arenada bir negatig başka gelişme olmadığı taktirde, Türkiyeninde bir Rally dönemine gireceğini tekrar söylemek isteriz.
Yatırımcı kitlesine tekrar şunu hatırlatmak isteriz ki türkiyede siyasi arena beklenmedik bir darbe oluşmadığı müddetçe önümüzdeki 15 -20 yıl sonunda neden bir japonya bir Almanya olma fırsatını yakalamasın, yeterki Türkiyeye hep beraber inanalım.
Uzaya gitmek önceleri bir hayaldi.
12 Eylül 2008 - 13:35:20 - 1 günlük

AHLAR ÇİKSİN
14-09-2008, 01:00
http://www.nurtube.com/view/83/bir-d...geldik-sana-1/

Avrupa İslâm'ı Nasıl Doğuracak?

ÖMER FARUK PAKSU

Kaynak: Moral Dünyası

http://www.moraldergisi.com/yazilar.php?id=ofpaksu&s_id=26


Bosna, Fatih zamanında fethedilmişti. Hemen sonrasında, Konya Karaman bölgesinden bir kasabanın buraya göç etmesi söylenmişti. Müslüman halktan bazı itiraz sesleri yükselmişti:

“Biz Osmanlı vatandaşıyız. Devletimize canımız feda, padişahımıza karşı boynumuz kıldan ince... Üzerimize düşen neyse yaparız. Ancak biz kendi halinde insanlarız. Çiftçiyiz, esnafız, sanatkârız. Öyle bilgili, kültürlü insanlar değiliz. Dinimizi ancak bildiğimiz kadar yaşarız. Bu durumda gittiğimiz yerlerde ne yapacağız? Oradaki insanlara ne anlatacağız? Dilini, dinini, âdetini bilmediğimiz insanlara ne faydamız olacak?”

Aslında cevap, sorunun içinde gizliydi. Şöyle dediler onlara:

“Sizden hiçbir şey istemiyoruz, kimseye bir şey anlatmanızı da beklemiyoruz. Siz burada nasıl yaşıyorsanız, gideceğiniz yerlerde de öyle yaşayın. Gelenek ve göreneklerinizi yaşatın, yardımlaşın, aile yapınızı koruyun, çoluk çocuğunuzu yetiştirin; kısacası Müslümanlığınızı orada da gösterin, İslâmın güzelliklerini sergileyin. Sadece bildiğinizi yapın, haliniz konuşsun, yeter!”


İlâyı Kelimetullah davası

Balkanlarda, 500 yıldan fazla bir süre hakimiyetini sürdüren Osmanlı, zengin kültürünü bu şekilde bölgeye taşımıştı. Buraya göç eden Müslüman halkın kurduğu ilişkiler, bu kültürün paylaşılmasını ve bölgede kökleşmesini sağlamıştı.

Osmanlı yönetiminin hoşgörüsü, Hıristiyan halkın örf ve âdetlerine karışılmaması, Osmanlı’ya ve İslâma büyük bir sempati duyulmasına sebep olmuştu. Kanuni’nin Belgrat’ı almasıyla sağlamlaşan bölgedeki Osmanlı hakimiyeti, çeşitli Hıristiyan halkların zaman içinde ve kendi rızalarıyla İslâmı kabul etmesini netice vermişti. Ve Osmanlı, İslâm sayesinde Balkanlarda uzun süre kalıcı olabilmişti.

Bu durum, “Bizim mesleğimiz ve maksadımız ilâ-yı kelimetullahtır, Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik dâvâsı değildir” diyen Osman Gazi çizgisinin eğilip bükülmeden, kararlı bir şekilde sürdürülmesiydi. Bu yüksek ideal, rengini asırlara vermişti.

AB’ye girince “Avrupalı”laşır mıyız?

AB ile tam üyelik müzakerelerinin başladığı bugünlerde, geçmişten ders çıkarmak artık daha bir anlamlı hale geldi. Şimdi zihinlerde şu sorular var: AB’ye tam üye olunca asimile olacak mıyız? Kendi kültürümüzden uzaklaşıp Avrupalılaşacak mıyız? Yoksa Avrupa mı Müslümanlaşacak? İslâmî kültürümüzü doğru bir şekilde oralara taşıyabilecek miyiz?

Bütün tarihçilerin ittifakla dile getirdiği bir tespit şöyle: Osmanlı hiçbir zaman asimile olmadı. Aksine, fethettiği her coğrafyaya kendi kimliğini taşıdı. Bunun en büyük nedeni ve taşıyıcı gücü ise İslam diniydi.

Bediüzzaman’ın tespitiyle, Müslümanlar, İslâm hakikatlerine ve iman esaslarına sarıldıkları ve o kuvvete göre hareket ettikleri nispette medenileşmiş ve ilerlemişlerdir. Uzaklaştıkça da gerilemiş ve çeşitli musibetlere ve belâlara uğramışlardır. Diğer dinler ise tam tersi... Asliyeti bozulmuş, doğru iman esaslarından sapmış bu dinlerin mensupları dinlerindeki tutuculuktan uzaklaştıkça ilerlemiş ve medeniyet yolunda önemli yol almışlardır.

Görev devam ediyor...

Osmanlı, geçmiş asırlarda fetihlerle Avrupa’ya girmişti. Osmanlının torunları olan bugünün Müslüman Türkiye’si de, başka bir zeminde Avrupa’yla bütünleşiyor.
“İlâ-yı kelimetullah”, yani Allah’ın adını ve dinini yüceltme davası, bugün de sürüyor ve görev devam ediyor. Ancak özellikle bugünün dünyasında, “tebliğ” görevi öncelikle, “İslâmı kendi nefsimizde doğru bir şekilde yaşamak”la mümkün. Çünkü İslâmiyetin dünya ve âhiret saadetini sağlayan hakikatleri ancak yaşandığı zaman bir anlam ifade ediyor.

Sahabeyi üstün kılan bu ruh ve bu anlayıştı. Onlar öğrenmekle kalmıyor, öğrendiklerini hemen hayata geçiriyorlardı. Resulullah’ın (a.s.m.) dilinden dökülen her şey hemen hayatın içinde yerini alıyordu.

Meselâ, “Sevdiğiniz şeylerden Allah için bağışta bulunmadıkça tam anlamıyla hayra ermiş olmazsınız” (l-i İmran, 92) âyeti indiğinde Ebû Talha, Peygamberimizin mescidi karşısındaki bahçesini ihtiyaç sahiplerine bağışlamış; Zeyd bin Harise de, en sevdiği atını Resulullah’a getirerek, Allah için birisine vermesini söylemişti.

İçkinin vazgeçilmez bir alışkanlık olduğu Arap toplumunda, içkiyi yasaklayan âyetler iner inmez, evlerinde içki bulunan sahabiler evlerine koşarak içki küplerini kırmışlardı. O gün Medine sokakları içki seline dönmüştü.

Bu örnekler, yüzyıllar boyu olduğu gibi bugün de geçerliliğini ve önemini koruyor. Okumak, öğrenmek, anlatmak; ama en önemlisi “yaşamak”...


İslâmiyeti kendi nefsimizde yaşamak

1400 yıl sonra, bu anlayışla ömür sürüp tam bir “sahabi hayatı yaşayan”, fikirleri ve eserleriyle bu asra damgasını vuran bir “irşat insanı”nın değerlendirmesi şöyle:
Eğer biz, İslâm ahlâkının ve iman hakikatlerinin güzellik ve mükemmelliğini yaşayışımızla göstersek, diğer dinlerin tâbileri, topluluklar halinde İslâmiyete girecekler; belki de yeryüzünün bazı kıtaları ve devletleri İslâmiyeti seçecekler.

Çünkü günümüz insanı, özellikle bilimin ikazıyla uyanmış, insan olmanın önemini anlamış; elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşayamaz ve olamaz. En dinsizi de dine sığınmaya mecburdur. Çaresizlik ve acizliğiyle birlikte, onu inciten ve ona acı veren musibetlere karşı bir dayanak noktasına tutunmaktan ve sınırsız ihtiyaçlarına ve sonsuza uzanan arzularına cevap veren bir Yaratıcıya inanmaktan ve Ona bağlanmaktan başka çaresi yok. (Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şamiye)

“Avrupa İslâmiyet’e hamile”

Avrupa’yla daha da yakınlaştığımız bu süreçte, ekonomik ve siyasî kriterlerin ötesinde, bizlere çok daha önemli görevler düşüyor. O da Müslüman kimliğimizi koruyup kültür değerlerimizi yaşatmak ve her zaman olması gerektiği gibi, “bildiğimizi doğru bir şekilde yaşamak, dinin güzelliğini yaşayışımızla göstermek.”

Bu şekilde, içten içe bozulmaya yüz tutmuş Hıristiyan Avrupa toplumu, “yaşayan ve yaşanan İslâm”ı görecek ve o cazibeye kapılmaktan kendini alıkoyamayacaktır. Böylece, kültürler buluşması, İslâm kültürü lehine bir birlikteliğe dönüşecektir. Şu müjde, “bir yönüyle” belki de bu şekilde gerçekleşecektir:
“Avrupa İslâmiyete hamiledir, günün birinde onu doğuracak. Nasıl ki Osmanlı Avrupa ile hamile olup bir Avrupa devleti doğurdu...”

AHLAR ÇİKSİN
14-09-2008, 12:26
'Hoca Efendi yurduna dönebilmeli'

Gülen'in yıllardır yaşadığı ABD'den Türkiye'ye dönebilmesi gerektiği konusunda çeşitli yazılar kaleme alınırken, bu konudaki son çıkış sürpriz bir isimden geldi

PERİHAN MAĞDEN'DEN 'HOCA EFENDİ' YAZISI

Laikçi kesimin korkularıyla sık sık dalga geçen Perihan Mağden, bugünkü yazısında bu kesimin en büyük korkularından birini gündeme getirdi. "Fethullah Gülen yurduna dönebilmeli"

Bunca inananı/müridi/hayranı/meftunu olan Fethullah Hoca, Amerika’da
sürgünde kaç yıldır.
Mahkemesi sürdü de sürdü. O kadar yıl sürdü/süründürüldü ki mahkemesi, bu anılardan öğreneceğimiz kadarıyla, gönülsüz gittiği Amerika’dan, tedavi amaçlı gittiği o kıtadan, dönemedi Fethullah Gülen.
Ecevit, rica etmiş gitmesini.
Benim hiçbir alakam yok kendisiyle.
Müritleriyle de yok: hiçbirini, tanımam etmem. Ayrı Dünyalar mevzuu.
Ama bir İfade Özgürlüğü Vakası olarak DA görmemek, elimde değil Fethullah Gülen’i.
Beraatle sonuçlanmadı mı onca yıl sürdürülen davaları? Nedir? Neden yurduna dönemiyor ki?
Öyle devamlı gözleri yaş içinde bir beyefendi.
Camdan dışarıya bakıp habire memleketini özlüyordur.
Bu görüntü ruhumu daraltıyor. Neden dönemesin ki yurduna?

GÜLEN'İN GÖZYAŞLARI

Sürgün ne acı bir kelime, ne ağır bir ruh hali.
Gözlerinin hep yaş içindeki hali: neden tam da bugün düştü ruhuma? Anı kitabının çıkacak olması da, haberlerden bir haber işte.
Ama Hoca Efendi’nin ağladı ağlayacak bakan gözlerinde insanı suçluluk duymaya, ‘Yetmedi mi çilesi?’ demeye sevk eden bir yan var.
Sadri Alışık’ın gözleri gibi.
Türk Tipi Bir: Ağladı Ağlayacak Duran Gözlerin Erkekleri.
Sadri Alışık’ı bir aktör olarak, beyazperdemizi taçlandırmış bir müthiş oyuncu: hakikaten çok severim. Beğenirim.
Çocukluğumdan beri. Kesintisiz.
Vazgeçmeden.
Öyle gözleri bakabilenlerde, Aşırı Bir Kırılganlık Hali, her an ağlayabilirim/dünya çok zalim bir yer ve ben dayanamayıp ağlayabilirim dünyanın acımasızlığına her biriniz için.
Her biriniz adına. Tek başıma.
İşte böyle hep ağlamaya temayüllü gözleri olanlar, içimde müthiş bir korumacılık duygusu ve ‘Ne olur ağlatmasınlar artık’ hissiyatlanması yaratıyorlar.
Hoca Efendi’nin tahmin edeceğiniz üzre hiçbir vaazını dinlemedim. Dinlesem bana hitap etmeyeceği malum.
Ama kısa kısa konuşurken ve ağlarken görüntülerini izleyip, afalladım.
Özellikle hoşlanarak da değil.
Yoğun olarak ‘Niye ağlıyor ki bu adam?’ diye şaşırarak.
Yani hiçbir müritliğim söz konusu değil-
Müminliğim de.
Ama böyle sağlık sorunlarıyla boğuşan habire, yaşını başını almış bir beyefendinin beyhude bir sürgünle bir nevi eziyete uğratılması-
“Yeter artık! Dönsün, dönebilsin memleketine”- oldum.
Türkiye’nin kusurlarından bir kusur,
Vicdani Bir Kusur benim indimde işte.



"EVREN'İN YARGILANMADIĞI ÜLKEDE, GÜLEN VATAN HASRETİ ÇEKİYOR"

Kenan Evren’in yargılanmasının mevzubahis olmadığı, asla olmayacağı/olamayacağı ülkemizde, Fethullah Gülen sürgüne gönderildiği Amerika’da vatan hasreti çekiyor. Muhakkak.
Ne acı ve acıklı.
Bunun acıklılığı, bugün içime nüfuz etti.
Fethullah Gülen’i yasaklayamazsınız.
Yasaklayamadınız zaten. Peki, niye bedeni -yorğun ve hasta- Amerika’da?
Bir mantığı var mı artık uzaması/uzatılmasıyla her nevi vicdani sınırı ihlal etmiş bu sürgün halinin?
Hapiste hissediyordur kendini oralarda.
Şiddetle Türkiye’yi özlüyordur- eminim.
Gözleri her an yaşarmaya meyilli, camdan dışarı bakarak habire-
Yurdunu özleyen hali, bugün çok açıklamasız bir şekilde içime oturdu.
Neden bir ay önce, üç yıl önce, sekiz ay önce değil de, bugün?
Hakikaten, bilemiyorum.
Anılarının yayınlanacağını söyleyen haber, tetikledi.
Demek gizli saklı Hoca Efendi’ye yapılan haksızlık (geç gelen adalet, adalet
değildir) topaklanıyormuş içimde.

AHLAR ÇİKSİN
15-09-2008, 09:38
Döviz hızlı yükselirse şirketler yabancılara satılır :surprise:

ABD'de yaşanan ve dünya piyasaları üzerindeki etkisini her geçen gün artıran mortgage krizini iş dünyası yakından takip ediyor. Kur riski taşıyan, toplam borcu 73,7 milyar dolara çıkan özel sektöre yönelik, "döviz borcuna dikkat edin" uyarısı her geçen gün artıyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Tevfik Bilgin'e göre tüm bankaların kredi verirken firmaların her şeyini çok iyi analiz etmeleri gerekiyor. Bazı firmaların yurtdışı finans piyasalarından yaptıkları ve bankacılık sistemine girmeyen fonlar karşılığında Türkiye'de teminat verdiğine dikkat çeken Bilgin, "Bu teminat; ipotek ya da 20-30 senelik şirketlerin ortaklık paylarının rehni şeklinde, kurlarda yaşanacak bir hareketlik halinde Türk reel sektörünün bir bölümü bir anda yabancı bankaların eline geçmiş olmaz mı? Ekonomik güvenlik açısından böyle bir gelişme ne getirir? Hep beraber düşünmemiz gerekmez mi?" diyor.
Finansal kesim dışındaki firmaların yükümlülükleri 2008 yılının ilk üç ayında, 2007 yılı sonuna göre yüzde 11,3 arttı. "Finansal Kesim Dışındaki Firmaların Döviz Varlık ve Yükümlülükleri''ni açıklayan Merkez Bankası verilerine göre, firmaların 2008 yılının ilk üç ayında varlıkları 80 milyar 832 milyon dolar olurken, yükümlülükleri 154 milyar 584 milyon dolar olarak belirlendi. Böylelikle 2008 yılının ilk üç ayında net döviz pozisyon açığı 2007 yılı sonuna göre yüzde 20,9 yükselerek 60 milyar 979 milyon dolardan 73 milyar 752 milyon dolara çıktı.

.........Dolardan sert yükseliş! ........

İstanbul serbest piyasada dolar 1,2600 YTL, avro 1,8170 YTL'den haftaya başladı.

AA

Kapalıçarşı'da 1,2580 YTL'den alınan dolar 1,2600 YTL'den satılıyor. 1,8150 YTL'den alınan avronun satış fiyatı ise 1,8170 YTL olarak belirlendi.

Serbest piyasada Cuma günü kapanışta doların satış fiyatı 1,2480 YTL, avronun satış fiyatı ise 1,7610 YTL olmuştu.

GLOBAL OYUN DOLARA KAYDI..........
........ÜLKENİN BAŞINDAKİLER UYANIK OLMALI.....

AHLAR ÇİKSİN
15-09-2008, 09:56
Güntay Şimşek
Para nasıl toplanır, nasıl iç edilir?

11.09.2008 15:28
Her yıl rutin haline gelen bir iftar programımız var. Müslüman, Musevi, Hıristiyan ve belki de belli bir inancı olmayan arkadaşlarla yaptığımız bu iftar oldukça renkli geçiyor. Açıkçası ben davet edildiğim an diğer tüm programları, davetleri bırakıp buraya gidiyorum. Çünkü akşam ezanıyla birlikte çorbasını içmeye başlayan çok renkli bir Yahudi dostumuz İsrail’den kalkıp, bizimle bir iftarı paylaşmak için İstanbul’a geliyor. Ve soframızı neşelendiriyor. Bu defa da öyle yaptı. Günün anlam ve önemine binaen Deniz Feneri’nin Almanya’da çevirdiği dolaplarla ilintili bir girizgâh yaptı.
Sohbetimizin ana konusu Almanya’da Müslümanlardan toplanan yardım paraları olunca, Yahudi dostumuzda enteresan bir soru sordu? Bilir misiniz Hahamlar, topladıkları paraları Tanrı ile nasıl paylaşır? ‘Nerden bileceğiz?’ Şeklinde bir cevap vereciğimizi sandınız değil mi? Öyle olmadı. Her kafadan bir yorum geldi. Mevzunun ana konusu Haham olunca, her kesin taca çıkmış topa vurmaya çalıştığını tahmin ediyorsanız, doğru yoldasınız. Ancak, Yahudi dostumuz oldukça uyanıktır. Taca çıkmış topla kimseyi oynatmaz. Önce topu sahaya sürer sonra kendi saha dışına çıkıp cıngarı izler. Bu defa de öyle yaptı.

—‘Sadece Haham değil, Papaz ve müftü de var.’ Dedi. (Neden imamı tercih etmiyor bilmiyorum. Ama Haham denince onun aklına Müftü geliyor.) Başladı anlatmaya;

Bir Haham, bir Papaz ve bir de Müftü halktan topladıkları paraları tanrı ile nasıl paylaştıklarını tartışıyorlarmış.

Papaz demiş ki; Ben bir çizgi çizerim. Paraları çizginin tam üstünde havaya atarım. Çizginin sağına düşenler tanrının, solunun düşenler de benim olur.

Müftü de ben de bir çember çizerim. Paraları havaya atarım. Çemberin içine düşenler tanrının, kenara düşünler benim olur.

Sıra Hahama gelmiş. Haham kendinden emin bir şekilde;

Ben ne çizgi çizerim, ne de çember çeviririm. Paraları yukarıya atarım, Yukarıdaki kendine lazım olanı alır. Aşağıya düşenler benim olur.

Bu gün Deniz Feneri sebebiyle gündeme gelen tartışmalara da birçok yazar-çizer takımı böyle bakıyor. Parası çarçur edilen insanların asgari değer yargıları, inanç haritasını oluşturan sebepler bilinmeden çalakalem eleştiriliyor.

Neticede bu yardımları dindar, muhafazakâr kesimden şöyle ya da böyle toplanıyor. Ama nasıl toplandığına ya da nasıl toplanmasının faydalı olacağına kafa yoran yok. Çünkü yazar takımının büyük çoğunluğunun ilmihal bilgisi dahi yok. Böyle bir kaygıları da yok. Diğer bir ifadeyle sadece dini temelli konulara değil din uzantılı sosyal konulara da duyarsızlar.

Zekât, sadaka, fıtr sadakası nedir bilmiyorlar? Sadece yazarlar değil devletimize yön veren etkili takım da bilmiyor. Hâlbuki etkili ve yetkili çevrelerin illa inanması, uygulaması, yaşaması gerekmiyor. Asgari ölçüde halkın yardım eğilimlerinin kodlarını bilmeleri gerekir.

Mesela, Türk Hava Kurumu’na (THK) yıllardır yön verenler de bu konuları bilmediklerinden, halktan her yıl zorla toplamaya çalıştıkları zekât, sadaka ve kurban derisi konusunda başarı elde edememişlerdir. Kızılay’da yıllardır aynı hatayı yaptı.

Ama şu an itibariyle Kızılay rotayı düzeltmiş, halk nezdinde kaybettiği itibari geri almaya başlamıştır. Biraz da gayret gösterilmesi halinde halkımızın ibadetin bir parçası olarak yaptığı ayni ve nakdi yardımlar rahatlıkla Kızılay çatısı altında toplanıp, ihtiyaç sahiplerine dağıtılabilir.

Dolayısıyla yardım etme duygusu bu toplumun tarihi kodlarında var. Daha da ötesi İslam’ın beş şartından birisi zekât vermek. Ötesi yok. O halde aydınlarımıza ve devletimize düşen görev ister dini esaslı olsun, ister başka amaçlı olsun halkın yardım yapma arzu ve isteğinin sağlık bir yapıda yürütülmesi için sağlıklı yürüyen sistemler geliştirmek olmalıdır. Eğer çözüm noktasında adım atılmaz ise istismar edenler elbette olacaktır.

Ayrıca yeri gelmişken Diyanet İşler Başkanlığı’nın da dikkatini çekmem gereken iki konu var. Birincisi cami önlerinde toplanan yardımlar. Net ifade edeyim; Buralarda toplanan paraların, kontrol edildiğini ve doğru yerlerde değerlendirildiğini düşünmüyorum. Her Cuma namazını müteakip kapı önünde makbuzsuz, belgesiz zorla para toplanması hoş değil.

İkinci konu enerji israfı. Camilerde ısıtma/soğutma yalıtımında problem var. Aydınlatma da ise çok fazla enerji tüketen ampuller kullanılıyor. Enerji Bakanlığı ile işbirliği yapılarak tasarruflu ampul kullanımı yönünde çalışma yapılabilir. Ayrıca yıllar öncenin aydınlatma tasarımları camilerde kullanılıyor. Sultan Ahmet Camii’nin tavanından ortasına uzanan teller ve onları biraya getiren demir halkalar içine yerleştirilmiş ampuller hoş durmuyor. Diyanet İşleri Başkanımız umarım bu konulara ilgi gösterir.

Son söz olarak; Günlerdir kamuoyuna meşgul eden bir ucunda medya diğer ucunda hükümetin yer aldığı vatandaşın yardımlarının iç edilmesi odaklı tartışmaların her noktasında cehalet, ilgisizlik, sömürü var. Başka söylenecek söz yok.

gsimsek@haberturk.com

AHLAR ÇİKSİN
16-09-2008, 01:10
ABD seçimleri

ABD’de piyasalarının içinde bulunduğu durumun sebebi, Demokratlar olarak lanse ediliyor. Çünkü demokratlar serbest piyasa ekonomisini biz düzenleyelim, bağımsız denetleme şirketleri denetimi yapsın diyorlardı. Bunun sonucunda da görüldü ki; rating veren şirketler dahi işleri tam anlamıyla yapmamışlar, yapamamışlar. Bu iki mortgage şirketinin de iyi ve zamanında denetlenip, gerekli önlemler alınmadığı için batma noktasına gelindiği düşünülüyor. Yani fatura demokratlara çıkartılmış durumda.

Cumhuriyetçiler piyasayı hem düzenleyelim, hem de üst kurullar kurarak (denetçileri denetleyen kurum vs.) denetimi de kontrol edelim görüşündeler. Fakat Cumhuriyetçiler de, iki dönemdir iktidarda oldukları için ve Irak nediyle bayağı yıpranmış oldukları için zayıf durumdalar. Bu nedenle ekonomik piyasayı da arkalarına destek almak istiyorlar. Bu sebeple de petrol, demirçelik ve finansal kesimi çökerttiler. Başa gelirsek eski sisteme geri döneriz, para kazanmaya devam edersiniz demek istiyorlar.
Cumhuriyetçiler iktidara devam ederlerse dünyada politik olarak bir yumuşma olmayacağı için emtia ve paritenin yukarı doğru devam etmesi zor değil. Dolayısıyla Cumhuriyetçilerin gelme olasılığı artmıştır.

AHLAR ÇİKSİN
17-09-2008, 14:02
09:47:03 Sorun Likidite Değil,Güven Daralması ve İMKB’ye Likiditasyon Yansıması...

Dünya para içerisinde yüzmeye başladı. ECB iki günde 100 Milyar Avro, FED iki günde 120 Milyar $, İngiltere Merkez Bankası dün 25,2 Milyar $ piyasaya likidite verdi. Piyasaya likidite verilmesi için gerekli koşul, piyasada daralan kredi ve nakit açığını gidermektir. Paritelere bakıldığında kredi piyasalarında büyük bir değişim yaşanmış değil. Londra İnterbank’ta dün gecelik dolar faizleri %10’na ulaştı. Faizlerin İnterbank’ta bu kadar yükselmesi, bankaların parasızlığından değil güvensizliğinden kaynaklanıyor. Bankalar birbirlerine güvensizlikten borç-alma verme işlemi gerçekleştirmiyor. Borç vermek isteyenler ise ABD Doları’na %10 gibi fahiş faiz oranlarından razı olabiliyor. İnterbank’ta Merkez Bankaları ile bankalar arasında borç-alma verme işlemi gerçekleşiyor. Dolayısıyla Merkez Bankaları İnterbank içerisinde bir market maker oluyor. Bankaların arasında güven bunalımını çözmeye çalışıyor. Bu girişim İnterbank piyasasını rahatlatıyor ama diğer piyasaları pek rahatlatmıyor. Bankalar birbirine, yatırımcılar ve mudiler hiçbirine güvenmiyor. Dolayısıyla çözülmesi gereken öncelikli sorun likidite değil, finans piyasalarında güven ortamının yeniden tahsis edilmesi. FED’in dün faiz oranlarını değiştirmemesi, kendi özgüvenini ve paniklemediğini gösteriyor. FED’in radikal önlemler almazsa, hafta sonu mesailerinin devam edeceğini belirterek piyasanın gerçek ihtiyacını özetlemiştik. FED ve Hazine dün radikal önlemler açıklamadı ama bu sefer hafta sonunu da beklemeyerek gece mesaisi yapmak zorunda kaldı. Çünkü, AIG’in kredi notları düşürülmüştü ve bu piyasa koşullarında hafta sonuna çıkması zordu.FED ve Hazine, AIG’in kurtarılması için yaptığı toplantı geç saatlerde bitti. FED AIG’in %79,9 hissesini 85 Milyar $ borç vererek devraldı. AIG bu borcu 2 yıl içinde piyasa faiziyle birlikte ABD Hükümetine varlık satışıyla ödeyecek. AIG’e üst yönetimine ABD’nin belirlediği bir isim getirilecek. Lehman’dan sonra yapılan hata AIG ile birlikte giderilmiş oldu.AIG piyasalar kapandıktan sonra gelen bu haberle %50 oranında düştü. Morgan Stanley ve Goldman Sachs yatırım bankaları, Bear Stearns-Merill Lynch-Lehman’dan sonra gözlerin çevrildiği yatırım bankaları konumdaydı. Goldman’ın bilançosu beğenilmedi ama Morgan Stanley kendi bilançosu hakkında bugün çıkacak spekülasyonları önlemek amacıyla seans sonunda karını açıkladı. Morgan Stanley’in karı beklentilerin üzerinde geldi. AIG kurtarma çabaları, FED’in kaynak sağlayacağı haberi,FED’in faiz oranlarını değiştirmemesi, JP Morgan’ın Lehman’a kredi açması gibi sebepler ABD piyasalarında güveni yerine getirmişti. AIG iflasına göz yumulsaydı panik başlar,ne ABD Hazinesi ne FED bu paniğin önüne geçemezdi. ABD finansal kurumların en büyük tahvil ihraçlarını ve hisse satışlarını, Ortadoğu ve Asya ülkelerine yapıyorlar. Eğer ABD Hazinesi kendi ülkelerindeki bankalara müdahil olmadığı taktirde, ABD bankaları kaynak yaratamaz. Gazetelerde “Battı Batacak Top 10” listeleri yayınlanırken ve bu listelerdeki isimler yer değiştirirken, hangi yatırımcı sermaye artırımına katılacak yada hangi yatırımcı faiz oranı ne olursa olsun tahvil ihracına katılacak. ABD Hazine’si Lehman’da olduğu gibi “Ben yokum” derse ABD finans sistemi de yok olacaktır. FED bankalara likidite ve güven vermeye çalışıyor. Hazine’nin ise ABD finans sistemine kefil olması, borçlu ve yatırımcıya güven vermesi gerekir. Sorun likidite değil,güven daralması. Peki İMKB’ye yansıması? Dünya’da daha önce eşi benzeri görülmemiş bir likiditasyon örneği yaşanıyor. Dün bir günde %15 düşen borsalar görüldü. Burada yaşanan likiditasyon global riskten mi yoksa, yabancıların likidite eksikliğinden olup olmadığı iyi anlaşılmalı. Türkiye’nin yaşadığı global riskten çok likiditasyon nedeniyle düştüğünü söyleyebiliriz. Bir şans yada raslantı değilse, geçen haftadan bugüne en fazla satış yapan aracı kurum 166 Milyon YTL ile Morgan Stanley olmuştur. Morgan Stanley, ABD’de iflas ve el değiştiren yatırım bankaları içerisinde kalan büyük 2 kurumdan biridir.İMKB’de satışlar kaynak ihtiyacı ise; görülen fiyatlar hacizli diyebileceğimiz,ucuz fiyatlardır. Piyasalarda her şey nasıl değişti? KDB Lehman ile her koşulda anlaşıldığını ama Lehman’ın fiyat tekliflerinin üç katını istediği için anlaşılamadığını açıkladı. Lehman’ın aç gözlülüğü iflasla,iflası ise piyasaları bu noktaya getirmekle sonuçlandı.Yada ABD Hazine’si, Pazar günü Barclays’e Lehman’ın satışı için istediği garantileri verseydi, bugün AIG’e el koymak zorunda kalmayacaktı.

AHLAR ÇİKSİN
18-09-2008, 10:44
Zıraat bankası genel muduru can akın caglar,
``su anda yurt dısını bız fonluyoruz. Elımızdekı gunluk 2-2,5 mılyar dolar
lıkıdıteyle avrupa ve amerıka bankalarını bır anlamda bız fonluyoruz`` dedı.
Zıraat bankası genel muduru caglar ve banka yonetıcılerı, zıraat bankası
lokalınde, gazetecılerle ıftar yemegınde bır araya geldı ve gazetecılerın cesıtlı
konulardakı sorularını yanıtladı.
Lehman brothers`ın ıflasının turkıye`ye etkılerıne ılıskın bır soru
uzerıne caglar, ``(global ekonomı olacagız, dunyayla her konuda rekabet edecegız)
denılen bır ortamda, bu ısın turkıye`ye yansımamasının, bu olaylardan
etkılenmemenın mumkun olmadıgını`` vurguladı.
Onemlı olanın bu ısten en az etkılenerek cıkabılmek oldugunu dıle getıren
caglar, bu ısın ``malı, fınans, ve sıyası ıstıkrar``dan olusan uc ayagı
bulundugunu anlattı.
Caglar, ``sıyası ıstıkrar ve butce dısıplını saglandıgı surece,
bankacılık sektoru de merkez bankası ve hazıne`nın borc ve faız polıtıkası
cercevesınde duzenı sagladıgı surece bu ısten en az etkılenırız gıbı gozukuyor.
Yoksa etkılenmemek mumkun degıl. Cunku reel sektorun 130 mılyar dolara yakın
dısarıdan borclanması soz konusu. Bu borclanma devam edecek mı? Cıddı mıktarda
ıhracat hacımlerıne ulasmıs bır ulke halıne geldık. Butun bunların yavaslaması
bızı de bır sekılde etkıleyecek`` dıye konustu.

-``bılancolar bozulmadan kredı hakkı tesıs edın`` uyarısı-

caglar, fırmaların, fınansal pıyasalarda yasanan krızden daha az
etkılenmesı konusunda onerılerde de bulundu.
Bu konuya ılıskın bır ornek de veren caglar, kendısıne telefon eden
ıstanbullu buyuk bır ıs adamının, ``hıc ıhtıyacımız yok ama kredı muracaatında
bulunmak ıstıyoruz`` dedıgını aktardı. ıhtıyac olmadıgı halde neden bu talepte
bulunduklarını sorması uzerıne ıse bu ıs adamının tedbıren kredı talebınde
bulundugunu soyledıgını anlattı. Bunu ``onemlı bır ongoru`` olarak nıteleyen
caglar, soyle konustu:
``(su anda kredı kullanmıyorum) dıyor. ıslerı de gayet ıyı. Bırkac
sektorde yatırımı olan bırı. Bızden bır kredı muracaatında bulunuyor.
Su anda, bılancolar bozulmadan kredı ıhtıyacı olmayan fırmaların,
sırketlerın bankalarla dıyalogunu artırıp kendılerıne kredı hakkı tesıs
ettırmelerı belkı, reel sektor ıcın alınabılecek tedbırlerden bır tanesı. Bır
muddet sonra eger ekonomı yavaslarsa, butun ekonomı degıl ama spesıfık sektorlerı
etkılemeye kalkarsa, kendılerı de o sektorlerle ıs yapıyorlarsa bılancolar hızla
bozulacagı ıcın kredı bulma veya kredılerını cevırme konusunda
zorlanabılırler.``

-``yurt dısını bız fonluyoruz``-

zıraat bankası`nın son bırkac gunde yurt dısından fonlama yapıp
yapmadıgına ılıskın bır soruya verdıgı yanıtta ıse caglar, ``hayır. Bız su anda
yurt dısını fonluyoruz. Benım elımde gunluk, asagı yukarı 2-2,5 mılyar dolar
cıvarında lıkıdıtem var. Bu lıkıdıteyle avrupa ve amerıka bankalarını bır anlamda
bız fonluyoruz`` dedı.
Bır baska soru uzerıne, 2001 krızınde, her gun 2-3 bankanın battıgını,
ınsanların mevduatlarını nerede tutacaklarını bılemedıklerını hatırlatan caglar,
su anda turk bankacılıgı olarak paralarını yurt dısındakı muhabır bankalarda
tuttuklarını soyleyerek, soyle devam ettı:
``merkez bankası, hepımız... Bunları nerede tutacagız? (bızım parayı
tuttugumuz bankalara da bır gun bır sey olursa) sıkıntısı yasadıgımız ıcın bız
tedbıren sunu yaptık, ozellıkle takas ıslemlerımızde bızım new york`ta subemız
vardı. Onu bırkac ay evvel amerıkan merkez bankası`nın (fed) eft sıstemıne dahıl
ettık. Dolayısıyla butun takas ıslemlerımızı kendı subemız uzerınden gecırecegız.
Belkı de dıger turk bankalarına bu anlamda hızmet verebılırız.
Almanya`dakı alman merkez bankası`nın eft sıstemıne dahıl olan zıraat ag
dıye kendı ıstırakımız olan banka, onlar uzerınden gecırıyoruz... Kendımıze
bırtakım prensıpler koyuyoruz. (mevduat tabanı olan bankalarla agırlıklı olarak
calısalım, yatırım bankaları ıle calısmayalım) gıbı tedbırler alıyoruz.
Turkıye`dekı ıslemlerden zıyade dısarıdakı ıslemlerın dogru algılanmasına ve
eldekı mevcut rezervın dogru adreslere konması uzerıne ugras verıyoruz.``

-``amerıka avrupa`yı, avrupa bızı etkılıyor``-

bır baska soru uzerıne, fed faızlerı ve avrupa merkez bankası faızlerıne
ılıskın son 8-10 yılı taradıklarını ıfade eden caglar, bu calısmanın sonucları
hakkında bılgı verdı. Bu calısmada, fed`ın faız ındırımlerının veya
artırımlarının, bellı bır gecıkmeyle avrupa merkez bankası tarafından takıp
edıldıgını saptadıklarını anlatan caglar, ``bu, su anlama gelıyor, amerıka`da
ortaya cıkan bır ekonomık degısım bellı bır gecıkmeyle avrupa`yı etkılıyor.
Avrupa`dakı etkılesım de bellı bır gecıkmeyle bızı etkılıyor. Bızım ıhracatımızın
yuzde 40-45`ının ab`ye yonelık olması bır sekılde bızı de etkıleyecegı sonucunu
cıkarıyor. Onemlı olan bu konuda reel sektor olarak tedbır alabılmek`` dıye
konustu.

-``hazıne tedbırı almıs vazıyette``-

yıl sonuna kadar hazıne`nın yapacagı ıtfaların 30 mılyar ytl cıvarında
oldugunu, su anda hazıne`nın rezervlerının ıse 25 mılyar ytl cıvarında
bulundugunu anlatan caglar, ``neredeyse yıl sonuna kadarkı ıtfalar kadar rezerv
bırıkmıs vazıyette. Dolayısıyla hazıne bu anlamda tedbırı almıs vazıyette``
dedı.
Butce ve vergı gerceklesmelerının su ana kadar ıyı gıttıgını belırten
caglar, ancak ekonomının yavaslaması halınde bunlarda bır mıktar sapma ortaya
cıkabılecegıne ısaret ettı. Caglar, olayın ıkı yonu bulundugunu, bunları hukumet
polıtıkaları cercevesınde alınması gereken tedbırler ve bankacılık sektoru olarak
alınması gereken onlemler olarak sıraladı.
Caglar, ``onemlı olan reel sektorun kendını dıs dunyadakı gelısmeye gore
adapte etmesı, oradakı yavaslamayı baska pazarlar bularak asmaları gerekıyor``
dıye konustu.

-ıstanbul`a tasınma-

bankanın ıstanbul`a tasınmasına ılıskın soru uzerıne caglar, personel
arasında bır anket yaptıklarını belırterek, anket sonucları hakkında bılgı
verdı.
Katılımcıların yuzde 30`unun ``her sartta ıstanbul`a gıdebılırım``, yuzde
40`ının ``bellı sartlar olursa gıderım``, kalan yuzde 30`unun ıse ``gıtmem``
dedıgının tespıt edıldıgını anlattı. Caglar, ``gıtmem`` dıyenlerın yuzde 27`sının
emeklılıgının yaklastıgına dıkkat cektı.
Ankara`dakı bırımlerı daha cok operasyon merkezı olarak bırakacaklarını,
buradakı bınaları da bır sekılde kullanacaklarını, ıstanbul`a tasınma konusunda
cok az ınsanın magdur olacagını ıfade eden caglar, personelın bır kısmının zaten
ankara`da kalacagını soyledı.
Rakamsal bazda, bılanco buyuklugu olarak bakıldıgında bankanın yuzde
70`ının (fon yonetımı vs) ıstanbul`da oldugunu belırten caglar, kredıler, ıdarı
ıslerın ankara`da yonetıldıgını soyledı. Caglar, ``bankanın yuzde 70`ı zaten
tasınmıs gıbı`` dedı.
Personel maaslarına yapılan zamma ılıskın soru uzerıne caglar, temmuz
ayında personele zam yapıldıgını, herkese seyyanen yuzde 10 zam verıldıgını
soyledı. Performans hedeflerını yerıne getırenlere ayrıca performans prımı
verıldıgını, bunun oranının ıse degısıklık gosterdıgını belırten caglar, ayrıca
ıstanbul`da calısan personelın yuzde 20 daha fazla maas aldıgını, banka
ıstanbul`a tasındıgında gıdecek personel ıcın de bu yuzde 20 artısın gecerlı
olacagını anlattı.
ıstanbul`a bankanın yepyenı bır kulturle tasınmasını hedefledıklerını
anlatan caglar, bu konuda dunyanın onde gelen danısmanlık sırketlerıyle
gorusmeler yaptıklarını soyledı. Aktıf buyukluklerının 90 mılyar ytl oldugunu,
bın 250 subelerı bulundugunu, yurt dısında cesıtlı ulkelerde calıstıklarını
kaydeden caglar, yurt dısındakı daha once kurulan eskı bankaların ıyı yonlerını
alan bır yapıya kavusmayı ıstedıklerını anlattı.
Caglar, bunları gerceklestırmelerı halınde cok ıyı bır performansa
ulasacaklarını, hedeflerının ılk etapta 100 mılyar dolarlık bır buyukluge ulasmak
oldugunu, bunu hızla gececeklerını, sayılı bankalar arasında yer alma hedefıne
varacaklarını soyledı. Caglar, bu dusuncelerını gerceklestırebıldıklerı takdırde,
``zıraat`ın bugununu degıl, 20 yıl sonrasını ıstanbul`a tasımıs olacaklarını
belırttı.
Caglar, bır soru uzerıne, ıstanbul`a tasınmayla beraber mevcut yapının
havalandırılarak, ayaga kaldırılacagını soyledı. Bunu yenı bır eve tasınırken
bazı esyalardan vazgecılmesıne benzeten caglar, bu tasınmanın, ıs sureclerının ve
teknolojık altyapının gozden gecırılmesıne ımkan saglayacagını, bu ımkanların
ıstenıldıgı olcude yapılması halınde ıstanbul`a gıtmenın kendılerı ıcın buyuk
avantaj saglayacagını vurguladı.
Genel mudur caglar, ıstanbul`da bankanın 700`e yakın lojmanı bulundugunu,
yenı lojman almanın mumkun oldugunu, ancak bunun yerıne ınsanları ev sahıbı
yapacak kıra yardımıyla bu ısı cozmenın daha dogru olabılecegını ıfade ettı.

-zıraat bankası`nın ozellestırılmesı-

zıraat ve halk bankasının ozellestırılmesıne ılıskın soruyu da yanıtlayan
caglar, her ıkı bankanın ozellestırılmesı ıcın dıs kaynak gırısıne, mutlaka
yabancı bır yatırımcıya ıhtıyac oldugunu soyledı. Caglar, fınansal krızın
yasandıgı, lıkıdıte sorununun oldugu bu ortamda bu bankaların ozellestırme
takvımının otelendıgını ıfade ettı.
Zıraat bankası`nın ekım ayında yunanıstan`da ıkı sube acacagını, bu
konudakı ıslemlerın tamamlandıgını, bulgarıstan`da 5 sube acacaklarını, kosova ve
prızren`de sube veya banka acmalarının soz konusu oldugunu anlattı.

AHLAR ÇİKSİN
19-09-2008, 09:14
Bu kadarlık kurtarma olabilir mi ?


IMF ESKI BASEKONOMISTI KENNETH ROGOFF
"AMERIKA 1 TRILYON DOLARLIK BIR KURTARMA YAPMAK DURUMUNDA" DEDI.
"MALI KRIZ BUGUN SON BULSA,
:gunsmilie:ACI BEDELLERI ASAGI YUKARI IRAK'TA BIR YILIN BUTCESI KADAR OLUR VE BASA CIKILABILIRDI. :gunsmilie:ANCAK KRIZ BITMEKTEN UZAK. VE AMERIKA'NIN BU DURUMUN DAHA FAZLA YAYILMASINA KARSI KORUMA SAGLAMAK ICIN
SIMDIYE DEK HARCADIGININ 5 ILA 10 KATINI HARCAMASI DISINDA BIR
YOL DUSUNEMIYORUM: YANI 1 ILA 2 TRILYON DOLAR... ELBET SORUNU BUNUN ALTINDA BIR TUTARLA COZMEK DE MUMKUN OLABILIR. LEHMAN VE
MERRILL LYNCH'E UYGULANAN SERT TUTUM BUNU DESTEKLEYEBILIR. UMALIM KI AMERIKAN SIYASI SISTEMI, IYIMSERLIK DUYULMASINI SAGLAMAYA DEVAM EDEBILSIN.
DOLARIN DEGERI DE DUSMEYE BASLARSA........
....... AMERIKA BIR CIKMAZ SOKAGA GIREBILIR..." :silly:

-MATRIKS-

ABD _GLOBAL OYUN SÜRECEK BELLİ.ARADA HABERLER OLAYLAR OLACAK.....THATARAVALLİ PİYASASI......AMA YUKARI GİDECEK BİR PİYASA..
.YUKARI HABERİN OLASI ETKİLERİNİ HER AN DİKKATE ALMALIYIZ......Kİ 2--3 AYDIR SIKÇA KISMEN NAKİT YAZMAMIZ BUNDANDIR..:book:

AHLAR ÇİKSİN
19-09-2008, 09:40
....beklenen karar şu olacak........
.global türev piyasalarının fonların işlemlerinin düzenlenmsi ve sınırlandırılmasının yapılması ile tüm dünya rahat nefes alacak.işte bu olduğuna artık gıdaya buğdaya bu spekler bu şekilde zam spekülasyonları yaptıramayacaklardır........
.ve.
..tek alternatif de borsalar kalacaktır..........işte borsalr asıl o zaman sert çıkışlara başlayacaktır........ki bu da imzamızda 2-3 yıldır yazdığımız global oyunun sonu yani hedef noktası olabilecektir......

AHLAR ÇİKSİN
19-09-2008, 12:34
...Ömrü Ramazan olanın Ahireti Bayram olur .....

“Ömrüne yemin olsun ki…” Siz hiç birinin ömrüne yemin ettiniz mi?
Ama Allah etti. Elçisinin ömrüne yemin etti (15:72). Bunun açılımı “Harap olmuş ruhları imar ve inşa etmeye adanmış ömrün şahit olsun ki” demekti.
İnsan hayatına “ömür” denilmesi, insanın mâ hulika leh'inin (yaratılış amacının) imar ve inşa olduğunu gösterir. İnsan hayatı, hem o hayatın sahibini mamur etsin, hem de o hayatın sahibi çevresini ve geleceğini mamur etsin diye “ömür” adını almıştır.
“Umre” ibadeti de aynı kökten. Ömrü imar ettiği için “umre” denilmiş. İbn Haldun'un “medeniyet” yerine kullandığı 'umran kavramı da öyle. Zira medeniyet, bir “imar ve inşa seferberliği”dir.
Ömür Ramazan olur mu?
Hayat “ömür” olursa, ömür de ramazan olur. Yani: hayat hem sahibini hem de başkalarını imar ve inşaya adanırsa, işte o zaman ömür Ramazan olur.
Zaten Ramazan'ın ve bir Ramazan'la gelen Kur'an'ın amacı da budur. Kur'an'ın doğum ayını oruç suretinde kutlamamızın sebebi bellidir: İnsani yanımızı öne çıkarıp beşeri yanımızı arkaya çekmek. Akleden kalbimizi öne çıkarıp, içgüdülerimizi ve şehvetimizi arkaya çekmek.
Zira vahiy anlaşılsın, öğüt alınsın ve yaşansın diye indirilmiştir. Vahyin sahibi Allah, kelamını “Düşünen bir topluma” ithaf etmiştir. “Doğrusu Biz bu Kur'an'ı öğüt için kolaylaştırdık; şu halde yok mu öğüt alan?” diye tek bir surede tam beş kez sormuştur. “Kur'an'ın maksadı üzerinde derin derin düşünmezler mi?” diye sitem etmiştir. Kur'an'ın bir Ramazan'da inmeye başladığını söyleyen ayet, vahyin amacını şöyle ortaya koyar: “o, insanlık için bir rehberliktir; bu rehberliğe ve doğruyu eğriden ayırmaya dair bir belge ve bilgi kaynağıdır”.
Ömrün Ramazan olması için indiği geceyi ömre bedel kılan vahyin hayata inmesi şart. Değilse insan ziyandadır. Bunun en güzel özetini Asr suresi veriyor:
1. 'Asr şahit olsun ki…
'Asr “bir şeyin özünün posasından ayrılması için sıkılmasını” ifade eder. Yani, bir şeyin hasat ve hasılatını almaktır. Gündüzün hasılat vakti olduğu için ikindiye 'asr denilir. Hasadı tam alınmış bir hayatı ifade ettiği için yüzyıla 'asr denir. İnsanlık tarihinin olgunluk dönemine tekabül ettiği, dolayısıyla hasat ve hasılat zamanı olduğu için “ahir zamana” 'asr' denir. Dahası, tüm ömürlerin hasadının devşirilip hasılatının alındığı “hesap gününe” 'asr' denir. Şu halde, bu ayetin muhtemel anlamları şudur: “İnsan soyunun hasılat zamanı” veya “İnsanlığın ikindisi olan şu son çağ” ya da “Son vahye mazhar olan ahir zaman şahit olsun ki…”
2. Elbet insanoğlu tarifsiz bir kayıptadır.
Bu kayıp, insanın insanlık cevherinin kaybolmasıdır. Geriye canlı bir organizma olarak “beşer”in kalmasıdır. Sonuçta kaybolan insandır. Nasıl ki ahiret dünyanın ruhuysa, insan da hayatın ruhudur. İnsan kaybolursa, hayattan geriye ceset kalır. İnsanı kaybetmemek hayatın ruhunu kaybetmemektir. Bunun yolu son ayetteki şu dörtlü reçeteyi uygulamaktan geçer:
3. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler; yani birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnadır.
1) İman etmek: İmanın akidevi tanımı inanmak, ahlaki tanımı güvenmektir. “Allah'a inanıp güvenenler” anlamına gelir. İnsan Allah'ın güveninin eseridir. Kayıpta olan insan, aslında Allah'ın güvenini (ve Allah'a güvenini) kaybeden insandır.
2) Salih amel işlemek: Bir amel ancak “ıslah” içeriyorsa sâlihât'tan olur. Yani, bir bozukluğu düzeltmeyen amel salihât'tan olamaz. Bu ayette iman sâlihât dışında sayılmıştır. Yine bir çok ayette namaz kılmak, zekat vermek sâlihât'tan değil hasenât'tan sayılır (Msl. 11:23; 2:277). Hasenât'a bire on, salihât'a cennet vaad edilir. Hasenât sahiplerinin seyyiatı örtülür, fakat sâlihât sahipleri “canlıların en iyisi” olmakla müjdelenir (25:70 ve 98:7). İyi olmakla yetinip aktif iyi olmayanlar kayıptan kurtulamazlar. İyiliği emretme kötülükten sakındırma farzı bu emrin daha sonraki adıdır. Yararı kişinin sadece kendine olan amel Salîh amel tanımına girmemektedir. O halde salih amel, 'kamusal alan'daki ifsada yönelik ıslah girişimidir.
Son iki şart salih amelin açılımıdır:
3) Hakkı tavsiye: Salih amelin açılımıdır. Hak, insan-Allah ilişkisinde tevhide, insan-insan ilişkisinde adalete tekabül eder. Hakkı tavsiye tevhid ve adaleti ikame için gayrettir.
4) Sabrı tavsiye: Hakkı tavsiye bedel ister. Bu bedeli ödemek gerektiğinde sabır tavsiye edilir. Sabır hak üzerinde sebat ve direniştir. Sabır, düzeltme talebinden vazgeçmemektir. Sabır, aktif iyi olma yolunda, kötülere ve aktif kötülere meydanı bırakmamaktır. Yoksa insanoğlunun kaybı kaçınılmaz olur. İnsanlar analarından iyi doğarlar, “aktif iyi” olamazlarsa, önce kötü, sonra aktif kötü olurlar. İşte o zaman bir tek o kaybetmez, bütün insanlık kaybeder.
İşte ömrün Ramazan olmasının anahtarı. Böyle bir ömrün ahireti bayram olmaz mı?
Bayram sizi, bizi, hepimizi mübarek etsin.

AHLAR ÇİKSİN
22-09-2008, 12:27
Altın

gectıgımız hafta abd ıflas ve bırlesme haberlerı ıle 110$ sert cıkıs
gosteren kıymetlı madende doların global pıyasalarda deger kaybetmesı ıle
yukselıs egılımı korunuyor. 750$ tepkısınden sonra ızlenen hareketlerde 60$ lık
fıyat hareketlerı yasayan altının avrupa fonlarının lıkıt ıhtıyacının
karsılanması ıle tekrar alım yonunde desteklenmesı 930$/ 940$ takılma
yasamasını devam ettırebılır. Onumuzdekı gunlerde abd senatosundan gecmesı
beklenen 700 mılyar dolarlık destek paketının etkılerı hıssedılmeye devam
edebılır. Gunluk olarak ızleyecegımız dırenc ve destek noktalarına gelınce:
Dırenc: 886$/ 894$/ 902$
destek: 865$/ 850$/ 834$

petrol

hareketlerıne 90$ sevıyelerınden yasadıgı destekle devam eden ham
petrolde asya pıyasalarının acılması ıle sakın seyır ızlerken avrupa
pıyasalarında alım yonunde hareket etmesı 110$ gorunmesıne neden olmakta. Tepkı
yukselısının onumuzdekı gunlerde gelecek olan abd ham petrol stok rakamları ıle
durulabılecegını ve daha sakın seyır yaratabılecegını dusunuyoruz. Bugun ıcın
onemlı olarak dusundugumuz sevıyelere gelınce:
Dırenc: 107,50$/ 108,70$/109,20$
destek: 104,70$/ 103,80$/ 102,30$

euro-genel

gectıgımız hafta, yasanan global krızın de etkısıyle euro genıs
bır aralıkta sert hareketler gerceklestırdı. Amerıka tarafında yukselen faız
ındırımı beklentılerı ,avrupa da sanayı tarafında gelen verıler ve avrupa
tarafında gelen acıklamalar kuskusuz bunda onemlı bır dıger faktordu.gecen
hafta belırttıgımız gıbı ecb baskanın trıchet`nın acıklamaları eurolu
parıtelerde etkılı oldu.faız konusunda tam olarak beklenılen ortamın olusmaması
ıse hareketın bır noktada sınırlı kalmasında onemlı bır etken.yapılan
acıklamalarda enflasyona dıkkatlerın cekılmesı onemlı bır nokta fakat bu
durumda goz onunde bulundurulması gereken dıger bır nokta ıse sanayı tarafının
durumu.gecen hafta petrol fıyatlarında kı dusmesının etkısıyle yukselıs
kaydeden zew economıc sentıment raporu sanayı tarafında olumlu bır hava
olusmasını sagladı.fakat rakamın hala negatıf sevıyelerde olması ecb ıcın
yeterlı hareket alanın olusmasını engellıyor.

Eur/usd

pazartesı gelecek onemlı bır verı yok fakat trıchet`ın konusması
yakından takıp edılmesı gerekıyor. Bundan sonrakı seyrı etkıleyebılır. German
flash manufacturıng pmı ,german ıfo busıness clımate rakamları sanayı tarafı
ıcın takıp edılecek verıler arasında.beklentıler dogrultusunda gelmesı durumda
parıteyı olumsuz yonde etkıleyecektır.dıger taraftan gecen hafta gelen zew
economıc sentıment raporunu da goz onunde bulundurursak beklentıler
dogrultusunda gelmeyebılır dıkkat edılmesı gerekıyor.
Dırenc: 1.4600/1.4660/ 1.4760
destek: 1.4440/ 1.4350/ 1.4280

usd-genel

gectıgımız hafta amerıka tarafında gelen haberler kuresel
pıyasalar uzerınde cok etkılı oldu. Lehman brothers ve ardından aıg ıle ılgılı
gelen haberler toparlanmaya calısan doların dıger parıteler karsısında deger
kaybetmesıne neden oldu. Ozellıkle altının genıs aralıkta sert hareketlerı
yatırımcılar ıcın ortamın belırsızlıklerle dolu oldugunu gosterdı. Gecen hafta
gelen faız ıle ılgılı kararın dolar uzerınde etkısı sınırlı bır sekılde
hıssedıldı.amerıka hazıne bakanı henry paulson ve fed baskanı bernanke
tarafından acıklanan kurtarma planı pıyasaların derın bır nefes almasını
sagladı.genel olarak baktıgımız zaman abd ekonomısınde buyuk bankaları ve
sıgorta sırketlerını de ıcıne alan genel bır sorunun varlıgı soz konusu.bu plan
ıse ekonomı tarafında son umut olarak gozukuyor kı paulson`un ` ya bu plan ıle
kurtuluruz ya da tanrıdan yardım ısterız` sozu bunu acık bır sekılde ıfade
edıyor.plan uygulamaya baslanana kadar dolar ıcın yatay seyrın devam etme
olasılıgı daha fazla gıbı gozukuyor.


Usd/jpy

pazartesı ıcın beklenen onemlı bır verı yok teknık sevıyeler goz
onunde bulundurulabılır. Dıger gunlerde bernanke`nın acıklamaları on planda
olacaktır. Suandakı ekonomık durum ve yapılacaklar hakkında soyleyeceklerı
dolarlı parıtelerde etkısını gosterecektır. Tahmını olarak su durum hakkında
olumsuzlar belırtılebılır ama planlar konusunda pıyasanın duymak ıstedıklerı
soylenebılır. Sanayı tarafında ıse rıchmond manufacturıng ındex takıp
edılebılır. Gecen hafta gelen phılly fed manufacturıng ındex raporunu da goz
onunde bulundurursak artıs gelmesı olasılıgı daha fazla gozukuyor. Exıstıng
home sales ve new home sales rakamları ıse parıte uzerınde etkılı olacaktır ve
yakından takıp edılmesı gereken verıler arasında. Hafta ortasında gelecek olan
ham petrol stokları ıse takıp edılmesı gereken dıger bır onemlı verı ozellıkle
gecen hafta altının yapmıs oldugu hareket sonrası petrol ıle ılgılı haberler
dolar uzerınde etkılı olacaktır. Son gun gelecek olan gdp (fınal) ıse genel
durumu acık bır sekılde ortaya koyacaktır. Buyume oranı ve enflasyon ıle ılgılı
verılerın degerlendırılmesı acısından takıp edılmesı gereken bır verı.

Dırenc: 107.20/ 108,00/ 109,00
destek: 105.40/ 104.10/ 103.40

hızlı gecen gecen haftanın ardından bu hafta gbp ıcın verı acısından fakır bır
hafta. Uzun suren dususun gecen haftadan ıtıbaren baslayan toparlanma surecı
devam edıyor. Fakat bu toparlanma surecınde, usd`nın dıger para bırımlerıne
karsı guc kazanımına oranla daha yavas hareketler ızlenebılır. Agustos
sonlarında ,gbp`nın usd`ye karsı guc kaybetme surecındekıne benzer merdıven
seklındekı dususlerın benzerı yukselısler gozlemlenebılır. Lehman brothers`ın
ıflas basvurusu, aıg`nın nıspeten kurtarılma cabaları usd`nın ıcınde bulundugu
fınans sektoru krızınden cıkmasında tam anlamıyla etkılı olamayabılır. Zıra
morgan stanley , goldman sachs ,cıtıgroup ve jpmorgan gıbı fınans devlerının
bası hala dertte gorunuyor. Gun ıcınde gbpusd`ye teknık acıdan bakacak olursak;
11 eylul`den ıtıbareb suregelen ve toparlanma surecınıbaslatan yukselıs trendı
halen devam etmekte. Cuma gununun tepesı olan ve henuz kırılmıs olan 1,8390
dırencı , gunun ılk detke sevıyesı olacak. Bu sevıyenın kırılması durumunda
1,7480-1,8400 arasında kullanılan fıbo.ya gore 11,6 sevıyesı olan 1,8280`ler
gorulebılır. Bu sevıyenın de atlına ınmesı durumunda parıte cok fazla
zorlanmayacaktır. Su ankıcıkıs sekteye ugramaz devam ederse once 1,8430`lar
sonra da 1,8480`ler gorulebılır.

Dırenc 3: $1.8790 dırenc 2: $1.8460 dırenc 1: $1.8330
destek 1: $1.8260 destek 2: $1.8100 destek 3: $1.7980

teletrade

AHLAR ÇİKSİN
22-09-2008, 12:30
..............Yüzyılın krizi mi yoksa keriz silkelemesi mi? ...........


11 Eylül 2001'de ABD'nin New York kentinde ikiz kulelere yapılan saldırıların arkasında yine ABD'nin olduğu kanıtlanamasa da dünya kamuoyunda yaygın bir kanaat olarak biliniyor. Buna delil olarak ABD'nin önce Afganistan, ardından Irak'a yönelik işgal operasyonları gösteriliyor.

ABD'nin bu bölgede petrolün kontrolünü tutmak amacıyla bulunduğu kanaati hakim. Şu ana kadar sadece Irak'taki işgalin faturasının 3 trilyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Önümüzdeki yıllarda bu maliyetin katlanarak sürmesi en kuvvetli beklenti. ABD adeta bir savaş ekonomisi uyguluyor. Şeffaflık son derece zayıf ve SEC (ABD sermaye piyasası kurumu) gibi kurumlar acziyet gösteriyor.

Şimdi gelelim ABD'nin en büyük dördüncü yatırım bankası Lehman Brothers'ın iflasına. Geçen hafta sonuna girilirken zor durumdaki Lehman, uzun süredir görüştüğü Güney Kore yatırım bankası ile çok arzuladığı 5-6 milyar dolarlık kaynak için anlaşamadı. 12 Eylül Cuma günü piyasalar açıkken bankanın durumu aşağı yukarı belli olmuştu; Lehman kurtarılmayacaktı. İngilizlerin önemli bankası Barclays ve Bank of America o hafta sonunda yapılan görüşmeler öncesi muhtemelen Lehman'ı satın almaktan vazgeçmişlerdi. 158 yıllık bir geçmişe sahip bu banka, 600 milyar doları aşan borçlarıyla adeta tarihe gömüldü. Bu önemli iflasın ardında yatan sebepler içinde sadece riskli konut kredileri mi vardı, yoksa bu çaplı büyük batışın ardında bir hortumlama mı söz konusuydu? Bunu yakın zamanda öğreneceğimizi zannetmiyorum. Hafta içinde borsalarda yaşanan aşırı kayıpların arkasında da sorgulanması gereken şeyler olduğunu düşünüyorum.



Finansal kriz öylesine abartılmıştı ki, piyasalarda sağlam banka kalmayacak, hatta kimilerine göre belki de kapitalizm bile sona erecekti. Bilinçli yapılan bu yorumlar nedeniyle yatırımcılar yok pahasına hisse satarken, piyasalarda yaprak kımıldamıyordu. Eski ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Alan Greenspan, yüzyılın krizi olarak nitelendirdiği krizi daha önce hiç görmediğini söyledi ama 1980-1994 yılları arasında işlev gören ve batık kredileri devralacak fon benzeri bir öneri getirmeyi de ihmal etmedi. 1990'lı yıllarda tahvil piyasasının çökmesiyle Drexel batmıştı. Krizi körükleyen açıklamalar hep Greenspan'dan geldi. Soros gibi ünlü spekülatörler de bu krize çanak tutarak finansal piyasalardaki güven kaybını artırıcı açıklamalarda bulundular. 11 Eylül ve sonrasında yaşanan gelişmelerde başrol oynayan siyasilerin ve arka plandaki oyunu kurgulayanların, yaşanan bu krizdeki rolleri görmezden gelinemez. Kapalı kapılar ardından hangi planları devreye sokarak soygun gibi operasyonlar gerçekleştiriyorlar acaba?

Gelelim son noktada özellikle piyasaların cuma günü görülmemiş bir şekilde verdiği tepkiye. Tüm borsaların adeta çökertildiği ortamın oluşturulmasının ardından Rusya milyarlarca dolarlık hisse senedi alacağını duyurdu. Aynı şekilde Çin'de benzer radikal tedbirler alındı. ABD Başkanı Bush yeni paket sinyali verdi. Bu önlemlerin adı bile yetti. Rus Borsası yüzde 30, Çin yüzde 10 yükselirken, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası tüm haftanın kayıplarını bir günde telafi ederek yüzde 12,8 yükseldi. Bütün bunlar tesadüf müydü, yoksa planlanmış bir organizasyonun uygulanması mıydı? Yorumu sizlere bırakıyorum. Açığa satışların yasaklanması önlemi belirli bir süreliğe kadar ertelenip tekrar uygulamaya sokulması ne kadar hakkaniyetli? Batan Lehman'ı açığa satışlar ne kadar etkiledi? CEO, batmadan önce şirketi halka kapatmayı önerdiyse de neden karşılık bulamadı?

Spekülasyonların biteceğini zannetmiyorum. Çünkü kasım ayında başkanlık seçimleri var. Seçim sonuçlarına etki edecek her türlü çılgınlıkların yaşanması muhtemel. Bir bakarsınız finansal piyasalar düzelirken yine İran gündeme getirilebilir. Ya da başka senaryolar. Açıkçası bu yaşananlar 'yüzyılın krizi mi yoksa keriz silkelemesi mi?' artık siz karar verin.

Ancak yaşadığımız son olaylar bir şirketin ne kadar eski ve köklü bir kuruluş olursa olsun yönetim biçimi veya yöneticisi değiştiği zaman çok kolay bir şekilde batabileceğini gösteriyor. Ayrıca şirketinizin iyi yönetilmesine veya kazançlı olmasına rağmen siyasî otorite tarafından yalnızlığa terk edildiğinde başına neler gelebileceğini de gösterdi. Yakın zamanda bizde de buna benzer olaylar yaşanmıştı ve yaşanabilir.

AHLAR ÇİKSİN
22-09-2008, 12:31
.........ABD Ağlayacak Haline Gülüyor... :surprise:

Kurtarma planı hafta sonunda hazırlandı ve kongreye sunuldu. Kongre kabul ettiği taktirde, bu haftadan itibaren yürürlüğe girecek. Plan devreye girdiği taktirde ABD Hazinesi 700 Milyar $ tutarında mali kurumların karşılıksız borçlarını iki yıllık süreç içerisinde alacak. Sadece ABD’li bankalar değil, ABD’de faaliyet gösteren tüm yabancı bankalar da bu yardımdan faydalanabilecek. Hazine bankalara karşılıksız olarak para sağlayak. Hazine sadece karşılıksız borç verdiği banka ve mali kurumların yeniden düzenlenmesine yardımcı olacak ve operasyonlarına karışacak. 700 Milyar $ büyüklüğünde paketin finansmanını ise ABD halkı yapacak. 700 Milyar $ tutarında kurtarma paketi, 1929 Krizi sonrasındaki en büyük kurtarma paketi olma özelliğini gösteriyor. ABD’nin borçlanma limiti, 10.6 trilyon $ seviyesinden 11.3 trilyon $ seviyesine yükselecek. ABD’li bankalar yüksek faizle dahi sermaye gereksinimlerini karşılayamaz hale gelmişti. Lehman’dan sonra herhangi bir ABD’li bankanın ne Asya’lı ne de Ortadoğu’lu fonlardan dahi borç bulması olanaksızdı. Yeni planda ABD Hükümeti, düşük faizle borç bulacak ve yüksek faizle bile borç bulamayan ABD’li bankalara karşılıksız yardımda bulunacak. Belki sistem kurtulacak ama Kasım ayında yeni ABD Başkanı’na çok büyük bir enkaz bırakılacak. ABD ekonomisi 2. Çeyrek’te yaşadığı ekonomik düzeltmeyi 140 Milyar $ tutarında vergi iadesi paketi, sonrasında 700 Milyar $ tutarında bir kurtarma paketi daha eklendi. Böylece 2008 yılında toplam harcanacak miktar Milli Gelir’in %6’sına ulaştı. ABD halkı bu kadar vergi yükünü cebinden karşıladığı taktirde, ABD ekonomisinin ve ABD Doları’nın durumu ne olacak? Finans sitemi ve bankalardaki yük ABD halkının üzerine geçiyor. Mortgage kredilerini ödemeyen halk, bir de finansal sistemi kurtarma vergisi ödeyecek. Bu uygulamanın piyasalara etkisinin nasıl olacağına gelince; ABD Doları bu finansmanla değerlenmesi artık imkansıza yakın. “ABD doları güçlenir, emtia düşer” tezi ortadan kalktı. Dolar, yine tüm para birimleri karşısında değer kaybetmeye devam edecek. Euro/Usd paritesinde 1.50-1.52 seviyelerine yönelim devam edebilir. Emtia ve petrol fiyatları yaşadıkları büyük düşüşler karşında ilk defa ciddi bir tepki verecek. Borsalara gelince, gözler ABD’li bankalarda olmaya devam edecek. Kurtarma planı öncesinde, ABD’li bankalar sermayelerini güçlendirmek için ortalık arayışı içerisindeydi. Fakat kurtarma planı sonrasında bu arayış yavaşladı. Morgan Stanley önceliklerinin bağımsız kalmak olduğunu söyledi. ABD’li bankalar ve borsalar, görülüyor ki rehavet içerisinde bir hafta sonu geçirdi. Bu paketin büyüklüğü ABD Milli gelirinin %5’idir. ABD ağlayacak haline gülüyor. Bu paket Temmuz’dan bu yana toparlanma içerisinde olan ABD ekonomisini yeniden sıkıntıya sokacaktır. Piyasalar kısa vadede verdikleri ilk çoşkulu tepki sonrasında, paketin detaylarına bakacak ve fiyatlandıracak. İMKB,35.000-37.500 arasında fiyatlandırma yapabilir.

AHLAR ÇİKSİN
24-09-2008, 11:17
SErmaye pıyasası kurulu (spk), abd sermaye
pıyasası kurulu (sec) ıle ortak egıtım programı duzenleyecek.
Spk`nın, ``sermaye pıyasalarının duzenleme ve denetlenmesınde oncu
uygulamalarıyla dıkkat ceken abd sermaye pıyasası kurulu ıle ısbırlıgı
calısmalarına hız verdıgını`` ıfade eden erol, soz konusu programın turkıye ve
bolgede ``ılk kez`` yapılacagını vurguladı.
Erol, spk ve sec yetkılılerınce ortaklasa planlanan ve organıze edılen
programa, abd`nın ``konusunda en ıyı uzman ve yonetıcılerıyle, spk`nın seckın
uzman ve egıtmenlerının`` konusmacı olarak katılacaklarını belırterek, programda,
panel formatında gorus alısverısı ve tartısma oturumlarının yer alacagını, bu
oturumlarda, guncel ekonomık ve fınansal konuların tartısılacagını kaydettı.
Kurul baskanı erol acıklamasında, su bılgılerı verdı:
``son yıllarda turk sermaye pıyasalarına olan ılgının ve kurul`un
kuresellesmenın kacınılmaz bır gereklılıgı olan yurt ıcı ve yurt dısı
acılımlarının bır sonucu olarak, ulkemızın bolgedekı ekonomık ve fınansal
konulardakı mevcut agırlıgını ve potansıyelını gostermesı bakımından amerıkan
sermaye pıyasası kurulu ıle yapılacak bu program cok anlamlıdır.``
turkıye`nın ab`ye katılım calısmaları surecınde ``spk`nın ab
duzenlemelerıne uyum calısmalarının basarılı ve hızlı bır sekılde devam
ettıgını`` ıfade eden erol, aynı zamanda dunyanın en buyuk sermaye pıyasası olan
amerıka sermaye pıyasasının duzenleme ve uygulamalarını da yakından takıp
ettıklerını belırttı.
``dunyanın ekonomık ve fınansal pıyasalar anlamında en gelısmıs ulkesının
tecrubelerıyle turkıye`nın tecrubelerının ortak bır egıtım programı organızasyonu ıcerısınde dıger ulkelerle paylasılacagını`` dıle getıren erol, sermaye
pıyasaları konusunda ``ceyrek asırlık tecrubelerını`` paylasmaktan ve dunya
sermaye pıyasalarının gelısmesıne katkıda bulunmaktan memnunıyet duyduklarını
ıfade ettı.
Turkıye`nın bolgede fınansal merkez olması calısmaları ıcerısınde,
amerıkan sermaye pıyasası kurulu ıle baslatılan egıtım ısbırlıgı calısmalarını
her yıl duzenlı olarak yapmayı dusunduklerını ıfade eden erol, sunları
kaydettı:
``bu konuda amerıkalı meslektaslarımızın turkıye`ye yakın ılgı
gosterdıgını de vurgulamak ısterım. Dunyanın onde gelen duzenleyıcı ve
denetleyıcı kuruluslarıyla olan ısbırlıgı, yardımlasma ve ortak egıtım
programları bundan sonra da artarak devam edecektır. Bu anlamda, butun dunya ulkelerıne kapımız acıktır.``

Biz neymişiz abooooo........
..........abd ye akıl satacağız.........
.................biz yeni imf gibiyiz..

AHLAR ÇİKSİN
24-09-2008, 13:47
. Kendılerınekarsı oldugu belırtılen `uluslararası kamuoyu` ıcın de yenı bır tanım yapanahmedınejad, ırak ve afganıstan konusunda da tarıhe bakılması gerektıgını
belırterek bır uyarıda bulundu: `bu ulkelere gıren yabancılar, hıc omuzlarında
gururlu bır basla ayrılmadılar.` ıran cumhurbaskanı mahmud ahmedınejad, bm
genel kurulu`nda yaptıgı konusmanın ardından basın mensuplarıyla bır araya
geldı. Gazetecılerın sorularını yanıtlayan mahmud ahmedınejad, ıran`ın nukleer
programı hakkında `nukleer sorun cozuldu ve bunu herkes bılıyor. Gerı kalan ıse
propoganda ve bunu yapmak hoslarına gıdıyor.` dedı. `nıhayetınde onlar super
guc. Ya bır tavır takınacaklar ya da gurultu cıkaracaklar.` dıyen ahmedınejad,
bugunlerde dunyaya baslıca tehdıdın ıran`ın nukleer programı oldugunu
dusunmedıgını belırttı.
Abd merkezlı ınsan hakları gruplarının da abd
merkezlı dıger gruplar gıbı oldugunu soyleyen ahmedınejad, `sıyası bır gorus
acısından konustukları ıcın bızım ıcın yasal bır degerlerı yok. Ebu gıreyb,
guantanamo, avrupa`dakı gızlı hapıshaneler, abd`dekı 3 mılyon tutuklu,
hukumetın telefonları ve elektronık postaları gızlıce takıp etmesı konusunda
tek kelıme etmıyorlar. Bu yuzden ne soyledıklerının bızım ıcın yasal bır temelı
yok.` dıye konustu.
Gazetecılerın uluslararası kamuoyunun ıran`a yonelık
baskısı hakkında bır soru uzerıne ıse ahmedınejad, `bu dunyayı bır kez daha
tanımlamak ıstıyorum. Bıze karsı kullanılan uluslararası kamuoyu sozu ne anlama
gelıyor.` ıfadelerını kullandı. ıran lıderı ardından soyle ekledı: `118 uyelı
baglantısızlar hareketı, ıran`ın nukleer calısmalarının barıscıl oldugunu
dogruladı. Hem de sadece bır kez degıl bırcok kez. 57 uyelı ıslam konferansı
teskılatı ıran`ın nukleer calısmalarının gecerlılıgını kabul ettı. 8 uyelı g8
ulkelerı de gecerlılıgını kabul ettı ve nukleer calısmalarımızı destekledı.
Sadece 4 ya da 5 ulke var bu dunyayı sahıplenen ve kendılerıne uluslar arası
kamuoyu dıyen. Neden? Cunku onlar veto hakkına sahıp ulkeler.`
ırak ve
afganıstan konularında da konusan ahmedınejad, `lutfen tarıhe bır bakın. Bızım
bolgenın tarıhı yabancıların, dıs guclerın afganıstan`a veya ırak`a
gırebıldıklerını ve omuzlarının uzerınde onurlu bır basla ayrıldıgını
gostermıyor.` dedı. [ı]tarıhte afganıstan`a gıren her yabancı devletın yenıldıgını
hatırlatan ıran cumhurbaskanı, `ıngılızler en ıhtısamlı zamanlarında buyuk bır
ordu ıle afganıstan`a gırdıler ve buyuk bır alcak gonullulukle ayrıldılar.
Sovyetler afganıstan`a gırdı ve yenıldı. Nato guclerının afganıstan`da gururla
ayrılacaklarının garantısı olmadıgını dusunuyorum. Bunun aynısı ırak`ta oldu.` dedı.[/ı]

ıran cumhurbaskanı mahmud ahmedınejad, bm genel kurul oturumu`nda yaptıgı
konusmada, ıran ve dunyanın bırcok halklarının ısgale, haksız ve kanun dısı
ıstem, bazı ulkelerın ustunluk arayısına karsı oldugunu soyledı. Ahmedınejad,
ıran halkının da dıyalog yanlısı oldugunu; ama kanun dısı ve haksız ıstemlere
de boyun egmeyecegını soyledı. ıran lıderı, dunyada adalet ve dengeyı kuracak
ınsanların da kendı ıcınde adıl ve dengelı olan sahıslar olacagını belırttı.
ıran cumhurbaskanı ahmedınejad, ıran`ın bolgesel ve uluslararası arenada
konumunu da acıkladıgı 63. Bm genel kurul oturumu konusmasında afrıka`dan
gurcıstan`a, fılıstın`den ıran`ın nukleer programına kadar bırcok konuda
goruslerını aktardı.

ırak`ta halka bm`nın 7. Maddesı dayatılıyor

kıtle ımha sılahlarını bulma hedefıyle ırak`ın ısgal edıldıgını soyleyen mahmud
ahmedınejad, `dıktator rejımın yıkıldıgını; ama sılahların bulunamadıgını`
vurguladı. ıran cumhurbaskanı, ısgal guclerının 6 yıldır ırak`ta bulundugunu
hatırlatarak, bm`nın 7. Maddesının ırak halkına dayatıldıgını savundu.
Ahmedınejad, ısgal guclerının petrol bolgelerınde kendı konumlarını
saglamlastırmaya calıstıgını ve arkalarında mılyonlarca evsız barksız ınsan
bıraktıgını ıfade ettı.

ıran cumhurbaskanı mahmud ahmedınejad, bm`nın bu
sorunlara da bır cozum bulamadıgını ekledı. Aynı sekılde fılıstın`de de 60
yıldır zulum, cınayet ve ısgalın devam ettıgını kaydeden ıran lıderı, fılıstın
halkının kusatma altında ılac ve gıdasız bırakıldıgını aktardı. Bırlesmıs
mılletler guvenlık konseyı`nın bu gırısımlere mudahale etmedıgını ve bırkac
ulkenın `sıyonıst cınayetlerı destekledıgını` belırten ahmedınejad, `fılıstın
halkının lehıne olacak bazı kararnamelerın de arsıvlere gonderıldıgını`
vurguladı.

Afganıstan`da halk nato`nun yanlıs polıtıkalarının kurbanı

ıran lıderı, afganıstan konusunda ıse nato guclerının varlıgıyla uyusturucu
madde uretımının hızla arttıgını savundu. Afganıstan`da ıc catısmaların devam
ettıgını, terorızmın artıs kaydettıgını, her gun onlarca masum ınsanın hayatını
kaybettıgını kaydeden ahmedınejad, afganıstan`da halkın nato guclerının yanlıs
polıtıkalarının kurbanı oldugunu ıfade ettı. Ahmedınejad, butun bu yasananlar
karsısında bm ve guvenlık konseyı`nın de hıcbır sey yapamadıgını belırttı.
Afrıka ve latın amerıka somurgeye dırenıyor

afrıka`da da somurge donemının
yenıden canlandırılmaya calısıldıgını savunan ıran cumhurbaskanı, sudan`ın
somurge guclerı tarafından parcalanmak ıstendıgını, buna dırenen sudan
makamlarının da somurge guclerının hukuk ve kanunlarınca cezalandırılmaya
calısıldıgını soyledı. Ahmedınejad, aynı sekılde latın amerıka ulkelerınde de
halkların somurgecı ulkelerın tehdıdı altında yasadıgını kaydettı.

Depolarında nukleer sılahlar olanlar denetlenmıyor

ıran cumhurbaskanı
gurcıstan`dakı abhazya ve osetya halklarının can ve mal guvenlıgının `nato`nun,
bazı batılı ulkelerın ve sıyonıstlerın polıtıkalarının kurbanı oldugunu` ıfade
ettı. Ahmedınejad, dunyanın bırcok bolgesınde sılahlanma yarısının hız
kazandıgını, fuze savunma kalkanı gıbı projelerle ıstıkrarın da bozuldugunu
belırttı. ıran halkının uluslararası atom enerjısı kurumu denetımınde tamamen
barıscıl amaclı ve en dogal hakkı olan barıscı nukleer faalıyetlerının hedef
alınarak baskı ve ambargolara tabı tutuldugunu belırten ahmedınejad, dıger
yanda ıse herkesın bıldıgı ve depoları nukleer sılahlarla dolu ulkelerın hıcbır
sekılde uluslararası kurumlarca denetlenemedıgını belırttı.

Ahmedınejad,
tarıhınde hırosıma ve nagazakı nukleer saldırılarını barındıran ulkenın baska
ulkelerın barıscıl nukleer faalıyetlerını hedef aldıgının altını cızdı.
Ahmedınejad, fakırlık ve aclıgın dunyada 1 mılyar ınsanı tehdıt ettıgının de
vurguladı.

Avrupa ve abd hukuku sıyonıstlerın oyuncagı oldu

ahmedınejad ayrıca `avrupa ve abd halkının hukuku, sahsıyetı ve ızzetının
sıyonıstler tarafından oyuncak halıne getırıldıgını` one surdu. Ahmedınejad,
`abd ve bazı batılı ulkelerde devlet baskanları ve basbakanların sıyonıstlerın
oyunu da almaya calısması ve bu grubu karsılarına almama cabasını` da esefle
karsılandıgını belırterek, `abd ve avrupa halklarının sıyonıstlerın ıstemlerıne
teslım oldugunu` soyledı.

ıran, bm`ye fılıstın ıcın referandum teklıfı sunacak

ahmedınejad, son olarak dunyada kanun dısı haksız ıstem ve somurge
karsıtlıgı bır hareketın basladıgını vurguladı. Tum halkların adıl ve dengelı
ılıskıler ıstedıgını belırten ahmedınejad, `sıyonıst rejımın de yıkılmakta
oldugunu` savundu. ıran`ın `sonuna kadar` fılıstın halkının yanında yer
alacagını belırten ahmedınejad, yakın bır zamanda fılıstın`de referandum
yapılmasıyla ılgılı bır planı bm genel sekreterıne sunacaklarını aktardı. ıran
cumhurbaskanı, artık amerıkan ımparatorlugunun yolun sonuna geldıgını ve
abd`nın yenı baskanlarının dunyaya mudahale etme polıtıkalarından vazgecmesı
gerektıgını belırttı.

AHLAR ÇİKSİN
26-09-2008, 17:14
-http://www.***********/----------------------

Bir Gecede Bin Ay...

Kur'an'ın indiği ay, Ramazan...

Ve Ramazan'da Kur'an'ın indiği gece: Kadir Gecesi...

Rabbin Kur'an'da “Bin aydan daha çok hayır” yüklediğini bildirdiği gece...

Biz biliyoruz ki, inanıyoruz ki, Rabbimiz bildiriyorsa onda hilaf olmaz. O haktır. Doğrudur.

Doğrudur çünkü her hayrın kaynağı O'nun hazinesidir ve o hazinede sınır yoktur. Dilerse bir geceye bin ayın hayrını yükler, dilerse daha fazlasını...

Bir gece var demek ki Ramazan'ın içinde, Kur'an'ın nüzulüne tanık olmuş bir gece... O gecede Rabbin izniyle melekler iniyor insanların dünyasına, gerçek mahiyetini ancak Halık-ı zülcelalin bildiği, ve bize ancak bir “Emr-i ilahi” olarak bildirdiği “Ruh” iniyor ve tan yeri ağarıncaya kadar adeta bir “selam... huzur, güvenlik, sulh, selamet, barış” yağmuru yağıyor yüreklere... Her yere...

Hangi gece?

Bu bilinmiyor...

“Arayın” diyor Kutlu Nebi, “Ramazan'ın içinde arayın, son on günde arayın, on günün tek rakamlı günlerinde arayın...” Arayın can havliyle, içine 83 yıl 4 aylık, yani bir ömürlük kazanç sığdırabilmek için arayın...

Aramak...

Bu, sanki, Kadir Gecesi'ne tutkuyu beslemek için, insanın o zaman diliminde yoğunlaşması için sevkedildiği bir mecra gibi görünüyor.

Çünkü Kadir Gecesini bulduğumuzda bile onun o gece olduğunu bilemiyoruz. Geriye, belirli bir zaman dilimindeki her geceye, Kadir Gecesi gibi sarılmak kalıyor.

Tüm Ramazan bu anlamda Kadir Gecesi umudunu yeşertiyor, hele son on gece, insanın “Ah bir bulsam” ümidi ile çırpındığı – yanıp tutuştuğu bir zaman dilimine dönüşüyor.

Belki onun için Ramazan'ın son on günü Rasulullah Efendimiz ve onun izinden giden Müslümanlar, “İtikaf” gibi bir arınma disiplinine başvuruyorlar. Masivadan tecrid olma, ruha yoğunlaşma, kalbte derinleşme, Rabbin yakınlığına varma iradesini kuşanma...

Kadir Gecesine “bin aylık” bir derinlik yüklenmesi, insan tüm ömrünü kaybetse de, bir gecede, işin sırrını çözse kurtulabilir, manasını akla getiriyor. Hani, bir savaştan önce şehadet kelimesi getirip de savaşa giren ve şehit olan bir sahabi için Rasulullah Efendimiz “Az yaşadı, çok kazandı” diyor ya, tıpkı onun gibi... Bir gece işin sırrrını çöz, sonsuz mutluluğun kapılarını aç!

Şunu da anlayabiliriz Kadir Gecesi sırrından:

Kimi insan bin ay yaşayıp, bu koca ömrün içine ALLAH katında bir geceye değecek güzellik koyamayabilir. Zaman izafi yani...

İşin sırrı, Kadir Gecesinin de içinde yer aldığı İslam'ın zaman sırrını çözmede...

Halik-ı Zülcelal, sanki verdiği ömür yolculuğu süresince insanın elinden tutup ezeldeki andını idrake sevkediyor. Bunun için yol haritaları veriyor, ömrün belirli duraklarına işaretler koyuyor.

İslam'ın tüm ibadet disiplini, vakitlerle tanzim edilmiş.

Namazlar, oruç, hac, zekat...

Günlük hayattan bütün bir ömre kadar uzanan idrak inşası... Hayatın tüm farklı safhaları içinde...

Sürekli bir yoğruluş hali...
Namaz hayatın akışını Rabbin huzurunda durmak için durduruyor, oruç yemek – içmek – üremek gibi insanın olmazsa olmazlarına belirli vakitlerde sınır getiriyor, hac, dünyevi birikimleri sıfırlayıp insana mahşer dokusu taşıyor, ve zekat, insanın mal tutkusuna, sahip olunan her şeyin bir Yüce Kudret'in tasarruf alanında olduğu bilincini yüklüyor...

İslam'ın bu temel ibadetlerine, olmazsa olmazlarına bu muhtevayı yükleyemediğimizde, namazlarımız, oruçlarımız, haclarımız veya zekatlarımız, hatta cihadlarımız hayat defterlerimizde artılar oluşturmayabiliyor. ALLAH Rasulü, namaz için eğilip kalkmak, oruç için aç kalmak tabirini kullanıyor ve ALLAH'ın bunlara ihtiyacı bulunmadığını bildiriyor. Gene Rasulullah (s.a.) “ALLAH için olmayan” cihadın cihad olmayacağını, zekatın zekat, ilim öğretmenin de insana cennet yolunu gösteren bir davranış olmayacağını bildiriyor. Yani ibadetlerle geçiyor görünen ömür bile, heba olup gidiyor.

Kadir Gecesi'nin sırrı, günün beş vaktinde insanın yüreğini Rabbinin huzurunda yoğuran namazdan farklı olamaz. Oruçtan, hacdan veya zekattan...

Kadir Gecesi nedir o halde? Ya da hangi halde içinde bin ayın hazinesini saklar?

Bunun tek cevabı olabilir: Rabbiyle ahdini kopmayacak biçimde yenilediği bir gece haline getirdiğinde o geceyi...

İnsanın dünya macerasının sırrı o: ALLAH'ı bilmek ve O'nunla hukukumuzu O'nun dilediği çerçevede tanzim etmek...

Kur'an işte o çerçeveyi bildiriyor bize...

Onun için Kur'an'la Kadir Gecesinin sırrı bütünleşmiş...

“Şehru ramazan'elezi ünzile fihi'l Kur'an.... İnna enzelnahü fi leyleti'l kadr”

Ne denebilir: İnsan içebilirse bir gecede Kur'an'ı içmeli ve iliklerine kadar O'nun “selam” iksirini taşımalı... Kur'an'dan inşa edilmiş bir insan olmalı...

Gerçek anlamda Kadir Gecesi'nin ihyası, diri kılınması bu olabilir. Kadir Gecesi bir insan için ancak böylece bir ömre bedel yoğunluk kazanabilir.

Lakin uzuvların Kur'an'la dirildiği böyle bir ameliye, bir gecede ışınlama suretiyle olmaz.

Ne olur?

Bir ahid yenilemesi olur.

-Elestü birabbiküm?

-Bela!

İnsan, kalbini mühür olarak basar bu ahde...

“ALLAHümme ente rabbi. Lâilahe illa ente. Halaktenî. Ve ene abdüke... ve ene alâ ahdike ve va'dike mesteta'tü..... Ey ALLAHım Sen benim rabbimsin. Senden başka ilâh yok. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Ve ben gücüm yettiği ölçüde senin ahdin üzereyim ve va'dine sadıkım.”

Evet, her şey gücüm yettiği ölçüde... Ama ahdime sadıkım.

Belki önce bir küllî muhasebe yapmalıyım.

Hayatımın dökümünü çıkarmalıyım.

Mahşer ortamında seyredeceğim hayat filmi gibi sayıp dökmeliyim önceden gönderdiklerimi... Utanma duygusu, “Nasıl savunurum” tedirginliği gelip çöreklenmeli içime...

Tevbeyi kuşanmalıyım...

“Beni mahşer aydınlığında aleme rüsvay etme Rabbim!”

Af deryasına dalmalıyım.

“Arındır beni Rabbim, bu günah kirlerinden arındır beni...”

Sonra dayamalıyım dudaklarını Rabbin rahmet pınarına...

“Senin rahmetin sonsuz Rabbim. Bağışla beni...”

Bir namaz kılmalıyım, secdede bir gözyaşı dökmeliyim. Elimi dua için açtığımda, Rabbin Huzurunda olduğumu bilmeliyim. Görüyormuş gibi, görüyormuş gibi, tıpkı görüyormuş gibi...

Bir köşeye çekilip Kur'an okumalıyım. Kurumuş uzuvlarıma yeniden su veriliyormuş gibi hissetmeliyim her ayetin tekâbül ettiği anlamı içime taşırken...

Bir gidip gelmeliyim mahşer aydınlığına...

Rasulullah'la buluşmayı denemeliyim “Din Günü”nün savruluşu içinde... Elinden tutmak için, Hamd Sancağı'nın altında bir yer bulmak için çırpınmalıyım. Yüreğimi yoklamalıyım o uzun, meşakkatli arayışa dayanabilecek kıvamı var mı diye...

Geceyi sağmalıyım, sağmalıyım, sağmalıyım... Sonunda, tan yeri ağarırken içime bir ruh selameti yağıncaya kadar. Göklerden Rabbin izniyle kafile kafile inmiş bir meleğin kanadının dokunduğunu hissetmeliyim, tatlı bir ürperti sarmalı her yanımı...

Bir namaz bulmalıyım mirac kıvamında...

Bir oruç bulmalıyım, günah tortularımı yakacak...

Bir hac bulmalıyım yeni doğmuş gibi arındıracak...

Bir zekat bulmalıyım, mal tutkusundan arındıracak...

Benim Kadir Gecem hangi Ramazan'da gelecek? Senin Kadir Gecen nerelerde kaldı?

Ya da bu Ramazan değilse ne zaman?


Ahmet Taşgetiren..

JOKEY
01-10-2008, 21:15
Değerli dostum, bu ülkedeki hayır sever insanlarımızın hayırlarının değişik maksatlı olarak değerlendirilmesine sebebiyet vermemek için cumhuriyet ile birlikte ÇOCUK ESİRGEME KURUMU, KIZILAY, TÜRK HAVA KURUMU ve DARÜLACEZE gibi köklü ve tarihi geçmişi olan kurumlardır. Şimdi medyatik tanıtımlarla DENİZ FENERİ ve İHDD gibi bir takım dernekler oluşturularak bu resmi kurumların topladığı bu tür nemalardan nemalandıkları gibi, maliye bakanlığı bu derneklere yapılan bağışların maliyetini net kazancınızdan direk düşüldüğü belirtilmektedir. Yani yolsuzluk yapmak isterseniz sizin vicdanınıza kalmış durumda. Sonra bu kadar devletin resmi kurumları varken yoksullara yardım işinin bu derneklere bırakan kim ve aleni bir şekilde yardım toplama yetkisi veren kim ve bunların topladığı yardımları net kazançdan düşürme teşviğini veren kim ? Eğer bu devletin hayır konusunda resmi kurumlarına güvenmiyorsak o zaman bu kurumlar işlevselliğini yitirmiş anlamına gelmezmi ? Eğer öyle ise yetkisi olan makamların açıkca bu kurumları bu derneklere devrederek lağvetmesi, Hepsinin tek elde toplanıp daha güçlü bir hayır kurumu haline getirilmesi daha randımanlı olmazmı ? Bir sürü kurum ve dernekleri milletin önüne çıkıp para ve bağışlar toplaması art niyetli insanlara fırsat vermezmi ? Basında okuduğumuz şeyler bu tür işlerin bu boyuta geldiğini ve bu milletin bağışlarının ihtiyaç sahibi fakir fukaraya gitmekten öte birileri tarafından çarcur edildiğini, yapılan hayırların yerine ve manasına ulaşmadığını okumak toplum vicdanında kanıyan bir yara haline dönmüştür. Lütfen artık fakir fukaranın ekmeği ile oynatmayalım, bu konudaki duyarlılığımızı kaybetmiyeli, kutlamakta olduğumuz mübarek ramazan bayramında vatandaşın bağışlarının rant kavgası haline çevirilmesine müsade etmiyelim. Oruç nefsi terbiye ettiği gibi yoksul insanların yaşadı açlık ve yoksul olmanın duygusu ile imkanları olmayan, açlık sınırında yaşıyan insanlara şevkatle hayır yapmamıza vesile olmasıda amaçlanmıştır. Yoksa Allahın emri diye aç kalıp akşamları yemek yerken o nimetleri sofrasında bulamayan insanları düşünemeyenlerin yaptığı ibatin bir anlamı kalmaz. Yoksul insanların durumunun ramazandan ramazana değil her zaman düşümek zorundayız.
Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyuruyor ki:

“Cebrâil bana komşuya iyilik etmeyi o kadar tavsiye etti ki neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” (Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140, 141)

Son söz :
Nitekim Resûl-i Ekrem bir başka hadis-i şeriflerinde:

“Yanıbaşında komşusu açken kendisi tok yatan kimse mü'min değildir.” buyurmuştur. (Hâkim, II, 15) yani peygamber efendimiz bu tür insanları müslüman bile kabul etmiyor. Hayır paralarından iğrenç bir şekilde nemalananlar ne kadar göstermelik ibadet ederlerse etsinler sonuçta birilerinin çevresindeki insanları kandırmak için bu görüntüyü kullandıkları ortada. Onun için Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz. Herkese hayırlı bayramlar dilerim.

AHLAR ÇİKSİN
03-10-2008, 12:11
Gözüme takılan bir kaç bilgiyi/konuyu sizlerle paylaşmak istedim.

1- Bill Clinton 7 yıl önce Bush'a ABD'yi devrederken 5.6 Trilyon dolar cari fazla ile devretmiş, bu gün aynı ülkenin cari açığı 10 Trilyon dolar civarında...

2- Eksi haneye baktığımızda, ABD'ye, Afganistan ve Irak'ın toplam maliyeti 5 Trilyon dolar civarında, Ekonomiyi kurtarmak için de 700 Milyar dolar lazım diye paket çıkarılmak isteniyor.

3- Kimilerine göre ekonomik krizin ABD'ye maliyeti 2 Trilyon dolar, hatta 5 Trilyon dolardan bahsedenler de var!

4- ABD Ekonomisi 700 Milyar dolar ile kurtulacak ise, birinci paketin reddedilmesi ile birlikte ABD borsasında 1.8 Trilyon doların bir anda erimiş olması biraz abartı değil mi? Bu 700 Milyar dolara neden 3-5 Trilyon dolarlık bir kurtarıcı gözüyle bakmamız isteniyor?

5- Hepsinden önemlisi ABD bu kadar parayı nereye harcadı? (Ekonomi 5.6 Trilyon dolardan 10 Trilyon dolar açığa geldi ve sistem halen gerçekte 2 Trilyon dolar paraya ihtiyaç duyuyor!) Afganistan ve Irak ile bunu açıklamak mümkün değil! YOKSA BİRİLERİ AMERİKAN HALKINI ALDATIYORMU? ABD halkını Türk halkı kadar düşünmeyeceğim ancak Globalleşme işte!!! bütün sistemler bir biri içine geçmiş ABD halkı kandırılmış ise, dolaylı olarak bizde kandırılmış oluyoruz. Bu bedeli bize de ödetirler!

6- 700 Milyar dolarlık paket geçtikten sonra; Altın fiyatlarını hızla yukarı çekip sonrada bize satarak kalan açığı kapatırlar mı?

7- Sonrada petrol fiyatlarını hızla düşürüp ekonomi iyi olacak diye altından kazandıkları ile borsada ki ucuz senetleri toplayıp bizi bir kez daha ters köşeye yatırırlar mı?

8- Aslında Devletler, sayıları bir kaç bini geçmeyen para korsanları tarafından soyuluyor! Devletlerde para yok ama korsanda çok gibi bir durum ortaya çıkıyor. Şimdi soru şu! Yeni dünyanın korsanları kazandıkları bu trilyon dolarları nereye yönlendirecek, nereye yatıracaklar? Arazi/Toprak olabilir mi?

9- Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, ekonomik disiplin yok, denetleme yok, artık parti bitmiştir beyler! diyor. Madem denetim ve Ekonomik disiplin yok ABD ekonomik datalarına ne kadar güvenebiliriz. Oyun içinde oyun!

10- Uluslar arası oynanan bu para oyunda bize biçilen soyulanlar rolü dışında ne yapabiliriz? Korsan hep bir adım önde malesef!!!

11- Hükümet tarafından; Doları bir anda 5 YTL yapsak, faizi % 10 altına çeksek yani Spekülatörü soymayak istesek, olmaz mı?

Para korsanları önümüzdeki günlerde neler yapabilir konularında zihin jimnastiğine devam. .

güzel yazı...........

AHLAR ÇİKSİN
04-10-2008, 06:13
Amerika daha çöküşün başında

'Kötü dinamikler üzerine, diğerlerinin olanı emerek, yok ederek kurulan' yapılar mutlaka çöker. Bu kriz de gayet doğal hatta yaşananlar yaşanacakların yanında tartışmaya bile değmez!

Yiğit BULUT / ...............

Amerika'nın çökmesi, bankaların batması gayet doğal! Kötü dinamikler üzerine kurulan hiçbir sistemin başkalarının değerleri yok edilerek sonsuza kadar yaşama şansı olamaz. Ne demek istiyorum, açacağım ama ilk önce ABD'de çıkan bir kitaptan bazı alıntıları aktarayım:

…2000 seçimlerinde petrol-gaz lobisi Bush-Cheney kampanyasına rakibinden tam 14 kat fazla para bağışladı. 2004 yılında bu oran 9 kat daha arttı.

Bush hükümetinin bir özelliği de tarihte ilk kez başkanın, başkan yardımcısının ve dışişleri bakanının eski enerji şirketi çalışanı olması. Aslında, daha önceki başkanlar arasında petrol ve gaz endüstrisinden gelen tek kişi yine Bush'un babasıydı. Bush'un dönemi petrol endüstrisi için rekor seviyede kazançlar sağladı.

Birleşik Devletler'deki 29 petrol firması 2003 yılında 43 milyar dolar, 2004 yılında 68 milyar dolar kâr elde ettiler. 2005 yılında sadece en tepedeki 3 petrol şirketinin (Exxon-Mobil, Chevron ve ConocoPhilips) kazancı 64 milyar doları buldu ve bunun yarısı Teksas merkezli Exxon-Mobil'e gitti. Bu, dünya tarihinde herhangi bir şirketin tek bir yılda elde ettiği en yüksek kazançtı.

Bush'la kârlı yıllar geldi

Halliburton ve Chevron gibi şirketler Bush'un ajandasının kilitleriydi. Dünyanın en büyük mühendislik firması olan Bechtel Corporation, petrol ve gaz alanındaki geniş çalışmalarıyla Bush'un ajandası üzerinde büyük etki sağladı. Ülkenin en büyük askeri malzeme üreticisi ve dünyanın en büyük silah ihracatçısı Lockheed Martin, Bush hükümetinde bulunan eski yöneticileri ile önemli bir rol oynadı. Bush'un başkanlık yılları bu şirketler için son derece kârlı oldu. Özellikle de Irak işgalinde ve sonrasında. 2004 yılında, Chevron 125 yıllık tarihinin en büyük kazancını elde etti ve bir yılda tam 13.3 milyar dolar kazandı.

2004 yılında 14 milyar dolar kazanç elde etti. Bechtel'in kazancı 2002 yılında 11.6 milyar dolardan 2003 yılında 16.3 milyar dolara, 2004 yılında 17.4 milyar dolara çıktı. Halliburton'ın hisse senetleri, Mart 2003'ten Ocak 2006'ya kadar dörde katlanırken Lockheed'in hisse senetleri son 5 yılda üçe katlandı.

Piyasa değerleri artmıştı

Değerli dostlar, bunları ben değil, ABD'de yazılan bir kitap söylüyor, daha doğrusu yazıyor.

Şimdi kendi tespitlerimi aktarayım:

1- Yukarıda adı geçen şirketlerden birinin, ABD'de kriz patlamadan önceki piyasa değeri tam olarak 500 milyar doları geçmişti.

2- Irak'a demokrasi götürmek için oraya giden küresel güçlerin temsilcilerinin, petrol dolu bölgelere ayak basmalarından bugüne; gerek çıkan kaos sonucu petrol fiyatının yükselmesi gerekse ele geçen petrol kaynaklarıyla askeri-endüstriyel kompleks yüz milyarlarca dolarlık kazanç sağladı.

Krizin çıkması doğal

3- Sağladı ama geldiğimiz noktada başkalarının değerlerini yok ederek kurulan bütün sistemler gibi bu yapı da çöküyor. Çok değil kısa bir süre sonra ABD'de ayrılmayı konuşan eyaletleri göreceğiz. :surprise:

Son söz: Kötü dinamikler üzerine, diğerlerinin olanı emerek, yok ederek kurulan bütün yapılar bir gün mutlaka çöker! Bu kriz de gayet doğal hatta yaşananlar yaşanacakların yanında tartışmaya bile değmez!

AHLAR ÇİKSİN
06-10-2008, 11:54
...............[sıze="3"]haftanın makalesi.......

.................5_5_5..yani_555................[/sıze]...............:eek:

[sıze="2"]islâm son mesaj olduğundan dolayı onun mesajının yüz yıldan fazla kapalı, örtülü ve muattal kalması ilâhî hikmete ters düşer. Bundan dolayı son fetret dönemi 200 yıllık bir süreci kapsasa da bunun koyu dönemi 100 yılı aşmaz[/sıze]. En azından bazı âlimlerin görüşü bu yöndedir.

[sıze="2"]bu itibarla, sözgelimi onlar kudüs’ün 100 yıldan fazla işgal altında kalmayacağını öngörürler.[/sıze] bunlar, içtihadî imal-i fikirler olsa bile tamamen hakikatten ve hikmetten uzak da değildir. Kudüs’ün misyonu 1917 yılından beri muattal ve nominal ise istanbul’un misyonu da 1909 yani hareket ordusunun istanbul’a girişinden beri muattaldır. [sıze="2"]bediüzzaman’ın dediği gibi istanbul’un düşmesi ve ikinci abdülhamid han’ın tahttan el çektirmesiyle gerçek mânâda hilafet ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla istanbul’un misyonu tatile girmiştir. Kanaatimce âlimlerin kudüs için söyledikleri istanbul için de geçerlidir.[/sıze] mekke, medine ve kudüs yani harem-i şerifler islâmın dinî merkezleri ve başkentleridir. [sıze="3"]islâmın siyasî başkenti ise istanbul’dur. Istanbul’un misyonunun muattal kalması da müslümanların dağınıklığını temsil ve remz eden bir husustur. [/sıze]:eek:
Anadolu, arap yarımadası’ndan sonra islâmın ikinci vatanıdır. Istanbul da bu vatanın merkezidir. Hazreti peygamberden itibaren istanbul müslümanların kızılelması olmuştur. Fethin akabinde de gözbebekleri. [sıze="3"]ancak istanbul’u fethettikten sonra osmanlı, osmanlı olabilmiştir.[/sıze] osmanlı’nın küresel gücünü istanbul temsil ediyordu. Islâmın küresel gücü dumura uğradığından dolayı istanbul da yüzyıl muvakkaten muattal hale gelmiştir. [sıze="3"]umulur ki, 555 gibi sembolik bir fetih yıldönümünden itibaren istanbul’un kilitleri de yeniden açılır[/sıze]. Evet sembolizm elbette ki vardır. Ama bu da içtihad meselesidir avamın eline geçtiğinde anlam buharlaşmasına uğrar. [sıze="3"]kuşbaşı baktığınızda istanbul sadece iki kıtayı birbirine bağlayan bir şehir değil napolyon’un öngördüğü gibi dünyanın da merkezidir[/sıze]. Mekke’nin dünyanın merkezi olduğu ilmen ispat edilmiştir. Istanbul da siyasetin merkezidir. Kudüs hıristiyanlığın menbaı ve manevî şehri olduğunda da hıristiyanlığın siyasî merkezi konstantinepolis olmuştur. Müslümanların dinî kıblesi mekke olduğunda da istanbul siyasî kıbleleri olmuştur. [sıze="2"]anadolu islâmın küresel merkezidir. [/sıze]
geçenlerde başbakan erdoğan, newsweek dergisine akp’nin islâm dünyasına model olduğunu söylemiştir. Halbuki doğru değildir. Doğru olan bu topraklar üzerinden akp’ye atfedilen veya devredilen önemdir ve anadolu’nun müslümanların küresel merkezi olması keyfiyetidir. Kahire, bağdat ve şam hepsi bölgesel merkezlerdir ama istanbul özellikle fetihle birlikte küresel merkez olmuş ve bu yeri de ila kiyamis’s saa baki ve saklıdır. Dolayısıyla akp burada da belki de hak etmeden ve lâyık olmadan kendisine rol devşiriyor.

***

gerçekten de semboller hakikatların çekirdekleridir. Bu anlamda meselâ, 2008 yılında türkiye 222 sembolüyle tanışmıştır. Hatta bu sürece kimileri yeni bir şubat süreci adını vermişti. [sıze="3"]istanbul’un sırrı rum sûresi’nde ve kur’ân-ı kerim’in muayyen surelerinde saklı ve gizlidir. Bunlardan birisi ‘beldetün tayyibetün’ ifadesidir.[/sıze] surete ve zahiren veya birinci yüzüyle kutlu yemen’e baksa da saklı veya ikinci veya üçüncü yüzüyle istanbul’a da bakmaktadır. Bundan dolayı, [sıze="3"]molla cami gibi harika zatlar ‘beldetün tayyibetün’ ifadesinden istanbul’u bulup çıkarmışlardır. [/sıze]rahmetli nusret özcan istanbul’un surlarını çok sever ve burasını adeta kutsardı. Suriçi istanbul adeta onun leyla’sı idi. Yahya kemal beyatlı gibi o da tarihi, bir teselli kaynağı olduğu gibi bir hamle zemini olarak da görürdü.

***

[sıze="3"]tonybee’nin deyimiyle istanbul’un yüzyıllık durdurulmuş misyonu harekete geçen canlı volkanlar gibi yeniden harekete geçeceği günü bekliyor[/sıze]. Istanbul yeniden hamle gücünü kazandığında islâm dünyası makus talihini yenecek ve fetretten çıkış çizgisine girecektir. Bir nevi yeni akşemseddin olan bediüzzaman da istanbul’a selanik’in gölgesinin vurduğu yıl ayasof’ya’da bir hitabet irad etmiş ve onu şam’daki hutbesi takip etmiştir. Yani akşemseddin’in şam’dan gelerek istanbul’un fethine tanıklık etmesi ve katılması gibi o da tersi bir güzergâhtan ibrahim’in (aleyhisselam) yolunu izlemiştir ayasofya’dan cami-i emeviye’ye gitmiştir. Dolayısıyla ayasofya'nın, ataletini üzerinden attığında kardeşi emevi camii ile buluşması mukadder olacaktır. Mabedler zinciri ayasofya’dan başlayarak mesih’in soluklandığı cami-i emevi’ye, oradan da mescid-i aksa’ya bağlanacaktır.

Belki bunlar göz açıp kapanıncaya kadar (kelemhi’l basar) çok kısa bir zaman dilimi içinde gerçekleşecektir. Zamanın dürüldüğü ve kısaldığı bir dönemden geçiyoruz. Zaman tekarübü’z zaman (zamanın kısaldığı ve dürüldüğü) devridir. [sıze="3"]akşemseddin, sultan fatih ve onun askerlerinin manevî mirasları hâlâ istanbul’u bekliyor. Cenab-ı hakk akşemseddin ve benzerlerinin hürmetine istanbul’u yeniden ak pak etsin. Kilitlerini kırsın ve tatil edilen misyonuyla yeniden buluştursun.......amin...............amin......... ......amin........[/sıze]:thumbsup:
Mustafa özcan

bugün istanbulda kutlmalar var.......

AHLAR ÇİKSİN
06-10-2008, 12:28
..........Çinli fonlar Batı`nın servetini kurtarıyor ...........

Lehman Brothers International Kıdemli Politika Analisti Alastair D. Newton egemen devlet fonlarının 2.5-3 trilyon dolar bir servete ulaştığını belirtirken, Global Insight Ülke Riskleri Başkanı Jan Randolph bu fonların bir kaç tane Türkiye ve Polonya satın alabilecek büyüklükte olduğunu söyledi.

Lehman Brothers International Kıdemli Politika Analisti Newton, egemen devlet fonlarının, özel sermaye fonlarından üç kat, bireysel emeklilik fonlarından ise 10 kat daha fazla paraya sahip olduklarını belirterek, önümüzdeki 10 yılda 14 trilyon dolar büyüklüğe ulaşacağını tahmin ettiklerini kaydetti.

Egemen devlet fonlarının özellikle Körfez bölgesi ve Ortadoğu'dan çıktığını söyleyen Newton, Türkiye'de geçen yıl finans kuruluşlarında büyük yatırımlar gördük. Egemen devlet fonlar Avrupa Birliği ülkeleri içinde de önemli roller oynayacak dedi.

Global Insight Ülke Riskleri Başkanı Jan Randolph ise Rusya ve Çin gibi ülkelerden gelen egemen devlet fonlarının zor durumdaki Batılı bankalara destek verdiğini belirterek, ülkelerin servetlerini kurtardığını vurguladı. Randolph, Bunların o kadar çok paraları var ki ne yapacaklarını, nereye harcayacaklarını bilmiyorlar. 2008'de 3.5 trilyon dolara ulaştılar. Bu bir kaç tane Türkiye ve Polonya satın alabilecek kadar büyük bir oran dedi.

AHLAR ÇİKSİN´isimli üyeden Alıntı
NE YAZILMIŞTI.......spekülatif hareketlerin önlenmesi ile bu kaynaklara aşırı baskı yapan Asya ekonomilerinin büyümeyi biraz yavaşlatması gerekiyor. Esasen enflasyon ABD'ye ilaveten artık Çin ve AB'nin de gündeminde olduğundan bu katkı kısmen gelebilir. Tabii ulusal tasarrufların dibe çakıldığı, parasının değer kaybetmeye devam ettiği ABD'yi finanse edecek 'kader ortağı' aranıyor.

21.1.2008 TARİHLİ YAZI VE ÇİNDEN BU KONUDA TALEP GELDİ ÇOK GEÇMEDEN....
............YAZININ NE KADAR İSABETLİ OLDUĞU ORTAYA ÇIKMIŞ OLDU............


..........ABD'de 'ekonomi oyunları' ..........
.İBRAHİM ÖZTÜRK
i.ozturk@zaman.com.tr ......

Alınan tedbirlere rağmen mevcut krizin, en azından Bush gidene kadar devam edeceği anlaşılıyor. Tehdidi işe yarayan ve ipin ucunu ele geçiren piyasalarda ABD Merkez Bankası FED devre dışı kalırken, sendeleyen Bush hükümetinden taviz üstüne taviz kopartılıyor.
ABD'nin finansal piyasaları kimin elinde ve af edersiniz neden Bush için sifonu çekiyorlar? Bir soru daha, Bush sizce neden bir haftadan beri Arap ülkelerinde adeta çöl bedevisi kesildi?

Aslında -diğerlerine ilaveten- bu son açıklanan 145 milyar dolarlık kurtarma paketi, ABD'nin piyasa ekonomisi argümanının üzerine kalın bir şal örtüyor. Tam bir vahşi kapitalizm: Zamanında denetleme, isteyen istediği gibi dünyayı sağsın, sonra kriz 'ne halin varsa gör' denilemeyecek kadar derinleşince müdahale et, kötü yönetenleri ödüllendir. 'Çürümeyi ödüllendirmek' anlamında bir ahlaki sorun (moral hazard).

Burada bizi ilgilendiren husus, ABD'den kaynaklanan sıkıntının dünyayı 2008 yılında da meşgul edebileceği, devletlerin ve aktörlerin genel olarak 'büyümek' yerine mevcudu korumak üzere en üst düzeyde tedbirli davranacağıdır. Bu yazıda konunun sadece ABD kısmını açalım.

ABD'de enflasyon (yüzde 5,7) ve işsizlik (yüzde 5) son yılların en yüksek düzeyine çıkmış durumda. İkinci ve üçüncü çeyrek büyüme (yüzde 4,9) oranları bir hayli yüksek olsa da ipotekli konut kredisi sorununun reel ekonomiye sıçramasından korkuluyor. Katmerli bela olan stagflasyondan -aynı anda enflasyon ve durgunluğun bir arada görülmesi- korkuluyor. (1970'lerin petrol şokunda bu büyük sıkıntı yaşanmış, dünya kapitalizminde kağıtlar yeniden karılmıştı. Benzer bir petrol şoku yaşanıyor.) ABD tek kutuplu bir dünya aşkına hegemon bir güç olarak 'lades' demiş durumda. Büyük bir risk.

Bu savaş ABD'den çok uzaklarda, rakip takımın kalesi önünde, Ortadoğu'da ve Avrasya'da verilmektedir. Rakipler ise ufak aktörleri ABD'nin ayaklarına dolayıp, fırsat buldukça kontratakla sonuca gitmeye çalışmakta. Yorulan ve maliyeti kabaran ABD ise, bozulan ekonomik dengelerle birlikte bunun faturasını kime nasıl keseceğini araştırıyor. Büyük satrançta konuyu yaymayalım ve dikkatimizi ABD'nin içiyle sınırlı tutalım.

Madem ufukta hem durgunluk hem de enflasyon var, o halde birini nispeten göze alıp, diğerini kontrol etmek gerçekçi. Elbette en kötüsü aktörlerin beklentilerinin bozulması ve ekonominin bir resesyona girmesidir. Bunu engellemek ve gerekirse bir miktar enflasyona katlanmak olgun bir kapitalist ekonomi için tercihe şayan olabilir.

Son aylarda izlenen piyasaya bol likidite sürülmesi ve faiz oranlarının oldukça hızlı düşürülmesi şeklindeki genişleyici para politikası, değeri hızla düşen dolar ve hâlâ verimlilik artışları benzer sanayileşmiş ülkelerin üzerinde olan ABD'nin dış dengesinde bir toparlanmaya yaramış olsa da, bunun ekonomide beklenen canlanmaya yetmeyeceği, öte yandan enflasyonist baskıları daha da körükleyeceğinden korkuluyor.

Bu sebeple şu aşamada devreye genişleyici maliye politikası giriyor. Açıklanan paketin toplam talebi canlı tutarak tüketim üzerinden ekonomiyi canlı tutma amacıyla kullanılacağının belirtilmesi tipik bir Keynezyen yaklaşımın devreye sokulduğunu gösteriyor.

ABD'nin durgunluk ihtimalinin önüne geçmek için bir arada takip edilen mali ve parasal genişlemenin enflasyonist baskısını kontrol altına almak, öncelikli olarak şu anda tavan yapmış durumda olan emtia, enerji ve petrol fiyatlarının düşmesine bağlı. Yaşanan enflasyon büyük oranda arz şokuna, yani temel girdi maliyetlerindeki büyük artışa dayanıyor.

Bunun için de spekülatif hareketlerin önlenmesi ile bu kaynaklara aşırı baskı yapan Asya ekonomilerinin büyümeyi biraz yavaşlatması gerekiyor. Esasen enflasyon ABD'ye ilaveten artık Çin ve AB'nin de gündeminde olduğundan bu katkı kısmen gelebilir. Tabii ulusal tasarrufların dibe çakıldığı, parasının değer kaybetmeye devam ettiği ABD'yi finanse edecek 'kader ortağı' aranıyor.

Zengin Arap despotları varlıklarını zaten bu rollerine borçlular, değil mi?


21 Ocak 2008, Pazartesi

AHLAR ÇİKSİN
07-10-2008, 12:16
.......Bir mail geldi dikkatinize sunuyorum..... .......
Saadet Geliyor] ... Farklı bir model (Mahir KAYNAK)‏ From: saadet-geliyor@googlegroups.com on behalf of ahmet dogan simsek (ahmetdogan.simsek@gmail.com)
You may not know this sender.Mark as safe|Mark as unsafe
Sent: Tuesday, October 07, 2008 11:59:55 AM
Reply-to: Saadet-Geliyor@googlegroups.com
To: UNITED-TURKS@yahoogroups.com

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/farkli-bir-model-133229.htm

Farklı bir model
Mahir KAYNAK mkaynak@stargazete.com
Aktütün Karakolu'na yapılan menfur saldırı ve uğradığımız kayıpları değerlendirirken atıfta bulunduğumuz aktörlerin hepsi yerel. Yani PKK saldırıyor, Kuzey Irak yönetimi bilerek ya da bilmeyerek olaylara kayıtsız kalıyor, terör örgütü alınan tedbirlere rağmen saldırı gerçekleştiriyor.
Olaylara farklı bir açıdan da bakılabilir ve bölgedeki dengelerin bu aktörler tarafından belirlenmesinin mümkün olmadığı, bunların sadece birer taşeron olarak kullanıldığı ve bölgenin geleceğinin büyük güçler tarafından belirleneceği düşünülebilir. Ben hiçbir zaman, PKK da dahil, yerel güçlerin belirleyici olduğunu düşünmedim ve analizlerimi onların politika ve hedeflerini inceleyerek yapmadım. Mesela PKK'nın bağımsız bir Kürt devleti hedefine ulaşamayacağını çünkü bölge halkının çok küçük bir bölümünün desteğini sağladığını, tamamının desteğini alsa bile büyük bir gücün desteği olmadan başarılı olmalarının mümkün olmadığını ve belirleyici olanın büyük güçler olduğunu düşündüm. Ayrıca Irak'ın işgalinden beri Irak'taki Kürt olmayan unsurların büyük kayıplar vermesine rağmen Kürtlerin bunlardan etkilenmediğini, üstelik işgalci güçlerle ortak hareket ettiklerini hesaba katarak ve bölge halkında oluşan düşmanlığı gözönünde tutarak Kürt hareketinin zemin kaybettiğini düşündüm. Yani Kuzey Irak'taki oluşumun ülkemize, hasım olmak bir yana, muhtaç olduğu sonucuna vardım.

Terörle varılmak istenen şey Kürtleri Türkiye'den ayırmak değil Türkiye'deki siyasal gücü belirlemek olabilirdi. Yani eylemlerle bir iktidarın lehine diğerinin aleyhine bir ortam yaratılabilirdi.
Türkiye'nin bölünmesi küreselci güçlerin politikalarına uygundur. Bu ülkemize yönelik düşmanca bir tutum değil oların genel politikalarının bir sonucudur. Ulus devletlerin gücünü kaybetmesi küçülmesiyle mümkündür ve bu amaçla her ülkenin olabildiği kadar ayrışması sağlanır.

Türkiye gibi bölgesel bir gücün zayıflatılması, küreselci politikaların uygulanmadığı bir ortamda, yerine başka bir gücün ikamesiyle mümkün olabilir. Şu anda böyle seçenek görünmemektedir ve ülkemiz için federatif bir modelin bile öngörülmediğini düşünebiliriz. Ancak Türkiye bir güçle, mesela ABD ile ittifak içinde olursa diğerleri onu zayıflatmak isteyebilir. ABD ittifakı dışında bir tercih yapılırsa ABD'nin bölme stratejisi uygulaması söz konusu olabilir.

Önümüzdeki süreçte benim öngörüm şudur: Türkiye, Kuzey Irak'tan gelen saldırılara karşı, burada sınırlı ölçekte bir askeri varlık tutacaktır. Ancak buradaki varlığımızın bölge halkı için bir tehdit oluşturmadığı gösterilecek hatta iktisadi ve kültürel bağlar askeri alana da taşınacaktır. Böylece Kuzey Irak'taki Kürtler çevreden oluşan düşmanlıklar saldırıya dönüştüğü zaman ülkemiz himaye rolü oynayacaktır.
Bu süre içinde Kürtler içinde diğer ülkelerin, özellikle Avrupa'nın, etkisi bertaraf edilmeye çalışılacaktır.

Can kaybı yürek yakıcıdır. Ancak büyük resmi görmeyip gerekli politikalar oluşturmamak daha fazla can kaybına ve yürek yangınına neden olur.

AHLAR ÇİKSİN
07-10-2008, 12:25
Şemdinli baskınının düşündürdükleri

Hakkari Şemdinli'de 15 askeri katlederek Türkiye'yi ayağa kaldıran PKK'lıların bir tek amacı olabilir: Kürt meselesinde aklıselimin öne çıkmasını engelleyen dehşet ve kaos ortamını 'ihya' etmek!

Birçok DTP'li "bu iş böyle devam edemez, bu çılgınlığa bir son verilmeli, çözüm Meclis ve sivil toplum çalışmalarında aranmalı" diye kıvranıyor. PKK içinde de silahlı mücadelede ısrarın çözüme değil çözümsüzlüğe hizmet ettiğini savunanlar var. Öte yandan devlet, "Kürt Sorunu"nu "terör sorunu"na indirgemekten vazgeçtiği ve PKK'yı doğuran sosyal/siyasi/ekonomik sorunlarla yüzleşmeye başladığı yönünde işaretler veriyor. ........
.......Önde gelen sivil toplum kuruluşlarının "Kürt Sorunu'na barışçı çözüm" için seferber olduğu böyle bir dönemde, yani tam da barışçı çözüm formülleri için gerekli vasatın oluşmaya başladığı bir dönemde, Aktütün Karakolu'na düzenlenen kanlı baskının –tıpkı Dağlıca baskını gibi- provokasyondan başka izahı olamaz.

Bu baskını gerçekleştirenler Kürtlerin hakkını-hukukunu filan gözetmiyorlar. Çözüm filan da istemiyorlar. Tam tersine çözümsüzlük istiyorlar. ........
..... Şiddetlerini arttırarak ve kendilerine yönelen şiddetin de artmasını sağlayarak tabanlarını 'kıvamda' tutmaya çalışıyorlar. Türk kamuoyunu ve devletini de 'kıvamda' tutmaya çalışıyorlar.



PKK'nın şahinleri bu durumun değişmesini istemiyorlar! DTP'nin şahinleri de bu durumun değişmesini istemiyorlar! İstiyor olsalardı, "(Kürtlerin) şeref ve haysiyetlerinin hak ettikleri gibi yüceltilmesi"ni talep eden, "asimilasyon politikaları"na karşı çıkan, Kürtçe eğitim-öğretim hakkını savunan ve 'kapsamlı bir af yasası için gereken koşullar oluşturulsun" diyen Abant Platformu'nun Eylül ayı ortalarında Diyarbakır'da düzenlemeye çalıştığı barış konferansına mani olurlar mıydı?
Evet evet, Kürtlerin esenliğine matuf olan bu proje, Kürtlerin esenliği için mücadele ettiğini ileri süren PKK'nın tehditleri ve bazı DTP'lilerin ikazları yüzünden gerçekleşemedi.

Demek ki neymiş?

Demek ki asimilasyon politikalarının reddi, anadilde eğitim hakkının teslimi, kapsamlı bir af kanunu için gerekli şartların oluşturulması vs, vs, vs, PKK ve DTP'ye hakim olan unsurların işine gelmezmiş!

Daha doğrusu, bu taleplerin kendilerinden başka kimseler tarafından da dile getirilmesi işlerine gelmiyor.

Kürtlerin hakkını-hukukunu savunan PKK yahut DTP harici çevrelere karşı acayip bir hınç duyuyorlar.

Lisan-ı hal ile diyorlar ki: 'Bu talepler bizim tekelimizde. Kimseyle paylaşmayız bu talepleri. Birinci derecede önemli olan bu taleplerin karşılanması değil, bu talepler üzerindeki tekelimizin bekasıdır. Hakkını-hukukunu arayan Kürt halkının bizden başka yerlerden medet ummasına yol açabilecek girişimlerin önünü kesmeliyiz. Bizim inisiyatifimiz dışında beliren ümit ışıklarını söndürmeliyiz. Kürtlerin sorunları çözülmese de olur, yeter ki bizim Kürtler üzerindeki hakimiyetimize halel gelmesin. Durumun kontrolden çıkmasını önlemek için gerekirse ortalığı kana bulayarak Türkiye'yi ayağa kaldırmalı, karşılıklı şiddeti tırmandırmalı ve iki tarafın cenaze törenlerinde ayyuka çıkan kin ve nefrete dört elle sarılarak mevzilerimizi korumalıyız!'

Aktütün faciası işte bu zihniyetin ürünüdür.


PKK, 'derin devlet' ve dahî yabancı gizli servis tezgâhlarını parçalayıp kanı durdurmanın tek yolu, şiddet baronlarının dayandığı sosyal / siyasi / hukukî / ideolojik / psikolojik / ekonomik şartları değiştirmektir.

PKK'yı doğuran sebepler mümkün olan en radikal şekilde ortadan kaldırılmadıkça, şiddeti sona erdirmek (veya 'marjinalleştirmek') mümkün olmayacaktır.

Hakan Albayrak

AHLAR ÇİKSİN
07-10-2008, 14:48
regnum yonetım kurulu baskanı ufuk
ozturk yaptıgı basın toplantısında, abd`de baslayan ve avrupa`ya sıcrayan
fınansal krızın turkıye`ye olası etkılerı hakkında carpıcı bılgıler verdı

regnum`un her yıl geleneksel olarak gerceklestırdıgı basın toplantısında,
yonetım kurulu baskanı ufuk ozturk, abd`de ortaya cıkan, ardından avrupa ve
asya`ya sıcrayan mortgage krızının hem genel ekonomı hem de gayrımenkul sektoru
uzerındekı olumsuz etkılerıne degındı. Ozturk, krızde artık yolun sonuna
gelındıgını, bundan sonrakı surecte bugune kadar yasananların artcı soklarının
olacagını ve olusan enkazın kaldırılacagını belırttı. Krızın gayrımenkul
sektorune etkılerını de degerlendıren ozturk, tuketıcılere konut yatırımı
konusuyla ılgılı sunları soyledı:

`kurumsal durusunu koruyan, fınansal
gucu olan fırmaların, artan ınsaat malıyetlerı ve mevcut arsa gelıstırme
malıyetlerı goz onunde bulunduruldugunda konut fıyatlarında herhangı bır
ındırıme gıdeceklerını kesınlıkle dusunmuyorum. Bu tarz fırmalar, bızım de
yaptıgımız gıbı, ancak odeme alternatıflerı saglayarak musterılerıne ev sahıbı
olma ımkanı sunabılırler. Bununla bırlıkte, yapacagı satıslarla projesını
tamamlamayı dusunen kısı veya kurumların, var olan ekonomık krızden kurtulmak
ıcın munferıt satıslar gerceklestırmelerı beklenebılır. Ancak burada dıkkat
edılmesı gereken onemlı konular vardır: Oncelıkle kımden ev alırsanız alın, kat
ırtıfak tapunuzu almayı kesınlıkle unutmayın. Aynı sekılde pek cok tuketıcının
atladıgı bır detayı da burada sızlerle paylasmak ıstıyorum. Bankaların kredı
kullandırdıgını duyurdugu projenın tamamlanma garantısı, banka tarafından
musterılere kanun cercevesınde sunulmaktadır. Evınızı kredılı almak zorunda
degılsınız. Ancak bankaların kredı destegı verdıgı projelerı oncelıklı olarak
tercıh etmenızı tavsıye ederım`.

Regnum`un mevcut projelerıyle ılgılı
bılgıler de veren ufuk ozturk, haramıdere`de bulunan astrum towers projesının %
75`ınden fazlasının tamamlandıgını belırterek, mayıs 2009 tarıhı ıtıbarıyle
daırelerı teslım edeceklerını soyledı. Ozturk, devam eden projelerı ıle ılgılı
olarak sozlerıne soyle devam ettı; `bodrum`da bulunan escana projemızın
ınsaatına bu yılın basında basladık. 15 ekım`de, bodrum`dakı ınsaat yasagının
bıtmesının hemen ardından calısmalar kaldıgı yerden devam edecek. Antalya`da
bulunan carya golf club projemız ıse, kasım ayının hemen basında tamamlanmıs
olacak. Bulgarıstan bansko`da bulunan crystal apartment projemız de onumuzdekı
kasım ayı sonuna kadar tamamlanacak ve kayak sezonuna hazır hale
getırılecektır` dedı.

ıster % 0 pesınat, ıster % 0 faız

gayrımenkul
sektorunun hareketlılık kazanması ıcın proje sahıplerınınde sektor ıcın
calısması gerektıgını soyleyen ozturk, bankalarla yapılan anlasmalar sonucunda
astrum towers projesınde kalan son 200 daıre ıcın ınanılmaz kampanyaya
basladıklarını da duyurdu.

Kampanya sayesınde bırcok ınsanın zorlanmadan
astrum towers`tan ev sahıbı olabılecegının altını cızen ozturk, `` ıster % 0
pesınatla ıstersenız 48 ay % 0 faızle evınızı satın alın, tapunuzu hemen alıp,
7 ay sonra yasamaya baslayın`` dedı.

140 bın ytl`den baslayan fıyatlarla
satısın devam ettıgı astrum towers projesınde, %90 oranında banka kredısı
kullanmak mumkun. Kampanyanın bır dıger dıkkat cekıcı ozellıgı ıse
alısılagelmısın aksıne musterıler, %10 oranındakı pesınatı da evlerını teslım
almadan hemen once, mayıs 2009`da odeyebılecek ve %0`dan baslayan faız
oranlarıyla ev sahıbı olabılecek.

Bu cazıp fıyat ve odeme kolaylıkları
ıle son 200 daırenın satısının yapıldıgı astrum towers`dan ev alanlar,
tapularını hemen alıp mayıs 2009`da da yasamaya baslayabılecekler.


-matrıks-|

AHLAR ÇİKSİN
07-10-2008, 16:11
DOLIRRRRRRR....


.DOLAR...bu ğidiş 1400-1500 ğibi olur tahminimce ben tutuyorum

.......1,38 .......den ........1,43........ dek kademeli......
........ %70 inin satılması öngörümdür...........
......1,4423....... ü aşamayacağını öngörüyorum.........

AHLAR ÇİKSİN
08-10-2008, 11:30
Ekonomi değil, ülke battı

En büyük geçim kaynağı balıkçılık olan sevimli ada ülkesi İzlanda iflasın eşiğine geldi. .......

Spekülatörlerin işgali altındaki ülke finansal sistemi çok büyük riskler alırken, şimdi bunların acı faturasını ödüyor.


Finans kurumlarını sert bir dille suçlayan İzlanda Başbakanı, ülkenin ulusal gelirini kat kat aşan oranlarda riskler aldıklarını belirtti.

DAHA ÖNCE DE UYARMIŞTI

İzlanda Başbakanı Haarde, nisan ayında yaptığı açıklamada durumun kötü gidişine dikkat çekerek spekülatörleri ülke ekonomisine saldırmakla suçlamıştı.

Ekonomilerinin fonlar ve spekülatörler tarafından hedef haline getirildiğini belirten Haarde, fonların her şekilde kar etmek istediklerini ifade ederek, vurarak, çalarak veya dolandırarak... Fark etmiyor demişti.

BİR ÜLKE İFLASIN EŞİĞİNDE

İzlanda'nın mali sisteminin çok üzerindeki riskler mevcut durumda tüm ülkeyi iflasın eşiğine getirdi.

.

RUSYA YARDIMA KOŞTU

İzlanda'nın yaşadığı sıkıntının ardından bu ülkeye ilk elini uzatan Rusya oldu.
İzlanda’nın para birimi Kron, krizle birlikte başlayan süreçte yüzde 35 değer kaybetti.


vay be demek artık devlet yok çünkü spek ele geçirmiş......

AHLAR ÇİKSİN
08-10-2008, 16:50
Uluslararası para fonu`nun (ımf)
yayımladıgı ``dunyanın ekonomık gorunumu`` raporunda, olumsuz dıs kosullardan
dolayı turkıye`de de baska yerlerde oldugu gıbı, kısa vadede buyumenın
yavaslamasının beklendıgı dıle getırıldı. Raporda, turkıye`ye degınılırken, kotulesen dıs gorunum ve hala yuksek
olan mal fıyatlarının tuketım ve yatırımlara etkısı ısıgında, guney ve guneydogu
avrupa ıle bırlıkte turkıye`de de buyume zayıflayacak denıldı.
Turkıye`nın bu yıl gsyh`nın yuzde 3,5`ı oranında buyumesının beklendıgı
belırtıldı.
Gelecek yılkı buyume tahmını ıse yuzde 3 olarak dıle getırıldı.
Turkıye ıcın tuketıcı enflasyonu beklentısı, aylık ortalamalara gore, bu
yıl yuzde 10,5 olarak verıldı. Yıne aylık ortalamalara gore gelecek yılkı
enflasyon ıse yuzde 8,4 olarak tahmın edıldı.
Carı acık beklentısı de turkıye`de bu yıl gsyh`nın yuzde 6,5`ı, gelecek
yıl da gsyh`nın yuzde 6,7`sı olarak ıfade edıldı.
Raporda, hazıranda turkıye`de enflasyonun cıft hanelı rakamlara ulastıgı
anlatıldı. Bu gelısmede hem yuksek ıc talebın, hem de yukselen gıda ve enerjı
fıyatlarının rol oynadıgına ısaret edıldı.
Bu cercevede turkıye`de para polıtıkasının sıkılastırıldıgı
hatırlatıldı.
Dovızdekı deger kaybının da faız artırımlarına karsın enflasyona katkıda
bulundugu anlatıldı.

AHLAR ÇİKSİN
09-10-2008, 10:19
nazım ekren.........şimdi abd avrupa ve dünyaya yapılan önleyici tedbirler bize 2001 krizinde monte edildi diyor...

...ACABA TÜRKİYE ÜZERİNDE ÖNCE DENENDİ ABD_İMF-GLOBAL OYUNCULAR TARAFINDAN .
.....ŞİMDİ İSE TÜM DÜNYAYYADA DENENİYOR.....
.........

........Koordineli faiz harekatı........
Dünya bankacılık piyasasında daha önce benzeri görülmemiş bir adımla 7 Merkez Bankası birden aynı anda temel faiz oranlarında indirim yaptıklarını açıkladılar.

AB Merkez Bankası da bir süredir enflasyon kaygısıyla indirimde temkinli davranıyordu

İngiltere, ABD, AB, İsveç, Kanada, İsviçre ve Çin Merkez Bankalarının açıklamaları eş zamanlı olarak geldi.

İngiltere’deki faiz indirimi açıklaması, hükümetin açıkladığı kapsamlı bankacılık piyasasını kurtarma operasyonuyla eş zamanlı olarak yapıldı.

Normal gününden bir gün önce toplanan İngiltere Merkez Bankası aylardır enflasyon kaygısıyla düşürmekten kaçındığı temel faiz oranını yüzde 5′den yüzde 4,5′a indirdi.

ABD’de de Merkez Bankası yüzde 2 olan faiz haddini yüzde 1,5′a çektiğini açıkladı.

Bu indirimlerle eş zamanlı olarak Avrupa Birliği Merkez Bankası faiz haddini yüzde 4,25′den yüzde 3,75′e indirdi.

Kanada, İsviçre, İsveç Merkez Bankaları da koordineli olduğu anlaşılan faiz harekâtı çerçevesinde faizleri yarımşar puan indirdiklerini açıklarken, Çin Merkez Bankası 0,27 puanlık bir indirim yaptı

AHLAR ÇİKSİN
09-10-2008, 10:21
DOLIRRRRRRR....



.......1,38 .......den ........1,43........ dek kademeli......
........ %70 inin satılması öngörümdür...........
......1,4423....... ü aşamayacağını öngörüyorum.........



Dolardaki yükseliş nereye kadar sürecek?

Dolar kurunda çok hızlı hareketler gerçekleşiyor. Kur bugün 1.43 YTL'ye kadar tırmanırken Mart 2007'den bu yana en yüksek seviyesini gördü. Yatırımcıların dolarda yükselişin devam edip etmeyeceğini merak ederken, biz de bu soruyu uzmanlara sorduk...

Finans Yatırım Genel Müdür Yardımcısı Ali Ağaoğlu, doların ilk etapta 1.4560 YTL'ye kadar yükselebileceğini ve buraya kadar bir sorun görünmediğini söyledi.

Ağaoğlu, Bu seviyeye kadar çıkış sağlıklı bir harekettir ve düzeltme olarak nitelendirilebilir. Ancak 1.4560'ın üzerine geçersek endişeler artabilir ve kurdaki yükseliş de hızlanır dedi.

ING Bank Denetim Kurulu Üyesi Sarper V. Özten de yaşanan krizin ABD'den başladığını ve artık Avrupa'yı da etkisi altına aldığını belirtti. 'Bu krizin Türkiye'yi etkilemesi de kaçınılmaz diyen Özten, şöyle devam etti:

Dolarda yaşanan yükselişin normal olduğunu düşünüyorum. Bence 1.50'ye kadar çıkabilir. Ancak bu seviyede bir direnç görüleceğini düşünüyorum.

Yapı Kredi Bankası Stratejik Planlama ve Araştırma Bölüm Başkanı Ahmet Çimenoğlu, Türkiye'de doların, yabancı yatırımcıların Amerikan parasına güven duymalarından dolayı değil, ülkeden çıkmak istedikleri için arttığını kaydetti.

Çimenoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'de eskiden gelen bir korku ve endişe bulunduğuna dikkati çekti. Çimenoğlu, Hala, dolar bir gün mutlaka artar diye düşünce var. İnsanlar, bu tip dalgalanmalar oldukça ve dolar yükseldikçe haklı çıktıklarını düşünüyorlar. Halbuki uzun vadede bakıldığında, örneğin dolar 1,20 seviyelerinde seyrettiğinde aylarca, yıllarca dolarda beklerken bu sırada YTL faiz getirisi, kazancı gözardı edilebiliyor. Dolayısıyla aslında dolara karşı bir zaaf söz konusu dedi.

Euro bölgesinde de doların değer kazandığına işaret eden Çimenoğlu, söz konusu bölgede de avro satıp dolar almak gibi bir eğilimin bulunduğunu ve doların gelecekte daha da değer kazanacağı beklentisi olduğunu kaydetti.

AHLAR ÇİKSİN
09-10-2008, 11:30
güzel bir yazı....
okuyalım lütfen

Faiz indirimine rağmen Dow 2% S&P ise 1% değer yitirerek günü tamamladı. Olağınşüpheli yine FED olabilir: Geç indirdi , 50 diil 100 puan indirimeliyidi vs vs. Faiz indirimininşu anda piyasada acil olarak çözülmesi gereken konu ile alakası olmadığını biliyoruz.(hadi ben anlamıyorum bu da Roubininin yorumu "Policy rate cuts will have limited effects as they don’t resolve the fundamental problem in markets that is keeping money market spreads relative to safe rates so high, i.e massive counterparty risk. To resolve that triage of insolvent banks and recapitalization of solvent banks, together with massive injections of liquidity in non banks and the corporate sector are necessary; yesterday plan to support the commercial paper market– something I recommended last week - is a step in the right direction "Ancakşu anda yaşananlar geçen yıl ilk yarıda yaşananlara benziyor. Gelen her negatif habere rağmen ABD endeksleri yükselmeye devam ediyordu,şimdi de ciddi bir önlem birikimine rağmen düşüş aralıksız devam ediyor. Taf+Paket+Com.Paper alımı+Faiz indirimişimdilik teoride kalmış görünse de en azından bir kısmı (paket+alım) 2-3 hafta içinde pratikte de uygulanıyor olacak.Şu ana kadar bir habere dayalı yükselişler kalıcı olmadı veya yükseliş bile olmadı.Bu nedenle vurucu bir haberin olmadığı ortamda yaşayacağımız bir ani yükselişin daha kalıcı ve etkili olmasını bekleyebiliriz. Bugünden başlayarak short sale yasağının kalkması ile piyasanın daha normale dönmesi görülebilir. Örneğin VIX putlara saldırı ile tarihi zirvelere ulaştıktan sonra artık geri çekilebilir.10 yıllıklar 3.71%ye geriledi. Altın bir kez daha 200 günlüğünden dönerek 892ye geriledi.Üstünde bir kapanış daha yüksek fiyatlar anlamına gelse de kısa vadede altının 800ün altına gerilemesini bekliyoruz.
Alınan önlemlerin uzun vadeli ekonomik yavaşlamaya çözüm getirmesini mümkün değil ancak kısa vadede fonlama sorunu çözüldüğünde sert bir toparlanma olacaktır. Gün içinde Dow'da yine tight stoplu long gitmeyi düşünüyoruz.
Hisse Senedi Piyasaları ve Kadınlar arasında 5 Benzerlik (no offense)
-Tüm temel ve teknik veriler elinizde olsa da hareket tarzini tahmin edemezsiniz.
-Kazanmak icin tüm dikkatinizi ve zamaninizi ayirmaniz gerekir.
-En ufak gelişme bile sizden habersiz mutlaka discount edilir ve periodik olarak bilancoda karsiniza cikartilir.
-Kisa vadeli spekulasyonlar heyecanlidir ancak sadece dogru uzun vadeli yatirimi yaptiginizda rahat uyursunuz.
-Ve nihayet; isler iyi giderken ayaklariniz yerden kesilir ama kotuye gittiginde zamaninda stoplamazsaniz sizden geriye bir enkaz kalir.

AHLAR ÇİKSİN
09-10-2008, 18:04
09:44:32 Dünya Son Kurşunu Sıktı..........
........Türkiye Daha Silahını Kılıfından Çıkaramadı…

İngiltere ABD’nin Kurtarma Planı’nın yarısı büyüklüğünde bir kurtarma planı açıkladı. İngiltere’nin Kurtarma Planı, 2001 yılında Türkiye’nin kurtarma planına benzer bir nitelik taşıyor. Plana göre sermaye desteği yatırımcıların zarar görmeyeceği bir hisse fiyatından gerçekleşecek, şirkete ortak ve yönetiminde söz sahibi olarak bankaların kendi ve sistem içerisinde regülasyonunu gerçekleştirilecek. Kamulaştırılarak, vergi mükelleflerinin parası korunacak. Ardından belirli bir zaman özelleştirilerek vergi mükellefleri kara geçecek. Türkiye’nin 2001 yılında yaptığı gibi önce kamulaştır,ardından özelleştir yöntemi benimsenecek. Türkiye’den uygulamanın farkı, İngiliz Bankaları isterseler bu plan içerisine girecekler. Halbuki Türkiye’de isteğe bağlı değil, duruma bağlı olarak kamu gücüyle kamulaştırma sağlamıştı. Bankaların isteğine bağlı plandan kaynak istemenin bedeli, ortaklık ve söz hakkının kaybolması risklerini barındırması bu planın çok etkili olmayacağının göstergesidir. Dün tüm İngiliz Bankaları böyle bir paraya ve plana ihtiyaç olmadığını açıklamıştır. Bu yüzden planın bankaların isteğine değil, İngiltere’nin isteğine bağlı olması muhtemeldir. ABD, AB, İngiltere, Kanada, İsveç ve İsviçre eşanlı olarak 50 baz puan faiz indirimi kararı aldı. Japonya faiz oranlarının zaten çok düşük olduğu için indirime katılamadığını ama desteklediğini açıkladı. Eşanlı faiz indirimleri sonra Çin de faiz indirimine gitti. Piyasalar FED’den faiz indirimi istedi, FED peşine 6 Merkez Bankası daha alarak faiz indirimini gerçekleştirdi. Bu faiz indirimi silahının zamanında ve ortak bir katılım ile gerçekleşmesi gerekiyordu. Ortak müdahalenin amacı, dünyayı resesyona olan yolculuğundan saptırmak ve piyasalarda güçlü bir etki yaratmaktı. Enerji ve gıda fiyatlarında düşüşü fırsat bilen ve beklenen durgunluk neticesinde daha fazla da düşüş bekleyen Merkez Bankaları, artık ana amaç olarak para politikaları ile büyümeyi, finans sistemine yönelik kurtarma planlarını desteklemek olduğunu gösterdi. TCMB ise Eylül ayı enflasyon raporunda, enerji ve gıda fiyatlarında düşüşün TÜFE’yi düşürdüğü belirtti. Temmuz ayı toplam enflasyona gıda ve enerjinin etkisi %8.17, Eylül ayında %6.9’a gerilemiştir ve enflasyon %12’den dönmüştür. TCMB’nin Şubat ayından bu yana yaptığı 1.5 baz puanlık faiz artırımın enflasyon üzerinde hiçbir etkisi olmazken, büyüme üzerine önemli etkileri olmuştur. 2008 yılında yapılan 1.5 baz puanlık artırımın, 1 baz puanı Mayıs ile Temmuz arasında gerçekleşmiştir. Bu dönem içerisinde enflasyon düşmemiş ama yapılan üretim çok ciddi oranda düşüş göstermiştir. Türkiye’nin 2006 yılı Mayıs-Temmuz ayı toplam sanayi büyüme ortalaması %7.8, 2007 aynı dönemde %4.9 ve içinde bulunduğumuz dönemde %0,7’ye düşmüştür. Dün açıklanan Ağustos ayı sanayi ve imalat sanayi rakamları, 2. Çeyrek büyüme rakamları Türkiye için çok önemli durgunluk sinyalleriydi. Tüm dünyada Merkez Bankaları büyümeyi desteklerken, TCMB hala enerji ve gıda fiyatlarını takip etmektedir.
Dünya tarihinde ilk defa Merkez Bankaları ortak bir faiz indirimi gerçekleştirdiler. Ortak müdahaleye rağmen beklenen olmadı. Açıkçası başka da yol kalmadı. Bu ortak müdahalede sonuç vermediyse, hiçbir müdahale sonuç vermeyecektir. Türkiye ise şimdiye kadar piyasalara müdahalede bulunmadı. Artık yurtdışın müdahalelere güvenmemek, içeride yapılacak müdahaleleri umut etmek gerekmektedir. Borsalarda yerlilerden alınan %10 vergiyi kaldırmak, vergi kaybına yol açmayacağı gibi yurtdışından sermaye sağlayıcı basit ama borsalar için etkin bir müdahale olabilir.

taypen
09-10-2008, 18:07
resim nasıl ekleniyor.avatara.bi yazarmısın

AHLAR ÇİKSİN
10-10-2008, 08:57
28 ülke krizin pençesinde
Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, mali krizle ilgili atılacak adımları açıkladı

10.10.2008 00:05
Küresel mali kriz derinleşirken Dünya Bankası, gelişmekte olan ülkelerin “daha kötü günlere" hazırlıklı olmasını istedi. Dünya Bankası Başkanı Zoellick, 28 ülkenin risk altında olduğu uyarısında bulundu. Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, Batılı ülkeleri vuran finans krizinin, gelecek günlerde gelişmekte olan ülkelerde büyük bunalıma yol açabileceği uyarısında bulundu.

Reuters haber ajansının sorularını yanıtlayan Zoellick, küresel mali krizin yayılmakta olduğunu, bunun sonucunda gelişmekte olan ülkelerde, dış ödemeler dengesinde açık, bankacılık krizleri ve şirket iflaslarının görülebileceğini söyledi.
Zoellick, küresel mali krizin yanında artan petrol ve gıda fiyatlarının, gelişmekte olan ülkelerde yoksulları daha zor durumda bırakabileceğini söyledi.

Dünya Bankası’nın hazırladığı son rapora göre, artan fiyatlar nedeniyle dünya genelinde yetersiz beslenen yoksulların sayısı bu yıl 960 milyona çıkacak. Bu sarsıcı rapor, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerin maliye bakanlarıyla hafta sonunda yapacağı zirveye sunulacak.

G-20’ler toplanıyor

ABD yönetimi, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası’nın hafta sonunda yapılacak yıllık toplantıları çerçevesinde, sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkeleri bir araya getiren G-20 platformunu toplantıya çağırdı.

ABD Hazine Bakanı Henry Paulson, G-20’lerin acil toplantısında, küresel finans krizine karşı atılacak adımların eşgüdümünün ele alınacağını söyledi. G-20 platformunda Türkiye de bulunuyor.

Dünyanın sanayileşmiş 7 ülkesinin maliye bakanları ve merkez bankası başkanları da bugün Washington’da bir araya gelecek. G-7 grubunda ABD ve Almanya’nın yanı sıra, Japonya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada bulunuyor

AHLAR ÇİKSİN
10-10-2008, 11:30
10.10.2008 10:27:56 Türkiye’nin Müdahale Planı Olmazsa, Kurtarma Planı Olur…

Türkiye’nin iki tür planı olabilir. Bir tanesi müdahale planı, ikincisi kurtarma planı. Türkiye kısa zamanda mali bedeli son derece düşük, etkisi büyük bir müdahale planı gerçekleştirebilir. Müdahale planı olmazsa, mali bedeli yüksek ama etkisi küçük bir kurtarma planı yapmak zorunda kalır. Dünya’da müdahale planı yapmayan ülkelerin bugünlerde kurtarma planı yapmak zorunda kaldıklarını görüyoruz. Bugün TÜSİAD başta olmak üzere tüm değerli sivil toplu kuruluşları, reel sektör ve ekonomik büyümeye ilişkin tehlikelerin kapıda olduğunu belirttiler ve çözüm olarak IMF’i gösterdiler. Halbuki IMF ve stand-by demek, üretim değil kısıntı demek. Daralan bir ekonomi üzerine standart bir stand-by anlaşması ekonomi için mengene niteliği taşır. Türkiye-IMF ilişkilerinin gözden geçirmelerinin tamamlanmaması, ilişkilerin kopma noktasına gelmesi hatta borcunu kapatalım tartışmalarının yaşanmasının altında yatan sebeplerden bir tanesi IMF tanımları ile AKP tanımlarının farklılık gösterilmesi. IMF verdiği borç karşılığında, sıkı para ve maliye politikaları ile verdiği parayı yeniden almak istiyor. IMF bildiğinden şaşmadığı için hiçbir ülke program yapmak istemiyor. Çok basit bir anlatımla; enflasyonun düşmesi ile birlikte devlet gelirlerinde yaşanan artış,faiz dışı harcamalar da kısıntı koşuluyla ülke para yaratıyor.Halktan alınan vergiler ile dış borç ödemede kullanılıyor. İster istemez ülkede üretim gerçekleşmiyor. IMF verdiği borçlara karşılık, Merkezi Yönetim Bütçe ve MB Bilançosu tanımları gerçekleştiriyor. Bu tanımlara göre de çıpalar belirleniyor. Brezilya’nın faiz dışı fazla tanımı pazarlığında kamu harcamalarının bir kaçını faiz dışı fazla kalemi içerisinde çıkardı. Neticesinde ise kısa bir süre sonra IMF’in en büyük borçlusuyken, tüm borçlarını tek hamlede kapadı. ABD’de IMF ile temasta bulunan Mehmet Şimşek, eğer böyle bir çıpa ile anlaşma yapmayı başarırsa bu müdahale planı olur. Faiz dışı tanımı dışarısına çıkarılacak kamu harcamaları Brezilya modelinde gibi alt-yapı harcaması olarak harcanmaz, sektör bazında kredi desteği oluşturulur. Dünya Bankası destekli sektörel kredi bulunabilirse, ekstra güçlü bir kalkan oluşturulur. Aksi halde piyasalar istedi diye, IMF ile normal bir stand-by yapılırsa müdahale planı yanında birde kurtarma planı yapılması gerekir. Devletin bir dış borç sorunu yok, enerji-gıda kaynaklı enflasyonda düşüş ile birlikte enflasyonist bir sorunda yok. Bu yüzden IMF ile sağlanacak kaynaklar, özel sektöre enjekte edilmelidir. Reel sektör ile devlet arasında bir borç takası dahi düşünülebilir. Sektörel bozulmalar, kamunun sağlam duruşunu bozabilir. Dünya’da Merkez Bankalarının toplu faiz indirimleri son müdahaleydi. Toplu faiz indirimi piyasalarda istikrar sağlamadıysa, diğer müdahalelerde yurtdışında istikrar sağlamayacaklardır. Bundan sonra yurtdışında hızlı faiz indirimleri devam ederek ekonomide resesyonun en az şiddetle yaşanması istenecektir. Dün ABD’de konut piyasası sonrasında otomotiv piyasası da durma noktasına geldi. GM’in kredi notu düşürüldü. Türkiye’nin büyümesinin ve sanayisinin kalbi, otomotivdir. Dünya’da kurtarma planı seçenekleri tükenmiştir.Türkiye’nin hala etkilenmediği için bir müdahale planı yapma şansı kalmıştır.Dün TCMB bir müdahale gerçekleştirmiş ve döviz piyasasında bir durulma sağlanmıştır. Para ve maliye politikası otoriteleri bu eylemleri bir paket olarak açıkladığı taktirde, Türkiye güçlü duruşunu bu paket sayesinde daha fazla koruyabilir. Aksi halde bir kurtarma planı gerekir.

AHLAR ÇİKSİN
16-10-2008, 13:44
TARIM BAKANI MEHDI EKER, TERORUN ASLA BIR YOL OLMADIGINI VE BUNUNLA KIMSENIN
BIR YERE VARAMAYACAGINI SOYLEDI. YASANAN SON TEROR OLAYLARIYLA ILGILI OLARAK
BIR DEGERLENDIRME YAPAN EKER, `BIZ BU HAIN SALDIRIYI NEFRETLE, SIDDETLE
KINIYORUZ.` DEDI. ANKARA`DA KATILDIGI KIRSAL KADIN CALISTAYI`NDAN SONRA
GUNDEME ILISKIN DEGERLENDIRMELERDE BULUNAN TARIM BAKANI, TERORUN AMACININ NE
OLDUGU HAKKINDA COK SEY KONUSULABILECEGINI, ANCAK BUNUN BIR INSANLIK SUCU
OLDUGUNU, HEDEFININ DE INSANLIGIN KENDISI OLDUGUNU BILDIKLERINI IFADE ETTI.
TEROR SALDIRILARINDA ASKERLERIN, POLISLERIN VE VATANDASLARIN SEHIT OLDUGUNU
VURGULAYAN EKER, `BIZ BU HAIN SALDIRIYI NEFRETLE, SIDDETLE KINIYORUZ. TEROR
ASLA BIR YOL DEGILDIR VE BUNUNLA HICBIR YERE VARILAMAZ.` SEKLINDE KONUSTU.

YAKLASAN YEREL SECIMLERDE AK PARTI`NIN DOGU VE GUNEYDOGU`DA BASARILI OLMASINDAN
KORKANLAR OLDUGUNU DILE GETIREN BAKAN EKER, BU DURUMUN BIRILERINI RAHATSIZ
ETTIGINE DIKKAT CEKTI. HUZUR VE GUVEN ORTAMININ SABOTE EDILMEYE CALISILDIGINI
ANLATAN BAKAN EKER TERORUN AMACINI SU SOZLERLE ORTAYA KOYDU: `BU HUZUR VE GUVEN
ORTAMINI SABOTE ETME, VATANDASI TERORLE SINDIRMEYE CALISMA BU AMACLARDAN BIRI.
AMA DIYARBAKIR INSANI DEMOKRASI ICINDE KALKINMAK, TURKIYE`NIN DIGER
BOLGELERINDEKI VATANDASLARIMIZ GIBI DAHA SAGLIKLI VE TEMIZ BIR KENTTE YASAMAK
ISTIYOR.`
BAKAN MEHDI EKER, YEREL SECIMLERDE AK PARTI`NIN BASARISIYLA
BIRLIKTE HALKIN IHTIYACLARINA ANCAK KENDILERININ CEVAP VEREBILECEGINI ONE
SURDU. BOLGE HALKININ AK PARTI`DEN BUYUK BEKLENTILERI OLDUGUNU DILE GETIREN
BAKAN EKER, `BELKI BIRILERI BU UMUDU KURUTMAYA, BASKIYLA TERORLE BUNU
ENGELLEMEYE CALISIYOR OLABILIR. AMA BASKASININ NE DUSUNDUGU ONEMLI DEGIL. BIZIM
KENDI NE YAPACAGIMIZ ONEMLI.` DEDI.
HUKUMET OLARAK DIYARBAKIR`A VE BOLGEYE
HIZMET ETMEYE DEVAM EDECEKLERINI BELIRTEN TARIM BAKANI MEHDI EKER, ORADAKI
VATANDASLARIN DESTEGI, GUVENI VE SEVGISININ KENDILERIYLE BIRLIKTE OLDUGUNU KAYDETTI.

-cha-
|

AHLAR ÇİKSİN
18-10-2008, 20:12
İngiltereden dünyaya çağrı.........




18 Ekim 2008 05:00

ULUSLARARASI piyasalarda peş peşe batan banka ve sigorta şirketlerinin ardından, sıranın büyüklüğü tam olarak bilinmemekle birlikte 2 trilyon doları bulduğu belirtilen hedge fonlara geldiği konuşulurken İngiltere Başbakanı Gordon Brown, Washington Post gazetesinde dün yayımlanan yazısında, krizin çözümü için ilginç bir çağrı yaptı. Brown yazısında, krizin sona erdirilmesi için İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni ekonomik düzenin kurulması ile Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün oluşturulmasında kullanılan modellerinin örnek alınabileceğini belirtti.İleri görüşFinansal krizin dünya ekonomisi için belirleyici bir nokta olduğunu ve sona ermesi için küresel çözümler gerektiğine dikkat çeken Brown, "Bugün farklı bir çağın krizleri ve sorunlarını çözmek için aynı ileri görüşlü enternasyonalizm gereklidir. Yaşadıklarımız, dünya ekonomisi için bir dönüm noktasıdır" diye yazdı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası finans kurumlarının ömürlerini tamamladığını vurgulayan Brown, şöyle konuştu: "Bu kurumlar, rekabetin artık ulusal değil, küresel boyutta olduğu ve ekonomilerin kapalı değil, açık olduğu yeni çağda, yeniden inşa edilmeli. Artık uluslararası sermaye akışı öylesine güçlü ki, devletler tek başlarına çaresiz kalabiliyorlar. Ve sermayelerin en değerlisi olan güven ise kaybolmuştur." Yönetici primine kontrolBrown, Washington Post’taki yazısında görüşlerini şöyle aktardı: "Sorunlarımızın kaynağı olan, sorumsuzca yapılmış ve çok kez gizli tutulan borçlanmaların önlenmesi için finansal kurumların sınırlar ötesi denetimi, ortak muhasebe ve denetim standartlarının belirlenmesi gereklidir. Üst düzey yönetici primleri konusunda daha sorumlu bir yaklaşım benimsenmesine ek olarak, dünya ekonomisi için etkin erken uyarı sistemleri haline gelmeleri için uluslararası kurumların yenilenmesi gerekiyor."Refah paylaşılmalıYeni global çağın ilk finans kriziyle karşı karşıya olduğumuzu belirten Brown, "Şu anda aldığımız kararlar sadece önümüzdeki haftaları değil, aynı zamanda yılları etkileyecek. Global sorunlar, global çözümler gerektirir" dedi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ve Avrupa’nın uluslararası ekonomik düzeni şekillendirdiğini hatırlatarak, "IMF, Dünya Barkası ve Dünya Ticaret Örgütü yaratan o zamanki vizyon sahipleri, barış ve refahın birbirlerinden ayrılamaz olduklarını biliyorlardı. Refahın sürmesi için paylaşılması gerektiğini de biliyorlardı. Bugün de yeni çağın sorunlarıyla başa çıkabilmek için aynı vizyona ihtiyaç var" diye konuştu. 2008 dünyayı inşa ettiğimiz yıl olarak hatırlanacak BUGÜNÜN sorunlarına ne İngiltere, ne Avrupa, ne de Amerika’nın tek başına çözüm getirmesinin mümkün olmadığını söyleyen Gordon Brown, şöyle konuştu: "Bu sorun hepimizin ve bu krizi hep birlikte çözebiliriz. Geçtiğimiz hafta küresel anlamda yaptığımız bankacılık sistemine yaptığımız multitrilyon dolarlık müdahale, bunun için gerekli siyasi iradeye sahip olduğumuzu gösterdi. Küresel ekonomiye yeni kurallar getirmek için önümüzdeki haftalarda da aynı işbirliği ruhunu göstermeliyiz. Bunu başarırsak; 2008, sadece kriz yılı olarak anılmakla kalmayacak, aynı zamanda dünyayı yeniden inşa ettiğimiz yıl olarak hatırlanacak."Sorunun köklerine inelim BUGÜN güveni yeniden inşa etmenin yolunun geleceğe güveni sağlamaktan geçtiğinin altını çizen Gordon Brown, "Şu anki krizin semptomlarından fazlasıyla ilgilenmeliyiz. Sorunun köklerine inmeliyiz. Dolayısıyla, bundan sonraki adım, uluslararası finans sisteminin yeniden inşa etmektir" dedi.

KRİZ ÇIKINCA İKİ CÜMLEDE İMZAMIZA DA YAZDIK SONUNU.......
YENİ EKONOMİK DÜZEN......
...........VE..........
YENİ GLOBAL YAPILANMA..........


........ŞİMDİ YAPILMAK İSTENİLEN ÖZETLE ŞÖYLE SÖYLENMEKTE...


...İngiltereden dünyaya çağrının amaçlarına bakalım.........
.......uluslararası kurumların yenilenmesi ....
...Global sorunlar, global çözümler gerektirir.......
......Küresel ekonomiye yeni kurallar getirmek için ........
........BİNANALEYH: uluslararası finans sisteminin yeniden inşa etmektir..

AHLAR ÇİKSİN
18-10-2008, 22:39
HAFTANIN MAKALESİ !

Mahkeme kararıdır, herkes gözünü kapatsın!

.....http://www.***********/.........

Bildiğiniz gibi önceki gün Genelkurmay Başkanı'ndan fena halde bir azar işittik. Azardan sonra Genelkurmay Askerî Mahkemesi, sabahı beklemeden Aktütün baskınıyla ilgili yayınlara yasak getirdi.

Yasaklayarak, görmezden gelerek bir gerçek, sözümona yok sayıldı. Ancak herkes de biliyor ki, gözünü kapatan kendine gece yapıyor. Türkiye'de hâlâ sivil hayata ellerini uzatan bir askerî savcılık olduğunu unutmuştuk.

Genelkurmay Başkanı'nın sözlerinden sonra harekete geçen ve onun istekleri doğrultusunda karar alan bir mekanizmaya mahkeme denir mi bilmiyorum.

Burada söz konusu olan İlker Başbuğ veya başka bir isim değil. Önemli olan bir komutanın isteğine göre karar alan mahkemenin bulunmasıdır. Askerî mahkemenin varlığını en son, gazeteci Erhan Akyıldız'ın Doğan Güreş tarafından mahkeme yoluyla tutuklattırılmasıyla hatırlıyoruz.

Dün Milliyet gazetesinin birinci sayfasında Haslet Soyöz'ün muhteşem bir karikatürü yayınlandı. Bir devlet görevlisi binlerce ismin yazıldığı kâğıtları okumaya çalışırken şunları söylüyordu: "Aşağıda ismini okuyacağım rahmetlilerden devlet adına özür diliyoruz.'' Bu karikatür maalesef, Türkiye'nin kısa tarihini özetliyor.

Adalet Bakanı'nın, gözaltında işkence sonucu ölen Engin Ceber'in ailesinden özür dilemesi gibi, devlet kendi memurlarının ihmal ve kabahatlerinden dolayı ölenlerden özür dilemeye kalksaydı binlerce kişi için bunu yapmak zorunda kalırdı.

Dilenen bu özrün, bir insanın en önemli hakkı olan yaşama hakkını geri vermeyecek olması da ayrıca düşünülmesi gereken bir konu.

Ama artık Türkiye, 30 yıl öncesinin, 20 yıl öncesinin hatta 10 yıl öncesinin Türkiye'si değil. Biz kabul etsek de etmesek de, hoşumuza gitse de gitmese de, Türkiye değişiyor. İletişim imkânları hızla artıyor ve büyük bir hızla çeşitleniyor.

Gerçekler gizlenip saklanıp, yastık altlarına atılamıyor. Hele 12 Eylül öncesi gibi, yapanın yaptığı yanına kâr kalmıyor. Eminim ki iletişim, bundan sonra da çok daha fazla çeşitlenip gelişecek.

Bir bilgiyi elde etmek için büyük kameralara veya fotoğraf makinelerine neredeyse gerek kalmadı. Üstelik bu bilgileri yayınlamak için illa bir gazeteyi veya televizyonu ikna etmek zorunda da kalmıyor insanlar. İnternet büyük bir hızla gelişiyor; bir bakıyorsunuz bir gerçek bütün çıplaklığıyla herhangi bir internet sitesinde yayınlanıveriyor.

Bu sitenin illa da YouTube olmasına gerek yok. YouTube'un erişimi birtakım mahkeme kararlarıyla engellenebilir ama bunun gibi o kadar çok internet sitesi var ki, hangi birisine mahkeme kararı yetiştireceksiniz.

Ya da interneti temelli kesip atabilirsiniz. Bu kez de cep mesajlarıyla bilgi yaygınlaştırılabilir. Hasılı Türkiye, Kuzey Kore gibi bir ülke olmadığı müddetçe gerçekleri gizleyip saklayabilmeniz mümkün değil.

Bunun için ya Türkiye'nin değiştiğini ve geliştiğini kabul edecek, ona göre bir yönetim biçimi geliştireceğiz ya da sürekli olarak yöneticilerle toplum arasında sürtüşme var olup gidecek.

Çağdaş bir ülkede şunu herkes bilmelidir ki; devlet erki babadan kalan bir miras değildir. Bu, toplumun ona verdiği bir görevdir ve yetkiyi halk için halk adına kullanır.

Türkiye'yi yöneten gerek seçilmiş gerek atanmış yöneticiler, bu toplumu tam olarak tanıyamıyor. Bu ülkedeki değişimi tam olarak yakalayamıyorlar.






Mehmet KAMIŞ

AHLAR ÇİKSİN
21-10-2008, 09:45
09:06:30 Yapılması Gereken Herşey Yapıldı, Sadece IMF kaldı...

Global krizden en az zarar gören ülkeler, kriz sonrasında en fazla faydayı gören ülkeler olacaktır. Aynı şekilde bu krizden en zarar gören şirketler, yatırımcılar ve en küçük ekonomik birimler, daha fazla güçlenerek çıkacaktır. Türkiye bu krizi en az sıyrıkla atlattığı taktirde, 2010-2011 yıllarında Brezilya ve Rusya’nın üzerinde yer alabilir. En az zararı almak için ise YTL’nin desteklenmesi, kurun baskı altına alınması ve reel sektörün borçlarını vadeye yayılması gerekiyor. Savunma hattını YTL’nin değerini koruyarak ve reel sektörü destekleyerek sağlayabiliriz. Türkiye’nin bunları yapabilmesi halinde başarılı olabileceğini düşünüyorduk ki, Türkiye’den bu yönde müdahale adımları geç de olsa atılmaya başlandı. Dün Devlet Bakanı Nazım Eken reel sektörün dış borcunun yeniden yapılandırılacağını, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ise reel sektörün iç borcunun bir kısmının devlet desteği sağlanacağını açıkladı. 2009 bütçesinde reel sektöre destek yer aldı. Bu önemler ile birlikte reel sektörde ve büyümeyede yaşanacak zarar hafifleyecektir. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, sermaye piyasası ve devlet borçlanma senetlerinde yerli aleyhine olan stopaj uygulamasını kaldıracağını açıkladı. YTL cinsi yatırım araçlarının desteklenmesi, dövizde arzın artması ve YTL’nin güçlenmesi açısından son derece başarılı bir adımdır. Fakat dövize olan talebi ve dövizin yükselişi engelleyecek bir adım değildir. Dövize talebi kesecek adım IMF ile anlaşmadır. Stopajın kaldırılması ile birlikte yerli yatırımcı açısından YTL cinsi enstrümanlar daha fazla cazip hale getirmiştir. Türkiye’de yurtiçi yerleşiklerde 117 Milyar $ Döviz Tevdiat Hesabı bulunmaktadır ve mevcut yurt içi yerleşiklerin düşük faizli döviz cinsi mevduatlara ödediği vergi oranı %15’dir. Devlet borçlanma araçlarında vergi %0 olacaktır. Dolarda 1.30’dan 1.45’e yaşanan 1 haftalık süreç içerisinde DTH’lar da 2.5 Milyar $ azalma göstermişti. Hazine bonosunda stopajın ortadan kalması ile birlikte, DTH’larda yaşanan bozulmanın YTL’ye olan geçişi desteklenecektir. Bu yüzden döviz arzını artırmak açısından, stopajın kaldırılması olumludur. Aynı zamanda yakın bir zamanda Meclis’ten geçmesi beklenen “Varlık Barışı” olarak adlandırılan yurtdışında yaşayan Türklerin paralarını Türkiye’ye transfer etmek için hazırlanan yasa yine dövizde arzı artıracaktır. Yabancının dövize talebini kesmek için ise IMF anlaşması zorunludur. Mevcut ve daha yüksek kısa vadeli faiz oranları yabancıların çıkışını engellemekten uzaktır. Yabancıların dün minimum 1.5-2 Milyar $ tutarında bir döviz alımı gerçekleştirmiştir. Türkiye’nin yapacağı müdahalelerin başarı kriterini dolarda yaşanacak hareket belirleyeceği için Hükümet’in attığı adımlara IMF’yi de eklemesi şarttır. Kısacası yapılması gereken herşey yapıldı, sadece IMF kaldı...

AHLAR ÇİKSİN
26-10-2008, 09:57
Boyner:......
............ Kriz korkusuyla bile Türkiye tuş oldu ........


Global krizin henüz Türkiye’ye gelmediğine dikkat çeken Boyner Holding Murahhas Azası Cem Boyner, "Krizin kendisi gelmedi ama kriz korkusuyla Türkiye tuş oldu. Bazen korku problemin kendisinden çok daha büyük zarar verir. Şu an o noktadayız" dedi. Boyner, küçük adımlar attığını söylediği hükümetin kriz karşısındaki tutumunu da eleştirdi.

TÜRKİYE’nin en büyük perakende ve tekstil gruplarından Boyner Holding’in Murahhas Azası Cem Boyner, dünyanın eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik kriz yaşadığını belirterek, geçmiş zamanlardaki doğruların tamamının değiştiğini söyledi. "Krizin kendisi gelmedi ama kriz korkusu bile Türkiye’yi tuş etti" diyen Cem Boyner sorularımızı yanıtladı.

Dünyadaki krizin Türkiye’ye yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Türkiye’de kriz yok. Krizin korkusu var. Kriz korkusuyla Türkiye tuş oldu. Bazen korku problemin kendisinden çok daha büyük zarar verir. Şu an o noktadayız. Dünyada bu aslında bir milyarder krizi başladı. Milyoner krizine dönüştü. Maç izler gibi seyrettik. Ardından yavaş yavaş sokağa inmeye başladı. Aslında sokağa inen kriz değil, krizin korkusu. Normalde bu krize karşı kazanan bir büyük grup var: İşini kaybetmeyecek olan sabit ücretli çalışanlar. Sağda solda yatırımları yoksa, gelirleri düşmeyecek ama aldıkları her şey ucuzlayacak. Şu anda şirketlerde satın aldığımız hiçbir şeyi geçen yılki fiyatlara almıyoruz. Devletten alınan elektrik gibi girdilerin dışında her şey ucuzladı. Yeni bir arz-talep eğrisi oluşuyor. Ev, otomotiv fiyatları ucuzlayacak.
Müşteri gerçek kral olacak

Perakende sektörü nasıl etkilenecek?

- Herkes önünde sonunda müşteri. Türkiye’de 70 milyon müşteri var. Bunların hepsi kazanacak. Perakende bu dönemde en şanslı sektör. Düşün ki otomobil yedek parçası üretiyorsun. Avrupa’da otomobil satışları yüzde 50 düşmüş. Ne yapacaksın? İndirim yapsan da satamazsın ki! Perakendecinin elinde binlerce metrekare var. Müşterinin isteğine göre indirim de yapabilirsin, taksit de; iki alıp bir ödemek istiyorsa ona göre kampanya. Perakende kendi göbeğini kendi kesebilen bir sektör. Piyasadaki durgunluk müşteriler için gelecek birkaç ayı bir alışveriş festivaline çevirecek. Hatta yaza kadar görülmemiş fırsatlar olacak. Bütün perakendeciler müşterilerine en iyi teklifi sunmak zorunda. Kriz için farklı enstrümanlar kullanılacak. Biz ekmek satmıyoruz. Cazip alışveriş fırsatları sunmak zorundayız. Müşterinin gerçekten kral olduğu bir dönem yaşanacak. Yüzde 100 kazançlı çıkan müşteri olacak.

Mezarlıkta ıslık çalmak

Hükümetin kriz karşısındaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsuruz?

- Geç kaldıklarını düşünüyorum. Almanya’da Yunanistan’da mevduata yüzde 100 güvence varsa Türkiye de vermeli. Olmasına gerek yok demek mezarlıkta ıslık çalmak gibi. Tedbir krizden önce alınır. Problem çıktıktan sonra alınan tedbirin yüzde 70’i boşa gidiyor. IMF ile bir anlaşmayı CHP kullanabilir bu seçim harcamalarında hükümeti ağır disiplin altına sokabilir. Ama bu anlaşma güven vererek Türkiye’nin probleminin yüzde 50’sini çözer. Şu anda Türkiye seçim harcamalarını mı düşünecek? CHP’nin eleştirileri mi düşünülecek? İşini kaybetmemek için bekleyen 70 milyon insan var. Hükümet geç ve küçük davranıyor. Daha büyük adımlar atmalı. Hiçbir şey yapmadan nasıl krizin teğet geçmesini beklersiniz. Ekonominin aktörleri, iş alemi, bankalar tedbir istiyor.

Türkiye’nin müthiş büyümesine güvenip açtık ama verimsiz noktayı kapatın

Zarar eden noktaları kapatmayı da önerir misiniz?

- Kesinlikle. Bir kere 2001 krizinden sonra bütün alışveriş merkezi yatırımları durdu. Ekonomi düzelince bu yatırımlar arttı. Kaç yıldır açamadığımız mağazaları büyük bir hevesle açtık. Genelde mağazalar 1.5 yılda kendisini geri öder. Bu süreç kriz nedeniyle en az 3 yıla yayılacak. Herkes Türkiye’nin o müthiş büyümesine güvenerek mağazalar açtı. Stokumuzu müşterinin istediği şartlarda vermek ve giderleri ciddi anlamda kısmak zorundayız. Giderleri kısmak için kimse eleman çıkarmak istemez. Kár ve nakit katkısı iyi olan mağazalar bebek gibi korunacak. Olmayanlar elenecek. Bütün markalarımızda bunu yapıyoruz. Kimse verimsiz noktaları kapatırken utangaç davranmamalı. Bir gerçek var. Bunu inkar edersek altında kalırız.

Yabancı marka ve zincir alabilmek mümkün değil

Yurtdışında mağaza zinciri, marka almanın tam zamanı olduğu söyleniyor. Gerçekten böyle bir fırsat var mı?

-Mümkün değil. Şirketlerin değerleri o kadar düştü ki kimse bu fiyatlara satmaz. Alacak olan da şartlar nedeniyle iki-üç kere düşünür. Teoride kriz zamanları büyük fırsatlar doğurur. Ama şu anda kazanan-kaybeden belli değil. Hemen herkes kaybediyor. Çok parası olanlar bunları yatırımlarda değerlendirirler. Bütün bu yatırımlar düştü. Parasını Lehman Brothers’a yatıran batırdı.

Hisse senedi alan yüzde 70............
......... hedge fona koyan yüzde 50 kaybetti..........

Zengin Arap, Rus parasını kasada saklamıyor ki. Ucuza satışa çıktı diyelim. Biz de böyle bir sermaye birikimi yok ki gidip markalar, zincirler alsın.

Yabancıyla ortaklığımız biraz daha uzun sürecek

Yabancı ortağınız CVCI (Citigroup Venture) ile durumunuzda herhangi bir değişiklik var mı?

- Çok soğukkanlılar. Türkiye’ye anlayışla bakıyorlar. Birkaç günde bir yeni gelişmeler oldukça konuşuyoruz. Karşılıklı öğrenmeye, anlamaya çalışıyoruz. Türkiye’de birlikte yeni yatırımlarımız olacaktı. Onları biraz askıya aldık. Ortaklığımız biraz daha uzun sürecek. 2010 gibi halka açılarak yatırımlarını kazanca dönüştürmeyi düşüneceklerdi ama bu en az 3 yıl daha uzayacak gibi görünüyor. 2011’de yapmayı planladığımız ciro ve karlar 2013’te gerçekleşebilir.

Yeni pahalı bir denge kuruluyor

Bu kriz zamanının doğruları neler?

- Altınyıldız için ileriyi görüp önceden yün ithal ederdik. Şimdi önümüzü göremediğimiz için son anda spot alacağız. Medyayla iyi fiyata uzun vadeli anlaşmalar yapardık. Önümüzdeki yılı göremediğimiz için son dakikaya bırakacağız. Mağara adamı gibi acıktığımız zaman elini uzatıp yiyen bir nesil değiliz. Saklamayı biliyoruz. Her gece yatarken o gün için doğruları yaptıysak ne álá diyoruz. Ertesi gün sıfırdan yeni bir gün başlıyor. Uzun vadeli bir adım atmıyoruz. Günü yaşıyoruz. Geçmişte öğrenilenler artık bir işe yaramıyor. Büyük bir değişim yaşanıyor. Geçmişin yüzde 50’si olmayacak. Bunların yerine yeni bir şeyler mi gelecek yoksa kalan basit ve kolay anlaşılır dünya ile mi devam edeceğiz açıkçası bilmiyorum. Şirketleri aşırı likit tutuyoruz. Bu zaman için iyi ama kullanmadığınız paraların bir bedeli var. Normal şartlarda böyle yapmazsınız. Bu yeni pahalı bir denge oluşuyor.

.teşekkürler .....boyner.............

AHLAR ÇİKSİN
26-10-2008, 13:11
ANKARA MUSİAD FUARINDAN CANLI YAYINDA..................
....İLMİN DE ZEKATI VARDIR...
...DİYOR PROGRAM SUNUCUSU................
.....http://www.radyolar.org/lalegul_fm.asp.......
.....ÖĞRETMEK VE ÖĞRENMEK DİNİMİZ NE KADAR ÖNEM VERMİŞ............
.GERÇEKTEN KEŞKE AH TAM ANLAYABİLSEK..........

AHLAR ÇİKSİN
26-10-2008, 13:48
[ı]
.......bu türkiyenin krizi değil....................
.................ve....................
............şu ana dek batanda bir tek bankamız da yoktur..........[/ı]

AHLAR ÇİKSİN
30-10-2008, 11:01
.......bu türkiyenin krizi değil....................
.................ve....................
............şu ana dek batanda bir tek bankamız da yoktur..........

28.10.2008 09:02:04 Kriz Şimdilik Dünya Turunda Türkiye’yi Pas Geçti...
Kriz toplam 4 dalga şeklinde gerçekleşti. Kriz ABD’de, Kriz AB’de, Kriz Gelişmekte Olan Ülkeler’de ve sonunda Kriz Asya’da. Kriz ABD’den Asya’ya kadar uzayarak, dünya turunu tamamladı. Krizin her dalgasında bir kurtarma planı uygulandı. ABD’de Paulson Planı, AB’de İngiliz Modeli, Gelişmekte Olan Ülkelerde IMF Planı ve Asya’da ortak bir rezerv oluşturma ile birlikte Japonya’nın Eylem Planı. Krizin ilk dalgasında çürükler elenmiş ve Türkiye bu dalgada teğet geçmiş olabilir. Fakat yeni bir dalga ya da yeniden bir dünya turu başlayacak olmaması da olanak dışı değildir. Gelişmekte olan ülkeler ile ilgili Rayting kuruluşları derecelendirmelerini tamamlandırdılar. Sınıfta kalan ülkeler IMF’ye baş vurdu. IMF kendisine başvuranlar ve başvurmayanlar için hafta sonunda bir paket hazırladı. Gelişmekte olan ülkelerde yaşanan gelişmeler an be an Türkiye’de yansıma buluyor. Diğer Gelişmekte Olan Ülkeler de yaşanan olumsuzlukların menfi etkisini yaşadığı gibi bu ülkelerin menfi etkiler karşısında yapılan müdahalelerin pozitif etkileri de Türkiye’de yansıyor ve Tükiye bu şekilde Gelişmekte Olan Ülkeler liginde dalgalanıyor. IMF hafta sonunda krizde zor durumda kalan Gelişmekte Olan Ülkelere ilişkin bir fon hazırlandığını duyurdu. IMF Macaristan ve Ukrayna’ya kaynak sağlanacağını açıkladı. IMF Türkiye, Brezilya ve Güney Kore’nin ayrıcalıklı konumda olduklarını, fona ihtiyaçları olmadığını ama istedikleri halde kısa vadeli fonlardan ayrıcalıklı bir şekilde faydalanabileceklerini açıkladı. Dünyada Dolar, Sterlin ve Euro dün YTL karşısında en fazla değer kaybı gösteren para birimleriydi. YTL’nin değerlenmesinde önce Türklerin satışlarını takip eden yabancıların satışları rol oynadı. Dolar YTL karşısında son 3 günün en düşük seviyelerini dün itibariyle test etti. Brezilya Reali, YTL’den sonra dünyada en fazla değer kazanan para birimlerinden oldu. IMF para vermedi ama Türkiye ve Brezilya’ya fondan daha fazlasını açıklamalarıyla verdi. Şimdi kriz dünya turunu Asya ile birlikte tamamladı. Krizin Asya’ya varışı, finans sektörüne yönelik olmadı. Yen’in güvenli liman olmasından kaynaklandı. Asya’da sıkıntı finansal değil, reel sektör kaynaklı. Yen’in değer kazanması, Güney Asya kaplanlarının ihracatını zora sokuyor. Kriz tüm dünyayı turladı. Bu dünya turunda Türkiye’yi pas geçti. Kriz eğer bir kere daha dünyayı dalga dalga yeniden dolaşmaya başlarsa, Türkiye’nin işi daha zor olabilir. Son 4-5 günlük gelişmekte olan ülkelerin performansına baktığımızda, kısa vadede stresin Asya’ya kaydığını ve Gelişmekte Olan Ülkelerin göz önünden çekildiğini görüyoruz. Dolar düşerken, faizin yükselmesinin nedeni ise YTL talebinden kaynaklanıyor. Dolar tepe noktayı bulduğunda, İMKB’de dip noktayı bulacaktır. USD/YTL’nin 1.65’i aşağı yönde kırması durumunda, dün yaşanan atmosfer bugüne artarak yansıyabilir.

AHLAR ÇİKSİN
02-11-2008, 11:41
HAFTANIN MAKALESİ !....
................. Mazlumların âhı zalimleri boğar ...
....http://www.***********/............
Dünyayı asırlarca sömürenler; gözyaşı ve kan üzerinden kendilerine servet sağlayan, şato kuranlar; bankaları, orduları; fabrikaları, üniversiteleri, uluslarası kuruluşları ile bir sistem inşa edip alabildiğine tüketime dalanlar, vur patlasın çal oynasın bir hayata bağlananlar son mali kriz ile kriz geçirmeye feryada başladı.

Kriz dalga dalga bütün bu zenginler âlemini istila etti. Zenginler yapmış oldukları kumdan kulenin yıkılmaması için formüller arıyor.
Bu zenginliğin yıkıntıları altında kalanlar ise daha beter bir fukaralığa mahkum oluyor. Açlık ve ölüm her yanda kol geziyor. Fakir ülkelerden binbir zorluğa, tehlikeye katlanarak zengin ülkelere göç etmek isteyenler; kırık dökük teknelerden, patlak botlardan, polisten, soyguncudan kaçmak isterken yakalanıyor, onlar olmazsa fırtına kopuyor, kıyıya zayıf bünyeli garibanların, çocukların cesetleri vuruyor. İnsan kaçakçılığı bir "iş kolu" olarak eski "kölelik" düzeninin yerini çoktan aldı.

Niçin kaçmasın, niçin gitmesin, niçin bunca tehlikeyi göze alsın. Çünkü zaten aç, zaten ölümün kara gölgesi bir köşede bekliyor.
Dünya sisteminin baronları bu karanlık tabloyu gözlerden kaçırmak için "Yardım kuruluşları"nın faaliyetlerini cilalıyorlar. Adil bir düzen kuracaklarına, dünya gelirinin yüzde doksanına el koyduktan sonra, gûya çok iyiliksever olduklarından bu aç ülkelere yardım kuruluşları ile kol kanat geriyorlar. Göstermelik bir iş, boşuna bir çaba.

Merkezi Londra'da bulunan yardım kuruluşu Oxfam, "16 Ekim Dünya Gıda Günü" münasebeti ile yayımlandığı bir raporla uyarıda bulundu: Gelişmekte olan ülkelerde yaşayan yaklaşık bir milyar kişi, gıda fiyatlarının artması sebebi ile aç kalma tehlikesi ile karşı karşıya kalacak. Bu böyle ama bir de şu var: Dünyayı sarsan krizin verdiği zarar şu kadar ise, yağmur ormanlarını yağmalayanların dünyaya verdiği zarar her yıl bunun beş katı. Bunu dile getiren yok.

Dünyada halen bir milyara yakın insan yetersiz besleniyor. Oxfam Başkanı Barbara Stocking'in açıklamasına göre geçen yıl Guatemala'da buğday fiyatı yüzde üç yüz, Kamboçya ve Filipinlerde pirinç fiyatı iki kat artmış.
Barbara Stocking diyor ki; sanayileşmiş zengin ülkeler bu fakirlere yardım etsin. Evet etsin. En başta bu ülkelerin mevcut zenginliğini asırlardır sömürüyorlar, bundan vazgeçsinler. Kendi tüketim alışkanlıklarını bu ülke insanlarına aşılamasınlar.

Bir başka uluslararası yardım örgütü "Care" son raporunda Afrika Boynuzu'nda on yedi milyon kişinin aç kalacağını açıklamış. Bu rakamın 6,4 milyonu sadece Etiyopya'da bulunuyor. Somali halkının da yarısı açlık tehlikesi ile karşı karşıya.
Açlık bir yana bu ve bu gibi ülkelerde iç çatışmalar birbirini kovalıyor, kan durmuyor, insanlar şaşkınlıktan ne yapacağını bilmiyor. Akan kanın ardında asırlardan beri olduğu gibi batılı haydutlar var.

Şimdi küresel bir mali kriz gündeme geldi ya; artık yardım kuruluşları da söz verdikleri yardımları yapamayacak. Durum daha da kötüleşecek.
BM Gıda ve Tarım Örgütü FAO bu doğrultuda uyarıda bulunmuş. Zengin ülkeler krizi bahane ederek yapacakları yardımları keserlerse açlık artık önü alınmaz bir felaket olacak.
Şurasını herkes iyice bilmeli: Açlığa mahkûm olan ülkeleri bu duruma getirenler şimdinin zenginleridir. Şu an dahi kanlı ellerini fakir ülkelerin tabii zenginlikleri üstünden çekseler, bu ülkelerin yönetimine müdahale etmeseler, yaşam tarzlarına karışmasalar, komşu ülkeler arasına nifak tohumu ekip savaşlara sebep olmasalar, silah satışlarını körüklemeseler bu ülkeler belki bir süre daha sıkıntı çeker ama sonunda mutlaka ayağa kalkarlar.

Bu yardım kuruluşları mevcut Dünya Sistemi'nin bir parçasıdır, bir vidasıdır. Tıpkı yeşil örgütler gibi.
Bunları bizim ülkemizdeki yardım kuruluşları ile karıştırmamalıyız. Bizim yardım kuruluşlarımız dayanışmanın, merhametin, şefkatin üzerinde yükseliyor. Son zamanlarda bunlara yönelen tenkitlerin, yolsuzluk iddialarının aslı olsa bile esası etkilemez bu. Birkaç kişinin eseridir. Ne demişler: Bir tas suya bir damla mürekkep damlasa suyun rengi değişir.

Yardımlaşmaya, dayanışmaya, merhamete, şefkate bu kriz zamanlarında daha fazla ihtiyacımız var. Dedikodular, kara çalmalar bizi yıldırmasın; yardım için dün bir veriyorsak, bugün iki verelim.
Dünyayı açlığa, sefalete, savaşa, yokluğa, krize sürükleyenler dünün olduğu gibi bu günün zalimleridir. Ve bu zalimler elbet bir gün mazlumların âhı altında ezilecekler.

Mustafa Kutlu
.
.
.
DİKKAT! Gelmiş geçmiş en acımasız virüs
http://www.moralhaber.net/haber_detay.php?haber_id=50839

AHLAR ÇİKSİN
03-11-2008, 12:04
03.11.2008 08:34:03 Ekonomi Siyah, Barack Obama Yeşil...

Geçen hafta yaşanan değişim Merkez Bankalarının faiz indirimlerinden kaynaklanmıyor. ABD’de yaşanacak değişimden kaynaklanıyor. Belki ABD tarihinde ilk defa sonucu belli olan bir Başkanlık seçimi yaşanacak. ABD değişimi istiyor, değişim ise Barack Obama ile birlikte geliyor. “ABD’nin başına siyah Başkan gelebilir mi?” tartışmaları ABD’de bitmiş durumda. ABD’lilerin gözünde ekonomi siyah, Barack Obama yeşil renkte. Barack Obama’ya kurtarıcı gözüyle bakılıyor. Barack Obama değişim, Clinton’un eski danışmanlarından kurulu Obama’nın ekonomi yönetimi ise ekonominin kurtarıcıları rolünde. Bu yüzden de seçimler öncesinde ABD piyasaları kaynaklı geçen hafta bir yükseliş yaşanmaya başlandı. Piyasalarda Obama’yı yeşil görüyor. Bu haftaya girerken yine seçimler ağırlıklı olacak. Ayı piyasası rallisi dahi diyemeyeceğimiz, kısa vadeli bir rahatlama yaşadığımızı söyleyebiliriz. Ayı piyasası rallisi yaşanan dönemlerde piyasalarda daha güçlü görünümler gözlemlerdik. Halbuki piyasalar hala çok çekingen ve ürkek. Piyasalarda yaşanan güçlenmenin kalıcılığı, para piyasalarından liborlar ve CDS gibi biraz komplike araçlardan takip edilebileceği gibi Dolar ve Yen’in diğer para birimleri karşısında performanslarından da takip edilebilir. Dolar ve Yen’de sert değer kayıpları yaşanması durumunda, ayı piyasası rallisine geçtiğimizi söyleyebiliriz. Fakat şu anki durum, yükselişin hız kesmesi durumunda rüzgar daha hızlı bir şekilde tersine dönebilir. Piyasacası, borsalar sert satışlar geldiği anda fonlar da satışa geçip Dolar ya da Yen’de pozisyon alabilirler ve bu rahatlama bir anda sona erebilir. Bu rahatlamanın ne kadar devam edeceği yarından sonra ABD piyasalarında yaşanan harekette belli olacaktır. Barack Obama’nın seçilmesi sonrasında, Obama’nın ekonomi için vereceği mesajlar kısa vadede rahatlamayı devam ettirir mi göreceğiz. Son 20 yılın en kötü ayını geride bıraktık. Yani son 20 yılın en hızlı düşüşü yaşanan ayın ardından yeni bir aya giriyoruz. Bu yaşanan rahatlama sonrasında düşüşe güçlü bir tepki verilmesi de olası ama böyle gerekli alt yapı oluşmadı. Gerekli alt yapı için daha önce yazılarımızda yer verdiğimiz 15 Kasım’da yapılacak Dünya Finans Zirvesi’ne yönelik beklentilerin olgunlaşması gerekiyor. 15 Kasım eğer piyasalar gözünde Dünya Finans Sistemi’nin yeniden şekilleneceği bir düzeye gelirse o zaman Kasım ayı, son 20 yılın en hızlı tepkisine sahne olur. Dünya Finans ve Para Sistemi eninde sonunda yeniden şekillenecektir. Bu ya 15 Kasım’da ya da faiz indirimlerinin hiçbir ekonomik birimi etkilemediği anlaşıldığı zaman olacaktır! Şimdilik sadece yarın ABD’de gerçekleşecek seçimleri ve kısa vadeli rahatlamanın devamına odaklanmak kafidir. Yaşadığımız kısa vadeli bir rahatlamadır ama şartlar ay ortasında oluştuğu taktirde Kasım ayını kapsayacak güçlü bir tepki hareketine dönüşebilir.

AHLAR ÇİKSİN
03-11-2008, 12:10
Uzun Vadeli Perspektifte;Olumlu Senaryo,Yumuşak Resesyon...


Geçen hafta gelen ABD ve İngilitere’ye ait ekonomik büyüme rakamları, ülkelerin teknik resesyona beklentilerden önce gireceğini gösteriyor. Merkez Bankaları ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar artık resesyonu engelleyemezler. Sadece yumuşak bir resesyon ile birlikte ekonomileri yeniden büyüme yönünde ivmelendirebilirler. Üçer beşer Merkez Bankaları’nın faiz indirmelerinin nedeni yumuşak bir resesyon yaşanmasını sağlamak ve ABD-İngiltere ile birlikte AB ülkeleri içerisinde görülecek resesyonun kendi ülkelerine olan etkilerini azaltmaktır.2007 yılında ekonomide yumuşak iniş için yapılan faiz artırımları,2008 yılında yumuşak resesyona geçiş için faiz indirimlerine dönüşmüştür. Faiz indirimlerinin etkili olması ve yumuşak bir resesyon yaşaması için ekonomik birimlerin harekete geçmeleri gerekmektedir. Yani tasarruflar önce nakde sonra tüketime dönüşmelidir. Faiz indirimleri likidite sıkıntısını çözerse, güven gelecek. Güven çarpan unsuruyla tüketimi de getirecektir. Olumlu senaryo yumuşak resesyon ise olağan senaryo üç çeyrek sürecek resesyondur. Yani 2009 yılının ortasından sonlanan resesyon ve ardından büyümeye geçecek olan ekonomiler. Bunun için yine faiz indirimlerinin likidite sıkışıklığını biraz geç olsa da açmasıyla ilgilidir. Olumsuz senaryonun göbeğinde ise faiz indirimlerinin çözemediği likidite sıkışıklığı olarak özetleyebiliriz. Buna şiddetli resesyon yada iktisadi olarak ekonomik depresyon diyebiliriz. Yatırımcılar faize duyarsızdır carry trade yapmaz, tüketiciler kredi faizine duyarsızdır tüketim yapmaz, kredi verenler faize duyarlıdır ama kredi vermez durumudur. Yaşadığımız durum ve gidiş hat bir bakıma likidite tuzağıdır. Para faize duyarsızdır ve likidite faiz indirimleri ile çözülemiyordur. Yapılmaya çalışılan yumuşak resesyon, fakat gidişhat ekonomik depresyondur. Merkez Bankaları faizin etkisiz olduğunu görene kadar bu gidiş hat ve faiz indirimleri devam edebilir. Fakat bir gerçek vardır ki faiz etkisiz ise Merkez Bankaları’da etkisizdir. 2009 yılında ise bu etkisizlik, acizliğe neden olabilir. 2008 yılında Merkez Bankaları likidite sağlamak amacıyla bilançolarına ve boylarına bakmadan kalitesizleştirmişlerdir. Şu an yapılan müdahaleler etkisini göstermemiştir ama bu müdahalelerin finansman boyutunun olumsuz etkileri kendini gösterecektir. Faiz indirimlerin bir nedeni de müdahalelerin finansmanı gerçekleştirmektir. Eğer yumuşak bir resesyon yaşanırsa, müdahalenin finansmanı gerçekleşir. Bu yüzden ekonomik büyüklükler ne kadar erken etkilenmeye başlarsa,müdahalelerin refinansmanı o kadar erken olur. Sadece faiz indirimi ile likidite sıkışıklığı çözülmediği anlaşılırsa, sistemin çöktüğü kabullenir, eski çıkarlar göz ardı edilir ve yeni sistem kurulursa o zaman olumlu senaryo olan yumuşak resesyona gidişat başlar.
.
.

AHLAR ÇİKSİN
05-11-2008, 10:41
Piyasa Yorumları

10:13 ABD'de Vadeli Kayıplar %1,50'ye Vardı,İMKB'de Gerileme İse %1,61'e Yükseldi...
10:03 İMKB %0,85 Oranında Düşüşle,29.000 Seviyesine Geriledi.29.088 Seviyesinden İşlemler Devam Ediyor...
10:02 Yurtdışı ve Yurtiçinde Yaşanan Likidite Artışına Bağlı Olarak Geri Çekilmelerin Sınırlı Düzeyde Kalması Beklenebilir...
10:00 Avrupa Vadeli İşlemlerde İse %0,50 Oranında Hafif Satıcılı Bir Seyir Gözleniyor...
10:00 ABD Vadelileri Seçim Sonrasında Realizasyon Gözleniyor, %1 Oranında ABD Vadelilerinde Gerileme Var...

09:22:55 Tek Bir Çıpa Var, O da Global Kriz Çıpası...

Tek Bir Çıpa Var, O da Global Kriz Çıpası...
Global krizin bir denklemi var. Bu denklem Global Kriz=Global Likidite’dir. Likidite daraldıkça, varlık satışı yaşanır ve krizin etkisi artar. Likidite artıkça, likidite sıkışıklığının verdiği zararlar azalır. Piyasalarda süre gelen iyileşme, global likidite ile sağlanan gelişmeyle ilgilidir. Likidite koşullarında süpriz iyileşmeler görülüyordu ama likidite artışı fiyatlara yansımıyordu. Euribor faizleri Ekim ayı başından bu yana o kadar hızlı düştü ki, Mart 2008 tarihindeki seviyelere geriledi. Likidite sağlaması sonrasında, likiditenin Dolar ve Yen’e olan yöneliminin sona ermesinin ardından piyasalarda bu hızlı toparlanma görülmeye başlandı. Likiditenin artmasıyla Türkiye’de faizler %21.57’ye geriledi ve İMKB 2008 yılı içerisinde ilk defa 6 kez üst üste artı kapatma başarısını göstererek 28.000-31.000 bandına oturdu. ABD’de seçimleri sonrasında artan likiditeye bağlı olarak piyasalarda ortalamalara yöneliş devam edebilir. Global kriz denklemi aynı zamanda Türkiye’nin yeni çıpası durumdadır. 2005 yılına kadar Türkiye’nin iki çıpası vardı. Biri IMF, diğeri AB çıpası. Türkiye ev ödevlerini yapar, piyasalar not verirdi. Çıpaları bırakalı ve bakmayalı uzun zaman oldu. Bugün AB Komisyonu Türkiye ile ilgili yıllık İlerleme Raporu’nu açıklayacak. Ne Ankara ne de piyasalar bu raporu eskisi gibi okumayacak ve notlar çıkarmayacak. Halbuki daha 3 sene önce AB İlerleme Raporu’nun tarihi yıllık ajandalarda işaretlenir ve piyasalar merakla bu raporu beklerdi. Piyasaların gözü kulağı bugün AB’de değil, ABD’de ki seçimlerde olacak. Çünkü artık lokal bir çıpamız yok, global bir çıpamız var. Bu global çıpa, AB ile üyeliğin üzerinde ve AB’nin kapılarını açabilecek düzeyde önemli. Bu global çıpa, global kriz çıpasıdır. Türkiye’nin krizden en az zararla kurtarılması, en büyük referansı olacaktır. Çünkü AB üyesi olan ülkeler mevcut durumda ekonomik kriz ve banka batıkları içerisinde çabalarken, AB üyesi olmayan Türkiye krizden AB ülkeleri kadar etkilenmiyor. Krizin bize gösterdiği Avrupa Birliği’nin bir ekonomik kalkan olmadığıdır. Üye olan Macaristan ve Bulgaristan’ın kredi notları indirildi. Aynı zamanda bu yıl içerisinde Macaristan’ın 2 kez borçlanma piyasasında likidite sağlanamadığı için çöküş yaşandı. 2004 yılında üyelik başvurusunda bulunan ve seneye tam üye olması beklenen Hırvatistan’ın ekonomik görünümü son dalgalanmada negatife düşürüldü. Halbuki AB üyelik koşullarını yerine getiren ülkelerin ya da ülkeler topluluğunun global krizden etkilenmesi imkansızdır. Bunun nedeni Maastricht Kriterleri’dir. Türkiye AB’ye üye değildir ama Maastrisch kriterlerine uyum sağlamaktadır. Türkiye eğer bu global krizi ne edip yapıp en az zararla atlabilirse, AB’ye üye olmaktan daha büyük bir referansa ulaşacaktır. Böylelikle kapı çalan bir ülke değil, kapısı çalınan bir ülke olacaktır. Hakan Uskukay

AHLAR ÇİKSİN
07-11-2008, 08:44
Global krizde sinsi oyunlar

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde döviz kurlarının düşük kalması, hatta daha da düşürülmesi için George Soros ve benzeri diğer büyük global oyuncularca çok büyük çaba sarf edilmektedir.

Bunlar batının gelişmiş ekonomilerinin yöneticilerini ve merkez bankalarını, IMF ve Dünya Bankası gibi global finans kurumlarını da ortak amaçları konusunda ikna ettiler.

George Soros'un ve benzeri diğer büyük global oyuncuların aşağıda belirttiğim amaçlarına uygun olarak ABD Merkez Bankasından, batılı ve diğer gelişmiş ülkelerin merkez bankalarından, diğer güçlü bankalarından, Dünya Bankası, Avrupa Kalkınma Bankası ve IMF den istedikleri şu şekilde özetlenebilir.

—ABD, Avrupa ve Japonya Merkez Bankaları'nın ve IMF'in bu maksatla Brezilya, Macaristan, Polonya ve Türkiye gibi ülkelerin merkez bankaları ile "swap" anlaşmaları yaparak onlara yeterli miktarda dolar kredi sağlanması istenmiştir.

—IMF döviz darlığı olan Türkiye, Macaristan, diğer doğu Avrupa ülkeleri, Pakistan gibi ülkelere popülist harcamalardan vazgeçmeleri koşulu bile aranmadan kolayca borç vermelidir.

—ABD ve Avrupa bankalarının gelişmekte olan ülkelere açmış oldukları kredileri geri istemesi engellenmelidir.

—ABD ve Avrupa gelişmekte olan ülkelere batıdan yapılacak ihracata da ihracat kredisi vermelidir ki gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkelerin mallarını kolayca ithal edebilsinler.
George Soros gibi global fon sahipleri ve yöneticileri gerçekte niçin bu sürecin fikir babası olup başlattılar?

Aşağıda belirttiğim batılı ülke çıkarlarının yanı sıra, onlara ilave olarak hem bu fonların hem de batılı ülkelerin başka ortak çıkarları da bu süreci gerektiriyor. Bu fonların gelişmekte olan Türkiye gibi ülkelerdeki sıcak para (portföy) yatırımları, kriz nedeniyle merkezlerinde ortaya çıkan acil para ihtiyaçlarını karşılamak üzere, yerel para cinsinden (Türkiye'de lira cinsinden) yatırımlardan çıkması gerekiyor. Ancak gelişmekte olan ülkelerdeki döviz darlığı nedeniyle bu fonlar yerel paradan, örneğin Türkiye'deki lira portföylerinden dolara dönüşe geçince döviz kuru yükseliyor. Mesela Türkiye'de dolar kuru 1.8 olduğunda, elindeki lira portföyü ile sıcak para Türkiye'den 60 milyar dolar alıp merkezlerine götürebilecekken, dolar kuru 1.2 olduğunda 90 milyar dolar alıp götürebilecektir.
Yani sadece Türkiye'den aynı miktar lira ile 30 milyar dolar daha çok götürebilecektir.
Brezilya, Meksika, Güney Kore, Singapur ve daha çok sayıda gelişmekte olan ülkeleri hesaba kattığınızda bu mekanizmanın Soros gibilere sağlayacağı fayda ( bu ülkelere vereceği zarar) yüzlerce milyar doları bulmaktadır.
....Ülkemizin geleceğine dair net yazılar...
..
İşte Soros gibilerinin batılı devlet ve kurumları gelişmekte olan ülkelere kredi seferberliğine yöneltmesinin önemli sebeplerinden birisi budur. Lira portföylerinden daha çok dolar sağlamak. Halbuki IMF ve FED in bu ülkelere vereceği krediler dolar olarak verilecek ve dolar olarak herhangi bir erime, azalma söz konusu olmayacaktır.

Gelişmiş batı ekonomileri ve onların büyük oyuncularının çıkarları neleri gerektiriyor?

Global oyuncuların uygulamaya koydurduğu kredi mekanizmaları gelişmekte olan ülkelerin bağımlılığını artıracak ve batının mallarına harcama yapmalarını, batının üretimini ve gelirini artırmada ve durgunluktan çıkmasında etkili olacaktır.

Onlara göre, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin batının gelişmiş ülkelerinden ithalatları azalmamalı, mümkünse artmalıdır. Böylece gelişmekte olan ülkelerin ithalatı ile kendi ekonomileri taleple beslenip kendi vatandaşlarına gelir yaratırken (tabii ki bu Türkiye için yerli üretimi, vatandaşlarımızın gelirini azaltan tersine bir etkidir) aynı zamanda batı ekonomilerine bağımlılıkları devam edecek ve mümkünse artacaktır. Bu nasıl sağlanabilir. Elbette bu ülkeler borçlandırılarak. Batının serbest piyasa finans sistemi bu borçlandırmayı şimdiye kadar kendiliğinden yapıyordu.

Fakat şimdi krize girdi ve yapamıyor. O halde gelişmekte olan ülkelerin bu borçlanıp bağımlı kalma, kendi öz üretimlerine dönme yerine batıdan ithal etme alışkanlıklarını sürdürebilmeleri için batının büyük oyuncularının çareler bulmaları gerekiyor. Ne olabilir bu çareler? Batının özel sektör finans sistemi borçlandırmaya devam edemiyorsa o zaman devlet kurumları devreye girip Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri borçlandırmaya devam etmeliler. Batının büyük oyuncuları ve George Soros gibi büyük fonların sahipleri hemen konuyu pişirip batının kamu yöneticilerine benimsettiler ve hem IMF, hem de
(daha da ilginci tarihinde ilk defa) ABD Merkez Bankası (FED) gelişmekte olan ülkelere daha önce görülmedik bir şekilde borç verme yarışına girdiler.

ABD Merkez Bankası, George Soros'un ve batılı diğer büyük oyuncuların yukarıda özetlediğim isteklerine uygun olarak Brezilya, Meksika, Güney Kore ve Singapur'a 30'ar milyar dolarlık "swap" olanağı tanıdı. Bu ülkelerdeki döviz kurları düşmeye başladı. IMF'nin bolca dolar sağlamaya başladığı ülkelerin sayısı da giderek artıyor. Daha yenileri de olacak. Böylece gelişmekte olan ülkelere verilen astronomik borçlarla onları borçlandırıp, ithalatlarını artırıp gelişmiş ülkelerin kendi mallarına talep yaratmak suretiyle gelişmiş ülkelerdeki ekonomik krizi ve durgunluğu aşmayı kolaylaştırmak istemektedirler. Yani krizi aşmada gelişmekte olan ülkeleri borçlandırıp sömürmek bir araç olarak kullanılmaktadır.

Türkiye'de döviz kurlarının düşmesini isteyenler veya bu yönde girişimde bulunanlar bilmeyerek (bazı bağlantılı kişiler ve şahsi çıkarı gerektirenler ise bilerek) George Soros ve diğer batılı büyük oyuncularla aynı amaca hizmet etmektedirler.

Bizim Merkez Bankası'nın döviz satım ihaleleri de Soros ve benzerlerinin amaçlarına hizmet eder, cari açığı iflas edinceye kadar devam ettirir. Bu günlerde ülke çıkarları Merkez Bankasının döviz satım ihaleleri değil döviz alım ihaleleri yapmasını gerektirir. Aksi halde ülke menfaatleri ve döviz rezervleri yabancı fonlara peşkeş çekilmiş olur. Sonuç daha çok dışa bağımlılık, sömürülme ve teslimiyet olur.

Artık cari açık yoluyla yabancı malı tüketmek için yabancılardan borçlanmak, borçlanılan dövizleri düşük kur sayesinde artan ithalatla tekrar yabancılara geri vererek ülke olarak geleceğimizi tüketmekten vazgeçmeliyiz. Daha birkaç ay öncesine kadar söylenen çari açık problem değil borçlanabiliyoruz şeklindeki günü güllük gülistanlık göstermek uğruna geleceğimizi dinamitleme politikası katiyetle geride bırakılmalıdır. Döviz ihtiyacımızı daha çok ihracat yaparak, daha çok turizm geliri sağlayarak, daha az ithalat yaparak karşılamalıyız. Döviz kuru politikası bu amaca yönelik olmalı, tamamına yakını tüketim esaslı hammadde, ara mal ve tüketim malı ithalatına yapılan harcamaları, popülist nitelikli harcamaları azaltıp onun yerine enerji yatırımlarına, verimlilikte dönüşüm yaratacak teknoloji ve kalkınma yatırımlarına harcamalıyız.

Dr. Hamit BOZKURT
Eski Maliye Müfettişi

AHLAR ÇİKSİN
07-11-2008, 09:09
Avrupa’da şok
Durgunluğu aşmak isteyen Avrupa, sonunda faiz indirimine gitti.....
Avrupa Merkez Bankası faiz oranlarını 3.25’e çekti.
. Bu hareketle euro yeniden değer kazanmaya başladı. Bu faiz hareketinin Avrupa’da işlerin ciddi anlamda kötü olduğuna işaret ettiği şeklinde yorumlandı.

Ne seçim, ne tedbirler
Piyasalar seçimi değil, verileri merak ediyor. ABD ekonomisinin gidişatı ne yönde ona oynuyor.

BUGÜN büyük gün
BUGÜN ABD’de işsizlik rakamları açıklanacak...........
Tahminler -200.000 civarında. Eğer böyle veya daha fazla bir sonuç çıkarsa, ekonomiyi düzeltmek adına daha çok uğraşmak gerekecek. Kötü gidişi durdurmak için seferberlik ilan edilecek gibi görünüyor.

METİN YIKAR


......

DÜN Durgunluğu aşmak isteyen Avrupa faiz indirimine gitti.....
__HEMEN ÖNCESİNDE İSE İNGİLİZ YİNE OYUN ETTİ ...
......ÖNCE FAİZİ ÇOK İNDİRDİ.......
...VE.PİYASALARLA İYİ OYNANDI...ÖNCE YUKARI ÇEKİLDİ ..
Avrupa faiz indirimi PEŞİNDEN AÇIKLANDI DAHA AZDI..
BU ARA PİYASALAR SERT YUKARI ÇEKİLMİŞTİ..
OYUN BÜYÜK OLDU...BUNA ÖZELLİKLE DİKKAT EDİLMELİ__NEDİR BU OYUN....

AHLAR ÇİKSİN
10-11-2008, 16:32
HAFTANIN MAKALESİ !

VE SON!!!

Bugüne kadar ülkelerin kanını emerek yaşayan bu dev’in eceli geldi.

Başı kesilen horozun çırpındığı gibi çırpınıyor.
Siz onun sağa sola silah sıkmasını güçlülüğüne hamletmeyiniz.

Ölmüş sırtlanın üzerinden geçen rüzgar sırtlanın tüylerini sallayınca canlılığına işaret zannedip korkan hayvanlar gibi olmayın.

Hepiniz birlikte üzerine çullanmanın tam zamanı.
Aydınlarımızın imanını, İmanlıların canını alanlara karşı .........
Mücahitler! Geçmişten gelen rüzgarıyla tüyleri sallandığı için ülkelerin üzerine varamadığı bu kokuşmuş devi yere devirin ki, korkudan yanına bile yaklaşamayanlar, her bir kılını ve kemiğini, nefretlerinin kazanında kaynatsınlar.

İçi katran karası kadar kirli, dışı İsa elbisesiyle süslü bu sırtlan sürülerinin mazlumların çocuklarını dahi haçla hançerlemesine izin vermeyiniz.

Adam öldürme merkezleri olan üslerini bütün ülkelerden çeksin
Şimşek hızıyla hareket ediniz, yıldırım olup çarpınız.

Demokrat elbisesi altında cellatlık yapan bunları tabut içinde gönderiniz ki, iğrenç cesetleri ülke topraklarını zehirlemesinler.

Kur’an okuyanlar! Tevbe suresini okuyunuz.
Tarikat ehli, Bu günlerde “Kahhar” ismiyle zikir yapınız.

Bürokratlar, Sömürgenlere karşı direnişçilerin işlerini kolaylaştırınız, işgalcilerin işlerini zorlaştırınız ve direnişçilere bilgi ulaştırınız.

Tefsirciler, “Şifa Tefsiri” nden Tevbe suresini okuyunuz ve okutunuz.İşçiler, İşgal kuvvetlerinin işgaline yönelik işlerde çalışmayı durdurunuz.

İş adamları, İslâm alemini işgale gelenlerle alışverişinizi kesiniz.

İşgalcilere kılavuzluk yapan Müslümanlar, Medine Münafıklarına ve Bizans’ın ajanlarına yataklık yapan Dırar mescidinde imamlık yapan Mecma’ bin Cariye, işin farkına varınca Bizans ajanlarının memleketine kadar giderek oralarda yeni Müslüman olanlara Kur’an öğretir.

Siz de onun gibi işgalcilerden, aldatılmışlığın intikamını alınız ve onun gibi işgalcilerin diyarına Kur’an okumayı taşıyınız.
Gözyaşı dökenler, ağlamanızı artırın ki, gözyaşı selinde boğun bunları.

Temizlik işçileri, çürümüş ve kokmuş medeniyetlerinin zehirli atıklarını ülkenize demokrasi ambalajı içinde bırakıp kaçmak isteyenlerin kendilerini temizleyin de başka ülke insanlarını kirletmesinler.

Bağrı yanıklar, karanlık yüreklerin, üzerinize döktüğü ateşler içinde kıvranırken ağzınızdan çıkan aaaaahlarla yakın onları.

Doktorlar, ülkenin tamamını hapishaneye çeviren, kendilerini gardiyan yapan, diri görmekten korkan, ölü soymaya bayılan bu hastalıklı insanları tımarhanelerde tedavi ediniz.

Mazlumlar, kulakları, alevler içinde çığlık atanların sesinden coşan, rüzgar önünde sürüklenen yaprak yerine kol, kafa, el, parmak savrulmasını seyretmeyi tercih eden, çiçek kokuları yerine çocuk yanıklarını koklamayı isteyen ifrit tabiatlı bu yaratıkların canını alınız ve daha fazla alçakça işler yapmalarını engelleyiniz.

Ressamlar, dünyayı kanla süsleyen, kan pıhtısıyla gezdiği her yerde kan fışkırtan, Beyazsaray’ın temelleri, zenci ve Kızılderili kemikleri üzerine kurulan, harç yerine kan kullanan bu insanların fırça gibi kullandığı jetlerini, füzelerini, toplarını tüfeklerini beyaza boyayın da ışık görmüş yarasaya dönsünler.

Demokratlar, demokrasi elbisesiyle ülkeler dolaşan ve güçsüz insanları tuzağına düşürüp kanını emen bu şeytanın üstünden bu soykayı soyup çıkarın ve iğrenç yüzünü cascavlak bütün dünyaya gösterin.
Zenginler, batı bankalarından özellikle Amerikan bankalarından bütün paralarınızı çekiniz. Bugüne kadar yatırdıklarınızı vermiyorlarsa, bundan sonra para yatırmayınız.

Mazlumlar, zulmetmeyiniz, zulme razı olmayınız ve zalimlere karşı direniniz.

Mahmut Toptaş

AHLAR ÇİKSİN
11-11-2008, 16:35
11.11.2008
IMF ile pembe dizi...


Türkiye’de alışkanlıklar gereği oluşan krizlerde, akla ilk kriz partnerimiz IMF gelir. Türkiye’nin ekonomik büyüme strateji, dış borç ve yabancı para girişi ile sağlanmış. Ne zaman dış ticaret açığı GSYIH içerisinde önemli bir paya sahip olmuşsa da Türkiye’de döviz krizi çıkmıştır. Türkiye 2001 krizine kadar yüksek dış ticaret açığı ve dış kamu borcu nedeniyle krizlerde hep IMF’ye sarılmıştır.

IMF’nin acı reçeteleri ile sıkı maliye ve para politikaları uygulanır, Türkiye krizden bir şekilde çıkardı. 2001 krizinden sonra kamu sektöründe büyük bir değişim yaşandı. Her an kriz çıkacakmış gibi döviz rezervleri artırıldı. Dış borçlanma yerine iç borçlanma tercih edildi. Sadece kamu değil, yurtiçi yerleşiklerde her an kriz olacakmış gibi döviz biriktirmiştir. Son yıllarda dış borçlanmayı sanayi sektörü yapmış, sıcak paranın yerini özelleştirmelerle gelen doğrudan yatırımlar almıştır. Krize yakın dönemde her ay büyümede rekorlar üzerin rekorlar kıran sanayi sektörü önce yavaşlamış ardından global krizle birlikte daralma rekorları kırmaya başlamıştır. 2001 krizinin baş aktörleri olan mali sektör ve kamu, son 7 yıldır kriz olacakmış gibi hazırlıklıydı.

2001’in baş aktörleri son yaşanan krizde rolünü sanayi sektörüne kaptırdılar. Kamu krize hazırlıklı yakalandığı için ise krizi değil, Mart ayında yapılacak yerel seçimi düşünüyor. IMF ile görüşmeler ise seçime odaklı gidiyor. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcı Nazım Eken geçen Perşembe günü yaptığı açıklamada, IMF ile yaşanan sorunun, merkezi yönetimden yerel yönetimlere aktarılan fonlar olduğunu belirtmiştir. Hükümet aslında IMF ile anlaşmaya karşı değil, zamanlamasına karşı. Seçimler öncesinde yapılacak kamu harcamaları hep seçim yatırımı hem de kamu harcamalarının artırılması ile GSYIH’ya verilecek destek demek. Bu konuda Hükümet IMF’ye, IMF Hükümet’e karşı. Türkiye’nin IMF’ye maddi bir ihtiyacı yok, psikolojik olarak ihtiyacı var.

Türkiye’nin esas ihtiyacı maliye ve para politikalarının yumuşatılması hatta kamu harcamalarının artırılması ile birlikte iç talep yaratılması. Dünkü yorumumuzda Sanayi rakamlarının içerisinde İmalat sanayisindeki rekor daralmaya dikkat çekmiştik. Dün açıklanan kapasite kullanım oranları çerçevesinde imalat sanayine ait düşüşün nedenleri yer aldı. İmalat sanayinde düşüşün %51’lik nedeni iç talep yetersizlik oluşturuyor. Talebin düşmesi ile birlikte üretim fazlalığı oluşturmamak için üretim kısılıyor. Bu şekilde iç bir döngü oluşuyor.

Çin’in 600 Milyar $ tutarında talebi büyümeye yönelik planı yakında tüm devletlere örnek olacak. Sadece Türkiye bu durumda değil, tüm dünya aynı tablo ve riskle karşı karşıya. Türkiye’nin en büyük sorunu 2001 krizinde olduğu gibi döviz krizi değil, büyüme krizi. IMF ile Türkiye ile görüşmelerin geleceği belirsizken, IMF’nin geleceği de belirsizliğini koruyor. Hafta sonu yapılacak Dünya Finans Zirvesi sonucunda IMF’ye ve Dünya Bankası’nın görev tanımları değiştirilebilir ve geliştirilebilir.

IMF seçim öncesinde merkezi yönetimden yerel yönetimlere aktarılan fonların kısılması konusunda ısrarcı olursa, IMF ile anlaşma 2009 Baharına kalacaktır. Krizin en alevli günlerinde anlaşma yapmayan Hükümet, bir 4 ay daha beklemeyi tercih edebilirler. IMF ile eğer anlaşma olacaksa, bu yine bu hafta sonu yapılacak Dünya Finans Zirvesi görüşmelerinde belli olacaktır. Aksi durumda, IMF ile anlaşma 2009 baharına kalır.


Gökhan USKUAY

AHLAR ÇİKSİN
13-11-2008, 15:42
TCMB Dövize Müdahale Etmek Zorunda Kalacak...

TCMB Dövize Müdahale Etmek Zorunda Kalacak...
Yıl sonuna kadar 1,5 aylık dönemde, bankacılık sektörü 2008 yılı toplam sendikasyonların 1/3’ünün ödemesini ya da yenilemesini gerçekleştirecek. Önümüzdeki 1.5 ayda toplam sendikasyon büyüklüğü 3.8 Milyar $ tutarındadır. Son günlerde dolarda sert düşüş sonrasında yaşanan yükseliş de bu yüzdendir. Bugün 425 Milyon $ ve yarın 240 Milyon € sendikasyon ödemesi bulunuyor. Sendikasyon ödemeleri gerçekleştirildikten sonra yani Pazartesi günü yurtdışı paritelerde önemli değişim olmazsa kurlarda düşüş gerçekleşecektir. Kurlarda son günlerde yaşadığımız hareketlenmeyi ay sonunda daha şiddetli görmemiz olasıdır. 28 ve 30 Kasım tarihlerinde 1.18 Milyar $ sendikasyon ödemesi gerçekleşecektir. Ay sonuna kadar 3,8 Milyar $ toplam sendikasyonların sadece %50’si yenilenecek ya da ödenecek. Sendikasyonların diğer yarısı ise 4 Aralık’ta 375 Milyon $, 11 Aralık’ta 550 Milyon $, 17 Aralık’ta 113 Milyon $, 19 Aralık’ta 128 Milyon $ ve 26 Aralık’ta 700 Milyon $ olarak ödenecek. Yıl sonuna kadar zorunlu olarak reel bir talep gelecek. Olağan yabancıların talebi ya da yabancıların bu reel durumu fırsat olarak görmesi ile birlikte kurlarda yükseliş olabilir. Bu bizi bekleyen ve kaçınamayacağımız ama istenirse savuşturulacak bir tehlikedir. TCMB’nin 2 gün sürdürüp ara verdiği döviz satış ihalelerine, bugün yeniden başlaması durumunda, yıl sonuna kadar 35 iş gününde günlük 100 Milyon $ tutarında ihaleler ile 3.5 Milyar $ tutarında toplam satış ihalesi gerçekleştirebilir. 3.8 Milyar $ tutarında sendikasyon talebinin etkisini azaltabilir. TCMB Başkan Yardımcısı Erdem Başcı dün bir konferansta yaptığı konuşmada döviz cinsi karşılık oranlarının sınırlı miktarda düşürülebileceğini belirtti. TCMB, YTL cinsi bankalardaki vadeli vadesiz mevduatlara %6 karşılık, Döviz cinsi vadeli-vadesiz mevduata %11 karşılık almaktadır. Karşılık oranı döviz cinsinde düşecek her %1 oranında azalış, bankacılık sistemi döviz likiditesini 1 Milyar $ artıracaktır. TCMB rezervlerini korumak istiyorsa, DTH’a uyguladığı karşılıkları 3 puan oranında düşürmek suretiyle, bankacılık sistemine yine yıl sonuna kadar gerekli likiditeyi verebilir. TCMB yıl sonuna kadar dövize yeniden müdahale etmek zorunda kalacak Fakat yine olan olduktan sonra bu müdahale gerçekleşek...

AHLAR ÇİKSİN
13-11-2008, 19:33
............Kurtlar sofrasında işler!.............

a.dilipak@vakit.com.tr


Global sermaye için kriz, felaket değil nimettir..
Kurtlar sofrasına oturmak için önce o büyüklüğe ulaşmanız gerekiyor. Değilse onların reflekslerini izleyerek tavır alabilirsiniz.
Ya koruma refleksi ile oyuna gelmemek için taktikler geliştirir, ya da onlarla birlikte hareket ederek yağmaya ortak olursunuz..
Bunlar eğer krizi kendileri örgütlüyorsa, o işten zararlı çıkmazlar..
Nakit piyasasından değer kaybolmaz, el değiştirir.. Biri kaybederken de biri kazanır bu arada. Kaybeden ne kadar çoksa, kazanç o kadar büyüktür..Global aktörler, verileri / vakıayı değiştirmeye çalışmazlar, o veriler, vakına üzerinde nerede durduklarında kâr edeceklerine bakarlar.. Dolayısı ile düşüşte de kazanırlar, çıkışta da..
Dolar'ın 1200'lerden 1700'lere yükselişi de böyle oldu, petrolün 150 dolar eşiğinden tekrar 60 dolarlara dönüşü de..
Petrol dünya piyasalarında büyük ölçüde gerilerken bizde fiyatlar düşmüyor. Neden hiç düşündünüz mü? Çılgınca promosyonlar yapılıyor.. Böylece petrolde oluşan fiyat farkı kullanılarak belli marketler ve markalar öne çıkarılmaya çalışılıyor.
Yani bizim yerli kapitalistler, dünya sistemini modelliyorlar. Petrol ve para piyasaları üzerinden bulanık suda balık avlamaya çalışıyorlar..Bu dalgalanma devam edecek, çünki birileri bulanık suda balık avlamaya çalışıyor..
Bu çalkantıyı durdurmanın bedeli çok ağır.. Amerika trilyon dolar harcadı olmadı. Çin 500 milyar doları gözden çıkardı olmadı. Yarım günde piyasa umudu tüketti..
Şimdi, bırakın dalgalansın ve biz işimize bakalım diyorlar. Batan batsın, kalan sağlar bizimdir hesabı..
Kapitalistler, yeniden iman tazeliyorlar.. Rüzgara karşı yürümek değil, yeni yol akıntıya kürek çekmek..
Hesab şu: Ekonomiyi dalgalanmaya bırakalım, ufaklar batsın. Biz işimize bakalım. Fırtına geçecek ve deniz durulacak.. O zaman ayakta kalanlar yollarına devam edecekler..
Yani diyorlar ki, “bu durum tabii seleksiyondur.. Ekonominin doğası gereği, bozulan dengeler yeniden şekilleniyor..”Batma! Ve süreçten kazançlı çık..
Globalistlere göre Çin ve Rusya bu çalkantıya uzun süre dayanamaz.. Bazı zayıf yapılar ne kadar çabuk çökerse, yeni denge o kadar çabuk kurulacak. Onun için çalkantının durması değil, daha da şiddetlenmesi gerek..
Görünen o ki, ABD'de yeni başkan koltuğuna oturana kadar ekonomi dalgalı bir seyir izleyecek.. Daha sonra piyasalarda göreceli bir durulma beklenebilir.. Ama kriz üretim merkezleri istedikleri zaman yeniden krizi üretebilirler..Amaçlanan rakiplerin tasfiyesi ve dünyadaki serseri dolarların büyük ölçüde emilmesi..
Bu G20'ler bakalım ne yapacaklar? Onu bir görmemiz gerek..
Bu süreçte büyük ülkeler ve global aktörler dışında fazla yapacak bir şey yok. Sadece geleceği tahmin edebilmek önemli.. Bir de kapana sıkışmamak.. Yani şok dalgasına yakalanmamak..
Tekrar söylüyorum, bugün için borsa bir illüzyon ve kumardır. Para ve borsa büyücülerin elindedir..ABD, İngiltere, Almanya, Japonya, Rusya, Japonya ve Çin'i yakından izlemek gerek.. Tabii bir de global derin devletin kayıtdışı ekonomisini yöneten global sermayenin güç odaklarını. İçeride bir çatışma çıkarsa süreç de kontrolden çıkabilir.
Bana göre şimdi süreç büyük ölçüde kontrol altında. Yani derin güçler krizi yönetmeye devam ediyorlar..
Kuşkusuz onların bir planları varsa Allah'ın da bir planı vardır.. Her zaman evdeki hesaplar çarşıya uyacak diye de bir şey yok.. Bu kadrolar arasında görüş birliği de yok.. Her an her şey olabilir. İşte o zaman da işler tümü ile kontrolden çıkabilir..
Tek başına ABD'nin çökmesi halinde bile dünyada büyük bir ekonomik boşluk doğabilir. Bunun sebeb olacağı çalkantı ve yan etkileriyle, dünyadaki birçok ülke, firma ve markanın sonu olabilir..
Belirsizlik tedirginliğe, tedirginlik durgunluğa sebeb oluyor. Durgunluk ise başlı başına bir sorun!
Yani süreci etkileyen faktörler, aynı zamanda başka başka faktörleri de etkileyerek hissedilen krizi, gerçek krizden daha katmerli hale getiriyor..
Evet bu iş kapitalizmin krizi. Ama aynı zaman da Amerika'nın, AB'nin, global marketin, dünya para piyasalarının krizi.
İşin içinde psikolojik faktörler de var..
Üretim ve tüketim ilişkileri, finans piyasası, sanayi modeli, uluslararası düzen bu olduğu sürece ekonomik dengeler kolay kolay yerine oturmaz..
Bu dengeler bozulduğu için ekonomi bozuk, ekonomi bozuk olduğu için dengeler daha da bozuluyor. Yani kriz kendi kendini üretmeye başladı..
Bu aşamada yeni bir filozofiye ihtiyacımız var. Bunun için de sadece aklımızı değil sezgilerimizi de harekete geçirmemiz gerek. Bu da yeni bir denge, sanat, ritim, algılama ve bilişimle (tearüf) mümkün.. Sanatın yeni bir iletişim aracı olarak hayata geçirilmesi gerek.. Estetiğin etiğe yansıyan biçimi olan ahlakın yeninden hayata hakim olması gerek. Daha dürüst, daha cesur ve daha akıllı, bilgili olmak zorundayız.. Bu zaten hep böyle idi. Bu sonuç, bunların yokluğunun ya da eksikliğinin eseridir..
Adalet, barış, özgürlük gerek. Çevreyi gözeten, emeğin hakkını veren, israf etmeyen, etik ve estetik kaygılar gözeten, üretim ve tüketim ilişkilerini yeniden biçimlendiren bir siyasete ihtiyacımız var!
Eğer krizi aşmak istiyorsanız, ancak bu iş, adalet, barış ve özgürlükle mümkün.
Yoksa Mafia ve çetelere mahkûm oluruz..
Selâm ve dua ile..
NOT: Benim dilimle kapitalist, paralı olan değil, “Paracı olan”dır.. Akıllı olmakla, akılcı olmak arasındaki fark gibi bir şey bu. Paracı, bir işçi ya da işçi sendikası patronu olabilir, o kişi benim gözümde kapitalisttir.. Her şeyi paraya indirgeyen, para ile her şeyi yaptırabileceğini ve satın alabileceğini sanan ve insanları paralarına göre değerlendiren herkes kapitalisttir..

AHLAR ÇİKSİN
14-11-2008, 09:29
GOLDMAN SACKS NOT VERMEYECEK VE DEĞERLENDİRMEYECEK ARTIK...
S&P.RAPORU DEVAM EDİYOOR....(ARTIK RAPORLARI PEK ETKİLEMEYECEK)....VE ..........
................BİZDEN BİR RAPOOOOOOOR...................
...
.14.11.2008 09:19:26
............. IMF Özel Sektörün İlacı............
................................ Türkiye’nin Değil.....................

IMF Özel Sektörün İlacı, Türkiye’nin Değil...
OECD geleceğe yönelik büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize etti. ABD, Japonya, Avrupa ve OECD ülke grubuna yönelik tahminler dün açıklanırken, Türkiye’ye ilişkin öngörülerinde yer alacağı kapsamlı değerlendirme ise 25 Kasım günü açıklanacak. OECD’nin geçen ayki tahminleri ile karşılaştırıldığında, kısa vadeli büyüme öngörüleri daha fazla kötüleşmiş buna karşın 2010 yılına dair ufakta olsa yukarı yönlü bir revize gerçekleşmiş. Kısa vadeli beklentilerin kötüleşmesinin nedeni, krizin bu kadar kısa bir sürede ekonomik olarak yansıma göstermesi beklenmiyordu. Resesyon ilanları beklentilerde bir çeyrek öncesinde gelmeye başladı. Bu da krizin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Lehman Brothers’ın iflası, ekonomik daralmada katalüzör etkisi yarattı. OECD ABD’nin bu yılın 4. çeyreğinde %2.8 daralacağını ve 2008 toplam büyümesinin %1.4 gerçekleşeceğini tahmin ediyor. 2009 yılının ilk çeyreğinde ABD’nin %2 ve ikinci çeyreğinde %0,8 daralarak dibe vurması varsayılıyor. ABD’nin dibini 2009’un ilk yarısında bulması ve 3. çeyrekten itibaren yükselişe geçmesi bekleniyor. Tek fark 2009 ilk yarısına yönelik daralma tahmini yükselmesi, ikinci yarısında büyüme tahminini düşürerek %0,9 olarak daralma yönünde revize edilmesi.ABD’de 2010 büyüme tahmini ise %1,6 olarak varsayılıyor. OECD’in Avrupa’ya yönelik tahminlerine bakıldığında, Avrupa’da daralma ABD kadar şiddetli olmayacak. Avrupa’nın 2008’in 4. çeyreğinde büyümenin %1 daralacağı, 2009’un ilk çeyreğinde %0.8, 2009’un ikinci çeyreğinde %0,4 daralma yaşanacak. Avrupa bölgesinde 2009’un genelinde %0,5 oranında bir daralma sonrasında 2010 yılında %1,2 oranında büyüme yaşanacak. Japonya ise Yen’de yaşanan değerlenmeye rağmen en güçlü kalacak ekonomi olacak. Japonya’nın ekonomik büyümeye 2009’un 1. çeyreği ile birlikte geçileceği varsayılmış. Öngörülerde dikkat çeken en önemli unsur, toparlanmanın hızlı bir şekilde olmayacak ve zamana yayılacak. 2010 yılında ekonomik anlamda büyüme yaşansa bile işsizlik artmaya devam edecek. ABD’de 2010 yılında işsizlik oranları %7,5 seviyesine ulaşacak. Dünya OECD’nin gözüyle böyle görülüyor. Kurtarma planları krizin ekonomik etkilerini geciktirmedi. Ekonomik yansımalar beklentilerden önce gerçekleşiyor. Krize faiz indirimleri ile karşılık vermek, yangını bardak su dökmekle eş değer kalıyor. Dünya’da 2010 yılında dahi işsizlik artacağı öngürülürken, %0 sıfır faiz 30 yıl vadeli mortgage kredisi olsa dahi kaç çalışan bu fiyatlardan olsa bile ev almaya cesaret edebilir.Faiz indirimleri ekonomik daralma yaşanmadan önce faydası vardır. Kriz içerisinde faiz indirimi bir likidite tuzağıdır. Yukarıda verdiğimiz örnekte görüldüğü üzere gelecek kaygısı, tüketimi faiz ile harekete geçirmez. Tüketiciler kredi ile değil, kısa sürede etkili olacak kullanabilir gelirinin artmasıyla uyarılabilir. Buda maliye politikalarıyla yani vergi indirimleri ile olabilir. Türkiye’nin mali disiplini bozmadan iç talep artışı yaşanmayacak.IMF politikaları ile mali disiplin belki daha sıkılaşacak. Türkiye IMF’in verdiği paraya ihtiyacı yok, özel sektörün var. İhtiyati-Standby’ın ortalama süresi 1 yıldır. Kamu ve TCMB’nin toplam kısa vadeli döviz cinsi borcu 4 Milyar $’dır. Özel sektörün kısa vadeli borcu 47.8 Milyar $ olup, 2009 yılı içerisinde ödeyeceği borç miktarı 31.2 Milyar $ seviyesinde. Özel sektörün 2009 yılı içerisinde ödeyeceği borç rakamı, 2008 yılı içerisinde ödenen miktarın tam 3 katı olacak. Yukarıda görüldüğü gibi 2009 yılı ekonomik daralmanın yaşanacağı bir yıl olacak. Dolayısıyla kamunun dış ticaret açığı hızla düşecek.Böylece kamunun dış açığın finansmanı için 2008 yılı kadar zorlanmayacak. Bu yüzden IMF ile anlaşma yapılsa bile ekonomik bir kazanım olmayacak, kısa vadeli olumlu etki olacak.Kamu’nun sorunu büyüme, özel sektörün sorunu borç. Özel sektörün borçları yüzünden Türkiye’nin ekonomik görünümü S&P tarafından negatife düşürüldü. Kamu’nun kredibilitesi yüksek, özel sektörün kredibiletisi haliyle düşük. IMF Özel sektörün ilacı, Türkiye’nin değil.......
...... Türkiye özel sektör borçlarına.......
....................... Hazine garantisi getirirse........
...................... ve IMF ile anlaşırsa sorun çözülecektir....

AHLAR ÇİKSİN
14-11-2008, 10:14
HAFTANIN MAKALESİ !
........http://www.***********/.............
Cuma hutbeleri sivilleşmeli!


Ahmet Altan'ın önceki günkü “Korkuyorlar” başlıklı yazısında pek çok dikkate değer cümle vardı. Son zamanlarda hissettiğim bir rahatsızlığa denk düştüğünden şu cümle özellikle ilgimi çekti: “Cumaları camilerde 'devletin görüşleri' okunuyor.”

Camilerle, ezanla ve dindarlıkla hem yakın, hem mesafeli ilişkisini daha önceki bir yazısında samimi bir dille anlatan Ahmet Altan'ın bu tespitinde haksız olduğunu ne yazık ki söyleyemiyorum. Doğrusunu isterseniz gittiğim

Cuma namazlarının pek çoğunda kendimi cemaatin bir ferdi gibi değil, bir 'vatandaş' gibi hissediyorum.

Çünkü dinlediğim hutbelerden çoğu, cihanşümul bir dinin mesajlarından çok, vatandaşı olduğum devletin vatandaşlarına öngördüğü mesajları sunuyor bana.

Açık söyleyeyim ibadet etmek ve dinimizin sadece bu ülkenin vatandaşlarına değil, bütün bir kâinata feyz veren hakikatlerini dinlemek için gittiğim bir ibadethanede sınırlarını resmi söylemin çizdiği söz klişeleriyle karşılaşmaktan çok büyük rahatsızlık duyuyorum.

O resmi söylem ki, bizi ilkokuldan itibaren, şimdiki çocukları kreşlerden başlayarak yakalayan abartılı bir müsamereden ibaret aslında.

Tarihin gerçeklerini tümüyle kabullenemeyen, bu ülkenin insanlarının hissiyatını dikkate almayan, statükonun devamını devletin bekası zanneden bir zihniyetin her toplumsal konu başlığına giydirdiği hamasi kılıf...

Bu söylemin dili toplumun bireylerinin katılımıyla oluşmamış, aksine yukarıdan bu toplumun bireylerine dayatılmıştır.

Doğaldır ki aradan neredeyse bir asra yakın zaman geçmiş olmasına rağmen, bu söylem toplum hissiyatında mâkes bulamamıştır. Yakın zamanda bulacak gibi de görünmemektedir.

Ancak din ile bireylerin ilişkisi daha özel bir ilişkidir ve özel kalmalıdır. Bu nedenle devletin başka yerlerde vatandaşlarına izlettiği müsamerenin camilere taşınması kabul edilemez.

Esasen tarifinde bir türlü uzlaşamadığımız laiklik ilkesine de çok açık ve net şekilde ters düşmektedir bu durum.

Din ile dindarı buluşturması gereken, cemaat ile İslami bilgiyi, cihanşümul hakikati buluşturması gereken camiler, devletin mesajlarının vatandaşlara ulaştırılmasına aracılık edemez.

Kreşlerden üniversitelere, medyadan siyaset diline, tarih kitaplarından görsel anlatımlara kadar her yerde karşımıza çıkan resmi söylem, bu ülkenin insanlarının ülkeleriyle aralarında mesafeler açıyor.

Bu törensel kurgu, bu abartılı müsamere vatandaşlık bilincini de zedeliyor.

Ülkemizde birçok insanın camiyle irtibatı Cuma namazları üzerinden kuruluyor. Orada onları dinleri hakkında bilgilendirmek, istismara açık konuları yine İslam'ın ışığıyla aydınlatmak gerekir diye düşünüyorum.

Cuma hutbelerini ne takvime bağlayıp önemli gün ve haftalar törenselliğine boğmaya, ne de devletin vatandaştan beklediği yükümlülükler gibi bir özel gündeme mahkûm etmeye hakkımız var.

Cuma hutbeleri, Müslüman cemaatin gerçek ve kendiliğinden oluşan gündemine bırakılmalıdır.

Bunun için birilerini suçlamak değil niyetim, bunun sadece bu dönemin sıkıntısı olmadığını, bu alanda aşılması güç engeller bulunduğunu elbet biliyorum. Ama birilerinin artık bu engelleri aşma noktasında irade göstermesi şart...

Bu ülkenin insanlarının dindarlıklarını en saf haliyle yaşamak adına başka adreslere yönelmesi istenmiyorsa, camiler acilen sivilleşmeli...

Her Cuma günü camiye giden o insanlardan biri olarak sözüm ve beklentim budur.




Gökhan ÖZCAN

ismylife
14-11-2008, 17:48
herkese hayırlı akşamlar görüşmek üzre iyi tatiller

AHLAR ÇİKSİN
16-11-2008, 08:56
HAFTANIN MAKALESİ !
........http://www.***********/.............
.
...........Türkiye’de İslâm meselesi .......


Evet, Türkiye’de İslâm bir “mesele”dir. Hem “değişmez gündem” olması dolayısıyla, hem de yaşadığımız bütün problemlerin uzaktan ya da yakından, doğrudan veya dolaylı olarak İslâm’la ilişkili bulunması sebebiyle. Ne var ki yönetici elitler bunu açık yüreklilikle, soğukkanlılıkla ve objektif olarak görmemekte ısrarlı olduğu için Türkiye yapısal problemler yaşamaktan başını alamıyor.

Size bir soru: Türkiye’nin AB’ye tam üye olması halinde (şükür ki bu bir hayal) Batılılarla birlikte, problemsiz bir şekilde yaşayabileceğimize inanıyor musunuz?

Batı’ya gidenler, hele de oralarda tavattun etmiş (oraları vatan edinmiş) olanlar, Batılılarla bir arada yaşamanın gerçekte neye tekabül ettiğini iyi bilirler. Yüzü yaklaşık 1 asırdır Batı’ya döndürülmüş olan bu toplum gerçekten Batılılaşıyor mu? Yoksa nihai olarak vardığımız nokta “Batılı gibi olmak”tan ibaret mi?.. “Batılı gibi” olmak demek, aslında ne Doğulu ne Batılı olmak demektir. “Kimliksizleşme” diye ifade edilen durum yani…
Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslâm isimli son kitabı1 çerçevesinde kendisiyle yapılan bir mülakatta Prof. Dr. İsmail Kara, “İslâmiyet’in Türkiye için varoluşsal ehemmiyetinin yeteri kadar kavranamadığı” gerçeğinin altını çiziyor ve şunları söylüyor:
“Siyasi merkez zaten 1924’ten beri daha çok dinin olumsuz etkileriyle ilgileniyor. Kısmen de alt düzeyde toplumu taşıyabilecek bir unsur olarak dinden istifade etmeye çalışıyor. Fakat bu hiçbir zaman derinliği olan bir yaklaşım tarzı değil. Bu ister istemez Türkiye’de tavrını cumhuriyet ideolojisinden yana koymuş politikacıların, aydınların, gazetecilerin din konusundaki bilgilenme ve yorum düzeylerinin zayıf kalışına sebep oluyor.

Örneğin Türkiye’de din konusuyla en çok ilgilenen sosyal bilimcidir Şerif MardinAma din konusundaki bilgileri açısından bir teraziye vurursanız, Batı’daki İslâmoloji çalışan, şarkiyat çalışan akademisyenlere göre fevkalade zayıf bir portre ortaya çıkarDin konusundaki bilgisi fevkalade zayıftır. İslâmi ilimlere vukufiyeti hemen hiç yoktur. Osmanlıcası 19. yüzyıldan geriye gitmezNakşibendilik hakkında yazdıkları sıradandır.

Bir de siyasi merkezin din politikalarıyla, dine yaklaşımıyla problemi olan grupların diyelim ki Müslüman akademisyenlerin, İslâmî fikir adamlarının, İslâmi düşünce sahiplerinin performansı da yüksek değildir. Bunun da ana sebebi bu grubun siyasi merkez karşıtlığıyla kendini konumlandırmış olması. Yani esas konumlandığı yer ona karşı çıkmaktır.

Dolayısıyla kendisini pasif duruma yerleştirmiş oluyor. Çünkü karşıdakine göre tavır belirliyor. Bu da onun din İslâm konusunda Türkiye’nin uzak yakın tarihini ve bugünkü şartları da hesaba katarak ciddi, derin yorumlar yapmasının önünü tıkıyor. Türkiye’de laikliği savunanların da laikliğe karşı çıkanların da bu konudaki performansları çok düşüktür.”

Aslında biraz eksik söylemiş Prof. Kara. Daha noktasal bir tesbit yaparak söylemeliyiz ki, bu ülkede sadece sosyal bilimcilerin değil, İslâm’ın modernizasyonu projesinde –resmî olsun, gönüllü olsun– yer alan ilahiyatçıların –haydi “tamamının” demeyelim– büyük bir kısmının İslâmî ilimler konusundaki birikimlerinin de tartışmaya hayli açık olduğu izahtan varestedir.

Prof. Kara şöyle devam ediyor:
“Din ve İslâm, kişilerin Müslüman olup olmamalarından bağımsız olarak, Türkiye için olmazsa olmaz bir özelliğe sahiptir. Dinle alakalı olmayan hiçbir mesele yoktur. İster dindar olun ister olmayın Türkiye’de din meselesini ciddiye almadan ne akademik çalışma, ne siyaset ne de uluslararası ilişkiler mesafe kat edemez. Bunu siyasi merkez, açıkça dile getiremez. Bunu anlıyoruz. Siyasetçiler bunu üstü kapalı olarak götürmek zorundalar. Fakat akademisyenler, fikir adamları, sanatçılar, bu konuda siyasetçiler gibi davranmak zorunda değiller. Bu konuyu çok daha ciddi ele almak mecburiyetindeler. Kendi ülkelerinde olanları anlamak ve yorumlamak için. Kendisinin dindar olup olmaması ayrı bir bahis. Bu bakımdan Türkiye bütün gruplar itibarıyla zafiyet içerisindedir.”

Bu tesbitler gerçeği 12’den vuruyor. Ancak bütün bunların bir yönüyle takviye edilmesi gerekiyor: Türkiye’de Müslümanlık artık laikler eliyle değil, kendisini “Müslüman” olarak tanımlayanlar tarafından dönüştürülmek isteniyor.

İslâm’ın, çağın gerçekleriyle örtüşmeyen bir din olduğunu söylemekle, İslâm ahkâmının yeniden belirlenmesi gerektiğini veya din anlayışımızın revize edilmesi icab ettiğini söylemek arasındaki fark nedir?

Dr. Ebubekir Sifil

AHLAR ÇİKSİN
16-11-2008, 09:55
Ali BULAC

Krizden kimler nemalanmak istiyor?

Merkez üssü Amerika'da patlak veren kriz küresel düzeyde etkisini göstermeye devam ediyor. Türkiye'yi bir şekilde etkilemesi bekleniyor.

Ama henüz tam olarak piyasaları vurmuş sayılmaz. Bazıları her taraf tutuşmuş gibi yangın tellallığı yapıyorlar, amaçları krizden nemalanmak. Yanlış adım atılacak olursa reel ekonomi ve bütün toplum zarar görür. Öteden beri devletin serasında nadide çiçek gibi yetişmeye alışmış büyük sermaye krizden kazanç elde etmeye çalışıyor.

Her finans kriz, binnetice reel ekonomiyi etkiliyor. 1994 krizi büyümeyi -5; 2001 krizi -7 etkilemişti. AK Parti'nin iktidara geldiği konjonktürde Türkiye'nin imdadına üç şey yetişti: Dünyanın genelinde likidite fazlası vardı ve bunun etkisinde sermaye Türkiye'ye geldi; iç piyasanın bir miktar aleyhinde olsa da artan ihracat ve elbette IMF'nin eksilmeyen desteği. Hemen belirtmek gerekir ki, ilk faktör bugün için söz konusu değil, IMF destek vermeye hazır, ama bu kimin işine yarayacak, sorusu önemli.

Krizin önemli etkilerinden biri işsizler ordusunu şişirmesidir. İşsizlik yüzde 10'ların üstünde; reel sektörde daralma oldukça işsizlerin sayısında artış olacak. Her krizin tabii olarak siyasi ve toplumsal sonuçları olur, bu sonuçlardan hiçbirinden iktidar kendini kurtaramaz.

1994-2001 krizleri finans sektörünün iç bünyede yaptığı tahribatlar sonucuydu. Şimdiki kriz dışarıdan geliyor, ancak hastalıklı olan reel sektörü vuruyor. Reel sektörün sarsıntı geçirmesi demek halkın da krizden derinlemesine etkilenmesi demek. Bu çereçevede hemen herkesin ortak kanaati şu: Reel sektörün ağır darbe yememesi için gerekli tedbirler alınmalı. Bu doğru, ama ortada bir soru var: Türkiye'de öncelikle desteklenmesi gereken reel sektöre kimler girer? Bir İstanbul merkezli büyük sermaye var, bir de KOBİ'ler. Büyük sermaye, krizi bahane ederek hükümetin bir an önce IMF ile anlaşmasını istiyor. Ortada uçuşan rakamlara göre 25 milyar dolarlık bir para söz konusu. Reel sektörün temsilcileri olarak ortaya çıkan tanıdık çevreler IMF ile anlaşma için baskı yapıyorlar.
Çizdikleri tablo şu: Reel sektörün 120 milyar dolar borcu var. IMF ile anlaşma imzalayın, böylece borcumuzun garantörü olun. İyi de, reel sektör sahiden kimden borçlanmış? Yabancılardan mı, "bıyıklılardan" mı? Bu işten iyi anlayanlara sorarsanız, reel sektörün gerçek yabancılara olan borcu yüzde 20-25 civarında.......
..... Başka bir ifadeyle bizim bıyıklı Türkler, kendi paralarını dışarıdan getirip kendilerini borçlandırmışlar, şimdi hükümetin IMF ile anlaşma yapıp devletin kendi paralarına garantör olmasını talep ediyorlar. İstiyorsanız bu talebi onların dilinden şöyle tercüme edelim: "2001 krizinde finans sektörü, bankalar kamu bütçesini 50 milyar dolar söğüşledi, şimdi biz de az biraz (25 milyarlık) söğüşleyelim. Yoksa işyerlerini kapatır, çalışanların işine son veririz." Dedikleri bu!
Burada büyük bir oyun var. Öteden beri ve tamamen ideolojik mülahazalarla AK Parti'ye karşı olan bu çevreler şimdi bir tür şantaja başvuruyorlar. Sanki bu iktidar döneminin en kazançlı çıkanları kendileri değilmiş gibi. Bizzat Başbakan isim isim sayarak kimlerin kendi dönemlerinde 6-7 kat zenginleştiklerini söyledi. Daha ilginci Türkiye'deki yabancılar (mesela Avrupa'nın en büyük halı üreticisi Belçikalı Balta Orient'in Türkiye Genel Müdürü Christopher Vanderbauwhede), "bazı büyük şirketlerin AK Parti hakkında açılan kapatma davasını desteklediklerini, bunun sebebinin de KOBİ'lerin az buçuk korunması olduğunu" belirtmektedir. İsveç'in eski Ankara Büyükelçisi Ann Dismorr da "TÜSİAD'ın birçok üyesinin, gayri resmi görüşmelerde AK Parti'nin kapatılmasına destek verdiklerini" söylemişti. (Bkz. Zaman, 3 Haziran ve 22 Temmuz)

Başbakan R. Tayyip Erdoğan bu baskılara karşı direnmeli ve geçenlerde söylediği gibi "Yangın çıkmamış binaya su sıkılmaz. O zaman sağlam binayı tahrip etmiş olursunuz. Krizden nemalanmak isteyenler için harcayacak beş kuruşumuz yok." sözünün arkasında durmalıdır.

AHLAR ÇİKSİN
17-11-2008, 13:25
17.11.2008 09:29:55 Altı Tane Derleme Önlemle Kapitalizm Devam Edilmeye Çalışılacak...

Altı Tane Derleme Önlemle Kapitalizm Devam Edilmeye Çalışılacak...

Gelişmiş ve Gelişmekte Olan Ülkelerin liderleri küresel mali krizden çıkış yolu bulabilmek için Washington'da buluştu. Beyaz Saray'ın ev sahipliğinde yapılan G-20 zirvesinde liderler, krize karşı alınacak detayı ve şekli olmayan önlemler üzerinde uzlaşıya vardı. ABD ile dünya mali krizinin aşılması için etkin biçimde birlikte çalışma kararı alındı. ABD Başkanı George Bush, "serbest pazar ekonomisinin dışında kesin çözüm yolu yok" mesajını vererek, ABD kapitalizminde değişim olacağına dair beklentileri kırdı. Kapitalizimi devam ettirmek için 6 yol belirledi.Mali sistemi reformdan geçirmek ve kalkınmayı sağlamakta karar alındı.Eylem planında mali sisteme güveni yeniden tesis edebilmek amacıyla 31 Mart 2009'a kadar öncelikle alınması gereken tedbirler sıralandı.Liderler maliye bakanlarından 5 hususta öneri paketleri hazırlamalarını istediler.
1- Bankalar muhasebe kayıtları tam şeffaf ve uyumlu hale getirecek.
2-Piyasaları güçlendirirken, sistemle ilgili risklerin azaltılması ve şirketlerin yöneticilerinin maaşlarının gözden geçirilmesi konularında maliye bakanları görevlendirilecek
.3-IMF ve Dünya Bankası işleyişi hızlandırılarak görev alanları genişletilecek. Kalkınmakta olan ülkelerin IMF ve Dünya Bankası'nda görevleri daha geniş biçimde uygulama alanına geçirilecek.
4-Liderler, her ülkenin kendi koşullarına uygun olmak kaydıyla, büyümeyi destekleyecek politikalar konusunda daha yakın işbirliği yapmayı da kararlaştırdı.
5-Her ülke kendi para politikasını ve mali teşvik paketlerini belirleyecek.Ülkeler, mali piyasalarda regülasyonların iyileştirilmesi için bir dizi öneri üzerinde çalışacak. Bir sonraki zirvede 30 Nisan 2009'da İngiltere'de tekrar bir bir araya gelecek; bugün alınan kararların ne kadar hayata geçirildiğine bakacak. Görünen o ki, kriz hala ülkeleri ortaklaşa bir karar alacak kadar yakınlaştırmamış ve cesaretlendirmemiş. Önlem paketinin yarısından çoğu AB Dönem Başkanı Sarkozy’nin isteklerini oluştururken, bir tanesi geçen hafta G-20 ülkeleri toplantısından alınan karardan diğeri ise ABD Temsilciler Meclisi’nde alınan kararlardan ibaret. Yani bu önemler yeni değil.Derlenmiş,toparlanmış ve neticesinde her ülke memnun ayrılmış. Bu alınan kararlar piyasalara hayal kırıklığı olarak dönmesi yüksek bir ihtimaldir.

AHLAR ÇİKSİN
17-11-2008, 13:32
Dünya’da Kriz;Mali Sektörden Reel Sektöre,Türkiye’de Reel Sektörden Diğer sektörlere …

Global kriz Türkiye’ye sanayi sektörü ile birlikte geçiş yaptı. Son 2 aylık rakamlar neticesinde sanayi sektörü %10 daralmasıyla birlikte Türkiye’nin 2009 yılı ekonomik büyüme tahminleri tamamen aşağı yönlü revizyona tabi tutuldu. Hatta Merill Lynch geçen hafta yayınladığı raporda Türkiye ile ilgili 2009 yılı büyüme tahminini rekor şekilde düşürerek -%1,2 daralma şeklinde revize etti. Reel sektörün daralması Türkiye’nin ekonomik daralmasına sebebiyet verecek iken, reel sektörün döviz borçları YTL üzerinde olumsuz bir baskı oluşturacak. Emtia fiyatları ve iç talebin azalması kamunun dış ticaret açığını ve finansman ihtiyacını düşürecek. Fakat reel sektörün finansman ihtiyacını yurtdışı koşullar ağırlaştıracak. Bu sebepler S&P’nin ekonomik görünümü negatife çevirmesine neden oldu. Aynı sebepler S&P’nin 23 Ekim’de notları ve görünümü teyit ettiği süreçte de vardı. Tek fark, gerekli adımların atılmamasıydı. Bu yüzden S&P uyarı niteliğinde görünümü negatife düşürdü. Tüm dünyada kriz mali sektörden, reel sektöre yayılıyor. Türkiye’de ise reel sektörden diğer sektörlere yayılabilir. Bu vergi gelirlerinin düşmesiyle kamu sektörünü, dönmeyen krediler ile mali sektörü er ya da geç etkileyecektir. Krizin ekonomik verilere yansıması kurtarma planlarına rağmen beklentilerden önce ve beklentilerin kötü olmuştur. Türkiye’de Reel sektörün döviz cinsinden kısa vadeli borçlarını Türkiye’de mali sektör aracılığıyla finanse etmişti. Son iki ayda kriz reel sektöre yansıma bulmuşsa, mali sektöre etkisi yakında takip edilmelidir. Çünkü ikincil aşama kriz reel sektör ile etkileşim halinde olan alanlarda hissedilecektir. Türkiye’nin IMF ile anlaşması reel sektör ile gelen krizi karantina altına almak olmalıdır. Kriz eğer reel sektörde yaşanan etkiyle sınırlandırılırsa, ekonomik sağlıklı odaklarına geçiş yaşanmaz ve ardından reel sektör desteklenerek krizin etkileri zamanla silinir. Türkiye IMF ile anlaşana ve reel sektörün borçlarına ilişkin çözüm anlaşmada yer buluna kadar dek, gözler mali sektörden gelecek haberlerde olmalıdır. Kriz öngörülenden daha hızlı yayılmaktadır. Krize müdahalede ağır kalınması, müdahaleyi etkisiz kalacaktır. Hafta sonunda bazı haber sitelerinde çıkan ve üst düzey yöneticiler tarafından yalanlanmayan haberler krizin reel sektörden mali sektöre geçtiğini göstermektedir. Bu yüzden IMF anlaşması yada içeriği ne bir heyecan nede bir alım fırsatı değildir.

AHLAR ÇİKSİN
19-11-2008, 10:05
Philips: ......
..............Türkiye’de yeni fırsat aramamak için aptal olmak lazım ........






Gebze’deki aydınlatma fabrikasını kapatma kararı alan Philips’in Dünya Başkan Yardımcısı Gottfried Dutine, "75 milyonluk bu ülkede yeni fırsatlar aramamak için aptal olmak lazım. Buraya yeni fırsatlara bakmak için geldik" dedi.


Türkiye’deki fabrikanın hem teknolojisi hem de kapasitesi açısından geliştirilmesi gerektiğini ifade eden Dutine, şunları söyledi: "Gebze fabrikasını kapatmamızın ekonomik kriz ile ilgisi yok. Fabrika 20 milyondan düşük cirosuyla devam edemezdi. Kapatma kararını birkaç haftada almadık. Bunu 1 yıl önce planlamıştık. Fabrika kapatma kararı kesinlikle Türkiye’nin radardan çıktığı anlamına gelmiyor. 1930 yılından bu yana buradayız. Fırsat bulduğumuzda harekete geçeceğiz. İşlerini kaybedenlerin durumunu da anlıyoruz. Elimizden geldiğince fazla çalışanımızı yeni yerlere kaydırmaya çalışıyoruz."

Aydınlatmada dünya çapında teknolojik bir değişim geçirdiklerine dikkat çeken Dutine, "Son 2-3 yılda aydınlatma teknolojisinde büyük değişimler yaşandı. Bu sektörde küçük çaplı üretimlerle küresel rekabette yer alınamıyor. Türkiye’deki fabrikayı da bu nedenle kapatıyoruz. Ekonomide yaşanan kriz aydınlatma sektörünü çok etkilemedi. Çünkü tasarruflu aydınlatmaya geçmek için dünyada çok büyük bir motivasyon var. Ayrıca gelişmekte olan ülkeler de bizim için çok önemli. Bu ülkelerde giderek daha fazla insan ürünlerimizi alabilecek seviyeye geliyor."

Satın almalara bakıyoruz

Son 2 yılda yeni işbirliklerine gittiklerini ve 11 milyar Euro’luk 19 satın alma yaptıklarını dile getiren Philips CFO’su Pierre Jean Sivignon da şöyle konuştu: "Ödemelerimiz tamamen bitti. Bu kriz sermaye hareketlerimiz bittiği anda başladı. Zamanlama çok işimize geldi. İyi bir bilançomuz var. Yani iki yönden de çok iyi durumdayız. Türkiye’yi önemli bir ülke olarak görüyoruz. Tüm gelişmekte olan ülkelere satın almalar için bakıyoruz. Güney Amerika’da bir şirket almak üzereyiz."

Işığı doğru kullanıp şiddeti bile azalttık

DÜNYADA ışık dizaynıyla ilgili becerilerini artırdıklarını ifade eden Gottfried Dutine, "Artık ışık sayesinde okullarda çocukların şiddet eğilimi azaltılıp algıları geliştirilebiliyor. Hastanelerde özel MR cihazları ile ilaç vermeden çocuk MR’ı çekilebiliyor. Işığın gelişen teknolojisini Türkiye’de uyguladık. Yeditepe ve Kent hastanelerine çocuklar için özel geliştirdiğimiz aydınlatma sistemlerini taşıdık" dedi

AHLAR ÇİKSİN
20-11-2008, 10:25
global oyunun son turları
.........
Arkadaşlar aslında bu global krizin altında masum bir hareket yok kesinlikle. Yok ABD Irakta ,Afganista batağa saplandı yok dünyada yanlız kaldı v.s........Irakta aldığı petrol harcadıklarının en az on katını karşılar ve karşılamayaa devam etmekte............
Gelelim bu kirizin asıl nedenine; ama bu benim şahsi görüşümdür bana göre %90 doğrudur.Global Dünyada Hakimiyetini sağlamak için ikiz kuleler,Taliban,Ladin hikaye bir senaryodur.Bunların hepsinin altında Yahudi lobinin ve Siyonizminin bire bir parmakları arasından geçmektedir, Dünyada ki ilk önce güç dengelerini kırmak ve yapacaklarını istediği gibi rahat ve en az hasarsız bir şekilde nasıl gerçekleştiririm peşinde koşmaktadır............ Bunun ilki Kapalı Rusyayı çözmek oldu oda çözüldü ve ekonomisi Global Dünyadaki Lobilerin eline verildi................Artık savaşla kanla değil Dünyaya hakim olmak, aç bırakarak kendine köle yapmak en mantıklı yol seçeneğini uyguluyorlar.............
Şimdi ne oldu ilk önce belki başıma bela olur diye Orta Doğuyu ele geçirme oda %70 Irak'a girerek hakimiyetini sağladı sayılır, burda İranı nefesi altında ezerek elini kolunu bağlayarak Orta Doğuda borazanını öttürmek ve kendine en büyük güç gördüğüü Rusyayı dahada batırmak. Rusyayı Gürcüstana girmesini zorlayarak İkiz Kuleler,Kuveyt Saddam misali bahane yaratarak ortadan kaldırmak...........Esasas neden şu anda Rusyaya karşı savaş açmadan en hasarsız şekilde Rusyayı çökertmek, bizlerde onlara göre;ABD için çerez niyetine yenecek gelişmekte olan bir devletiz. Adamların ekonomi paketi bir imzada 1 trilyon dolar çıkartarak Dünyaya güç gösterisi yapmak, bizim Merkez bankamızın Dolar rezervleri 70-75 milyar dolar civarı olması bile gülünç kalıyor

AHLAR ÇİKSİN
20-11-2008, 15:00
[sıze="3"]standard & poor`s turkcell`ın kredı notunu yukselttı.

Turkcell, turkıye`nın s&p tarafından en yuksek kredı notu verılen sırketı
oldu.

Uluslararası derecelendırme kurulusu s&p, turkcell`ın yabancı para
cınsınden `bb` olan kredı notunu `bb+`ya yukseltırken, yerel para cınsınden
notunu da `bb+` olarak acıkladı. Bu degerlendırme sonrasında turkcell,
turkıye`nın s&p tarafından en yuksek kredı notu verılen sırketı oldu.

S&p, not artısına gerekce olarak, dınamık ve gıderek olgunlasan mobıl
ıletısım sektorunde turkcell`ın, guclu operasyonel performansını,
surdurulebılır nakıt yaratma kabılıyetını, dusuk borcluluk oranını ve
bır kısmı yabancı para olarak tutulan yuksek nakıt dengesını gosterdı.[/sıze]

AHLAR ÇİKSİN
21-11-2008, 09:33
21.11.2008 09:09:37 Dolar 2,5’dan 3 Olur Mu?

Dolar 2,5’dan 3 Olur Mu?
YTL’nin bir değeri vardır. Bu değeri kısa vadede uluslararası para piyasaları ve TCMB’nin açık para piyasası ile yapacağı işlemler belirler. Kısa vadede bir para birimini ancak para piyasalarınca belirlenir. Fakat orta ve uzun vadede bir para biriminin değeri, sadece uluslararası ticaret ölçütleri belirler. Yukarıdaki grafik Türkiye’de uygulanan dalgalı kur sistemini göstermektedir.Pembe çizgiler ihracatın ithalatı karşılama oranını gösterir. Türkiye’de sadece kriz ve devalüasyon dönemlerinde ithalat ihracatı karşılayamamıştı. Cumhuriyet Tarihimiz boyunca sadece 16 yıl Türkiye dış ticaret fazlası vermiştir.16 yıl boyunca Türkiye’nin verdiği toplam dış ticaret fazlası rakamı sadece 418 Milyon $ seviyesindedir. Bu 16 yılda krizler yıllardır. Türkiye kuruluşundan bu yana toplam ancak 418 Milyon $ fazla demek, YTL’nin değer kaybının çok uzun süremediği anlamına gelmektedir. Yukarıdaki grafikte gösterilen, doların belli bir bantlar içerisinde çarpıp çarpıp döndüğüdür.Türkiye’de dövize yatırım yapılacağı nokta kesinlikle ihracatın ancak ithalatın yarısını karşıladığı noktadır. Dövizde satış yapılacağı nokta ise ihracatın ithalatı karşılama oranının %70’in üzerinde çıktığı noktadır. Yani ihracatın ithalatı karşılama oranı %70’in üzerine çıktığı dönemlerde, yurtdışından gelen ihracat gelirleri belli bir noktadan sonra dövizi düşürmektedir. Türkiye’de esasında kur belli bir seviyede dalgalanmıyor.Türkiye’nin dış ticaret dengesi belli bir seviyede dalgalanıyor ve sonuçta dövizin değeri ortaya çıkıyor. Sıcak paranın ve yada doğrudan yabancı yatırımların kur üzerinde etkisi ise geçicidir. Geçici olmasaydı, ihracatın ithalatı karşılama oranı çok rahat %50’nin altına gerilerdi. Dış ticaret rakamları gecikmeli açıklanmaktır. En son Eylül verilerine göre ihracatın ithalatı karşılama oranı bir önceki ay %57.31 iken %71’e çıkmıştır. Karşılama oranında yüksek artışın nedeni ithalatta keskin düşüştür. Bunun nedenide petrol fiyatlarında yaşanan düşüş ile ilişkilidir. Dış ticaret rakamları gecikmeli geldiği için hala petrol fiyatlarında yarı yarıya düşüş ve kurlardaki sıçrama rakamlara yansımamıştır. Ekonomi ancak teorik olarak dengeye gelir.Pratikte dengeye gelen ekonomi yoktur.Bu yüzden ekonomik dinamiklerin biri düzelirse,diğer dinamik bozulur. Enflasyon ve büyümenin düştüğü sürece TCMB’nin faiz indirimi gerçekleştirmesinin sakıncası yoktur. Yabancıların TCMB’nin faiz indirimine kumar söylemi ancak ve ancak enflasyon şoku yaşanması durumunda geçerli olacaktır. Enflasyon rakamları sıçrama yaşarsa, Türkiye’de YTL çok ciddi bir değer kaybı gerçekleşebilir. Aksi durumlarda faiz indiriminin kurlar üzerindeki etkisi son derece sınırlı kalacaktır ve belli bir dönem sonunda ihracat gelirleri kuru kendiliğinden düşürecektir. Böylece Dolar 2,5’dan 3 olmayacaktır...

AHLAR ÇİKSİN
21-11-2008, 16:59
Abd djı

dun yasanan %-5 sevıyesındekı gerıleme ıle son 18 yıldır devam eden
yukselen trendının altında bır kapanıs yaptı.

Ancak kapanısın 8.000 sevıyesı altında olmasının otesınde 7.500
sevıyesı cok onemlı bır bolge olarak gecmıste ozellıkle 1998 uzak
dogu krızının ve 11 eylul 2001 saldırılarının dıp bolgesı olması
yanında aynı zamanda son 11 yılın dıp bolgesı olarakta gelıstı.

7.500 sevıyesının kırılması bu anlamda abd de krızın yenı bır boyut
kazanması anlamına gelecegı ıcın adeta bu bolge kırılmaması gereken
sevıye olarak on plana cıkmakta.

Belkı akıllara soyle bır soru gelebılır , pekı dun yasanan % -5 sevıyesındekı
gerıleme ıle son 18 yıldır devam eden yukselen trendın altındakı kapanıs
7.500 sevıyesı altında, son 11 yılın destek bolgesının kırılmasını gundeme
getırmedı mı? Sorusunu gundeme getırdı.

Bızde ozellıkle haftanın son gununde abd bugun tekrar bır tarıh
yazılabılecegını yanı endeksın bugun ortalama % 7 ıle % 12 aralıgında
bır dalgalanma yasayabılecegını ve tekrar 8.000-7.900 bant aralıgına
hatta 8.200 sevıyesıne kadar dahı bır yukselıs yapabılecegını ve bu
yukselısın bır surprız olamayacagını hatta tekrar 18 yıllık trendıne
gerı donerek olumlu havayı getırebılecegını dusunmekteyız.

Tabıkı 7.500 sevıyesı aksı durumda kırılırsada bugun son 11 yılın en
dusuk sevıyesı olan 7.190 gun ıcınde denenebılır. Ancak bugun son 11
ıs gununde % 22 gerıleyen djı endeksının tekrar sert bır yuselısle
18 yıllık trendıne atabılecek gucu oldugunu soyleyebılırız

aynı sekılde dun rapor olarak sundugumuz japonya ve almanya resesyon
calısmamaza donecek olursak almanya dax endeksınde 4.000 cok onemlı
bır destek bolgesı bu sevıyelere bugun gelmek ıstemeyen bır goruntu
olustu kı aynen japonyanın 1990 yılı ıcınde cok kısa surede zırveden
yasadıgı % -50 gerılemeye denk gelen ve gecen hafta ıcınde resesyona
gıren almanyanında son 7 ayda yasadıgı gerıleme ıle beraber 4.000
sevıyesı olması nedenı ıl endeksler yenı haftaya cıddı olarak ıyı
baslayabılır.

ımkb-100 endeksı ıcın ıse 22.500 sevıyesının gecılmesı son 12 gunde
yasadıgımız % -29 sevıyesıne kadar kaybın kapatılması acısından onemlı
bır nokta ve gecılmesı sart olan bır sevıye olarak ızlenecektır.

22.500 bu noktanın gecılmesı halınde endeksın 23.500 ve 25.000 aralıgına
kadar yukselıs yapması beklenebılır.

Ve bızımde son 1 yılda % -65 gerıledıgımız dusundugumuzde reseyona
gıren ulkelerde zırveden baslayan gerılemelerın ortalama % -50
sevıyesınde yasanan gerılemeler getırmesı nın yanında belkıde gelısmekte
olan ulkeler standardı olarak kabul edebılecegımız goruntu oldugundan,
bu bolededen gelebılecek bır dıp ve taban surecının ısaretlerı son donem
gerılemelerı ve resesyona gırmıs olan almanya bır ornek olabılır.

Halıl recber
anadolu yatırım

AHLAR ÇİKSİN
23-11-2008, 16:40
HAFTANIN MAKALESİ !

.........Çağ körleşmesi........
................. Diriliş ufku...........
.....................ve............varoluş yolculuğu ........

...........http://www.***********/..............

İnsanlık tarihinde, daha önceki dönemlerde yaşanmayan; dünyada olup bitenleri de, kendi yaşadıklarımızı da anlamamızı zorlaştıran; algılama, görme ve bakış açılarımızı sakatlayan nevzuhûr bir durumla karşı karşıyayız: Tarihte ilk kez tek bir “uygarlık”ın, tek bir algılayış, duyuş ve yaşayış biçiminin, açık ve örtük kontrol ve kolonizasyon biçimleriyle bütün küre ölçeğinde hâkim kılındığı bir zaman diliminde oraya buraya sürükleniyoruz.

Yalnızca Batılıların zeitgeist'larının (zamanın ruhu'nun), seküler algılama, görme, bakış açısı ve yaşama biçimlerinin yaygınlaştırıldığı, başka zeitgeist'lara, medeniyetlere varolma ve hayat hakkı tanınmadığı dondurucu bir kış mevsimi bu. İşte bu durum, zamanı durmuştur; çünkü Batılıların ürettiği seküler algılama ve yaşama biçimleri, bütün dünyaya hâkim kılınmıştır. Artık farklı medeniyetler ve toplumlar, kendi zamanlarını yaşa/ya/mıyorlar; Batılıların ürettiği seküler zamanın, seküler algılama, duyuş ve yaşama biçimlerinin içine fırlatılmış gibiler sadece.

Bu durum, tarihi de donmuştur: Tarihi yalnızca Batılılar yapıyor. Batılıların dışındakiler, tarihi yapamadıkları, tarihte tatile çıktıkları, Batılıların yaptıkları seküler tarihin içinde kayboldukları, eritildikleri için oraya buraya sürüklenmekten başka bir şey yapamıyorlar.
Sonuçta, bütün dünyada tek bir zeitgeist'ın hâkim kılınması, zamanın durması, tarihin donması; Batı dışındaki medeniyetlerin ve toplumların, bu çağa, seküler algılama ve yaşama biçimlerine hapsolmalarına, dolayısıyla baştan çıkarıcı bir çağ körleşmesi sorunu yaşamalarına yol açıyor.

Sonuç, Batı dışındaki toplumların kendi tarihlerine, kendi sorunlarına bakarken bile yalnızca seküler / Batılı bakış açılarıyla bakıyor olmaları gibi bir “cinayet”in zuhur etmesidir. Bu, bir kendi-kendine intihar biçimidir: Çünkü siz kendi'niz değilseniz, sizin kendi dili'niz, kendi bakış açılarınız yoksa, yok olmuşsa, o zaman, siz de yoksunuz, yok olmuşsunuz, demektir: Sizin konuştuğunuz bir dil'iniz, baktığınız bir göz'ünüz, bakış açı'nız yoktur, yok olmuş, demektir.

Bu durumda, sizin varolduğunuzdan, tarihi sizin (de) yaptığınızdan, dünyaya sizin dil'inizle, sizin göz'ünüz ve bakış açınızla ürettiğiniz esaslı fikirler, sanat eserleri, hayat biçimleri, duyuş ve davranış modelleri sunabildiğinizden elbette ki, sözedilemez. Bu, sizin varolamadığınız; aksine yok olduğunuz, üstelik de bizzat kendi ellerinizle kendinizi yok etmek gibi bir garabeti ve cinayeti işlediğiniz anlamına gelir. Yaptığınız tek şey, Batılıların seküler zamanının içinde yaşadığınız için, Batılıların seküler algılama, varolma, duyma ve yaşama biçimlerini yeniden-üretmeniz ve meşrûlaştırmanızdan, dolayısıyla “körleşme”niz ve “köleleşmeniz”den ibarettir.

İşte üstad Sezai Karakoç, tam da bu çağ körleşmesine ve “köleleşme”sine karşı esaslı bir diriliş hamlesi başlatmıştır. Bizi metamorfoza uğratan, Batılıların gönüllü zihnî kölesi kılan bütün Batılı / seküler algılama biçimlerini yıkan, Cumhuriyet tarihimizin ilk düşünürüdür: Batılılaşmanın, sekülerleşmenin medeniyet iddialarımızı ve ruhumuzu yok ettiğini, bizi intiharın eşiğine sürüklediğini görmüş; bütün zamanları kucaklayabilen, bütün zamanları seferber edebilen, bütün zamanların çocuğu olabilen ve bütün zamanları kendi çocuğu kılabilen bir medeniyet ufku ve yolculuğu armağan etmiştir bize Sezai Karakoç.
Sezai Karakoç, Bediüzzaman ve Necip Fazıl'la birlikte, yaşadığımız Batılılaşma / sekülerleşme biçimlerine esaslı bir “semantik müdahale”de bulunmuş; bizi körleştiren ve “köleleştiren” seküler algı kapılarını kırarak, ilhamını Kur'ân'dan, Hz. Peygamber'den, İslâm düşünce ve sanat geleneğinden alan esaslı bir medeniyet yürüyüşü ve yolculuğu başlatmıştır.

Sezai Karakoç, kendi entelektüel tarihimizi yeniden başlatan, tarihi ve zamanı zihnî düzlemde yeniden harekete geçiren, dalga-kırıcı ve dalga-kurucu bir çığır açmıştır. O yüzden, Sezai Karakoç, entelektüel tarihimizde, bize kendi zamanımızı yaşatan, kendi dilimizi kurdurtan, kendi bakış açılarımızı armağan eden, kendi medeniyet yolculuğumuzu yeniden hatırlatan ve başlatan bir milattır. Hatırlatmakta yarar var: Elbette ki, Bediüzzaman ve Necip Fazıl olmasaydı, Sezai Karakoç olmazdı.

Bize düşen şey, Sezai Karakoç'un ektiği diriliş tohumlarını, ilimde, düşüncede, sanatta ve hayatımızın bütün alanlarında derinlemesine ekerek ete kemiğe büründürecek esaslı, sarsılmaz ve savrulmaz bir varoluş yolculuğuna soyunmak, bunun için de, önce hakîkat medeniyetinin fikrî yemişlerini yeşertecek, sonra da bunu hayata geçirme “savaş”ı verecek öncü bir varoluş kuşağı yetiştirmektir.

Yusuf Kaplan

AHLAR ÇİKSİN
23-11-2008, 16:45
Bunlar Ya hesaptan anlamıyorlar .....
............ ya da maksatları başka ........
.........YADA ART NİYETLİLER........


Uluslararası reyting kuruluşları ile bazı yabancı bankalar birbiri ardına Türkiye'ye ilişkin olumsuz raporlar açıklıyor. Ancak bu raporlarda büyük çelişkiler dikkat çekiyor.

Bunlardan biri de Deutsche Bank'ın kriz imasıydı. Alman bankası, krizde Türkiye'nin güvenli liman olduğunun konuşulduğu günlerde, ülkenin 2009'da 90 milyar dolara ihtiyaç duyacağı uyarısında bulunmuştu. Bu kuruluşlara ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek'ten tepki geldi. Zaman'a konuşan Şimşek, Deutsche Bank'ın Türkiye ile ilgili değerlendirmesinin gerçekleri yansıtmadığını belirterek, "Banka ya hesabını yanlış yapıyor ya da maksadı başka." dedi. Şimşek'e göre özel sektörün ve kamunun 2009 yılına denk gelen kısa ve orta vadeli borç miktarı yaklaşık 100 milyar dolar. Bakan Şimşek, bir ülkenin finansman açığının fizik veya matematik kuralları ile hesaplanamayacağına dikkat çekiyor. Bu sebeple Deutsche Bank'ın yaptığı hesaba itiraz ediyor: "Borcun çevrilme oranı yüzde 80 kabul edildiğinde bile 100 milyar dolarlık bir borcun 25 milyar dolarlık açığı olur. Dünyada ve Türkiye'de her şey kötüye gidecek; o zaman finansman açığı 90 milyar dolar olur mu? Teorik olarak mümkün; ama ihtimali ne?" Şimşek ayrıca, krize karşı hazırlanan paket üzerinde çalışmaların sürdüğünü, gerekirse yeni tedbirler alınabileceğini de açıkladı.
Deutsche Bank'ın, Avrupa'daki gurbetçilerin milyarlarca Euro'yu bulan birikimlerini Türkiye'ye göndermelerini engellemek için bu şekilde davrandığına yönelik yorumlar yapılmıştı. Meclis, gurbetçilerin yurtdışındaki birikimlerini Türkiye'ye çekmek için özel bir kanun çıkarmıştı. Uluslararası derecelendirme kuruluşları ve bankaların çelişkili yorum ve açıklamaları sadece Türkiye'yle de sınırlı değil. Standard&Poor's, batışı ile küresel krizi tetikleyen ABD'li yatırım bankası Lehman Brothers'a en güvenilir not olan 'AAA' vermişti. Ancak bu açıklamadan kısa bir süre sonra Lehman Brothers, yaklaşık 600 milyar dolarlık varlığı ile batmıştı. Büyük batışı 'tahmin edemeyen' kuruluş, Türkiye'nin kredi notunu düşürürken, resmen iflas ettiğini açıklayan İzlanda'ya ve ekonomisi batmak üzere olan Macaristan'a Türkiye'den daha yüksek not verdi. Bakan Mehmet Şimşek, reyting kuruluşlarının ve yabancı bankaların Türkiye'ye ilişkin raporlarını Zaman'a değerlendirdi. Bir ülkenin dış finansman ihtiyacının kısa, orta ve uzun vadeli borçlarına ve cari açığına göre belirlenebileceğini söyleyen Bakan, bu sebeple Deutsche Bank'ın 90 milyar dolarlık öngörüsünün yanlış hesaplandığını ya da başka maksat taşıdığını düşünüyor. Bakan'ın verdiği bilgilere göre özel sektörün ve kamunun geçmişte aldığı ve ödemesi 2009 yılına denk gelen kısa ve orta vadeli borç miktarı yaklaşık 100 milyar dolar. Özel sektörün toplam döviz cinsinden mevduat miktarı ise 60 milyar civarında. Cari açığın 2009 yılında ne kadar olacağını bilebilmek için de kur, büyüme ve enerji maliyetinin hesaplanması gerek. Kurun hangi seviyede olacağını kestirmek mümkün değil. Büyümenin cari açığa etkisinin ne kadar olacağı da şu anda bilinmiyor. Petrol ve doğalgaz fiyatlarının gelecek yıl hangi seviyede kalacağı da önemli. Mehmet Şimşek, finansman bulunmaması halinde cari açığın da olmayacağını vurguluyor. Çünkü bir şirket finansman bulamazsa ürün ithal edemez, parası olmayana kimse ürün göndermez. Bundan dolayı cari açığın ne kadar olacağını kestirmek zor. Borcun çevrilme oranı yüzde 80 kabul edildiğinde 100 milyar dolarlık bir borcun 25 milyar dolarlık açığı olur. Borç çevirme oranı yüzde 70 olduğunda ise 35-40 milyar dolar civarında finansman açığı ortaya çıkar. Bakan Şimşek, bir ülkenin finansman açığının fizik veya matematik kuralları ile hesaplanamayacağına dikkat çekiyor. Bu sebeple Deutsche Bank'ın yaptığı hesaba itiraz eden Bakan, "Dünyada ve Türkiye'de her şey kötüye gidecek; o zaman finansman açığı 90 milyar dolar olur mu? Teorik olarak mümkün ama ihtimali ne?" ifadelerini kullanıyor.

Bakan Şimşek, krize karşı 'ekonomik tedbir paketi' hakkında da bilgi verdi. Pakete son halini vermek üzere çalışmaların da sürdüğünü dile getiren Bakan, gelişmeleri yakından izlediklerini, gerekirse ek tedbirler alabileceklerini belirtiyor. Bakan'a göre 2001 krizinden sonra mali disiplini sağlayarak 'evinin içini' düzenleyen Türkiye, krize daha dirençli hale geldi.

Kredi derecelendirme kuruluşları sınıfta kaldı

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının, ülkelerin ekonomik görünümüne ve şirketlere ilişkin verdiği derece notları son dönemde tartışmalı hale geldi. Alman Deutsche Bank 'Türkiye'nin 90 milyar dolara ihtiyacı var' şeklinde açıklama yaptıktan hemen sonra Standard&Poor's, Türkiye'nin ve Türk bankalarının kredi notunu düşürdü. Oysa aynı kurum sadece bir gün önce 'Türk bankalarının görünümünün gayet iyi olduğunu' ilan etmişti. Ayrıca Standard&Poor's'un en güvenilir not AAA verdiği ABD'li yatırım bankası Lehman Brothers, kısa bir süre sonra müşterilerinin 600 milyar doları ile batmıştı.


Abdulhamit Yıldız

AHLAR ÇİKSİN
23-11-2008, 17:02
Şir*ket*le*rin pi*ya*sa de*ğe*ri öz*ser*ma*ye*sinin al*tı*na düş*tü

23 Kasım 2008 Pazar
DJI YÜZ*DE 6.55 ART*TI
Ame*ri*kan NBC News ya*yın ku*ru*lu*şu*nun, ABD baş*kan*lı*ğı gö*re*vi*ni 20 Ocakta Ge*or*ge Bush’dan dev*ra*la*cak Ba*rack Oba*ma’nın Ha*zi*ne Ba*ka*nı*nı be*lir*le*di*ği*ni açık*la*ma*sı, Dow Jo*nes En*dek*si’ni 494 pu*an ar*tır*dı. DJI gü*nü yüz*de 6.55 ar*tış*la 8 bin 046.66 pu*an*dan ta*mam*la*dı.

A Ya*tı*rım Araş*tır*ma Bö*lü*mü, pi*ya*sa*lar*da ya*şa*nan ge*liş*me*le*rin ar*dın*dan İMKB’de*ki şir*ket*le*rin pi*ya*sa de*ğer*le*ri*ni in*ce*le*di. Ya*pı*lan ana*li*ze gö*re yurt dı*şın*da ve yurt için*de bu sü*reç*te İMKB’de iş*lem gö*ren 314 adet şir*ke*tin 255’inin pi*ya*sa de*ğe*ri, def*ter de*ğer*le*ri*nin al*tı*na ge*ri*le*di. 255 şir*ket top*lam*da sa*yı ba*kı*mın*dan İMKB’nin yüz*de 81’ini oluş*tu*rur*ken, ben*zer ola*rak İMKB 30 şir*ket*le*rin*den 25’i, İMKB 100 şir*ket*le*rin*den ise 83’ü def*ter de*ğer*le*ri*nin al*tın*da iş*lem gö*rü*yor. En*deks*te dü*şü*şün de*va*mı ha*lin*de def*ter de*ğe*ri*nin al*tın*da iş*lem gö*ren şir*ket*le*rin da*ha da art*ma*sı bek*le*nir*ken, bir yıl ön*ce İMKB’de*ki şir*ket*ler, pi*ya*sa de*ğe*ri*nin 2.1 ka*tı ora*nın*da iş*lem gö*rür*ken, pi*ya*sa de*ğer*le*rin*de*ki dü*şüş*le bir*lik*te şir*ket*ler def*ter de*ğer*le*ri*nin yüz*de 25 al*tın*da fi*ya*ta gel*miş du*rum*da.

ALIM FIR*SA*TI OLA*Bİ*LİR
Araş*tır*ma*da, bu du*ru*mun, ge*le*cek*te*ki da*ral*ma*nın pi*ya*sa de*ğer*le*ri açı*sın*dan faz*la*sıy*la fi*yat*lan*dı*ğı*nı gös*ter*di*ği, nor*mal şart*lar*da şir*ket*le*rin def*ter de*ğer*le*ri*nin üze*rin*de iş*lem gör*me*si ge*rek*ti*ği kay*de*dil*di. A Ya*tı*rım Ge*nel Mü*dür Yar*dı*mı*cı*sı Mu*rat Sa*lar, yurt dı*şın*da*ki ge*liş*me*le*rin pa*ra*le*lin*de İMKB en*dek*si*nin son 1 yıl*lık sü*reç*te yüz*de 60 dü*şüş*le 53 bin se*vi*ye*le*rin*den 21 bin se*vi*ye*le*ri*ne ge*ri*le*di*ği*ni ha*tır*lat*tı. İMKB’nin dün*ya pi*ya*sa*la*rıy*la bir*lik*te ha*re*ket ede*ce*ği*ni dü*şün*dü*ğü*nü ifa*de eden Sa*lar, bor*sa*da*ki şir*ket*le*rin ken*di his*se*le*ri*ni al*ma*la*rı*na im*kan sağ*la*ya*cak bir ya*sal dü*zen*le*me ge*rek*ti*ği*ni de söy*le*di.

AHLAR ÇİKSİN
23-11-2008, 17:03
http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=394090

HABER LİNKİ..........

AHLAR ÇİKSİN
23-11-2008, 17:44
ABD'nin yeni Süperman'i Türkiye hayranı çıktı

23.11.2008

Hazine Bakanlığı'na atanması beklenen New York Fed Başkanı Timothy Geithner, 2001'de Türkiye'de uygulanan IMF programını örnek göstermiş..

ABD başkanlığı görevini 20 Ocak'ta George Bush'dan devralacak Barack Obama'nın, piyasaları rahatlamak ve etkin önlemlerin alınabilmesi için ekonomi takımını pazartesi günü açıklaması bekleniyor. Obama'nın Timothy Geithner'i yeni ABD Hazine Bakanı olarak ataması, Clinton döneminin efsane Hazine Bakanı Lawrence Summers'ı da 2010'da emekli olacak Ben Bernanke'nin yerine Fed Başkanı yapması bekleniyor. Geithner, Summers'ın danışmanlığını da yapmıştı. ABD Ticaret Bakanlığına da, New Mexico Valisi Bill Richardson'un geleceği ileri sürülüyor. Obama'nın yeni Hazine Bakanı 47 yaşındaki Timothy Geithner, 2001'de IMF'de çalıştığı dönemde yaptığı bir röportajda Türkiye'de uygulanan IMF programının başarılı bir biçimde uygulandığını belirtiyor ve IMF'nin uygulamaya başladığı yeni tarz programlara örnek olarak gösteriyor. Geithner ayrıca kriz ortamlarında ateşli bir devlet müdahalesi taraftarı olarak da biliniyor.

FED İÇİN DE ADI GEÇTİ
ABD'de başlayıp tüm dünyayı etkisi altına alan küresel finans krizinin en çok yıprattığı isim olan ABD Hazine Bakanı Henry Paulson'un yerine gelecek olan Geithner'in ismi ABD'nin en büyük sigorta şirketi AIG'nin kurtarılması ve Açık Piyasa İşlemleri'ne yönelik adımlarının ardındanBen Bernanke'den sonra Fed başkanı olacak adam olarak da telaffuz ediliyordu. Yeni Hazine Bakanı 47 yaşındaki Timothy Geithner, piyasaların da olumlu bulduğu bir isim.

PİYASALAR OLUMLU KARŞILADI
Cuma günü ABD piyasaları Geithner'in Hazine Bakanı olarak atanacağının duyulmasının ardından soluksuz yükseldi. Dow Jones günü yüzde 6.54, Nasdaq yüzde 4.73 ve S&P yüzde 6.3 oranında yükselişle tamamladı. Ancak Geithner'i zorlu bir görev bekliyor. Sorunlu varlıklardan oluşan bir miras devralacak olan Geithner, 1930'lardan bu yana görülen en ciddi mali krizle birlikte, muazzam bir bütçe açığı olan resesyon içindeki bir ekonomiyi de yönetecek.

AHLAR ÇİKSİN
23-11-2008, 18:50
Bismillâhirrahmânirrahîm MANASINI ANLAYALIM MI.......
29/01/2008


A. Raif ÖZTÜRK




· Bismillah… (Yani, bizleri ve tüm varlıkları yaratan yüce Allahın adıyla, kelimesi) her hayrın başıdır ve bütün hayırlı işlerin başlangıcıdır…

Biz dahi söze onunla başlarız. Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime İslam nişanı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın (varlıkların ve yaratıkların) lisan-ı hâl ile (hal dili ile) vird-i zebânıdır. (Sürekli tekrarladığı şivesi ve lisanıdır.) (Orijinali; Sözler:1.Söz. Sayfa 27.de.)

Bu farklı girizgâhımın, elbette çok önemli bir sebebi var. Şöyle ki:



Besmelenin mahiyetini, kutsiyetini ve önemini 7 yaşından 70 yaşına kadar, her yaştaki Müslüman’ın bildiğini zannediyordum.

Ta ki, 23.01.2008 tarihinde Habertürk'ün programcısı Sevilay Yükselir’in bir canlı yayında söylediği o cümleye kadar.

O cümle için; "pot kırmış, dili sürçmüş veya gaf yapmış" denilip geçmek mümkün değildir. Hatta hiç bir gayri Müslim’in bile böyle bir gaflette bulunması doğru karşılanamaz. Çünkü “besmele”nin, tüm peygamberlerin müşterek şifresi olduğu ve bir nevi sembol sayıldığı bilinen bir gerçektir…

İşte o talihsiz cümleyi, üzülerek ilgi ve bilgilerinize aktarıyorum:

Bu sunucumuz, “olaylar ve gerçekler” programında, Sudan’ın geri kalmışlığının nedenini şöyle özetliyor.

-"..Ama gerçekten çok gerideler, onu söyliyeyim yani, çok gerideler; (o kadar geri ki) Bismillahirahmanirrahim diye konuşmalarını açıyorlar..."

Bu söze, Sn. Fatih Altaylı dolaylı olarak itiraz ediyor…

*******

Biz bu talihsizliğin yorumunu sağduyularınıza havale ederek, hazır konu açılmışken, her Müslüman’ın mutlaka bilmesi gereken, Besmele’nin mahiyetini kısaca mütalâaya çalışalım. Kısaca mütalâa diyorum, çünkü bu konuda müstakil çok sayıda kitaplar yazıldığı gibi, en kısa doyurucu açıklama da 10 küsur sayfadır…

Öncelikle bu kutsal terim, hayırlı işlere başladığımızda söylememiz, yüce Allah tarafından emredilmiş mukaddes bir kelimedir. Kur’ân-ı kerimde: “Yaratan Rabbinin adıyla oku!...” (Sure: 96. Ayet:1.) “Şu halde o yüce Rabbini, ismiyle tesbih et.” Buyruluyor. (56/74-96 ve 69/52.). Kurban veya herhangi bir hayvanın kesilmesinden önce, besmele’i şerîfeyi söylemek bir ilâhi emirdir. O nedenle, kasıtlı terk edilmesi halinde, o et yenmez.



O halde; Bismillahirrahmanirrahim, anlam olarak ne demektir?

-“Ey Rahman ve Rahim olan Allah’ım! Ben ne olursam olayım, hiçbir an sensiz olamam. Yani tüm rızıklarımızı her mevsimde gönderen sensin, aklımı işleten, gözümü gördüren sen, nefes aldıran-verdiren sen, beni insan olarak yaratan, yaşatan sensin. Bütün hücrelerimi, moleküllerimi ve atomlarımı işleten, yerli yerine dizen sensin. Bu başladığım işimi de ne kadar iyi ve mükemmel planlamış ve yapabiliyor olsam da sensiz olamaz, bu işimde de benimle ol Allah’ım!” demektir...

-“Allahım! Şahit ol, ben kabul ediyorum ki her yerin mâliki sen olduğun gibi, şu başladığım işin de, bu iş ile ilgili sistemlerin de, tabiat kanunlarının da, şu sistemlerde işleyen tüm moleküllerin ve atomların da sahibi ve rabbi sensin! Bu işimde de benimle ol ki, yapacaklarım hayırlısıyla neticelensin ey yüce Allah’ım…” demektir.

Yani insan allâme-i cihan ve tüm ülkelerin hükümdarı da olsa, yüce Allahın kuludur ve mahlûkudur. Mutlaka O’na dönecek ve yaptıklarından O’na mutlaka hesap verecektir.

Madem öyle; O’nun mülkünde, yine O’nun mülkünü, atomlarını, moleküllerini, maddelerini, en önemlisi de O’nun bahşettiği şu vücudumuzu kullanmadan önce ve O’nun nimetlerini yemeden, içmeden önce BİSMİLLAH diyerek, O’ndan c.c. izin almak da bir vecîbedir…

Öyle ya; komşusuna ait tek bir malzemeyi bile, “komşudan izin almadan kullanma nezaketsizliğinden sakınan insan”, elbette ki bunları da düşünmek zorundadır…

*******

Saygıdeğer dostlarım.

Bu hassas ve önemli konunun iyice anlaşılması için, ilk paragrafta özetlenen orijinal cümlenin, ikinci yarısının da çok iyi idrak edilmesi gerekiyor.

Ancak, vasat bir makale boyutunu aşarak, sizleri sıkmamak için, o bölümü bir sonraki makaleme havale ediyorum.

Gelecek yazımda sunacağım ifadeler, çağımızın bir nevi Kur’ân tefsiri olan, dünyanın altı kıtasında ve 32 ülkede, özellikle bilim çevrelerinde hararetle okunan, Risale-i Nur külliyatından seçilmiştir. Bu mütalâalar bizler için, bir nevi beyin fırtınası, fikir jimnastiği ve bir saatimizi, bir yıl nafile ibadet sevabına çeviren “tefekkür” niteliğinde olacaktır.

AHLAR ÇİKSİN
23-11-2008, 18:59
Bismillâhirrahmânirrahîm......MANASINI ANLAYALIM (ıı.) .......

.. (Önceki makalenin devamı.)......

03/02/2008
A. Raif ÖZTÜRK
Nasıl oluyor da: Bismillah… (Yani, bizleri ve tüm varlıkları yaratan yüce Allahın adıyla, kelimesi) her hayrın başı ve bütün hayırlı işlerin başlangıcı oluyor?
Bu konuyu önceki yazımızda bir nebze mütalâa etmiştik.
Bugün ise, “şu mübarek kelime İslam nişanı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın (varlıkların ve yaratıkların) lisan-ı hâl ile (hal dili ile) vird-ı zebânıdır. (Sürekli tekrarladığı şivesi ve lisanıdır.)” kısmını tahlil edeceğiz.
*******
Bu hassas ve önemli konuya, çağımızın Kur’ân tefsiri ışığında devam ediyoruz:
(Orijinalliğine dokunmamak için, yabancılaştırıldığımız kelimelerin yanına, yeni ifadeleri de koyacağım. Ta ki daha iyi anlaşılsın.)
-Evet, bu kelime ( yani besmele…) öyle mübarek bir definedir (hazinedir) ki; senin nihayetsiz aczin (son derece yetersizliğin) ve fakrın (mahrumiyetin), seni nihayetsiz (sınırsız) kudrete, rahmete rabtedip ( gücü kuvveti sınırsı Allaha bağlayıp) Kadîr-i Rahîm'in dergâhında (kudreti sınırsız ve sonsuz Rahmet sahibi olan Allahın huzurunda) aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi (af edilmen için aracı) yapar.
-Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki:
Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası (korku ve endişesi) kalmaz. Kanun namına der, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.
Başta demiştik: Bütün mevcûdât (tüm varlıklar), lisan-ı hal ile Bismillah der.
Öyle mi? Evet, nasıl ki görsen:
-Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren (zoraki, emrivaki ile) bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen (kesinlikle) bilirsin ki; o adam kendi namıyla (kendi adına), kendi kuvvetiyle hareket "etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad eder (dayanır)…
· Öyle de her şey, Cenâb-ı Hakk'ın namına hareket eder ki;
zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.
-Demek her bir ağaç, Bismillah… der. (“Allah namına, Allah adıyla” der ki:)
Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık (tezgahtarlık, sunuculuk) ediyor.
-Her bir bostan (sebze bahçesi), Bismillah… der. (“Allah namına” der ki:)
Matbaha-i Kudret'ten (Kudreti sınırsız olan Allahın mutfağından) bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pek çok muhtelif leziz taamlar (gıdalar meyve ve sebzeler), içinde beraber pişiriliyor.
-Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah… der. (“Allah namına” der ve hareket eder ki:) Rahmet feyzinden (bereketinden) bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak (rızkı veren Allah) namına en lâtif, en nazif, âb-ı hayat (iştah açıcı hayat suyu) gibi "bir gıdayı takdim ediyorlar.
-Her bir nebat (bitki) ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. (“Allah namına” der ve öyle hareket eder ki:) Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına (adına), Rahman namına der, her şey ona müsahhar olur. (buyruğuna uyar, emrine itaat eder.) Evet havada dalların intişarı (büyüyüp yayılması) ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühuletle (tam bir kolaylıkla) intişar etmesi ve yer altında yemiş (meyve) vermesi; hem şiddet-i hararete (aşırı sıcaklığa) karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabîiyunun (tabiatçının, ateistin) ağzına şiddetle tokat vuruyor.
Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salabet (sertlik) ve hararet (sıcaklık) dahi, emir tahtında (bir Kudretin emriyle) hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Mûsa (Musa’nın mucizeli sopası) (A.S.) gibi Allahın emrine imtisâl ederek (itaat ederek) taşları şakk eder. (yararak, deler geçer.)
· Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin (çıtkırıldım, zarif) yapraklar, birer aza-yı İbrahim (A.S.) gibi (İbrahim peygamberin vücudu gibi) ateş saçan hararete (kavurucu sıcaklara) karşı “ey ateş, serin ve selametli ol” âyetini okuyorlar.
Mâdem her şey mânen Bismillah… der.
Allah namına (Allahın adıyla) Allah'ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar.
Biz dahi “Bismillahirrahmanirrahim” demeliyiz.
Allah nâmına (adıyla) vermeliyiz.
Allah nâmına almalıyız.

Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız... (Sözler: 28.sayfa. 13 sayfalık bölümden sadece bir sayfa.)
*******
· Yukarıda zikredilen, ağaçlar, sebze bahçeleri, tüm sebzeler, meyveler, inek, deve, koyun, keçi, bitkiler ve tüm yapraklar dahi, hal lisanlarıyla nasıl bismillah… yani, Allah namına dediğini anladık, değil mi?
Bizler de; üstelik insan ve Müslüman sıfatıyla,
herhalde ve her tür işimizde,
“Bismillahirrahmanirrahim” diyerek başlamalıyız…
Ta ki, diğer mahlûkattan çok üstün ve en mükemmel, seçkin, Ahsen-i takvîm bir surette yaratıldığımızın farkı olsun… Vesselâm…
.
.
.

AHLAR ÇİKSİN
24-11-2008, 09:02
Bismillâhirrahmânirrahîm......MANASINI ANLAYALIM
· Bismillah… (Yani, bizleri ve tüm varlıkları yaratan yüce Allahın adıyla, kelimesi) her hayrın başıdır ve bütün hayırlı işlerin başlangıcıdır…

Doların düşmesi gerekiyordu! Ama...

Geçtiğimiz hafta finans piyasalarında meydana gelen büyük kredi krizi sonrasında, özellikle Amerikan dolarındaki ilginç artışı şüpheyle karşıladığımızı belirtmiştik.

İskender Özturanlı yazdı...

Krizin resmen başladığı günü 2007’nin sonbaharına denk geldiğini düşünürsek o dönemde yapılan bütün
FED ve Amerikan Hazinesi hamlelerini ..........
..........biz bütün dünya Amerika’nın krizden kurtuluşu gibi izlerken,........
................. o dönemlerde “ bizden daha akıllı olanlar”.......
............... bunun krizi herkese paylaştırma hamlesi olarak okuyorlardı.

Bugün tablo daha da net; başlangıçta masum bir alt gelir gurubu mortgage krizi ve geri ödememe sorunu olarak başlayan, ardından CDS, MBO, CDO gibi parlak icatlarla bütün dünyaya doğru yayılan ve hedge fonlar tarafından riski tetiklendikçe tetiklenen, bir palavra dünyadan para kazanmanın büyüsü sona erdi. Bu krizin ikinci aşamaya geçmesine neden oldu bu artık bir kredi krizi olmaktan çıkıp finansal kuruluşların birbirine kredi vermediği finans krizine dönüştü.
Şu anda üçüncü aşamadayız..
Tarihin en ağır döviz krizlerinden birini yaşıyoruz.
Bu sadece basit bir spekülatif hamle olarak değerlendirilmiyor artık...
Kur yükselişinden dolayı bir arbitraj elde ediyor kaçan sermaye kapanan sermaye, kapanıp kendine doğru dönerken sermaye genişliyor, genleşiyor.
Bunun henüz ülkemizdeki resmi otoriteler tarafındAn idrak edilmemiş olmasını hayretle karşılıyorum.

Sadece resessyon değil mesele döviz krizi de sözkonusu, faizlerin indirlmei hatta sıfırlanması bu tedirginliğin aşılmasına engel olmuyor, olamayor. Para kazanamayacağını, dönemeyeceğini hissettiği anda saklandığı ininden çıkmıyor, çıkamıyor...
Geçen sefer bir dostumuzun uyarısıyla bir Amerikalı finans profesyonelinin blogundan, bu kez başka bir dostumuz aşağıdaki yazı için uyardı bizleri. Büyük oyunu anlamaya çalışmak için bu kez de dünyanın öteki ucundan Rus finançıların yorumlarını aktarıyoruz.
Bigpara finansal piyasalarda dolaşan ezberi kırma, sade suya tirit profesyonel analizler, bilinen malumatların ötesine geçerek, yatırımcılara gerçekte neleR olduğunu anlamaya ve anlatmaya devam ediyor.

İşte Rus finançılar konuşuyor

ABD finans piyasasını refinanse edebilmek için dolar üzerinde birçok oyun oynadı. Fakat bu oyunların sonucu sadece bankaları ve şirketleri değil tüm ülkeyi depreme sürükledi.

İlkin bankacılık sektöründe patlak veren finansal kriz ardından borsaya, oradan da döviz piyasalarında bir kaosa dönüştü. ABD yönetimi aslında Eylül ayında profesyonel yatırımcıların barındığı yatırım bankAlarını kapatmayı bile düşünmüştü. Bunun sonucunda, büyük yatırımcıların alış ve satışlarını dengeye oturtmak için ya tamamını satmalarına ya da hiçbir şey satamamalArına neden oldu.

Sonuç da likiditenin büyük bir kasırga içinde savrulup, erimesine yola açtı. da savrulmasına neden oldu. Koreli kazandı ama Türk lirası, Brezilya reali, İngiliz sterlini, petrol ve metal varlıkları aşağı yönlü bir girdap içine girdi. Sonradan Kore Kwonu da aynı sürece girdi.

Son yıllarda, gelişmekte olan piyasalarda kaydedilen inanılmaz büyümeden, bir anda geriye döndü. Dolar yatrımcıları uyandı, uyandıkları anda da ortalığı adeta bir toz bulutu kapladı.

Peki böyle bir ortamda ABD otoritelerinin varlık değerlerini desteklemek için ellerinden geleni yaptıklarını düşünüyor musunuz? Eknominin parlak ışıkları sönerken ve hatta ABD yönetiminin zaman zaman karanlığa gömüldüğü kriz döneminde belki de ekonominin otoriteleri kazayla kendi eliyle ışığı kesti.

Belki de varlık piyasasında kasten bir kriz yaratıp doları uçurmak istemişlerdir! 3 Ekim’deki 700 milyar dolarlık kurtarma paketi öngörüldüğü sırada tamamen varlık değerlerini korumak adına böyle bir girişime ihitiyaç duymuş olabilirler.

22 Ekim’de Morgan Stanley ve Goldman Sachs yatırım bankası olmaktan vazgeÇti ve bu durum da bu iki kuruluşun diğer bankalardan çok daha fazla miktarda alım satım yapmasına zemin hazırladı. Bu durum da diğer bir yatırım bankası olan Lehman Brothers vakasından yedi gün sonra gerçekleşti.

Bu büyük broker ve yatırımcılar veya yatırım bankaları ABD’nin profesyonel yatırımcılarına bir anlamda tüm dünya genelinde avlanmaları için kredi sağlıyor. ABD yatırımcıları karları cebine atarken, yabancı ülkeler de ABD’nin yatırımlarından bankaları ve konut sektörü aracılığıyla yararlanmaya çalışıyorlar.

ÇİN GİBİ ÜLKELER ABD BANKALARININ KURTARMA PAKETLERİNİ FİNANSE EDİYORLAR..

Eğer geçmişi, yani Eylül 2004’ü tekrar hatırlayacak olursak, bu dönemde ABD Bütçe Komisyonu’nu ülkenin beş bankasına ricada bulunmaktan deyim yerindeyse bıkmıştı. Bu bankalar da kayıplara karşı korunabilmek için komisyondan daha büyük paye almak için birbirleriyle yarıştılar diyebiliriz. Ve sonunda başarılı da oldular.

Hazine sekreteri Paulson, Hedge Fonlara kimin katkıda bulunduğunu çok iyi biliyor. Broker sistemini bloke etmenin ticari stratejilerini likide edeceğini ve büyük bir satış hareketi başlatacağının oldukça farkında.

Peki neyi başarmak istiyor? Profesyonel yatırımcılar yabancı parayı çöpe çeviriken dolarları istiflerken ABD ekonomisini yukarıya kaldırmaya mı çalışıyorlar?

ABD’nin sağlam ve güçlü bir dolara ihtiyacı var. Çünkü ABD borçlu bir ülke. Kazandığından daha çok harcıyor. Yani bir anlamda yabancı yatırımcıya muhtaç. Çin gibi ülkeler ABD bankalarının kurtarma paketlerini finanse ediyorlar.

DOLARIN RESESYONLA BİRLİKTE DÜŞMESİ GEREKİYORDU...OYSA DÜŞMEDİ...
Doların resesyonla birlikte düşmesini ve altının da değer kazanmasını bekliyor olabilirsiniz fakat bunun tam tersi gerçekleşiyor.
Altın geçtiğimiz haftalarda 1200 dolardan 700 dolara kadar düştü. Kimbilir? ABD belki de dolarını desteklemek için altının değerini düşürüyordur.
Konuyla ilgili başka birtakım tezler de mevcut. Bazı çevreler ABD’nin bu krize diğer ülkelerden çok daha önce girdiğini savunuyor. Konut piyasası 2006 yılından beri sürekli olarak düşüyor. ABD’nin diğer ülkelerden çok daha hızlı bir şekilde kendini toparlayacağını düşünüyorlar. Yatırımcılar her ne kadar İngiltere ve Avrupa bölgesindeki kredi faizlerinin düşürülmesini destekleseler de ABD’de faizlerin daha küçük oranda düşürüldüğü de göz önünde bulundurulmalı.
Şirketler borçlarını tamamen kapatmak için sürekli olarak dolar alıyor lar. Fakat yine de bu tezlerin hiçbiri ABD yönetiminin varlık değerlerinin düşmesindeki rolünü açıklamıyor.

AHLAR ÇİKSİN
24-11-2008, 09:21
Dikkat! YTL değer kazanabilir

Morgan Stanley tarafından yayınlanan bir raporda TCMB’nin faiz indirimi kararı ve Türkiye ile IMF’nin anlaşmaya yakın olduğu yönündeki haberler ele alınarak bu gelişmeler nedeniyle YTL’nin hızlı bir değer artışı süreci yaşayabileceği ifade edildi.

Matriks

Morgan Stanley yatırımcıların YTL’de açık pozisyon taşımamalarını tavsiye etti.

Morgan Stanley'in raporunda söyle denildi;

"Türkiye ve IMF arasında bir stand-by anlaşması sağlanması ihtimali arttı. TCMB'den gelen sürpriz faiz indirimi kararı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve bazı AKP yetkililerinin IMF ile stand-by anlaşmasının sağlanması görüşmelerinde sona yaklaşıldığı yönündeki açıklamaları YTL'de açık pozisyon taşınmasını güçleştiriyor.

IMF ile varılan anlaşma sonucu temin edilecek kaynağın miktarı çok önemli. Erdoğan ve Gedikli'nin açıklamalarına dayanarak oluşan beklentiler IMF'den 20 ila 40 milyar dolar arasında bir kaynak temin edileceği yönünde. Elde edilecek kaynak bu bandın alt sınırında dahi olsa yansımaları olumlu olacaktır. Bu rakam Türkiye’nin 2009 yılı finansal açığının kapanmasında bir köprü vazifesi görebilir.

Esasında biz global piyasalarda .....
.........önümüzdeki yıl sınırlı dahi olsa bir toparlanma yaşanması halinde ..
Türkiye’nin IMF'den gelecek nakde ihtiyaç duymayacağını düşünüyoruz

AHLAR ÇİKSİN
24-11-2008, 09:30
İşte krizin iki galibi... Elektronik___ beyaz eşya ve hazırgiyimdir......

Küresel kriz yüzünden maliyetleri artan, kârlılığı düşen ve yüksek stoktan korkan Avrupalı perakendeci, elektronik, beyaz eşya ve hazırgiyimde Çin'den umudu kesti.


Kriz nedeniyle üretim kapasitesi daralan Çin, Avrupa'dan gelen siparişleri yetiştiremez hale geldi. Türkiye kaliteli ve hızlı üretim yapısı ile Avrupalı perakendeci için çöldeki vaha oldu.

Çin'e verilen milyon adetlik siparişlerin yerini, 5-10 bin adet üretilen ve hızla Avrupa'ya ulaştırılan Türk malları aldı. Türkiye'nin elektronik ve beyaz eşyadaki iki devi Arçelik ve Vestel, krizin tırmanışa geçtiği son 3 ayda Avrupa ülkelerine yapılan ihracatta rekor üstüne rekor kırıyor.

Avrupa'da Damat Tween gibi markaları ile tanınan ORKA Group'un yurtdışına üretim yapan Giresun'daki fabrikasının ise önümüzdeki 6 ay için üretim planları doldu.

Arçelik'in İngiltere satışları fırladı

Koç Holding Tüketim Grubu Başkanı ve Arçelik Genel Müdürü Aka Gündüz Özdemir, özellikle 25 milyona yakın Arçelik ve Beko ürününün satıldığı İngiltere'deki satışlarının son 3 ayda beklentilerin çok üzerinde bir artış kaydettiğini söyledi. Yaptıkları piyasa araştırmalarının bu yükselişin geçici olmadığını ortaya koyduğunu dile getiren Özdemir, 2009 gibi çok karamsar öngörülerin olduğu bir yılda çok iyi bir fırsatın önümüze çıktığını düşünüyorum. Bu diğer Avrupa ülkelerinde de gelişerek devam edecek. Belki de bu krizin en iyi haberi oldu dedi.
Kriz nedeniyle özellikle Batı Avrupalı tüketicilerin daha hesaplı mallara yöneldiğine işaret eden Özdemir, Bizim markalarımızın da hesaplı olmasının yanı sıra kalite olarak önde olması, satışlarımızı hızla yukarı çıkartıyor. Kriz ortamında, yatırımlarımızın meyvelerini toplamaya başladık. Krizde fırsat doğar sözlerinin ilk kez altını dolduracak bir gelişme oldu diye konuştu.

Tüm Avrupa'da satışlarımız artacak

Özdemir, İngiltere'de başlayan trendin kısa sürede tüm Avrupa ülkelerine yayılacağını vurgulayarak, şunları söyledi: Diğer ülkelerde de kısa zamanda böyle satış rakamlarına ulaşacağız. Yurtdışında fason değil, kendi markamızla iş yaptığımız için hem televizyon hem de beyaz eşyada önümüzdeki yıl çok büyük avantajlar yaşayacağız. Kısa sürede Belçika, İtalya, Almanya ve Fransa'daki satış rakamlarımızda ciddi artışlar yaşanacağını öngörüyoruz. Tabi Çin Avrupa'da bir fabrika kurarsa bu durum değişir. Ancak şimdilik böyle bir ihtimal gözükmüyor, çünkü Avrupa'da üretim yapmak çok zor. Biz ise Romanya ve Rusya'daki fabrikalarımızla hem Batı Avrupa hem de Doğu Avrupa'ya tam kapasite hizmet verecek durumdayız.

Vestel'in ihracatı eylülde ikiye katlandı

Vestel İcra Kurulu Başkanı Ömer Yüngül de Avrupa ekonomilerinin durgunluğa girdiği ekim ve kasım aylarında ihracatta önemli artışlar yakaladıklarını söyledi. Küresel krizin başladığı eylül ayında satışları ikiye katladıklarını, aylık ihracatın ise 200 milyon dolara yükseldiğini kaydeden Yüngül, Örneğin LCD televizyonda ağustosta 200 bin adetlik satışımız vardı, bu rakam ekimde 600 bine çıktı.

Kasım ayını da 500-550 bin civarında kapatacağız. Son dönemde aylık 160 milyon dolar olan ihracat kasımda 200 milyon dolara yükseldi dedi. Son dönemdeki ihracat artışında Avrupa bankalarının yaşadığı krizin de önemli etkisinin bulunduğuna işaret eden Yüngül, önceki dönemde firmalara uzun vadeli akreditif açan bankaların artık kısa vadeli akreditif açmaya başladığını, bu nedenle Avrupa'daki ithalatçı firmaların Uzakdoğu'ya uzun vadeli ve büyük sipariş vermekten kaçınarak kısa vadeli küçük siparişler için yakın ülkeleri tercih ettiğini dile getirdi.

Elektronik sektöründe Polonya ve Macaristan başta olmak üzere Doğu Avrupa ülkelerinde devlet teşvikleriyle 2.5 yıl gibi bir sürede 33 fabrikanın açıldığını ifade eden Yüngül, yaşanan kriz ortamında bu fabrikalardan sadece 2'sinin ayakta kalabildiğine dikkat çekti.

Avrupa'da alım sistemi değişti hazırgiyimciye de gün doğdu

Elektronik ve beyaz eşyada olduğu gibi hazırgiyim sektöründen de iyi işaretler geldiğini anlatan ORKA Group Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Orakçıoğlu, Avrupa'dan alınan siparişlerdeki artışın teslim tarihi olan ocak ve şubat aylarında daha net görüleceğini söyledi.

Uzakdoğu ülkelerinin adet anlamında çok yüksek kapasitelerle çalıştığı için kriz döneminde talep görmediğine dikkat çeken Orakçıoğlu, Avrupa'daki perakendecilerin bu stoksuz ve çok kısa aralıklarla sipariş verdiğini, sezon başında sipariş ettiği tüm ürünü almak yerine test siparişi adı altında küçük alımlar yaptığını dile getirdi. Orakçıoğlu, Rafa ürün konduktan sonra, hangi ürün satılıyorsa, o ürünün sezon içinde yeni alımları yapılıyor.

Dolayısıyla, sezon içinde tekrar üretimler yapabilecek ülkeleri daha fazla tercih eder hale geldi. Türkiye de bu ülkelerden biri. Şu anda bizim Giresun'daki fabrikamızda önümüzdeki 6 aylık üretim programımız dolmuş durumda diye konuştu.

AHLAR ÇİKSİN
28-11-2008, 08:43
Kürsü .......
........insanın kendiyle yüzleşmesi".....
..............."nefsin sorgulanması".....
....................."nefis muhâsebe..................

............... "Ahirette sizin adınıza bir şey yapamam" .............


Mü'minin, yapıp ettiklerini hemen her gün gözden geçirip hayırlı faaliyetlerini ve güzelliklerini şükürle karşılaması; hata ve günahlarını da istiğfarla gidermeye çalışması ve her zaman muhâsebe duygusuyla dopdolu yaşaması gerekir.



Bazen "insanın kendiyle yüzleşmesi", bazen "nefsin sorgulanması" ve bazen de "nefis muhâsebesi" olarak isimlendirdiğimiz bu amel, insanın arzularını, hırslarını ve davranışlarını denetlemesi, doğru veya yanlışlarını vicdanının süzgecinden geçirip bir değerlendirmede bulunması şeklinde gerçekleşir.

Bir hadis-i şerifte Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehayâ) en büyük mahkemede hesaba çekilmeden önce daha dünyadayken nefsi sık sık sorgulamayı akıllılık ve mü'minlik emaresi olarak zikretmiştir. Hazreti Ömer Efendimiz de Allah Resûlü'nden işittiği bu hakikati farklı bir üslupla seslendirerek şöyle buyurmuştur: "Ahirette hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekin. Ötede amelleriniz tartılmadan önce onları burada kendiniz tartın. En büyük arz ve mahkeme için şimdiden gerekli hazırlıklarınızı yapın. Bilin ki, o gün huzura alındığınızda size ait hiçbir şey gizli kalmayacak ve bütün sırlarınız bir bir sayılıp dökülecektir."

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) derin bir muhasebe insanıdır. Ümmeti için en güzel örnek olan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), "Bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız." yani "yataklara girip yatamaz, ağzınıza koyduğunuz lokmayı yutamaz ve bir yudum su içemezdiniz." buyurmuş ve bir sahabinin yorumu çerçevesinde: "Keşke kesilip biçilen bir ağaç olsaydım." gibi düşüncelerle sorumluluğun ağırlığını çevrelerine duyurmaya çalışmışlardır.

Hayırla yad edilmek için..

İki Cihan Güneşi (sallallâhu aleyhi ve sellem), şahsi hayatının her ânını, muhasebe duygu ve düşüncesine bağlı yaşamıştır. O, insanlığa yapacağı ihtarlarını da ilk defa kendisine en yakın olanlarda ortaya koymuş ve başkalarına diyeceğini onları muhatap alarak seslendirmiştir. Nitekim bir gün en uzak daireden başlayıp, en yakın daireye kadar, bütün yakınlarını çağırmıştı. Yemekli olan bu toplantıda akrabalarına, "Ey Kâ'b b. Mürreoğulları, Ey Abdimenâfoğulları, Ey Abdülmuttaliboğulları!" diyerek ayrı ayrı seslenmiş ve "Nefsinizi Allah'tan satın almaya bakın; zira ben, ahirette sizin adınıza bir şey yapamam!" buyurarak herkesin kendinden sorumlu tutulacağını hatırlatmıştı. Burada muhasebeye davet edilip uyarılanlar sadece adı geçen kişiler değil, onların şahsında bütün insanlıktır.

Evet, "Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir." (Müddessir, 74/38) ayet-i celilesinde ifade edildiği üzere her insanın nefsi tıpkı rehin bir mal gibi ipotek altındadır. Kişi, çalışıp kazanacak, kazandığı şeyleri Allah yolunda sarfedecek ve bu şekilde nefsini ipotek olmaktan kurtaracaktır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) işte bu noktadan hareketle, kendisine en uzak kabile ve oymaktan başlayıp, sözü en yakınlarına doğru çekerek şöyle buyurmuştur: "Ey Allah Resûlü'nün halası Safiyye! (Sen de nefsini Allah'tan satın almaya bak; zira) ahirette senin adına da bir şey yapamam!"

Safiyye ki, Hazreti Hamza'nın kız kardeşi, Allah Resûlü'nün "Havarim" diyerek övdüğü Hazreti Zübeyr'in annesi, zalim Haccac'a karşı Kabe'yi müdafaa ederken, asılmak suretiyle şehid edilen Abdullah b. Zübeyr'in babaannesi ve bütün bunlardan öte, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) öz halasıdır. Bunlara rağmen, İki Cihan Serveri, ona da nefsini Allah'tan satın almasını söylüyor ve Allah nezdinde onun adına da bir şey yapamayacağını bildiriyor. Dahası O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi kızı, ciğerparesi ve peygamberlik günlerinin gönül meyvelerinden Fatıma validemize bile "Ey Muhammed'in kızı Fatıma! (Sen de nefsini Allah'tan satın al; zira) ahirette senin adına da bir şey yapamam." buyurarak sorumluluğun şahsiliğine dikkat çekiyor ve herkesi dikkatli yaşamaya çağırıyordu.
İşte İslam, böylesine büyük bir mesuliyet ve vazife şuuruyla gelmiş, herkesin yapması gereken vecibeleri hatırlatmış ve ehl-i kitabın kuruntularına kapılmamayı emretmiştir.

ÖZETLE

1 - Derin bir muhasebe insanı olan İki Cihan Güneşi (sallallâhu aleyhi ve sellem), şahsi hayatının her ânını, bu duygu ve düşünceye bağlı kalarak yaşamıştır.

2 - Her insanın nefsi tıpkı rehin bir mal gibi ipotek altındadır. Çalışıp kazanarak nefsini ipotek altında olmaktan kurtarmak insanın elindedir.

3 - Erkek ya da kadın her mü'min, imkân buldukları herkese aynı hakikatları anlatmalı ve ölüm soluklayan ruhlara yeniden dirilişin yollarını göstermelidir.


28 Kasım 2008, Cuma

AHLAR ÇİKSİN
29-11-2008, 21:23
Erdoğan: Siz de onları kapıda bekletin

Başbakan Erdoğan, IMF ile ABD'de neler konuştuğunu açıklarken, kriz döneminde yalnız bırakılan sanayiciye önümüzdeki günler için tavsiyede bulundu.


AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Zaman zaman medyada köşe yazarları, zaman zaman da bazı sivil toplum örgütünün başındakiler 'Efendim niçin hükümet reform paketini açıklamıyor?' diyor. İlla bunun adı ambalajlı bir paket mi olacak. Biz uygulamaya başladık bile, ama kendin farkında değilsin ben ne yapayım'' dedi.

Başbakan Erdoğan, ''Her durum için senaryolarımızı hazırladık, önlemleri konuştuk, istişare ettik ve ekonominin bütün aktörleriyle görüş alış verişinde bulunduk. (Efendim geç kalındı, önemsenmedi, ihmal edildi) gibi ithamlar son derece yersiz ve haksızdır'' diye konuştu.

Erdoğan, partisinin ''13. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı''nda yaptığı konuşmada, küresel kriz ve Türkiye'ye etkileri üzerinde durdu.

Dünya ekonomisi finans sektörünün özellikle çok zorlu bir süreçten geçtiğini anımsatan Başbakan Erdoğan, şunları söyledi:

''Gelişmiş, gelişmekte olan, az gelişmiş hemen hemen bütün ülkeler bu süreçten (küresel finansal kriz) etkileniyor. Yağmurda yürüyüp ıslanmamak mümkün değil. Artık belirsizlik nedeniyle dünya genelinde talebin düştüğünü, bunun sonucunda da reel sektörün daraldığını görüyoruz. Bugün artık dışa açık dünyaya entegre olmuş bir ekonomi haline gelen Türkiye de hiç kuşkusuz bu süreçten etkilenecektir ve nitekim etkileniyor.''

Bir süredir sermaye akımlarının yavaşladığı, faiz oranları ve döviz kuru üzerinde baskı oluştuğu, başta ihracatçı sektörler olmak üzere reel kesimin bu süreçten etkilendiğinin ifade edildiğini kaydeden Erdoğan, ''Bu noktada öncelikle bir hususun altını çizmek istiyorum. Küresel krizin ilk sinyalleri alınmaya başladığından itibaren çok büyük bir dikkat ve ihtiyatla izledik'' dedi.

AHLAR ÇİKSİN
01-12-2008, 13:47
IMF krizin Türkiye ekonomisine etkilerini azaltmak için yeterince güçlü bir çıpa olabilecek mi?
IMF'yle yapılacak anlaşmanın ortaya koyduğu sorun, IMF'nin yardım karşılığı Türkiye'ye sunacağı talepler. Çünkü IMF 1980'lerde kurduğu modele göre çalışmaya devam ediyor. Bu modele göre de Türkiye'ye aktaracağı paraları geri alabilmek için, kamu harcamalarında, devletin sunduğu hizmetlerde kısıntıya gidilmesini öngörüyor. Ancak ekonominin durgunluğa girdiği bir aşamada devletin de harcamalarını kısmasının resesyonu daha da kötü bir hale getirmekten başka bir etkisi olmaz. IMF, Türkiye ile görüşmesinde Macaristan ve Pakistan'la görüşmelerde yaptığı gibi, Amerika ve İngiltere gibi ülkelerde uygulanan ekonomik stratejinin tam tersini önerecek.
Bu strateji temelsiz çünkü IMF'ye başvuran ülkelerin ekonomileri de, tıpkı Kuzey Amerika ve Batı Avrupa'daki ülkeler gibi mali canlandırma paketlerine ihtiyaç duyuyor. Çünkü artan işsizlikle birlikte tüketici harcamaları düştüğünde, hükümet devreye girmezse, resesyon daha kötü bir hale gelir. Dolayısıyla IMF gelişmekte olan ülkelere, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinin uyguladığı modellerin tam tersini öneriyor.
Böylesi bir stratejiyi IMF hangi amaçla öneriyor?
IMF'nin oluşturduğu bir model var ve bu modele göre krizin en yoğun etkisi, merkezden kalkınmakta olan Türkiye gibi ülkelere doğru yayılmalı. IMF görevinin çevre ülkeleri değil, sistemin merkezini kurtarmak olduğunu düşünüyor. Söylediğim gibi onların modeli her zaman bu olmuştur. İkinci bir neden de ideolojik. IMF'de şöyle bir anlayış var: Eğer bir hükümet IMF'ye borç için başvuruyorsa, aldığı borcu geri ödemek için kamu harcamalarını kısmalı. Böyle hareket ederek de temel mantıklarını şöyle ortaya koyuyorlar: Öncelikli olan uluslararası finans kuruluşlarıdır, ulusal ekonomiler ya da insanların (bu durumda Türkiye'deki insanların) yaşam standartları değildir.
Türkiye gibi ülkeler krizin etkilerini azaltmak için ne yapmalı?
Sorun şu, Türkiye de hükümet ancak, siyasal hareketlerden ve sendikalardan çok ciddi bir kitle hareketi olduğu takdirde doğru şeyleri yapabilir. Türkiye gibi ülkelerin hükümetleri "Öncelikli olan insanlarımız ve onların yaşam standartlarıdır. Eğer bu dış borçlarımızı ödeyemeyeceğimiz anlamına geliyorsa bırakalım öyle olsun." diyebilmeli. Ekvator örneğin, dış borcunun yaklaşık yüzde 40'ını donduracağını açıkladı. Dolayısıyla ulusal geliri dış borcu ödemek için kullanmak yerine (bu da zaten IMF modelinin kendisidir) "İnsanlarımızın yaşam standartları önemlidir" diyebilmeli. Bazı Latin Amerika ülkeleri krize söylediğim şekilde bir tepki vereceklerinin işaretlerini veriyorlar. Türkiye borçlarını bir noktada ertelmeli mi? Osmanlı dan beri her borcunu ödemiş Türkiye için ve dışa dönük bir ekonomisi olduğu için zor seçenek.... 2001 de bunun eşiğine gelmiştik ancak IMF koştu Kemal Dervişle ve bunu durdurdu. Bakalım bu sefer çözüm ne olacaktır.
İyi haftalar.. Onder Sinan

AHLAR ÇİKSİN
01-12-2008, 13:48
KURA DALGA KIRAN GEREKİYOR
Nobel Ödüllü ekonomist Robert Mundell, Türkiye'de de uygulanan dalgalı kur sistemini yerden yere vurdu. Mundell "Yılda yüzde 80 değişen bir kur sistemi aptallık. Bu kabul edilemez. Bant gerekli" dedi..
Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesi yıllardır dalgalı kur sistemini uyguluyor. Dünya ekonomisine yön veren en büyük kurum olan IMF de sürekli fikir değiştirerek sabit kur ve dalgalı kur arasında gidip geliyor. Nobel Ödüllü Columbia Üniversitesi Ekonomi Profesörü Robert Mundell, IMF'ye kur politikası nedeniyle 'en büyük düşman' diyor. Mundell "Bir yılda bir döviz kurunun yüzde 80 oranında değişmesi kadar aptalca bir şey olamaz. Aptal bir sistem. Kullanışlı da değil. Türkiye'ye bir bant lazım. Bu bant içinde kur değişimi dalgalanmaya bırakılabilir" dedi. Mundell'e göre İsveç, Afrika ve İngiltere gibi ülkelerin de aynı sistemi uygulaması gerekiyor. "Bence Türkiye bütçe konusunda oldukça iyi bir performans sergiledi" diyen Mundell, krizin bu aşamada gerçekleşmesine Türkiye'nin şanssızlığı olarak bakıyor. Mundell, "IMF'den para almak zorunda kalınacak. Krizden sonra gelecek olan hükümet de bunu ödemek zorunda kalacak" dedi.

* AIG CEO'SUNUN YAPTIĞI POPÜLİZM
ABD'de iflastan kurtarılan sigorta devi AIG'nin CEO'su Edward Liddy geçtiğimiz hafta bir açıklama yapmış ve yıllık maaşını 1 dolara indireceğini söylemişti. Maaşları nedeniyle sürekli eleştirilen bu CEO'ları da yerden yere vuran Mundell, "Kendilerini iyi iş yapan insanlar olarak göstermeye çalışıyorlar" dedi. Mundell'e göre bu popülist bir hareket.

AHLAR ÇİKSİN
01-12-2008, 14:07
Hangi hisse senedini almalı
01 Aralik 2008 00:10
Değerli yatırımcılar, sizlerden gelen hangi hisse alınır sorusuna bildiğiniz gibi bu alınır, şu satılır şeklinde cevap vermemiz mümkün değil. Yiğit BULUT / REFERANS ...

Değerli yatırımcılar, sizlerden gelen hangi hisse alınır sorusuna bildiğiniz gibi bu alınır, şu satılır şeklinde cevap vermemiz mümkün değil. Yiğit BULUT / REFERANS GAZETESİNedeni de çok açık; yatırım danışmanlığına giriyor ve bu bizim işimiz değil. Peki sizlere hisse seçerken nasıl yardım edebiliriz? Soruya doğrudan cevap veremediğim için, eldeki reel verileri sizlere aktarmak ve çalışmalarınızda kullanabileceğiniz kriterlerden biri olan zirveye uzaklık tablosunu paylaşmak istiyorum. Aşağıda gördüğünüz hisselerin tamamı İMKB-30 hisseleri ve gördükleri zirveye ne kadar uzak oldukları gün ve yüzde olarak belirtilmiş. Bu tablo neden önemli derseniz? Sert düşen yükseldiDeğerli dostlarım, 2001 krizi bize birşey gösterdi, zirveden en uzak İMKB-30 hisseleri, krizden çıkış döneminde en hızlı tepkileri verdiler. Daha değişik bir ifadeyle; aşırı satılmış hisseler çok daha hızlı toparlandı. Panik halinde düşük hacimle aşırı satılan şirketler toparlanma döneminde daha sert talep gördüler. Tablo nasıl yorumlanabilir? Örnekleyelim. Tofaş'ın gördüğü zirveye uzaklığı yüzde 75,12. Daha farlı bir ifadeyle; gördüğü zirveye göre yüzde 75,12 oranında değer kaybetmiş. Burada bir not düşelim; bu analizi yaparken ve kullanırken temel verileri de kullanmak gerekiyor. Evet, hisse çok değer kaybetmiş ama piyasa değerini dünya devlerinin düşen devleri ile kıyaslamak ve sektörün geleceğine de bakmak gerekli. En düşüğe dikkatSonuç 1: Bu yazdıklarım alınır anlamında değil. Sadece size çalışmalarınızda bazı kriterleri tanımlamada yardım etmeye çalışıyorum. Örneklemeye devam edelim ve bir kriter daha ekleyelim. Doğan Yayın Holding gördüğü zirveye göre yüzde 72,29 değer kaybetmiş. Burada bir kriter daha ekleyelim gördüğü yıllık en düşük. Buna bakarsak; gördüğü yıllık en düşük 0.60. Bugün işlem gördüğü fiyat yıllık en düşük seviyesine çok yakın. Yine aynı tablo'ya göre gördüğü dipten sadece yüzde 6,67 yukarıda.Tablo bu şekilde devam ediyor. Örneğin Arçelik gördüğü zirveye göre yüzde 69,72 aşağıda ve gördüğü yıllık düşük 1,38.Sonuç 2: Piyasalar düzelirken neye bakarak seçelim sorusuna bir kriter daha tanımlayıp gördüğü en düşük ayrıntısını da eklemekte de yarar var.Son söz: Genel trend içinde aşırı düşen hisseler, dünya genelinde bulundukları sektörde aşırı bir olumsuzluk yok ise, trend tersine döndüğünde çok daha hızlı tepki verebilirler. Yalnız şu detayı bir kere daha net olarak belirtmek istiyorum; bu sadece bir bakış açısı, kullanmak isteyenlere tanımlamak istedim. Daha birçok farklı bakış açısı tanımlanabilir.

AHLAR ÇİKSİN
01-12-2008, 14:10
İmf, Krizi Türkiye'ye Taşımayı Amaçlıyor
30 Kasım 2008 Pazar
Avrupa Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), yılda iki kez hazırladığı ekonomi raporunun ikincisinde Türkiye'yi G7 ülkelerinin dışında krizden en kötü etkilenecek ülkeler arasında saydı.


'Krizde Türkiye'yi izleyin'


BBC Türkçe .ingiliz karıştırıcıları işbaşında.....




Avrupa Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), yılda iki kez hazırladığı ekonomi raporunun ikincisinde Türkiye'yi G7 ülkelerinin dışında krizden en kötü etkilenecek ülkeler arasında saydı.

Türkiye'de hükümet-IMF görüşmeleri sürüyor

OECD raporu, Türkiye'nin krizden ençok etkilenecek ülkelerden olduğu tespitinin yapıldığı tek yer de değil.

Geçtiğimiz haftalarda Londra'da bir konferansta konuşan York Üniversitesinden Kanadalı iktisatçı David McNally de "Ekonomik krizde Türkiye'yi ve Güney Afrika'yı izleyin; krizin etkisinin en yoğun hissedileceği ülkeler bunlar" demişti.

Biz de Profesör David McNally ile konuştuk ve kendisine önce krizden en kötü etkilenecek ülkeler arasında neden Türkiye'yi gördüğünü sorduk.



David McNally: Türkiye'yi izleyin derken kastettiğim şuydu: Türkiye ve Güney Afrika'nın cari açıkları, gelişmekte olan ekonomiler diye tabir edilen diğer ülkelere kıyasla, özellikle yüksek. Baktığım istatistikler, Türkiye'nin Gayri Safi Yurt İçi Hasılası'nın yüzde 7,5 ila yüzde 8'i boyutunda bir cari açığı olduğunu gösteriyor. Bu da, Türkiye yabancı sermaye akışına ciddi bir şekilde ihtiyaç duyuyor demek.

Dolayısıyla bu krizin herhangi bir noktasında, Türkiye'ye yabancı sermaye akışı aksarsa bu, ülke ekonomisi için bir felaket demek olur. Bu durumda özellikle para biriminin değeri olumsuz etkilenir -- ki bu şimdiden yaşanmaya başladı. Bu da, Merkez Bankası'nı cevap olarak faizleri artırmaya zorlar. Ancak faiz artırımı da bir sonraki aşamada, ülke ekonomisini yavaşlatacak.

Oysaki bu, küresel ekonomideki durgunluk nedeniyle, ekonominin canlandırma tedbirlerine en ihtiyaç duyduğu bir dönemde yaşanacak. Ekonomik durgunluğu daha da derinleştirecek.

BBC Türkçe: Bu krizin dünya ekonomisinin merkezinde, ekonomisi en gelişmiş Batılı ülkelerde başladığı düşünüldüğünde, sermayenin gelişmekte olan ülkelere akma eğiliminde olacağı düşünülemez mi? Türkiye'nin sermayenin tercih edeceği bu ülkelerden biri olmasını engelleyen faktörler neler?

David McNally: Böyle bir eğilimin var olduğuna katılıyorum ancak sermaye akışında bunun tersi bir eğilimi de gözleyebiliyoruz. Ancak gelişmekte olan ülkelere akan sermaye şöyle bir mantıktan hareket ediyor: Gelişmekte olan ülkelerin kendileri, para birimlerinin değerini devalüasyona uğratır ya da para biriminin değeri uluslararası piyasalarda düşerse, dolar, euro ya da yen sahibi olan sermayedarlar için Türkiye'de emek piyasası daha ucuz bir hale gelir.

Türkiye'de ekonomik iştiraklerde bulunmanın maliyeti azalır. Dolayısıyla bu tür krizlerde, çevre ülkelerinin para birimi değer kaybettiğinde, sermayede dediğiniz gibi bir eğilim olur.

Ancak bu akışı mümkün kılan zemin, Türkiye gibi ülkelerin ekonomilerini ekonomik kalkınma zincirinin en son halkalarından biri haline getirir. Çalışanlara ödenen reel ücretlerdeki düşüş de, iç pazarın daralması sonucunu doğurur ve ekonomiyi yabancı yatırıma ve ihracata bağımlı hale getirir.

Sonuçta da, ekonominin daha da bağımlı hale geldiği uluslararası sermaye başka bir ülkeye taşındığında bunun çok ağır etkileri olur. Böyle bir sorunu şu anda Çin bile yaşıyor. Çin'in bazı bölgelerindeki yabancı sermaye yatırımları, şu sıralarda Vietnam gibi emeğin daha da ucuz olduğu ülkelere gidiyor.

BBC Türkçe: Peki, krizin Türkiye'ye etkisi özellikle hangi sektörler üzerinden olacak?

David McNally: Aslında bazı anlamlarda, krizden etkilenmeyecek tek bir sektör bile kalmayacak. Ama yabancı yatırıma ve ihracata dayalı sektörler, krizden en ağır etkilenecekler olacak. Örneğin gıda sektörü gibi çoğunlukla iç pazara hitap eden bir sektör, iç pazarda daralma yaşandıkça etkilenecek.

Ancak bu sektörlerdeki etkilenme, gittikçe daralan uluslararası pazara ihracat yapan sektörlerinki gibi olmayacak. Elektronik pazarının gelecek yıl içinde yüzde 10 civarında küçüleceğine işaret eden son tahminlere baktığımızda, daralacak bu sektörler arasında örneğin elektroniğin olduğunu görebiliyoruz.

'Türkiye ilk aşamayı hafif atlattı ama güvende değil'

BBC Türkçe: Sizin ve başka bazı iktisatçıların söylediklerine ya da OECD raporuna baktığımızda Türkiye ekonomisinin geleceğine ilişkin karamsar bir tablo çıkıyor ancak Türkiye'de hükümet henüz başka ülkelerde olana benzer bir ekonomik kurtarma paketi açıklamış değil. Sizce bu güvenin temelleri neler olabilir?

David McNally: Bence bunun birkaç nedeni var. Türkiye ekonomisi krizin şu aşamasına kadar İrlanda, İngiltere ya da Amerika Birleşik Devletleri ekonomileri kadar etkilenmedi. Dolayısıyla, Türkiye krizin erken aşamalarının etkilerinden önemli ölçüde muaf kaldı şimdiye kadar.


İlk aşamayı atlatan Türkiye güvende olduğunu sanıyor ama bu doğru değil



Kanada ekonomisi gibi, ağırlıklı olarak finansal olan krizin ilk aşamasının etkilerini daha az hasarla atlattılar ve bu nedenle güvende olduklarını düşündüler ama bence bu doğru değil. Çünkü uluslararası pazarların daraldığı, hatta çöktüğü bir aşamada (ki şu anda bu aşamadayız) uluslararası pazarlara ihracat yapma gereksinimi daha yüksek olan ülkeler krizden çok ciddi bir şekilde etkilenecekler ve işsizlik hızla ve çok ciddi bir şekilde yükselecek.

Bence, Türkiye hükümeti şöyle bir şey yaşadı: Krizin ilk aşamasında banka kurtarma paketleri açıklamaları gerekmedi bu nedenle de krizi olması gerekenden daha hafife aldılar. Oysa ki üretimde yaşanacak bir daralmanın ve işsizliğin artması ardından, yabancı yatırımcılar Türkiye ekonomisine karşı bir güvensizlik geliştirirlerse, yabancı sermaye ülkeden hızla çıkmaya başlayacak.

'IMF stratejisi resesyonu derinleştirir'

BBC Türkçe: Şimdilerde hükümetin Uluslararası Para Fonu IMF'yle görüşmeleri var. Sizce IMF krizin Türkiye ekonomisine etkilerini azaltmak için yeterince güçlü bir çıpa olabilecek mi?

David McNally: IMF'yle yapılacak anlaşmanın ortaya koyduğu sorun, IMF'nin yardım karşılığı Türkiye'ye sunacağı talepler. Çünkü IMF 1980'lerde kurduğu modele göre çalışmaya devam ediyor. Bu modele göre de Türkiye'ye aktaracağı paraları geri alabilmek için, kamu harcamalarında, devletin sunduğu hizmetlerde kısıntıya gidilmesini öngörüyor.

Ancak ekonominin durgunluğa girdiği bir aşamada devletin de harcamalarını kısmasının resesyonu daha da kötü bir hale getirmekten başka bir etkisi olmaz. IMF, Türkiye ile görüşmesinde Macaristan ve Pakistan'la görüşmelerde yaptığı gibi, Amerika ve İngiltere gibi ülkelerde uygulanan ekonomik stratejinin tam tersini önerecek.

BBC Türkçe: Dolayısıyla, IMF'nin önerdiği strateji temelsiz mi diyorsunuz?

David McNally: Evet, bu strateji temelsiz çünkü IMF'ye başvuran ülkelerin ekonomileri de, tıpkı Kuzey Amerika ve Batı Avrupa'daki ülkeler gibi mali canlandırma paketlerine ihtiyaç duyuyor. Çünkü artan işsizlikle birlikte tüketici harcamaları düştüğünde, hükümet devreye girmezse, resesyon daha kötü bir hale gelir. Dolayısıyla IMF gelişmekte olan ülkelere, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinin uyguladığı modellerin tam tersini öneriyor.

'IMF krizi Türkiye gibi ülkelere taşımayı amaçlıyor'

BBC Türkçe: Peki temelsiz olduğunu söylediğiniz böylesi bir stratejiyi IMF hangi amaçla öneriyor?

David McNally: Bence IMF'nin oluşturduğu bir model var ve bu modele göre krizin en yoğun etkisi, merkezden kalkınmakta olan Türkiye gibi ülkelere doğru yayılmalı. IMF görevinin çevre ülkeleri değil, sistemin merkezini kurtarmak olduğunu düşünüyor. Söylediğim gibi onların modeli her zaman bu olmuştur. İkinci bir neden de ideolojik.


IMF'nin görevi merkezi kurtarmak, çevre ülkeleri değil



IMF'de şöyle bir anlayış var: Eğer bir hükümet IMF'ye borç için başvuruyorsa, aldığı borcu geri ödemek için kamu harcamalarını kısmalı. Böyle hareket ederek de temel mantıklarını şöyle ortaya koyuyorlar: Öncelikli olan uluslararası finans kuruluşlarıdır, ulusal ekonomiler ya da insanların (bu durumda Türkiye'deki insanların) yaşam standartları değildir.

'Türkiye, Latin Amerika'yı izleyip dış borçları durdurmalı'

BBC Türkçe: Türkiye gibi ülkeler krizin etkilerini azaltmak için ne yapmalı?

David McNally: Sorun şu, Türkiye de hükümet ancak, siyasal hareketlerden ve sendikalardan çok ciddi bir kitle hareketi olduğu takdirde doğru şeyleri yapabilir. Türkiye gibi ülkelerin hükümetleri "Öncelikli olan insanlarımız ve onların yaşam standartlarıdır. Eğer bu dış borçlarımızı ödeyemeyeceğimiz anlamına geliyorsa bırakalım öyle olsun." diyebilmeli.


Türkiye, insanlarımızın yaşam standardı daha önemli demeli.



Ekvator örneğin, dış borcunun yaklaşık yüzde 40'ını donduracağını açıkladı. Dolayısıyla ulusal geliri dış borcu ödemek için kullanmak yerine (bu da zaten IMF modelinin kendisidir) "İnsanlarımızın yaşam standartları önemlidir" diyebilmeli. Bazı Latin Amerika ülkeleri krize söylediğim şekilde bir tepki vereceklerinin işaretlerini veriyorlar

AHLAR ÇİKSİN
01-12-2008, 14:50
http://www.***********/............

HAFTANIN MAKALESİ !

Gazze direniyor, Gazze feryad ediyor, Gazze ölüyor

Şöyle bir düşünün. Elektriğiniz yok. Dolayısıyla elektrikli hiçbir makine kullanamıyorsunuz. Televizyon, fırın, buzdolabı, çamaşır makinası, süpürge çalışmıyor. Çocuğunuza ihtiyacı olan gıdayı bulamıyorsunuz. Bisküviden çikolatadan bahsetmiyorum ekmek bulamıyorsunuz! Çocuğunuz hastalanıyor en temel ilaçları temin edemiyorsunuz. Eşiniz hastalanıyor hastaneye götürüyorsunuz müdahale edemiyorlar. Çünkü cihazlar çalışmıyor elektrik yok. Hastalar ağlıyor, çocuklar bağırıyor ve sizin elinizden hiçbir şey gelmiyor. Çünkü yollar da kapalı. Bulunduğunuz bölgeye giriş çıkış yasak. En temel insani yardım maddeleri bile giremiyor huduttan içeri. Yasak.
Yasağı delmek için tünel kazmışsınız oradan bazı gıda maddeleri ve ilaç gibi zaruri ihtiyaç maddelerini getirmeye çalışıyorsunuz. Ama bizzat sizin komşunuz o tüneli dinamitleyip kapatıyor.

Lafı uzatmaya gerek yok. Gazze'den bahsediyorum. Gazze'de bir buçuk milyon insanın sürdürdüğü hayat yukarıdakilerden daha beter.
Gazze ağlıyor.. Gazze ölüyor
Gazze İsrail işgaline direndiği için kuşatma altında. İsrail bütün giriş çıkışları kapatmış. Ne akaryakıt ne gıda ne ilaç hiçbir şekilde hiçbir yardımın ulaşmasına izin vermiyor. BM Genel Sekreteri'nin insani yardımların ulaştırılması konusundaki baskıları da fayda vermiyor. Çünkü muhatapları İsrail. İsrail BM kararlarını dahi uygulamadığı için genel sekreterin baskılarına da kulak asmıyor.
Ben İsrail'e öfkelenmiyorum bile. Çünkü İsrail işgalci ve Filistinlilerin düşmanı sıfatıyla bunu sürekli yapıyor. Düşmandan merhamet beklemenin bir anlamı yok ki. Filistinliler de İsrail'den merhamet beklemiyorlar. Zaten İsrail'e boyun eğseler onlar da refah içinde yaşayabilirler. Gazze işgale karşı direniyor ve İsrail'den merhamet beklemiyor.
Gazze'nin asıl problemi bütün Filistinlileri temsil ettiğini söyleyen Filistin özerk yönetiminin Gazze'deki insanlık ayıbını görmemesidir. Daha da üzücü ve kahredici olanı ise İsrail'in uyguladığı ambargoyu ve kuşatmayı Mısır'ın da sürdürmesidir. Çünkü Gazze'nin Mısır'a açılan bir kapısı var. Refah kapısı.

Mısır yönetiminin Refah kapısını açmaması İsrail'in diğer kapıları kapatmasından daha yaralayıcı. Çünkü Mısır Filistin'in düşmanı değil. Açmıyor! Hadi diyelim ki İsrail ile ilişkilerinin bozulmasından korkuyor kapalı tutuyor. Peki Filistinlilerin Mısır istikametine açtıkları birkaç tünel ile ilaç ve gıda maddelerinin teminine göz yumamaz mı? Maalesef Mısır yönetimi Filistinlilerin dünyaya açılan bu tünelleri de havaya uçurmak suretiyle İsrail ile aynı politikayı takip etmiş oluyor! Üstelik hafta başında bu kapıya 400 kişilik ek polis gücü gönderdi ki Filistinliler yine kapıyı yıkıp geçerlerse engel olsunlar. Biliyorsunuz aynı şekilde uygulanan bir ambargo sırasında Filistinliler kapıyı devirmiş ve Mısır tarafına geçmiş ihtiyaçlarını satın alıp açık hapishane konumundaki Gazze'ye geri dönmüşlerdi!
Evet İsrail'in değil ama Mahmud Abbas'ın ve Mısır yönetiminin tavırları Filistinleri derinden yaralıyor.
Filistinlileri derinden yaralayan bir diğer gerçek de başta Arap ülkeleri olmak üzere İslam ülkelerinin Gazze'de yaşanan insanlık dramı karşısında sessiz kalmaları! İslam dünyasındaki basının sessizliği.
Hadi Arap ülkelerinin çoğunda krallık, emirlik, şeyhlik gibi baskıcı yönetimler var ve basın onlara rağmen yayın yapamazlar. Ya Türkiye gibi az da olsa özgür ve demokratik ülkelerdeki basın yayın organları, onlar neden bu dram karşısında sessizler? Sokaktaki yaralı bir köpeğe yapılan muameleyi günlerce gündemde tutan basın, elektriksiz susuz, ekmeksiz, ilaçsız bırakılan bir buçuk milyon insanın dramını neden göremez, neden onların seslerine kulak vermez?
Kundaktaki bebekler evdeki çocuklar beslenemiyorlar. Gazze'de uygulanan ambargo sebebiyle akaryakıt gitmediği için elektrik santrali çalışmıyor, dolayısıyla elektrikli cihazların hiçbiri sağlık alanı dahil işe yaramıyor. İnsanlar mum ışığında yaşıyorlar. Bu mumlar da tükenmek üzere. Gazze'de artık ekmek bile kelimenin tam anlamıyla aslanın ağzında. Normal un bitmiş hayvan yemleri ekmek yapmak için öğütülmeye başlanmış!
İlaç yok, tedavi imkan harici, temel gıda maddeleri tamamıyla tükenmek üzere. Ve İsrail ile birlikte Mısır'ın ve İslam ülkelerinin ambargosu devam ediyor. Evvelki gün İsrail birkaç aracın geçmesine izin verdi ama facia devam ediyor!
Kimseye söyleyecek sözüm yok. Ben doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'na sesleniyorum, ister İsrail yönetimi ister Mısır yönetimi hangisiyle mümkünse, temel insani yardımların ulaştırılması için BM Genel Sekreteri'nin taleplerinin ciddiye alınması istikametinde bir girişim yapsanız bir adım atsanız diyorum.
Ya da siz Sayın Cumhurbaşkanımız, siz benzer bir adım ile bu insanlık dramının son bulması için bir girişimde bulunsanız eminim ki etkisi olacaktır!
Girişiminiz göğsünde zerre kadar insanlık kalmış herkesi memnun edecek ve Gazze halkına az da olsa nefes aldıracaktır!

Resul Tosun

AHLAR ÇİKSİN
03-12-2008, 10:42
03.12.2008 10:33:20 goldman sachs, turkıye tufe beklentısını asagı cektı

[ı]goldman sachs, turkıye tufe beklentısını asagı cektı [/ı]

goldman sachs tarafından dun yayınlanan bır raporda turkıye`de bugun tuık
tarafından acıklanacak olan enflasyon rakamına ılıskın degerlendırme ve
tahmnınlere yer verıldı.
Goldman sachs soz konusu raporda ıc taleptekı gerıleme ve gıda fıyatlarındakı
ılımlılasma nedenıyle kasım ayı tufe beklentısını yuzde 0.7`ye dusurdugunu acıkladı
gs`nın acıklamasında soyle denıldı;

`turkıye kasım ayı enflasyon rakamlarını carsamba gunu acıklayacak pıyasaların
beklentısı tufe`nın kasım ayında yuzde 1.2 oranında artacagı yonunde olusurken,
bızım beklentımız aylık tufe artısının yuzde 0.7 olacagı yonunde sekıllenıyor.

Bızım enflasyon modellerımız kasım ayında turkıye`de enflasyonun en fazla yuzde 1.5
olabılecegıne ısaret edıyor. Ytl`de son donemde yasanan dususun neden oldugu
enflasyonıst baskı bu modelde yansıma bulunuyor. Ancak ıs dunyası aktıvıtelerı eylul
ayından bu yana onemlı olcude gerılıyor. Ve ıstanbul`dakı tuketıcı fıyatları artısı ıle
ankara`dakı gıda fıyatları artısı gıbı oncu gostergeler fıyatların daha ıyı huylu
olduguna ısaret edıyor. Buba baglı olarak dovız kurları kaynaklı olumsuzlukların daha
yumusak bır etkılesım gosterdıgı dusunuluyor.
Bu gelısmeler ısıgında baz modelımızdekı tufe beklentısını aylık yuzde 0.7 sevıyesıne
dusuruyoruz. Gıda fıyatlarındakı asırı hareketlılık bır suprız yapabılecek olsa da
cekırdek enflasyondakı trend ıyı huylu olacaktır.

merkez bankası`nın ıse bu gelısmeler sonucunda borc verme faızını 100 baz puan ve
borc alma faızını yarım puan dusurmesını oranları sırasıyla yuzde 17.75 ve yuzde
15.75 sevıyesıne ındırmesını beklıyoruz.

AHLAR ÇİKSİN
04-12-2008, 11:15
Durmak Yok,Kronik Enflasyona Devam...

Tüketici Fiyatları Endeksi’nde bir önceki aya göre %0,83, bir önceki yılın Aralık ayına göre %10,52, bir önceki yılın aynı ayına göre %10,76 ve on iki aylık ortalamalara göre %10,31 artış gerçekleşmiştir. Ana harcama grupları itibariyle bir ay önceye göre en yüksek artış %2,63 ile giyim ve ayakkabı grubunda gerçekleşmiştir. Kasım ayında endekste yer alan gruplardan konutta %2,08, eğlence ve kültürde %1,81, ev eşyasında %1,37, lokanta ve otellerde %0,99, gıda ve alkolsüz içeceklerde %0,71, eğitimde %0,21, haberleşmede %0,17, sağlıkta %0,06, çeşitli mal ve hizmetlerde %0,02 artış, alkollü içecekler ve tütünde %-0,03, ulaştırmada %-1,36 düşüş gerçekleşmiştir. TCMB anketinde %1.33, CNBC-e anketinde %1,09 artış beklenen TÜFE %0.83 oranında gerçekleşti. Enflasyon tahminleri, enflasyon açıklanma tarihi yakınlaştıkça düşmüştü. Son 2 günde gösterge tahvil %20.80’den %19.37’ye gerilemişti. Anketlere göre beklentilerden iyi bir enflasyon olmasına karşın, son 2 günlük enflasyon beklentilerine paralel hatta biraz yüksek diyebiliriz. Yıllık bazda enflasyon %10.76 seviyesine geriledi. Böylece son 4 ayın en düşük yıllık enflasyon oranını yakalamış olduk. Fakat bu enflasyon rakamı içerik olarak bakıldığında bir başarı hikayesinden daha çok Türkiye’de kronik enflasyonun devam ettiğini gösteriyor. Bir önceki yılın aynı ayına göre TÜFE’de en yüksek artış %24,73 ile konut grubunda gerçekleşmiştir. Cari enflasyon %10.76 ve yıl başında enflasyon hedefinin üst bandı %7 olduğu düşünülürse, %24.73 oranında konut fiyatlarında yaşanan artışı açıklayamaz. Tüm dünyada kriz konut fiyatlarında yaşanan düşüş ile başlarken, Türkiye’de konut fiyatları artmaya devam ediyor. Geçen ay gerçekleşen benzinde fiyat düşüşlerinin ana enflasyona düşürücü etkisi %0.18, konutun enflasyonu artırıcı etkisi %0.35 seviyesindedir. TCMB, 18 Aralık’ta yapacağı Para Politikası Kurulu Toplantısında 50 baz puanlık faiz indirimi daha gerçekleştirebilir. Fakat daha sonraki toplantılarda faiz indirimi gerçekleştirmesi zor olacaktır. ABD’de dün özel sektör istihdamına yönelik verilerin de beklentilerden çok kötü gerçekleşmesi, ABD Cuma günü açıklanacak tarım dışı işsizlik rakamlarına yönelik beklentileri bozdu. ABD’de %6.8 olan işsizlik oranının 2010 yılına yönelik süreçte işsizliğin %8.5-9 oranında yükseleceğini bahsedenlerin sayısı yükseldi. ABD piyasaları gün boyu dalgalı bir seyir izlerken, blue chipler de hafta başından bu yana en yüksek işlem hacmi ile yaşanan yükseliş ile yine sürpriz yaptı. Büyük ihtimalle en büyük sürprizi Kurban Bayram’ı nedeniyle kapalı olduğumuz günlerde ABD piyasaları yapacak. ABD’de her gün dönen rulet, bakalım piyasalar için olumlu ya da olumsuz bir sürpriz mi yapacak?




Durmak Yok,Kronik Enflasyona Devam...

Tüketici Fiyatları Endeksi’nde bir önceki aya göre %0,83, bir önceki yılın Aralık ayına göre %10,52, bir önceki yılın aynı ayına göre %10,76 ve on iki aylık ortalamalara göre %10,31 artış gerçekleşmiştir. Ana harcama grupları itibariyle bir ay önceye göre en yüksek artış %2,63 ile giyim ve ayakkabı grubunda gerçekleşmiştir. Kasım ayında endekste yer alan gruplardan konutta %2,08, eğlence ve kültürde %1,81, ev eşyasında %1,37, lokanta ve otellerde %0,99, gıda ve alkolsüz içeceklerde %0,71, eğitimde %0,21, haberleşmede %0,17, sağlıkta %0,06, çeşitli mal ve hizmetlerde %0,02 artış, alkollü içecekler ve tütünde %-0,03, ulaştırmada %-1,36 düşüş gerçekleşmiştir. TCMB anketinde %1.33, CNBC-e anketinde %1,09 artış beklenen TÜFE %0.83 oranında gerçekleşti. Enflasyon tahminleri, enflasyon açıklanma tarihi yakınlaştıkça düşmüştü. Son 2 günde gösterge tahvil %20.80’den %19.37’ye gerilemişti. Anketlere göre beklentilerden iyi bir enflasyon olmasına karşın, son 2 günlük enflasyon beklentilerine paralel hatta biraz yüksek diyebiliriz. Yıllık bazda enflasyon %10.76 seviyesine geriledi. Böylece son 4 ayın en düşük yıllık enflasyon oranını yakalamış olduk. Fakat bu enflasyon rakamı içerik olarak bakıldığında bir başarı hikayesinden daha çok Türkiye’de kronik enflasyonun devam ettiğini gösteriyor. Bir önceki yılın aynı ayına göre TÜFE’de en yüksek artış %24,73 ile konut grubunda gerçekleşmiştir. Cari enflasyon %10.76 ve yıl başında enflasyon hedefinin üst bandı %7 olduğu düşünülürse, %24.73 oranında konut fiyatlarında yaşanan artışı açıklayamaz. Tüm dünyada kriz konut fiyatlarında yaşanan düşüş ile başlarken, Türkiye’de konut fiyatları artmaya devam ediyor. Geçen ay gerçekleşen benzinde fiyat düşüşlerinin ana enflasyona düşürücü etkisi %0.18, konutun enflasyonu artırıcı etkisi %0.35 seviyesindedir. TCMB, 18 Aralık’ta yapacağı Para Politikası Kurulu Toplantısında 50 baz puanlık faiz indirimi daha gerçekleştirebilir. Fakat daha sonraki toplantılarda faiz indirimi gerçekleştirmesi zor olacaktır. ABD’de dün özel sektör istihdamına yönelik verilerin de beklentilerden çok kötü gerçekleşmesi, ABD Cuma günü açıklanacak tarım dışı işsizlik rakamlarına yönelik beklentileri bozdu. ABD’de %6.8 olan işsizlik oranının 2010 yılına yönelik süreçte işsizliğin %8.5-9 oranında yükseleceğini bahsedenlerin sayısı yükseldi. ABD piyasaları gün boyu dalgalı bir seyir izlerken, blue chipler de hafta başından bu yana en yüksek işlem hacmi ile yaşanan yükseliş ile yine sürpriz yaptı. Büyük ihtimalle en büyük sürprizi Kurban Bayram’ı nedeniyle kapalı olduğumuz günlerde ABD piyasaları yapacak. ABD’de her gün dönen rulet, bakalım piyasalar için olumlu ya da olumsuz bir sürpriz mi yapacak?

AHLAR ÇİKSİN
05-12-2008, 23:02
Toparlanma olmazsa, Büyük Buhran’ı ararız’
......... 22 Kasım 08.........

1987 yılındaki ‘kara pazartesi’yi öngören Marc Faber yeni bir tahminde bulundu: Hisseler 1987’dekinden daha çok satılmış. Önümüzdeki üç ayda borsalarda ralli yaşanmasını bekliyorum. Eğer ralli olmazsa Büyük Buhran’dan daha kötü bir duruma gelebiliriz.

İSTANBUL - 1987’deki ‘kara pazartesi’yi önceden tahmin etmesiyle tanınan ve Dr. Doom olarak bilinen ünlü yatırımcı Marc Faber, önümüzdeki üç ayda borsalarda ralli yaşanmasını bekliyor. ...Faber, altın, emlak ve şirket bonolarını akıllı yatırım alternatifleri olarak değerlendirdi.

Faber şunları söyledi: “Şu anda hisse senetleri ve emtia fazlasıyla satılmış, dolar ve ABD hazine bonoları fazlasıyla alınmış durumda. Devlet müdahaleleri piyasalardaki dalgalanmayı tetikledi. Özel sektörde servet kaybı, hükümet ve merkez bankaları tarafında ise mali açıkların büyümesi söz konusu. Enjekte edilen likidite, borsalarda gelecek üç ayda deflasyon korkusundan çok bir ralliye neden olacak.

NEREYE YATIRIM YAPILABİLİR?
Riskli varlıkları elden çıkaran finansal kurumların elinde bol nakit var. Yüksek getirili şirket bonoları doğru bir yatırım alternatifi. Hisselerde ise temettü azalacak. Hisse senetleri kısa vadede ralli yaparsa altın değer kaybedebilir. Ancak, altın arama şirketlerinin hisse senetleri bu yükselişe dahil olacak. Tarım arazilerine, altın gibi hammaddelere ve gayrimenkule yatırım yapmak akıllıca olur.

RALLİ OLMAZSA…
Şu anda hisse senetlerindeki değer kaybı 30 trilyon dolar. Buna emlak, emtia ve işletmelerin zararlarını eklersek kayıp 100 trilyonu buluyor. İstatistiki olarak hisseler 1987’dekinden daha çok satılmış, eğer ralli olmazsa Büyük Buhran’dan daha kötü bir duruma gelebiliriz.
Borsalarda yükselişin lideri finans sektörü olmayacak. Bu hisseler 2007 öncesi seviyelerine hiç geri gelmeyebilir. Ancak Citigroup’inki gibi 55 dolardan 4 dolara inen bir hisseye yatırım, sıfırlanmadan önce yüzde 100 kazanç sağlayabilir.

ÇİN ABD’DEN KÖTÜ OLABİLİR
Ayrıca, bu durgunlukta ekonomisinin yüzde 77’si kişisel harcamalardan oluşan ABD, Çin’den ithalatını azaltırsa, Çin için durum ABD’den daha vahim olabilir.”

AHLAR ÇİKSİN
05-12-2008, 23:06
HAFTANIN MAKALESİ !

Bombay'ın gölgesinde Mombay

Hindistan'daki son patlamaları, yüzlerce kişinin katledildiğini dehşet içinde öğrendiğimizde olayın geçtiği yer olarak Mombai diye bir şehirden de haberdar olduk. Oysa bu şehir, eskiden beri aşina olduğumuz ve Hindistan'ın kolonyal geçmişini hatırlatan Bombay'dan başka bir yer değildi. İngilizce yazıldığı gibi okununca tuhaf bir şehirle karşılaşmış olduk; oysa Hindlilerin İngiliz sömürgeciliğini hatırlatan Bombay'dan kurtulmak için kullandıkları isim de benzer çağrışımlarla yüklüydü. Mombay…
Saldırıların hemen sonrasında Pakistan'ın hedef tahtasına konmasını, eğer Hind siyasetçilerin daha önceki reflekslerinin uzantısı olarak iç politikaya yönelik bir retorik değilse, çok tehlikeli bir sürecin işaret fişeği olarak okumak gerekecek. Dün Pakistan'dan telefonla görüştüğüm bir Lahorlu gazeteci dostumun kaygılı ses tonu bile her şeyi açıklamaya yetiyordu: “Ciddi biçimde savaş çıkma tehlikesi var.” Siyasi istikrarsızlık, etnik çatışma, kuzeydeki malum sorunlar nedeniyle zaten zorda olan ve uluslararası alanda da gittikçe yalnızlaşan, hatta en güvendiği Amerika'nın bile savaş açmaktan bahsettiği bir durumda Pakistan'ın Hindistan gibi devi karşısına alması, kışkırtması için hiçbir sebep yok. Üstelik bir dünya devi olarak yükselen ve Amerika'yı da arkasına alan bir Hindistan'la savaşmanın bedelini en iyi İslamabad bilir. Bu gerçeğin farkına varan Pakistan'ın “milli dava” olarak gördüğü ve desteği çekecek politikacının “ihanet”le suçlanacağı Keşmir sorununda bile çizgi değiştirip anlaşma zemini aradığı bir dönemde…
Bu gelişmelere rağmen eğer hâlâ Pakistan hedef tahtasına oturtuluyorsa bunda komployu aşan ve bölgeyi ateşe atabilecek gelişmelerden korkulması gerekir. Obama'nın yeni dönemde Pakistan'ı hedef göstermesi, gerekirse müdahale edilmesinden dem vurması ve birden bu saldırıların patlak vermesiyle İslamabad'ın hedef gösterilmesi pek hayra alamet değil. Pakistan'ın nükleer silahtan arındırılması; siyasal parçalanmayla neticelenecek müdahalelerin dillendirildiği ortamda iyimser olmak için fazla gerekçemiz yok elimizde. Tek teselli Irak ve Afganistan'da boyunun ölçüsünü alan Amerika'nın ve ona özenecek küresel güç adaylarının bu durumdan ders almaları.
Ne var ki, yükselişe geçen bir Hindistan'la, hâlâ en güçlü olsa da düşüş sinyalleri veren Amerikan ittifakının kesiştiği noktadaki Pakistan'ın bu hassas dengede kendini koruması hayli güçleşecek. Bu gerçeği gören Pakistan'ın, Hindistan'la “teröre karşı” işbirliği ve dostluk mesajına rağmen tehditlerin devam etmesi karşısında dünden itibaren ciddi biçimde üslup değiştirmesi önemli bir ayrıntı. Adeta alttan alan söylemine karşılık bulamayan Pakistan'ın kontrollü biçimde sertleşmeye başladığı gözlemleniyor. Sonuçta elinde nükleer silahı olan bir ülke olarak gerektiğinde bu kozu kullanabileceğini ima ediyor. Gerilimin bu noktaya tırmanması dünya için tam bir felaket olacağını söylemeye gerek yok.
Bu yaklaşım tarzı, gelişmelerin Pakistan açısından okunması durumunda çıkarılacak sonuç. Oysa olayın doğrudan hedefinin Hindistan olduğu unutuluyor. Yaprak kıpırdasa bunun arkasında Siyonist, İsrail, Amerika parmağı arayanlara karşılık her kötülüğün kaynağı olarak Müslümanları gören bir refleks de uluslararası konjonktürde hayli iş görüyor.
Tüm söylem şunu üzerine kurulu. Dünyanın en büyük demokrasisi İslamcı teröristlerin saldırısına uğradı. “Dünyanın en büyük demokrasisi” denilen yer Hindistan. Bunu karşısına konulan Müslüman ve Müslüman olduğu için de terör ve diktatörlükten kurtulamamış bir Pakistan. Fakat kimsenin aklına, dünyanın en katı kast sisteminin hâlâ geçerli olduğu bu ülkenin ne biçim demokrasi olduğunu sormak gelmiyor. Kast sistemi ve palazlanan kapitalizmin sınıflar arasında ortaya çıkardığı derin uçurumun ne anlama geldiğini de sormak işlerine gelmiyor. Dünyaya barış dini olarak takdim edilen Hinduizm'in farklı nedenlerle yeri geldiğinde nasıl vahşeti tetikleyeceğini hatırlamak bile isteyen yok. Fanatik Hinduizm'in yükselişe geçmesiyle birlikte gerçekleşen toplu Müslüman katliamların bu demokratik gelenekteki yerinin neresi olduğunu da …
Kendisi de bu toprakların çocuğu olan Tarık Ali'nin işaret ettiği gibi, ülkedeki kastlar arası ekonomik uçurumun, yıllardır işgal altında tutuğu Keşmir'deki uygulamaların böylesi bir patlamaya neden olabileceği üzerinde neden durulmaz? Bizzat Hindistan'daki çarpıklıkların sorunun nedeni olduğunu konuşmak Türkiye'de Kürt meselesini konuşmaktan daha az gerçekçi değildir.
Son komplo teorisi de Rus kaynaklı; Bombay'ın eski patronu İngilizlerin Hindistan'ın istikrarsızlaşmasında çıkarları varmış; yani Pravda'ya göre bu işin arkasında İngiliz parmağı aranması gerekirmiş. Pakistan parmağı aramaktan daha akla yatkın görünüyor. Hele saldırıyla ilgili fotoğraflarda hep arzı endam eden ve nasılsa ölmekten tek kurtulan ve Pakistan'da eğitildiğini itiraf eden saldırgan haberinden sonra…
Bombay gölgesi düşen Mombay haberlerini dikkatli okumakta yarar var…

Akif Emre

AHLAR ÇİKSİN
16-12-2008, 10:46
.............Onların oğulları kızları...

..............http://www.***********/.......

Bir ülke kendini bu kadar kanatır mı? Bir millet "kendin"den bu kadar nefret eder mi?
Etrafını sarıp "örtülü açılımı" için kendisini kınayan kadınlara Baykal'ın vermek zorunda kaldığı cevaba bakın:
"Onun çocuğu da şehit oluyor."

Kaça kaç
"Hayat"ı tanımlayabilmek için ölülerin referansına ihtiyacımız var.
"Siz"e; "Öteki"ni, "Onu" lütfen mazur gösterebilmek için oğlunun tabutuna ihtiyaç var.
Çünkü, biri diğerinin "canlı" sına saygı duymuyor bir türlü.
Saygı, meşruiyet, hayat hakkı, varoluş için kendini mutlaka "şehidi" ile ispat etmesi lazım.
Ne yapacağız ikna için?
Oturup... Hayır saygıyla ayağa kalkıp "kimin kaç şehidi var" diye mi sayacağız?
Başı açık olanın, başörtülünün, çarşaflının, laiklik hassasiyeti olanın, dini hassasiyeti bulunanın, kentlinin, köylünün, varoştakinin, yoksulun, varlıklının, Batılının, Doğulunun, Karadenizlinin, Akdenizlinin, Alevinin, Sünninin, inançsızın, göçmenin, Kürt'ün, hangi rütbenin...
"Hanımefendiler" nasıl ikna olacak...
"Beyefendiler" onları ikna etmek için başka neler bulacak?

Dur, yasak
Baykal, neden sonra, nasıl olduysa, bugüne kadar nerede ise, fark ettiği "gerçek"i dile getirirken haksız değil.
Bu ülkede karısı başörtülü olduğu için, subaylar kovulabiliyor ordudan.
Ama bakın "şehit cenazeleri"ne. Artık orada hangi subay komutan ise, sarıldığı, teselli ettiği, belki yanında gözyaşlarını tutamadığı başörtülü bir ana, bir eş, bir kardeş mevcut.
Hikâye zaten şuydu:
"Onların" oğulları, eşleri, kardeşleri de şehit olur iken, tabutları böyle ölünce bayrağa sarılırken, ağıtlar yakılırken, demeçler verilirken...
Onların bir orduevine alınmaması, bir nizamiyeye sokulmaması, bir mezuniyet töreninden kovulması idi.
"Onların oğulları da şehit oluyor" iken "onların kızları"na elde ettikleri üniversite hakkının verilmemesiydi.

Kimsenin
Aslında, binlerce ana da, başı açık, başı kapalı, "ölü ele geçirilen terörist" anası.
Kutsanmıyorlar tabii ki; ama ana işte.
O yüzden, bir sonraki sözü belki şöyle olmalı Baykal'ın veya başka bir buyuranın:
Kimsenin oğlu şehit olmasın...
Kimsenin oğlu eve delik deşik dönmesin!
Tepkileriyle, üstelik kendileri gibi düşündüklerini sandıkları bir parti liderinden "Onların da oğlu şehit oluyor" diye basit bir gerçeği duymak zorunda kalan kadınlar da korkmasın, mutlu olabilsin elbet.
Onların da hayatına, umutlarına, özlemlerine, kılıklarına karışılmasın.
Onların oğulları da şehit olmasın, kızları acı çekmesin.
Her ana, öteki her evladın da anasıdır zaten biraz.

Bir de hayat
Lakin, ille saymak gerekirse...
Mesele "oğulların" salt "şehit olması" değildir,
"sıvasız evlerin ölü çocukları" olmaları değildir...
"Onların oğulları..."
Şehit değilken de...
Tersanede çalışıyor, ölüyor...
Tarladan tarlaya göçüyor...
Madenden madene göçükte kalıyor...
Yükten yüke eziliyor...
İnşaat iskelelerinde çürüyor...
Pis, gün ışıksız, zehirli atölyelerde dokuyor, döküyor, çöküyor...
Ateş gibi fırınlarda eriyor.
Hep ölüm değil tabii...
Başak, buğday tanesi, ekmek...
Alınteri, akıl, yürek, emek...
Hayata dair de ne varsa bu toprakların harcında; onların, şunların, bunların oğulları, kızları da var orada.
O yüzden, Sayın Hanımefendi, Sayın Anamuhalefet Lideri ve Sayın Ötekiler;
"Herkesin oğlunun şehit olabildiği, ölebildiği" bir eşitlik mezarlığından ziyade, "herkesin insanca; inancıyla, inanmadığıyla yaşama hakkına sahip olduğu" bir hayat ufkunu dahi savunabilirsiniz!
Zor değildir.
Herkese daha fazla huzur verir.
Umur TALU

AHLAR ÇİKSİN
16-12-2008, 10:49
16.12.2008 09:22:54 Kısadan Gündem ve Bir Kıssadan Hisse...

Kısadan Gündem ve Bir Kıssadan Hisse...
General Motors ABD Devleti tarafından kurtarılmazsa batmasına kesin gözüyle bakılıyor. Geçen hafta Cuma günü Beyaz Saray, TARP fonundan otomotiv üreticilerine 14 Milyar $ kaynak ayrılacağını ve kurtarılacağını açıklamıştı. Beyaz Saray şimdi ise bu kullanım ile ilgili henüz kesin bir karar verilmediğini, böyle bir kararın zaman alacağı belirtti. Teknik olarak General Motors’un, finans şirketi olamadığı için TARP fonunu kullanması mümkün değil. Bu koşullarda General Motors’un kurtulması mümkün görülmüyor. Teknik sıkıntının aşılması için General Motors’un finans kuruluşu GMAC’in Banka kuruluşu olarak faaliyetinin değiştirileceği ve GMAC’in banka kuruluşu olmasını takiben ancak TARP’tan yararlanacağı belirtiliyor. Yıl sonuna kadar kurtarılmazsa, mevcut borçların geri ödemeleri nedeniyle GM’in 2009’u göremeyeceği belirtiliyor. General Motors’un batma ihtimali düşük değil.
2008 yılı üçüncü döneme ilişkin hesaplanan gayri safi yurtiçi hasıla değeri bir önceki yılın aynı dönemine göre sabit fiyatlarla % 0.5, son yukarı yönlü revizeler ile ilk dokuz aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre sabit fiyatlarla GSYIH %3.0 artış gösterdi. 2002’den bu yana yükseliş gösteren İmalat Sanayi ilk kez çeyreksel bazda eksi daralma gösterirken, inşaat sektörü ise 2002’den bu yana üst üste 2 çeyrek azaldı. 2008’in 3. çeyrek büyüme verileri, büyümenin motoru bilinen sektörlerin benzinlerinin bittiği görülürken, büyümede artık umut geçen sene %7.2 daralan tarım sektörü olacaktır. Önümüzdeki en iyimser ihtimalle 2 çeyrek büyüme rakamları eksi gelmesi ve ardından yeniden artı büyümeye geçilmesi beklenebilir. Büyüme rakamı genelinde beklentilerin üzerinde gözükse bile, detaylarında 2008’in 4. çeyrek daralmasının piyasaları üzeceğe benziyor. IMF ile ilgili anlaşma ise Ocak ayının ilk yarısında anlaşılacak. Hazine’nin açıklamalarında 1.5-2 senelik bir stand-by programı olacağı belirtiliyor. IMF ile anlaşmanın Türkiye’ye ne katacağını, IMF’ten alınacak kredi tutarı değil, IMF ile uygulanacak planın içeriği belirleyecek. Anlaşmanın içeriğinin büyümeyi sağlayan değil, klasik bir stand-by bir programı olması durumunda, şu anki IMF taraftarları bile IMF karşıtlarına dönüşecek.
Bugün FED’in faiz kararı ve Goldman Sachs’ın bilançosu açıklanacak. FED’in 50 baz puanlık faiz indirimi fiyatlandı. Bu yüzden FED’in faiz kararı değil, açıklamaları piyasalarda etkili olabilir. ABD’de yine bilanço dönemine girilmiş olması dün finans hisselerini ön plana çıkardı. Merrill Lynch’in JP Morgan için kar beklentisini zarar yönünde revize edip tavsiyesini underperforma indirmesi, ABD’de finans sekötrü hisselerine satış olarak yansıdı. Yine Madoff skandalı, ABD’de finans sektörü hisselerinde baskı oluşturdu. Gündemler kısa değil. Kıssadan çıkarılacak hisse ise kuşkusuz ABD’de dün gelen bir veri ile özetlenebilir. ABD’de Ekim ayı içerisinde 40 Milyar $ uzun vadeli sermaye beklenirken, 1,5 Milyar $ uzun vadeli sermaye girişi gerçekleşti. Yani ABD Doları cinsinden borçların kapanması ile olmaması kadar değerlenen ABD Doları’nın pili bitti ve gerçek değerine doğru yolculuğa başladı.

AHLAR ÇİKSİN
17-12-2008, 11:32
Kriz 2009'da hissedilecek ama uzun sürmeyecek

17 Aralık 2008 Çarşamba : 09:40
EKONOMİ
Genç Sigortacılar Derneği'nin düzenlediği panelin panelistlerine göre, ülkemizde krizin asıl etkileri 2009'un ikinci çeyreğinde hissedilecek ancak uzun süreli olmayacak.



Genç Sigortacılar Derneği (GESİD), “Küresel kriz Türk sigorta sektörünü etkiler mi” konulu panel ile finans ve sigortacılık sektörüne ilişkin gündem konularını tartıştı. Milli Reasürans toplantı salonunda gerçekleşen panelde katılımcılar, dünya ve ülke gündemindeki bu önemli konu ile ilgili yetkili ağızlardan bilgi edinmek ve görüşlerini paylaşmak fırsatını buldular.

Panele katılan AIG Sigorta Genel Müdürü Philip Schwarz, Amerika'daki sigortacılık sistemine etki eden unsurlar ve sıkıntılardan bahsederek Türkiye'deki sigortacılığın durumunu değerlendirdi. Schwarz, Türkiye'de sigortacılığın denetimle yönetildiğine dikkat çekerek hasarların her durumda sigortalıya ödendiğini ve sigorta şirketlerinin sorumluluklarını yerine getirmek zorunda olduklarını söyledi. Krizin bir risk olduğunu belirten Schwarz, riskin sigortacıların en iyi oldukları konu olduğunu da hatırlattı. Sigorta şirketlerinin temel işlevinin pazarı genişletmek ve pazara göre hareket etmek olduğunu belirten Schwarz; “Her sigorta şirketi dünyada olanlardan etkilenir, yatırım yapıyorsanız sonuçlarını göze almalısınız. Katastrofik hasarlar her zaman olabilir, bizler de sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz” dedi.

Spekülasyon balonlarI patlayacak
Bir diğer panelist olan Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hurşit Güneş ise 2003 ve 2005 yıllarında küresel likiditenin çok iyi olduğunu hatırlattı. Güneş, sözlerine şöyle devam etti: “Petrol, altın ve diğer madenlerdeki fiyat artışları spekülasyonlardan kaynaklanıyordu. Spekülasyonlar fiyatları her zaman yükseltir, ancak bu dönemde özellikle petrol ve altında gözlemlediğimiz gibi fiyatlar düşecek. Balonun 2001-2004 arasında şişirilmesinden sonra faizlerde yaşanan artış, Amerika'da kriz döneminde düşüşe geçti. Bu da spekülasyon balonunun patlamasından kaynaklandı. Türkiye'de kriz öncesi bazı çöküş ve düşüşler yaşandı, krizle ilgili dışarıdan ve içeriden gelen uyarılar yapılıyor. Sigorta sektöründe ise kişi başına düşen yıllık prim üretimi 155 dolar ile çok düşük bir seviyede. Sigorta sektörünün sermaye yeterliliği ve GSMH'de payı bankacılığa göre çok gerilerde, ancak 2002 ve 2007 sonuçları karşılaştırılırsa kayda değer bir gelişme sağlandı. Sigorta sektörü için 2009 zor bir yıl olacak. Kriz döneminde minimum zararla çıkmak için iyimser ve hoşgörülü olmalıyız.”

YeniŞafak

AHLAR ÇİKSİN
18-12-2008, 09:25
gelecek dönem de yeni ekonomik modeller oluşacak.........
...faiz dünya da farklı bir değerlemeye uğrayacak..............
.........bu ise nakit durumunu etkileyecek...............sonrası sonra........



BİSMİLLAHİRRAHMENİRRAHİM.....
HAYIRLI SABAHLAR..........
.BOL KAZANÇLAR..............

BİZ DÜNDE YAZDIK BAYRAM ÖNCESİ DE İMZAMIZI BU ÖNDE DEĞİŞTİRDİK....BUGÜN İSE ANA GAZETELER KONUYU BAKIN NASIL DEĞERLENDİRMİLER......
.......ABD 0_SIFIR FAİZE DOĞRU MU GİTMEKTE...

ABD 'Adil Düzen'e mi gidiyor?



ABD Merkez Bankası faizleri sıfırladı.
...... Krizle birlikte Amerika'da bir değişim söz konusu.

Bankaları hatta vatandaşın oturduğu evleri kamulaştıran ABD son kararla faizi de sıfırladı. Piyasa ekonomisi de, faiz de kalmadı. Necmettin Erbakan’ın Adil Düzen’le vaad ettiklerini ABD yapıyor.

Bu ilginç tespitler Star gazetesinden Oğuz Karamuk'a ait. Dünya FED'in sıfırladığı faiz oranlarını konuşuyor. Piyasalar kapitalizm, adil düazen ve sosyalizm karışımı bir düzene mi gidiyor? Şimdi tartışılan konu bu. Karamuk'un Amerika'da yaşanan son gelişmeleri ele aldığı analizi şöyle:

Başlık kışkırtıcı gelebilir, ama içinde bulunduğumuz durum da çok normal sayılmaz. ABD Merkez Bankası (FED) önceki akşam aldığı bir kararla dünya piyasalarına yön veren kısa vadeli faiz oranlarını resmi olarak sıfırladı. ABD’de kısa vadeli faiz oranları yüzde 0-0.25 aralığına çekildi. FED belki de resmi olarak ‘Faiz sıfır’dır diyemediği için bir sistem değişikliğine gitti. Ve daha önceki uygulamalarının aksine tek bir faiz oranı vermek yerine gösterge faiz oranlarını alt sınırı sıfır olan bir bant sistemine soktu. Böylece modern kapitalizmin daha önce hiç görmediği bir döneme girildi. Burada Japonya’nın 1990’da girdiği krizin ardından faizi sıfıra düşürdüğü söylenebilir. Ancak Japonya’da Merkez Bankası hiçbir zaman faizi sıfıra düşürmedi. En düşük oran yüzde 0.15 oldu. Bu da FED’in önceki günkü kararını benzersiz kılıyor.

ÜSTE PARA ÖDEDİLER

FED’İN kararı piyasalar açısından pratikte çok önemli değişiklik yapacak bir eylem değil. Zaten son bir aydır ABD’de kısa vadeli faiz oranları ortalaması yüzde 0.2’de seyrediyordu. Hatta geçen hafta üç aylık bonoların faiz oranı yüzde 0.01’e kadar indi ve getiri eğrisi terse döndü. Bu bonolardan alan yatırımcılar faiz getirisi elde etmek yerine bir miktar faiz ödemek zorunda kaldı. FED’in son kararının ardından dün itibariyle ABD’de kısa vadeli dolar faiz oranları yüzde 0.15 ortalamayla işlem gördü. Yani aslında FED önceki akşam attığı adımla pratikte olan bir durumu resmiyete döktü. Burada bankalar dahil yatırımcılara verilmek istenilen mesaj: ‘Paranızı artık orta vadede kár getirecek işlere yatırmaya başlayın, reel sektöre akıtın. Faizden size gelir yok.’

FAİZSİZ SİSTEME DOĞRU

FED’İN son kararı ve bu noktaya gelinceye kadar atılan bir dizi adım bize yıllar önce Necmettin Erbakan’ın bahsettiği ‘Adil Düzen ekonomisi’nin temel unsurlarını hatırlatır hale geldi. Örneğin Adil Düzen ekonomisinde de şimdi ABD ekonomisinde olduğu gibi faizsiz bir sistemden bahsediliyordu. Diğer taraftan Erbakan’ın açıklamalarıyla dile getirilen Milli Görüş’ün ekonomi anlayışı piyasa kapitalizmine karşı bir modellemeyi savunuyordu. Gelinen noktada ABD’nin de bir farkı yok. ABD’de sadece son altı ay içinde bilinen tüm büyük bankalara devlet ortak oldu. Şimdi sanayi şirketlerine ortak olması tartışılıyor.

Diğer taraftan sıradan ABD vatandaşlarının oturduğu konutların finansörü Freddie Mac ve Fannie Mae de devlet malı oldu. Bu iki şirket de şu anda borçlulara bir Adil Düzen şefkatiyle yaklaşıyor. Mortgage taksidini ödeyemeyenlere kolaylık sağlıyor vb. Ayrıca kısa süre önce FED 800 milyar dolarlık yeni bir paket açıklayarak öğrenci kredileri, kredi kartları ve tüketici kredilerine kadar her alanda yeni bir kurtarma planını harekete geçirdiğini duyurdu. Sonuç olarak sistem ne deve ne kuş! Herkes kendince biraz kapitalizm, biraz sosyalizm, biraz da Adil Düzen bulabilir.

AHLAR ÇİKSİN
20-12-2008, 10:00
HAFTANIN MAKALESİ ! Amerika'da iç isyana hazırlık

.........http://www.***********/..................

IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn, ekonomik krizin merkezi olan ülkelerde, yaygın iç isyanların yaşanabileceği uyarısı yaptı. Kahn'a göre, "Eğer gelişmiş ülkeler, krizden kurtulmak için uyguladıkları yöntemlerde geniş kitlelerin ortak çıkarlarını değil de, elitlerin çıkarlarını öne alırlarsa" bu kötü gelecekle yüzleşecekler.

Bu uyarılar çok önemli. Amerika ve Avrupa gibi merkez ekonomileri vuran krizin algılanış biçimi maalesef son derece hastalıklı. Bırakın ekonomik kriz demeyi, "finans krizi" ifadesiyle tanımlanıyorsa bu durum, alınacak önlemler de isabetli olmayacaktır. Ortada sadece bir finans krizi yok. Sadece ekonomik kriz de yok. Aynı zamanda siyasal ve sosyal krizlerin işaretleri de var. Daha temelde, Batı dünyasını büyük bir felsefi dönüşüme zorlayan tarihsel bir buhran söz konusu.

Kahn'la devam edelim:
Birçok ülkede, sosyal patlamalar yaşanabilecek. Bunlara gelişmiş ülkeler dahil. Eğer finans sistemi yeniden yapılandırılamazsa, şiddetli isyanlar başgösterebilecek. Özellikle ABD'de bu isyanlar, vergilerin elitlere gitmesi ve doların devalüe edilmesiyle harekete geçebilecek….

Bazıları beş yıl sonra ABD'nin "gelişmemiş ülke" kategorisine düşeceğini, gıda isyanlarının başlayacağını öne sürüyor. Onlar; dünyanın bu kriz yüzünden çok acı çekeceğini ama topyekun ekonomik çöküş yaşamayacağını, ancak Amerika'nın tam bir ekonomik Armageddon yaşayacağını iddia ediyor.

ABD Merkez Bankası'nın kısa vadeli faizleri sıfırlamasının dolar kaçışını hızlandıracağı, önümüzdeki yıllarda ABD'de hiper enflasyonun başlayacağı gibi ihtimaller bu tür endişelere kapı aralıyor.

Petrol fiyatlarını 150 dolarlara çıkaran finans sistemi, gıda fiyatlarında da benzer oynamalar yapmış, birçok ülkede protesto gösterileri başlamıştı. Bu çevrelerin son oyunu dolar üzerine oldu. Bir süre sonra, bugün baskı altında tuttukları altın fiyatları üzerinde benzer bir spekülasyon yapacakları konuşuluyor.

Durumun finans ve genel anlamda ekonomik boyutu bir şekilde tartışılıyor. Ama muhtemel siyasal sonuçları, yol açacağı toplumsal gerilimler üzerine pek kimse kafa yormuyor gibi. Strauss-Kahn, gıda fiyatlarının hızla arttığı bu yılın ilk döneminde de benzer açıklamalar yapmış, yüz milyonlarca insanın açlıkla karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulunmuştu.
Krize karşı önlemler ve kriz sonrasına ilişkin yeni ekonomik yapı eğer geniş kitleleri tatmin edecek nitelikte olmaz, bugüne kadar olduğu gibi, yine yönetici eliti tatmin amaçlı olursa, işte o zaman şok dalgaları Avrupa ve özellikle Amerika sokaklarını vuracak.
Peki bu ihtimale karşı ne tür önlemler alınıyor?

Afganistan ve Irak'tan dönen binlerce asker iç güvenlik için görevlendiriliyor. Yani "iç tehdit"lere karşı hazırlanıyor. Kitle kontrolü ve sivil isyanlara karşı eğitiliyor. Bu hazırlıkla ilgili 2006 yılında yazdığım yazılar şaşkınlıkla karşılanmıştı.

"FEMA (Federal Acil Yönetim Ajansı) yeniden yapılanıyor. Hem de nükleer saldırı, isyan ve iç savaşa göre. Olağanüstü hal ve sıkıyönetim yasaları yeniden belirleniyor. Bankacılık işlemlerinden vatandaşlık yasalarına kadar ABD olağanüstü şartlar için hazırlık yapıyor" demiş ve "ABD neye hazırlanıyor" diye sormuştum.

Amerikan tarihinde ilk kez ordu, iç güvenlik için konuşlandırılıyor. Askeri birimler 24 saat iç tehdide karşı görevlendiriliyor. Uygulama 1 Ekim'den itibaren başladı. Ülke içinde konuşlandırılacak ilk askeri birim, ABD Kuzey Komutanlığı'na (NorthCom) bağlı. Bu birlik neye karşı savaşacak? Nükleer saldırı, iç savaş ve toplumsal kaosa karşı. Kitleleri kontrol altına alacak. Çatışma sonrası için gerekli sorumlulukları yerine getirecek. Aylardır bunun tatbikatı yapılıyor…

ABD böyle bir felaketle yüzleşir mi? Umarız bu tür gelişmeler olmaz. Ancak krize müdahale şekli, kriz sonrası için hazırlıklarda aynı adaletsizlik üzerinde ısrar edilmesi, toplumun genelini kurtarma yerine iktidar elitlerini, sermayeyi yönetenleri güçlendirmeye yönelik yaklaşımlar, iç isyan ve sosyal huzursuzluk ihtimallerini güçlendiriyor.

Olaya sadece "finans krizi" olarak bakanlar bakalım birkaç ay sonra aynı ifadeyi kullanmaya devam edecekler mi? Hep birlikte göreceğiz…


İbrahim Karagül

AHLAR ÇİKSİN
26-12-2008, 10:05
26.12.2008 09:25:59 2008’i Görüp, 2009’u Görmek İstememek...

2008’i Görüp, 2009’u Görmek İstememek...
Piyasalarda kötümser bir bakış açısından çok, endişeli bir bakış açısıyla hareket ediyoruz. Dünyanın en büyük organizasyonları ve yatırım şirketleri hergün geleceğe yönelik verileri olumsuz yönde revize ediyorlar. Her ay toparlanma beklentileri bir çeyrek öteye atılıyor. Halbuki 2007’i görenler, 2008’i özlemle bekliyorlardı. Beklenen olmadı ve 2008 yılı kriz yılı oldu. Şimdi 2008’i görenler, 2009’u görmek istemiyorlar. Türkiye olarak global akışı tersine döndürmek gibi bir gücümüz yok. Global akış kötü iken, kendi içimizde akışı iyiye çevirme gibi bir şansımız da yok. 2008 yılında global kriz yaşandı, Türkiye etkilendi. 2009 yılında global gidişata göre Türkiye yön bulacak. Türkiye dışa kapalı bir ekonomi olmadığı için 2009 yılında yaşanacak kötüleşmelerden ya da iyileşmelerden etkilenecek. Türkiye’nin 2009 yılı politikası ya defansif olabilir ya da agresif olabilir. Bu iki tercihe göre Türkiye’nin kaderi belirlenir. Dünyanın bu krizden ne zaman çıkacağını önceden kestirebilmek münkün değil. Tek kestirilebilen tüketimin yaklaşık 1 seneden fazladır ertelendiğidir. Ertelenen talebin süresi, kriz ile birlikte uzadıkça ve faiz oranları düşük kalmaya devam ettikçe güçlü bir toparlanma beklentisi de devam edecektir. Ertlenen talebin gerçekleşmesi ve ekonomide çarkların yeniden dönmesi, güvenle sağlanacaktır.

Kriz nasıl çığ gibi gelmişse, talebin gerçekleşmesi ve enflasyonist ufak çaplı gelişmeler ertelenen taleplerin de gerçekleşmesiyle belli bir toparlanma dönemi sonrasında çığ gibi gerçekleşebilecek.

2008’in kötü geçmesi, 2009’a bakış açısını kötüleştirebilir ama geleceğin neler getireceğini ancak gelecek gösterecektir. Türkiye’nin geçmişten bu yana büyüme gelişimine bakıldığında, ekonominin ne kadar hızlı dinamikler içerisinde gerçekleştiği görülür.

Bu yüzden 2009 yılı içerisinde yurtdışında gerçekleşecek toparlanmanın ya da daralmanın , Türkiye’nin büyümesi üzerinde etkisi yüksek olacaktır.

Türkiye IMF ile gireceği 2009 yılında defansa geçmiştir. IMF’li Türkiye, yurtdışında yaşanacak krizlerden daha az etkilenecektir. Fakat 2009 yılı süpriz bir yıl olursa bu kez nimetlerden daha az etkilenecektir.

AHLAR ÇİKSİN
27-12-2008, 14:09
....................İki Ömer'den biri! .....

......http://www.***********/......................


Geçenlerde Ahmet Altan, can yakıcı bir yazı yazdı...
.... Yazının başlığı "Haram"dı (Taraf, 6 Aralık 2008). Şöyle diyordu:

"Biliyor musunuz...........
......... ben bu dindar insanları anlayamıyorum.......
................. Allah'a inanıyorlar................
..........Onun gücüne inanıyorlar.............
..........Onun her şeyi gördüğüne inanıyorlar. .......
....Onun haktan, adaletten, dürüstlükten yana olduğuna inanıyorlar......
....Haram yerlerse "cehennemde yanacaklarına" inanıyorlar.......
... Dürüst olurlarsa "cennete gideceklerine" inanıyorlar.......

Sonra da her türlü haksızlığın, haramın kapısını açıyorlar. Bunu anlamak mümkün mü? Ben inançlı biri değilim ama eğer inançlı olsaydım, "cehennem" cezasından korktuğumdan ya da "cennet" ödülüne göz diktiğimden değil, sırf "beni yaratanı utandırmamak, üzmemek için" dürüst olmaya çalışırdım. Bunların öyle kaygıları yokmuş gibi geliyor bazen bana.

Benim anlayamadığım tuhaf bir inanma biçimleri var. Dindarların neyi nasıl yapacağını belirlemek ve yargılamak benim haddim de değil, hakkım da değil. Ama biri yüksek sesle ve kuvvetle "dindar olduğunu" söylüyorsa ... o zaman benim onu "kendi inancı ve kendi ahlakıyla" değerlendirme hakkım doğar. Dindar biri, dürüstlükten uzaklaşırsa ona sorarım, "bu nasıl dindarlık" diye, "hem kendini, hem senin gibi dindarları hem de seni yaratanı utandırıyorsun."

Bence Ahmet Altan, hakiki anlamda ateist veya agnostik değil. O, bazı Batılı filozoflar gibi Hıristiyan ilahiyatında tasvir edilen üçlü tabiata sahip, bedenlenebilen, insanın her türlü fiilinin salt İsa sevgisi'yle kabul edilebileceğini öngören; tabiata, hayata ve tarihe müdahil olmayan; sınıf ve din savaşlarında milyonların canına kıyılırken sadece seyretmekle yetinen; hak ve özgürlük arayışlarında, adalet taleplerinde O'nun adına doktrine edilmiş din engel olarak dikilen; aklı ve kalbi tatmin etmeyen; insanın ebedi varoluşsal sorularına cevap vermeyen bir tanrı ve din anlayışına isyan etmektedir. İnanmadığı tanrı "Allah'ı hakkıyla takdir edemeyenler"in tanrısıdır. Altan'ın hanif bir tarafı vardır.

Yazıya mesnet teşkil eden "ihale yasası"ndan hareketle belki ağır hükümlerde bulunduğunu düşünebilirsiniz, ama Altan haklı olarak "iman" ile "eylem" arasında tutarlılık beklemektedir. Siyaseti finanse eden, kamu bütçesini zarara uğratan ve her iktidar döneminde bir zümreyi haksız olarak zenginleştiren bu yasanın takıntısız geçmesi karşısında Altan şöyle demek zorunda kalmaktadır:

"Öyle aldırmaz davranıyorlar ki benim gibi biri bile sonunda Allah'a sığınmak zorunda kalıyor. Onlara şöyle demek istiyorum: İnandığınız Allah her yaptığınızı görüyor, her düşündüğünüzü biliyor. Bizden kurtulmanız zor ama velev ki kurtulsanız bile... O'ndan kurtulamazsınız."

Allah her şeyi gören, bilen ve her şeyden haberdar olandır. Allah'ın bilgisi dışında hiçbir şey cereyan etmiyor; ne varlık aleminde ne bizim hayatımızda.

Eğer Allah tarihin bazı istisnai zamanları dışında olaylara müdahale etmiyorsa -ki tam İbrahim ateşe düşecekken, Musa ve halkı Kızıldeniz'de boğulacakken, bir avuç insan Bedir'de savaşırken müdahale etmişti- bizim özgürlüğümüzü ve irademizi sonuna kadar kullanmamızı murad ettiği içindir. Sorumluluğumuz haksızlıklara karşı durmak, kendimiz için istediğimiz şeyi başkaları için de istemek ve yeryüzünde hak ve adaletin tesisine çalışmaktır.

Ahmet Altan'ın yakındığı konular üç yüz senedir Müslüman dünyanın temel sorunudur. Bu sorunu akademisyenler değil, Peygamber duasına konu olan "iki Ömer'den biri" olmaya aday Ahmet Altan sınıfından sorumlu insanların, acısını yüreklerinde hissedenlerin İslam kelamı zemininde ele almaları gerekir, bu profildeki aydınlar soruna eğilmedikçe kendimize karşı saygımızı bile koruyamayız.

Benim kanaatime göre, sorun şudur: Bilgilerimiz imana dönüşmüyor; imanımız davranışlarımızda tezahür etmiyor; iman ve amel birliğinden ibaret olan İslam asli tabiatımız haline gelmiyor. Soyut bilgi sahih iman için yetmediği gibi, soyut iman da salih amel için yetmez. Bu yüzden "Yapamayacağımız şeyleri söylemeye" (37/Saff, 2-3) başlıyoruz ve dinimiz bize neyi emrediyorsa aksini yapıp yine de dindar insanlar olarak geçiniyoruz.


ALİ BULAÇ

AHLAR ÇİKSİN
28-12-2008, 08:21
Hasan Ersel
Kamu harcamaları yoluyla büyümeye çalışmanın sınırları
26.12.2008 | &
Geçen yazımda kamu harcamaları yoluyla ekonomiyi canlandırmaya yönelik bir programın sorunlarından söz etmiştim. Çünkü, böyle bir programın başarıya ulaşması ancak sorunları ve dolayısıyla sınırları bilinirse olanaklıdır. Bunlara dikkat edilmezse beklenen sonuç alınamayacak, program büyük bir olasılıkla başarısız olacaktır. O zaman da bu başarısızlığın "dışsal" nedenlerinin neler olabileceğini keşfetmek için bir yığın boş söz söylenecektir.2009 yılı için basit bir çerçeve oluşturarak bazı projeksiyonlar yapmaya çalıştım. Epey iyimser sayılabilecek temel varsayımlarım şöyle: Ekonomi 2008 yılının son çeyreğinde küresel krizden etkilenmeye başlayacaktır. Bu, kendisini, dış ticaret etkisi olarak ihracattaki azalma biçiminde gösterecektir. Bunun bekleyişler üzerindeki yansıması ise özel yatırımların ve buna bağlı olarak da ithalatın kısılması biçiminde olacaktır. Bu durumda hanehalkları da tüketimlerini bir miktar kısacaktır. 2009'un ilk iki çeyreğinde bu eğilim, üçüncü çeyrekte tek değişen iç talebin biraz canlanmasıdır. Son çeyrekte ise bu eğilim biraz daha güçlenecek. İhracatımız biraz toparlanmakla birlikte hâlâ 2008 düzeyine ulaşamayacak. Bu eğilime karşı hükümetin yılın ilk yarısına yoğunlaştırılmış bir harcama programı uyguladığını varsayalım. Kamu harcamalarının (kamu tüketimi+ kamu yatırımı) yüzde 7 oranında artırılmış olsun. Ancak bu artış ilk çeyrekte kamu harcamalarının yüzde on beş düzeyine kadar ulaşsın. Kamu gelirlerinin GSYH'ye oranını değiştirmeye yönelik köklü bir girişimde bulunulmayacağını varsayalım.
Bu varsayımlar altında 2008 yılında ekonomimizin büyüme hızı yüzde 1 dolaylarında kalmaktadır. 2009 için ise ekonominin yüzde 1'e yakın (binde 8) daralacağı sonucu çıkmaktadır. Kamu açığının GSYH oranı da yüzde 1,5 dolaylarında olmaktadır.
Bu basit çerçeve içinde, yine yarısına yoğunlaşmak kaydıyla kamu harcamalarındaki artış miktarını yüzde 10'a çıkaralım. Bu durumda ekonomideki daralmayı biraz denetim altına almak olanaklı. Ekonomi sadece binde 4 oranında daralıyor. Ama buna karşılık kamu açığının GSYH oranı yüzde 2'yi aşıyor. Peki ekonomimizin daralmaması, yani özel harcamalardaki düşüşün kamu tarafından telafi edilmesi durumunda ne oluyor? Kamu harcamalarındaki artışın yüzde 13'e çıkması gerekiyor. Bu durumda da kamu açığı GSYH'nin yüzde 3'üne yaklaşıyor.
Tabii bütün bu alıştırmaları yaparken kamu açığının büyümesinin mali piyasalarda yaratacağı yan etkilerin (kredi faizlerinin yükselmesi, özel kesimin dışlanması vs) olmadığı varsayılmış oluyor. Dolayısıyla bunlar pek de gerçekçi sayılamayacak iyimser koşullar altında elde edilmiş sonuçlar. Ancak zaten amacım 2009 için öngörüde bulunmak değil. Kamu harcamalarını artırmaya dayalı bir programın içeriğinin miktarından daha önemli olduğunun altını çizmek.
Yukarıdaki kamu harcamalarının yüzde 7 artırıldığı ilk çerçevede bir değişiklik yapalım. Bu değişiklikte kamu yatırımlarındaki artışın özel tüketimi uyaracak alanlara yapılmasına dikkat edildiğini kabul edelim. Yani 2009 yılında, yapılmakta olan kamu yatırımlarına ek olarak yapılanların, bir dönem sonra özel tüketim harcamalarında 4 kat artış yaptığını varsayalım. Bu pek de gerçek dışı bir rakam değil. Kamu yatırım harcaması yapınca, bu parayı alanlar (müteahhitler, işçiler vs) bir kısmını ellerinde tutup, kalanını harcayacaklar. Onların harcamalarından yararlananlar da aynı biçimde davranacaklar. Böylelikle bir birikimli etki doğacak. Burada kabaca elde tutulan miktarın yüzde 25 olduğu varsayılıyor. Bu durumda ekonominin büyüme hızı sıfıra çok yaklaşıyor (eksi binde 2,8). Buna karşılık kamu açığının GSYH'ye oranı yüzde 1,5'te kalıyor.
Bu örnekte de görüleceği üzere, kamu harcamaları ile özel harcamaları ikame etmeye kalkışmak yerine, onları canlandırmayı hedeflemek, kamu borcunun yükselmesi gibi ileriye yönelik olumsuz etkileri azaltacağı için çok daha anlamlı bir seçenek olarak ortaya çıkmaktadır. Bunun uygulaması kolay bir seçenek olmadığı açık. Bunun için öncelikle özel karar alıcıların, hükümetin aldığı önlemlere güvenerek harcamalarını artırmayı kabul etmeleri gerekiyor. Tabii güvenebilmelerinin önkoşulu da hükümetin ne yapacağını, yani programını bilmeleri. Bekliyoruz.

AHLAR ÇİKSİN
29-12-2008, 08:49
Yiğit Bulut

Hani “arabulucuydunuz”!Sevgili siyasi otoritemizin son birkaç aydır “Ortadoğu” ile ilgili çıkışını hatırlıyorsunuz; “yıllardır yapılamayanı yaptık, İsrail-Filistin arasında arabulucuyuz…”
İsrail’in son saldırısı sonrası, “arabulucu” Başbakanımız’ın açıklaması; “…İsrail’in yaptığı bize de saygısızlıktır, Başbakanı arayacaktım ama iptal ettim…”

Ne oldu sayın “arabulucular”! İsrail “arabulucuyu” pek takmadı galiba!

Kendinizi “fasulye modeli nimetten” sayar ve “2000 yıllık kavgada yapılamayanı yaptık, arabulucu olduk” derseniz; size bırakın haberi, işaret dahi vermeden “başlayan saldırı” sonrası ancak bu “Bize de saygısızlık” demekle yetinirsiniz!

Ben şimdi çok merak ediyorum; “Türkiye ne yapacak?”

Bir tarafta “çöpe giden arabulucu” modeli! Diğer tarafta “Erbakan zamanında verilmiş izinle, Türk Hava Sahası’nda eğitim yapan” ve kazandıkları kabiliyetler ile “mesela Gazze’yi” bombalayan İsrail Hava Kuvvetleri gerçeği!

Hemen sorayım; mesela en yetkili ağızdan “Bu bize saygısızlıktır” diyen Türkiye, “İsrail uçaklarının” eğitim uçuşlarını “süresiz askıya alabilecek mi?”

Sevgili dostlar, yukarıdaki “cümleleri” eleştirmek için yazmadım! Ülke olarak “nelere güvendiğimizi” ve “nasıl havada kaldığımızı” göstermek için yazdım. “Aslansın, arabulucusun, boru hatlarının İsrail’e kadar uzanmasına izin ver, projelere itiraz etme, sonra kusura bakma, haber vermeyi unuttuk!”

Sevgili dostlarım, sivillerin ölmesi çok ama çok acı. Kontrolsüz “güç kullanımı” insani “yönden” kabul edilemez. Ve ben bir vatandaş olarak çok merak ediyorum; Türkiyem’in “Müslüman bir Cumhurbaşkanı” var ve şimdi “ne yapacak?” Hatırlarsanız bazı köşe yazarları ve siyasetçiler “Müslüman bir Cumhurbaşkanı seçeceğiz” demişlerdi. Seçtik, iyi de yaptık ama şimdi farkı merak ediyorum. Orada “Müslümanlar” öldürülüyor, ben bir Müslüman olarak kahroluyorum ve benim devletim “Ortadoğu’nun en güçlü” devleti!
Bu gerçekler ışığında soruyorum; evet, şimdi ne yapacağız? “Müslüman Cumhurbaşkanımız’ın” farkını şimdi görmeyeceksek, dindaşlarımıza şimdi sahip çıkmayacaksak, ne fark kalacak “eski dönemlerden!”

Sonuç: Sayın devlet büyüklerine sesleniyorum; kriz zamanları “kimin kim, neyin ne olduğunu” anlamak açısından çok önemlidir. Şimdi “Biz böyleyiz” dediğiniz her şey için ispat zamanı, bir Müslüman Türk vatandaşı olarak sizden bunu bekliyorum; “durdurun Müslümanlar’ın orantısız güç kullanımı” ile öldürülmesini! Buna gücünüz var. Altınızda Ortadoğu’nun en güçlü devleti, emrinizde ABD’den sonra dünyanın en “büyük ordusu” var! Haydi “gösterin iradenizi”!

AHLAR ÇİKSİN
29-12-2008, 15:14
HİCRET (29 Aralık Hicri Yılbaşı)

Elimin içine soğuğunu akıtan kurşundan bir kalem var…Ağlıyor…ve defterin içine akıtıyor gözlerindeki nemi.
Keşke diyor, böyle nem akıttığım gibi, Peygambere atılan taşlara siper etseydim kendimi.
Elimde ağlayan bir kalem, keşke diyor bir müşrikten dökülen kötü sözlere, dökseydim içimi…
Elimde ağlayan bir kalem keşke diyor, Hz.Muhammed’in(s.a.v) Mekke’ye vedasından önce, Hz.Ali’ye bıraktığı emanetler içerisinde, bir garip gözyaşı akıtsaydım…
Yazsaydım…Ya Muhammed (s.a.v), bırakma Mekke’yi…Ya Muhammed (s.a.v) gülüşünden mahrum bırakma merhamet iklimini…Mekke’de hurma ağaçlarının gözlerinden aktı şefkatinin şerbetine bulanmış gözyaşları…Bir yağmur yağacaktı belki, çocuklar kumdan arabalarının arkasında, senin ayak izlerini taşıyacaklardı. Mekkenin yetimleri asıl sen gidince yetim kaldı.
Bir çocuğa sorsan belki ağlamaktan konuşamayacaktı, sen onların başını okşadığında rüzgar duana tutunup güneşe sarınacaktı.
Mekke sokakaları sordular sanki, Ya Muhammed (s.a.v) Cennetin sokağına varacak olan ayaklarını, bir daha bağrımıza basamayacakmıyız.
Ya Muhammed(s.a.v), Ebubekir’le beraber gelirken sen, üzerimizde duran şükür secdesine kapanmış taşların gözyaşlarına karışamayacakmıyız bi daha.
Yetimliğine ağlayan şu gözyaşlarıda, şimdi gözyaşı döküyor…soruyorlar; Mehammed nereye gidiyor…
O gece Hz.Ali ve Hz.Ebubekir biliyor gerçeği. Müşrikler kumların üzerinde Muhammed’in kanını akıtmayı düşünürken, Hz.Ali vardı Muhammed’in yanında.
Cebrail dedi: Ya Muhammed(s.a.v) bu gece yatağında uyuma.
Hz.Ali girdi Muhammed’in cennet döşeli yatağına, Mekke’nin gecesi ağlıyor ve ağlayarak daha çok karanlığa gizleniyor, bütün müşriklerin gözlerine iniyor gece, iniyor ki göremesin müşrikler Allah’ın Rasülünü.
Hz.Muhammed(s.av) ve Hz.Ebubekir sığındılar Sevr mağarasının kalbine.
Sevr heyecanlı…bir Peygamber var içinde. Servin kalbi çarpmakta ve Peygamberi saklayacak kuşların kanat sesleri içinde yankılanmakta . Güvercinler kanatlarını Peygamberin merhameti gibi içine aldılar.
Ve yuva kurdular bir dua gamzesi gibi kondular Sevr mağarasının yanağına, örümcekler ağlarını nurdan bir iplikle ördüler Sevr mağarasının yüzüne. Sevr mağarası sevinçten ağlar gibi sanki, çünki içinde bir Peygamberi saklamakta, ve Ebubekir’in saçlarına akmakta, Sevr mağarasının sevinç gözyaşları.
Müşrikler Sevr mağarasının önüne geldiklerinde, müşriklerin acımasızlığına nurdan bir ağ ördü örümcekler.
Ve bilselerdi Muhammed’i bir daha göremeyecekler, yollarını değiştirip acımasızlığın kılıcını Sevr mağarasına çekmekten vazgeçecekler…
Müşrikler gitti servin önünden, kuşlar alınlarını yeni kaldırdı şükür secdesinden.
Hz.Muhammed Ebubekir’le çıktı servin kalbinden. Örümcekler dediler..Ağımızı bir daha mübarek ellerin delsin. Kuşlar dediler,ya Muhammed, senin kalbin gibi çırpalım kanatlarımızı ve Medine’ye gitki dinsin seni bekleyenlerin kalbindeki sızı.
Kumlar Peygamberin ayakları altında ezilmek için, birbirlerini ezdiler.Hz. Muhammed geliyordu, bunu tane tane sezdiler, Medineliler Hz.Muhammed’i(s.a.v) beklediler hurma ağaçlarının gölgesinde ve duydular ki Hz.Muhammed Kuba’da ve öğrendiler ki Hz.Muhammed (s.a.v) Kuba’da bir mescid yaptırmış, alnındaki nur damlarlı dökülmüş Kubanın topraklarına ve ilk Cuma namazı , ilk tekbirler, ilk şükürler, duaların arasından yeşeren ilk şükür tohumları Kuba’nın bağrında. Kuba ağlıyor ve çağırıyor, gelin eyy inananlar Hz.Muhammed (s.a.v) burada, Ebubekir burada… tekbirler müşriklerin mühürlenmiş kulaklarında patlıyor. Allahuekber diyor Peygamberin eline dokunan Kubanın duvarları, Allahuekber…
Medinenin ağaçları gözyaşları içinde, Medine’nin kumları ayakta, Hz.muhammed(s.a.v) Hz Ebubekir’in yanında.Hz.Muhammed geliyor meleklerin kucağında, Medine günlerdir bekliyor geliyor kalk Medine Hz.muhammed(s.a.v) sana geliyor…Çocuklar indiler develerin üzerinden, koştular damlara, develer süpürdüler eğilerek Peygamberin ayak bastığı Medine topraklarını, kadınların dilinden dökülen şiir sanki Peygambere dökülen nurdan bir nehir,
…Ay doğdu üzerimize veda tepelerinden….
Müslümanlar şükür secdesine kalktılar, hepsinin yüreğinden döküldü kasvet taşları ve hepsinin gözlerinden aktı şükrün yaşları,
Ya Muhammed hoş geldin,
Ya Muhammed nurun senden önce geldi Medine’ye.
Ya Muhammed hoş geldin
Ya Muhammed hoş geldin…
Hüzün kaydı bir yıldızın kaydığı gibi hicret gecesinden.
Bu hicret unutulmayacak…Bu hicret inananların kalbinden Allah’a doğru akan rahmet ırmaklarını hatırlatacak.
Bu hicret tane tane konuşulacak.
Bu hicret bize gelişin, bizim sana gidişimiz
Bu hicret alınların secdeye sığınması,
Bu hicret bir müşrikin kalbinde çatırdayan mührün açılışı ve kanayışı,
Bu hicret bir müminin Allah’a yakarışı…

Hicretin 1430.yılında seni düşünüyoruz.
Kalplerimizi salavatlar içine sararak, senin şefaatine nail olacağımız günü bekliyoruz.
Ya rasulallah sen Medine’nin beklediği, Mekke’nin özlediğiydin…Seni kalplerine mescid yapan Müslümanların kalbinde bekliyor ve özlüyoruz…

................http://www.***********/.......................

AHLAR ÇİKSİN
02-01-2009, 10:28
02.01.2009

Türkiye`den AB’ye liberalizasyon sözü

Ulusal Program’da Avrupa Birliği’ne (AB) özelleştirme yoluyla piyasada liberalizasyonun sağlanacağı sözü verilirken, ekonomide öncelikli hedefin Türkiye’nin rekabet gücünü yükseltmek olduğu belirtildi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayladığı Resmi Gazete’de yayımlanan Ulusal programa göre 2007’de uygulamaya konulan Dokuzuncu Kalkınma Planı (2007-2013) ile belirlenen ‘istikrar içinde büyüyen, gelirini daha adil paylaşan, küresel ölçekte rekabet gücüne sahip, bilgi toplumuna dönüşen bir Türkiye planlanıyor.

‘Refah yükseltilecek’

AB’ye üyelik için uyum sürecini tamamlamış bir Türkiye’ vizyonu çerçevesinde, makroekonomik politikaların öncelikleri; fiyat istikrarının sağlanması, mali disiplinin korunması ve gelirler politikasının makro ekonomik istikrara katkı sağlayacak şekilde yürütülmesi amaçlanıyor.
Bu politikalar yardımıyla temel olarak ekonomik büyümenin sürdürülmesi için uygun ortam yaratılarak, toplumun refah seviyesinin yükseltilmesi ve Türkiye-AB arasındaki gelişmişlik farkının azaltılması hedefleniyor. Kopenhag kriterleri kapsamında piyasa ekonomisinin güçlendirilmesi ve ekonominin rekabet gücünün artırılmasının öncelikli hedef olduğu vurgulanan raporda, şöyle denildi:

Özelleştirme sürecek

* Bu çerçevede, özelleştirme programının uygulanmasına devam edilecek ve gerekli düzenleyici reformların devamına önem verilecektir. Diğer taraftan AB içindeki rekabetçi baskılarla başedebilme kapasitesinin artırılması açısından özellikle iş gücü piyasası ve sosyal güvenlik alanındaki çalışmalara öncelik verilecektir.

Ayrıca, eğitim, sağlık, enerji ve ulaştırma alanlarındaki çalışmalar ülkenin rekabet gücünü destekleyecek nitelikte sürdürülecektir.

* Piyasa aktörlerinin uzun vadeli ekonomik karar almalarına yardımcı olmak ve vergilemede öngörülebilirliği artırmak amacıyla, vergi politikalarının uygulanmasında istikrar esas alınacak, kamu finansmanında sağlanacak iyileşme çerçevesinde eğitim, sağlık, Ar-Ge ve sosyal nitelikli harcamaların GSYH içindeki payı artırılarak, toplumun yaşam kalitesinin yükseltilmesi, beşeri sermayenin niteliklerinin geliştirilmesi, gelir dağılımının iyileştirilmesi, yoksullukla mücadele ve bölgesel gelişmişlik farkının azaltılması konularında iyileştirmeler sağlanması yönündeki politikaların uygulanmasına devam edilecektir.

* Özelleştirme vizyonu çerçevesinde önümüzdeki dönemde, devletin bankacılık (kısa vadede Halk Bankası, orta vadede Halk Bank tecrübesinin ardından strateji belirlenmek üzere Ziraat Bankası ve Vakıflar Bankası), hava ve deniz ulaşımı ile lokomotif ve vagon üretimi, et-balık ürünleri piyasası, şeker, tütün ve çay ürünlerinin işlenmesi, petro-kimya sanayi, malzeme alımı, elektrik dağıtım ve toptan ticareti, şans oyunları, İMKB, altın borsası, çeşitli kamu hizmetleri (araç muayene istasyonları, otoyol-köprü işletmeciliği, belediye-çöp-atık toplama ve yeniden değerlendirme), telekomünikasyon ve turizm alanlarından tamamen çekilmesi; bunun yanı sıra, elektrik üretimi, su şebekesi, kanalizasyon altyapısı, sağlık, eğitim, savunma, radyo-televizyon yayıncılığı, doğalgaz piyasası, kömür ve diğer maden işletmeciliğindeki payının azaltılması hedeflenmektedir.

* Buna karşın, tahıl alımı, tohumluk üretimi, demir yolu ulaşımı altyapısı, petrol arama faaliyetleri, hava meydanları işletmesi, posta hizmetleri, kıyı emniyetinin sağlanması gibi alanlarda faaliyetlerini sürdürmesi öngörülmektedir.

* TEDAŞ, TEKEL ve Elektrik Üretim A.Ş. gibi sektöründe belirleyici niteliği bulunan kuruluşların özelleştirilmesiyle yerli ve yabancı yeni yatırımcıların da bu piyasalara girişinin temin edilmesinin ve böylece rekabetçi bir piyasa yapısının sağlanması hedeflenmektedir.

Tarımda liberalizasyon

* Tarım sektöründeki piyasa liberalizasyonu çalışmaları KİT’lere yönelik uygulamalarla devam etmektedir.

* Kısa vadede tütün ve şeker alanlarındaki piyasa serbestleşmesinin tamamlanması beklenmektedir. Tarım ve Kırsal Kalkınma Faslı açılış kriterlerinin tamamlanabilmesi için tarımsal destekler, IACS (Entegre İdare ve Kontrol Sistemi), LPIS (Arazi ve Parsel Tanımlama Sistemi) ve tarımsal istatistiklere ilişkin strateji belgelerinin hazırlanması gerekmektedir.

Elektriğe tedbir geliyor

* 2001’den beri sürdürülen enerji sektörünün liberalizasyonu çalışmaları kapsamında geçiş sürecinde önemli bir yatırım açığı oluştu. Arz-talep projeksiyonlarına göre orta dönemde elektrik arz açığı gözüküyor. Orta dönemde elektrik arz açığının önlenmesi ve olumsuz etkilerinin azaltılması ile uzun dönemli enerji arz güvenliğinin sürdürülmesi amacıyla gerekli tedbirler alınacaktır.

* Enerjide ithalat bağımlılığının azaltılmasına öncelik verilecek. Bu kapsamda, elektrik üretiminde çok yüksek bir paya sahip olan gazın payını düşürmek için yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına hız verilecek.

* Petrolde olağanüstü durum arz stoklarının yeterliliğinin korunması ve etkin yönetimi için stok ajansı kurulacak...

AHLAR ÇİKSİN
02-01-2009, 10:48
sanayi toplumları artık geri toplum sayılıyor,
malları ile dünyayı ele geçiren çin'in birde bilgi ürettiğini düşünün,dev bir kaynak..

Güney kore,japonya,singapur,malezya yapabiliyorlarsa,bizde yaparız,onlarda dünyanın stratejik merkezlerine yakınlık varsa,bizde de var,tek eksiğimiz,tembeliz,onlar kadar paylaşımcı değiliz;aslında böyle değiliz,ama yozlaştırılıyoruz,dejenere ediliyoruz,sahte kültürlerine sahte adapte ediyorlar,hissettirmeden,yavaş yavaş

AHLAR ÇİKSİN
08-01-2009, 09:47
08.01.2009 09:23:26

İyi Haber Gecikir, Belki Çok Geç Gelir...
Kötü haber gecikmeden gelirken, iyi haberler gecikiyor. Zaten şu dönemde piyasalarda iyi haberleri beklemek yerine işten çıkarılma haberlerinin zayıflamasını beklemek yerinde olacaktır. Kötü haberleri duymamak bile aslında günümüzde iyi haber oldu. ABD’de Aralık ayında işten çıkarılmalar geçen senenin aynı dönemine göre 4 kat artış göstererek son 5 yılın en yüksek seviesine ulaştı. Noel ve yıl başı nedeniyle, ABD’de işten çıkarmaların boyutunun Ocak ayında belirginleşmesi bekleniyor. Özel sektör istihdamı geçen ay ayrıca 693.000 kişi azaldı. Cuma günü ABD’de Tarım Dışı İstihdam rakamları da dahil olmak üzere bu günlerde pek iyi haber beklememek gerekiyor. ABD’de büyüme sağlansa bile istihdam gecikmeli artacak. İyi haber gecikecek, belki çok geç gelecek. Yatırımcılar yılın geri kalanında tercih yapmak zorunda kalacak. Çünkü para yattığı yerde daha az büyüyecek. TCMB faiz oranını düşürecek, diğer yandan gösterge devlet kağıdı faizi ardından bankaların mevduat faizi derken paranın yattığı yerde değer kazandığı dönem 2009’da sona erecek. Yerli kısa vadede %25’den %15’e düşen faiz oranına burun kıvıracak, 3 ayda memleketinde eksi faiz gören yabancı bu faizlere de gelecek. Yılın devamında reel faiz, ek borçlanma ihtiyaçları daha fazla sorgulanacak. Para yattığı yerden büyüyemeyecekse, ya harcanacak ya da daha fazla çalıştırılacak. Bu seçenekler hala ortada yok ama önümüzdeki günlerde bu seçenekler de karşımıza gelecek. 2 gün önce bankaların düşen faizleri mevduat faizlerine yansıttığını ama hala tüketici kredilerine yansıtmadığını belirtmiştik. Dünden itibaren bankalar tüketici kredilerini düşürmeye başladı. Tüketici kredi faizi düştükçe, yatırımcılar tüketim ile tasarruf arasında tercih yapacak. Kararını tasarruftan yana yapan yatırımcı, bu kez döviz/eurobond ya da hisse arasında bir tercih yapacak. Kısa vadede stopaj kalksa bile borsaya yatırımcı beklemek çok mümkün değil. Şu anda yerli yatırımcı %15 olan yıllık faizlere değil, 1.50-1.70 aralığında dolarda trade etmek için fırsat kolluyor. İyi haberlerin uzak olduğu bu dönemlerde, kötü haberlere rağmen yaşanan yükselişler tepki hareketleridir.

AHLAR ÇİKSİN
25-01-2009, 21:06
KREDİ KARTINI İPTAL ETMEYEN BANKAYA CEZA
....LÜTFEN KULLANMADIĞINIZ FAZLA KARTLARI İADE EDİNİZ.....
SANAYİ ve Ticaret Bakanlığı, ödenmeyen kredi ve çek-senet bilgilerinin silinmesini öngören sicil affının ardından, kredi kartlarına ilişkin bir düzenlemeyi uygulamaya koymaya hazırlanıyor. Bir süredir üzerinde çalışılan tüketici yasa tasarısı ile ilgili çalışmalar son aşamaya geldi. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından hazırlanarak ilgili kurumların görüşüne sunulan tasarıda, kredi kartları ile ilgili de tüketicilerden gelen şikayetler konusunda düzenleme yapılacak.

Söz konusu düzenlemeler arasında, kredi kartlarından bir defa aidat alınmasının yanı sıra kredi kartları limitlerinin sınırlanması ve kredi kartı iptal taleplerine işleme koymayan bankalara yaptırım uygulanması da yer alıyor. Yapılacak düzenleme ile bankalar kredi kartı iptal taleplerini anında işleme koymakla yükümlü olacaklar. İptal talebini işleme koymayan bankalara para cezası uygulanacak. Yine iptal talebini işleme koymayan banka, iptal başvurusu yapılan kredi kartları ile ilgili her türlü sorumluluğu da üstlenmiş olacak. Tüketiciler, istedikleri takdirde şubeye gitmeden, internet üzerinden de iptal başvurusunda bulunabilecekler. Yine tüketici yasa tasarısı ile kredi kartı limitlerine de sınırlama getirilecek. Kredi kartının limitleri, tüketicinin gelirini aşamayacak.

AHLAR ÇİKSİN
25-01-2009, 21:17
....................Kimin yanındayız! .............

.............................................http://www.***********/.................


Oğlan veya kız kardeşinizin evini kurşunlayan ve çocuklarıyla beraber öldüren katille ticaretinizi devam ettirirken kardeşinizin cenazesinde ağlasanız size kim inanır?
Kız kardeşinizin karnındaki bebenin beynini dağıtan cani ile alışverişe devam etseniz sizin gözyaşlarınız ne anlama gelir?
Rabbimiz buyurur: "Mü'minler ancak kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah'tan sakının ki, merhamet olunasınız." (Hucurat 10)
Oğlan veya kız kardeşimizin bizim kardeşimiz olduğunu anneniz, babanız, komşularınız ve bir de nüfus kütüğünün filan cildinin filan sıra nosunda söyler.
Ama dünyanın herhangi bir yerinde Müslüman olan bir insanın benim kardeşim olduğunu Rabbimiz söyle ve Kur'an'ın, Hucurat suresinin on numaralı ayetinde söyler.Hangisinin verdiği haber daha sağlamdır?
"Kişi sevdiğiyle beraberdir" doğru ama sevdiğinizin katili ile beraber yaşarken, onun silah gücünü artırırken kardeşinizin cenaze evinde ağlamanız neyi ifade der?
Sınır komşularımıza sorulsa acaba bizim hakkımızda ne derler. Müslüman'ın yanında mıyız, yoksa canımıza ve dinimize kastedenlerin yanında mıyız?
- Vallahi iman etmiş olmaz. Vallahi iman etmiş sayılmaz. Vallahi mümin olmaz.
- Kim ya Rasülellah?
- Zulmünden komşusu güvende olmayan kişi (iman etmiş sayılmaz) (Buhari, Edep, hadis 5670, Ahmed, Müsned 4/32)
"Filistin için yardım paraları topluyoruz, yürüyüşler yapıyoruz, gözyaşları döküyoruz daha ne yapalım?" denebilir.
Bütün kuruluşların topladığı yardımların yüksek tahmini rakamları, İsrail'e ödediğimiz rakamın yanında beş yüzde bir durumunda değil.
Filistin'e yaptığımız yardımlar, kefen parası, ilaç parası, ekmek parası olarak varıyor. İsrail'e verdiğimiz paralar öldürücü silahlara dönüşüyor.
Yazılarda ve konuşmalarda Filistin, İran, Irak, Suriye, Mısır'daki Müslümanlardan konuşurken kullandığımız ifadelerle, Amerikan ve İngilizler hakkında kullandığımız kelimeler saygınlıkta aynı mıdır?
Allah Rasülü buyurur: ".... Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz. Müslüman, Müslüman'ın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, yardımsız bırakmaz, onu aşağılayıp hakaret etmez..." (Müslim, Birr, hadis 2564)
BOP adına gidip gelirken Müslümanlar arasında birlik ve beraberlik mi sağlıyoruz yoksa ayrılıklara sebep olarak birilerinin, topuna yağ, motoruna petrol mü sürüyoruz?
İspanya'da Müslümanlar topluca katliama uğratıldıktan sonra dünyanın en güzel eserleri taş taş sökülerek kilise yapıldığı gibi bu günlerde bizi birbirimizden ayırarak kendilerine payanda yapanlara karşı ne yapıyoruz, kısaca kimin yanındayız, kafirin yanında yer alarak Müslüman'ın namusu çiğnenirken kendi namusumuz çiğnemiyor muyuz?
Sevgili peygamberimiz buyurur: "Müminler, birbirlerini sevmede, merhamette ve şefkatte bir vücudun organları gibidirler. Organın biri şikayette bulunduğunda diğer organlar uykusuzlukta ve ateşte ona yardıma koşarlar" (Buhari, Edeb, hadis 5665, Müslim, Birr, 2586)
Sevgili peygamberimiz, mübarek parmaklarını birbirine geçirerek şöyle dedi: "Mümin diğer mümin için bir binanın tuğlaları gibidir, birbirlerini tutarak kuvvetlendirirler." (Buhari, mezalim ve Edep, Müslim, Birr)
Kendi insanlarımızın ve topraklarımızın düşman topları altında dövülmesini ister miyiz?
Sevgili peygamberimiz buyurur: "Sizden biri kendisi için arzu ettiğini kardeşi için de arzu etmedikçe (gerçekten) iman etmiş olmaz" buyurmuş. (Buhari, Sahih, İman, Müslim, İman, Ahmet, Müsned, 3/176, 272, 278)
İncitenin, incitene yardım edenin incitileceğini biliyor muyuz?
"Yapmadıkları bir şeyle mü'min erkek ve mü'min kadınları incitenler muhakkak bir iftira ve apaçık bir günahı yüklenmiş olurlar." (Ahzab 58)
Allah'ın yardımının Müslümana yardım etmekle geleceğini biliyor muyuz?
Sevgili peygamberimiz buyurur: "Herhangi bir Müslüman'ın canına, malına saldırıldığı, namusunun çiğnendiği bir zamanda ona yardım etmeyen Müslümanı da yardıma muhtaç olduğu yerde Allah yardımsız bırakır. Herhangi bir Müslüman'ın namusunun çiğnendiği, canına ve malına saldırıldığı bir zamanda yardımına koşarsa o Müslümanın da yardıma muhtaç olduğu zaman da Allah ona yardım eder."
Bu sözü sevgili peygamberimiz söylemiş, Cabir bin Abdullah dinlemiş ve Ahmed Müsned'inde 4/30, Ebu Davud Sünen'inde 4716 nolu hadis olarak rivayet etmiş.
"Yardım etmeye gücü yettiği halde yanında bir mümin ezilip alçaltıldığında ona yardım etmezse kıyamet gününde bütün halkın önünde Allah onu zelil eder"
Bu hadisi de Ebu Ümame, sevgili peygamberimizden dinlemiş ve Ahmed Müsned'inde 3/487 de rivayet etmiş.
Sevgili peygamberimiz, hakkımızda en doğru sözü söylüyor "Kişi sevdiğiyle beraberdir" (Buhari, Edep, hadis 5816, 5817, 5818, 5819)

Mahmut Toptaş

:clover:

AHLAR ÇİKSİN
25-01-2009, 21:29
4 ismin buluştuğu ortak nokta ne?

24 Ocak 2009 Cumartesi : 22:00
HABER / YORUM
Mesut Yılmaz.......
............Deniz Baykal......
................ Hıncal Uluç..........
...................... ve ...........
.......................Doğu Perinçek'in .............imaj mühendisleri kim, niyetleri ne ve hangi ortak paydada birleşiyorlar?....
.. İşte bu sorunun cevabı:

Veysel Aygan'ın yazısı

F tipi' diyenler, bununla 'Fethullah Gülen'e bağlı polisler var ve bu polisler kafalarına göre operasyonlar yapıyorlar' gibi bir imaj hedefliyorlar. Önce bir mantık yanlışını düzeltelim. Eğer ben bir 'askeri' suçluyorsam onu yaptığı eylemler ve ağzından çıkan sözlerle suçlarım.

Mesela evinde bomba bulundu derim veya konuştuklarına bakar, bu cümlelerle darbe için kaos ortamı planlıyor, derim. Sonra da o asker için 'D tipi' (Darbeci) veya ETÖ için çalışıyor diye 'E tipi' derim. Ve bunda da haklı olabilirim. Kaldı ki bir yargı kararı olmadan bu suçlamayı yaptığım için de haklılığım su götürür.

Şimdi söyler misiniz 'F tipi' dedikleri polis ne yapmış? Varlığı bile ispat edilmemiş dedikodu düzeyinden kurtulmamış hayalî bir suçlama var ortada. Hayali gerçekmiş gibi kabul etseniz bile düştüğümüz durum inandırıcı olmaktan çok uzak. Herhangi bir hukuk dışı eylem mi yapmış? Yok. Ergenekon'un karanlık dehlizlerinden kafasına göre adam mı toplanmış? Yok. Gözaltı kararını verenin savcı, tutuklatanın hâkim olduğunu görmezden geliyorlar. Yani bu kararları polis almıyor. Polis fevkalade titizlikle ve dikkatli olarak delil topluyor, araştırma yapıyor. Başarısını olayları hızlı çözmesiyle, şehirlerde teröre karşı mücadelesiyle gösteriyor. Eylem yapmadan yakalanan 'canlı bomba'lar, ele geçen bomba dolu minibüsler, yakalanan sanıklar... Peki, Ergenekon soruşturması olmasaydı Türkiye, yaşadığımız her darbe filminde olduğu gibi kaos ortamına dönüşmeyecek miydi? Sadece şu son Sivas operasyonu olmasaydı Alevi Bektaşi Federasyonu başkanı ve Ermeni Cemaati lideri öldürülseydi neler olurdu?Polis bu başarıyı hukukun dışına çıkarak elde etmiyor. Gözaltılarda, sorgulanmalarda fevkalade kibar ve çağdaş. Bunun şahidi kim? İlhan Selçuk'tan Kemal Gürüz'e kadar tüm sanıklar. Eğer polisten en ufak bir hukuk dışı muamele görselerdi Ergenekon hâmisi medya Türkiye'yi ayağa kaldırırdı.

Peki, polise niçin saldırıyorlar? Çünkü savunabilecekleri bir şey yok. Kümeste bir cebinde civciv, diğerinde yumurtalarla suçüstü yakalanan hırsızın çaresizliği içindeler. Altlarında bombalar, üstlerinde Başbakan'a suikast krokileri çıkıyor.

Kimler 'F tipi'ne sığınanlar? Bu güruhun öncüleri Silivri'de. Doğu Perinçek ve yoldaşları. İlk telaffuz edenler bunlar. Silivri'deler ama dergi basıp yayınlayabiliyorlar. Silivri'deler ama sivil ve askerî yargıya 'suçüstü yakalanan' partileri hakkında kapatma davası açmayı düşünen yok. Silivri'deler ama sürekli mahkeme heyetine saldırıp, savcıları taciz ediyorlar. Ve de yegâne saldırı argümanları 'F tipi'.

Mesut Yılmaz: Özal'ın devrimci ANAP'ını statükoya arka vagon etmişti. Partiyi yüzde 45'ten yüzde 5'e indirmişti. Hayatında başardığı hiçbir şey yok. Her nedense(!) şimdilerde 'F tipi'yle saldırmaya kalktı. Sen yıllarca başbakanlık yap, Susurluk'un üstünün örtülmesine seyirci kal veya bizzat ört. Sonra birileri gelsin senin gladyo ve mafya enkazı olarak bıraktığın ülkede hafriyata girişsin. Sen de birden ekranlara sıçrayıp 'F tipi'nden bahset. Kim senin samimiyetine inanır ki?

Deniz Baykal: Perinçek'in peşine takılıp 'F tipi' diyenlerden. Önder Sav skandalında öfkeyle fırlayıp 'F tipi' demişlerdi. Sonra 'yaşlılık dalgınlığı' ortaya çıktı. Geçenlerde binamızda 'böcek' var, dediler. Polis 'inceleyelim' deyince bakıp kendi vukuatları olduğunu anlayıp örtbas ettiler. Ama Baykal'ı anlamak mümkün. Kendisi zaten 'Ben Ergenekon'un avukatıyım.' dedi. Baykal'ın söylemi maalesef bizi kendisinin Ergenekon şemasında yer aldığı dedikodusuna inanmaya zorluyor. Bir başka 'F tipi' sığınmacı Hıncal Uluç. Tanıyanlara sorsanız: Türkiye'de darbe olsa en çok kim sevinir? Ortak cevap Hıncal Uluç olacaktır. 'Darbeli demokrasi'yi kucağında büyüdüğü Albay Aslan amcasından tevarüs ettiği söylenir. Demokrasi karşıtlığını otoriter cumhuriyetçilikle kılıflıyor. Şu an yaptığı, yakalanan cephaneleri 'izah edilir' kılma çabası. Ama 'kümeste yakalanan hırsıza' avukat olmakla komik oluyor. Avukatlığını polisin yanlışlarını göstermekle değil 'F tipi'ne sığınmakla yapıyor. Evet, bunlar ve emsali 'F tipi'ni dillendirenler -açık konuşalım- şu an bir darbe olsa zil takıp oynarlar. Korktukları da her geçen gün Türkiye'de darbe yapmanın imkânsızlaşması.

Şimdi de Ahmet Hakan "Memlekette ne zaman alengirli bir iş olsa, bazı çevreler hemen kulaklara 'Bu, F tipi yapılanmanın işidir.' diye fısıldıyorlar." diyor. Demek ki Hakan'a göre Ergenekon soruşturması 'alengirli' imiş. Buna ne denir ki? Hakan'ın 'bazı çevreler'le ima ettiği Ergenekon sempatizanları olsa gerek. Fakat onlar belki de polisin dürüstlüğünden, medyatik yönlendirmelerden etkilenmemesinden ve egemenleri umursamamasından rahatsızlar. Göründüğü kadarıyla 'F tipi' diyenler ya Ergenekon Terör Örgütü'nün avukatı ya sempatizanıdır veya bizzat faal elemanı. Yoksa evhama dayalı bir karalama çalışmasının peşine bu kadar düşülmezdi.

eminburak
25-01-2009, 21:57
teşekkürler ahlar ustam

grey
26-01-2009, 00:14
Abdüllatif Şener;
-ergenekon soruşturması sırasında belli bir özenle denetimden bile geçmeden saçma iddialarla saçma insanlar gözaltına alındı. bunlar içinde şarkıcılar, aktristler bile vardı. oysaki biz politikayla ilgilenenler çok daha fazla konuştuk. meclis kulislerinde konuşulan şeyler mutlaka telefonlardada konuşuldu. ama bunlar bugün ergenekon dosyalarında hiç yeralmıyor hernasılsa...
-iktidar partisinden yolsuzluklara katılanlar olduğunu tabiki biliyorum. hatta birikisini çekip uyardığımda oldu...
25.01.2009 star tv.

AHLAR ÇİKSİN
26-01-2009, 00:37
http://www.canliyayin.org/yayin.php?id=20
.hilal tv de filistine dualar edilmekte şu an

AHLAR ÇİKSİN
26-01-2009, 08:32
İSRAİL TOHUMLARINA BOYKOT

Tarım Kredi Kooperatifleri Genel Müdürü , basın mensuplarının sorularını yanıtladı. "Ortadoğu'da bir vahşet yaşandı. Genellikle Türkiye İsrail'den tohumluk buğday alıyordu. Bundan sonra ne olacak ?" sorusuna Yıldırım, "İsrail ürünlerini, tohumu ve zirai ilaçları kooperatiflerde satmama kararı aldık. Bu karar devam ediyor. Ta ki Gazze'deki yaralar sarılana kadar." cevabını verdi. İsrail'in Gazze'deki vahşi tutumunu kınadığını dile getiren Yıldırım, Kızılay'ın Filistin'e gönderdiği 20 tır içinde 3 tırlık gıda desteği verdiklerini kaydetti.

AHLAR ÇİKSİN
28-01-2009, 14:27
Bize hangi günahkar eli uzatıyorsun sen!

.........http://www.***********/......
ABD'nin yeni Başkanı Barack Hüseyin Obama, sembollerle dolu bir törenle Beyaz Saray'a yerleşti. Özgürlük ve değişim sloganı ile, sekiz yıllık kaotik dönemin sonuna gelindiği izlenimi veren sözleri ile, bütün zıtlıkları barındıran kimliği ile, bu büyük sarsıntılar döneminde, Amerika hem de dünya için umut olarak öne çıkarıldı.
Zenciydi, beyazdı, melezdi, Hristiyandı, Müslümandı, Yahudiydi, mazlumdu, seçkindi, fakirdi, sermaye baronlarının adayıydı, Kenya'da çocuktu, Endonezya'da medrese talebesiydi, Amerika'da parlak bir avukattı…
Pakistan'ı füzelerle vuracak kadar şahin, Guantanamo gibi bir çirkinliğe son verecek kadar insancıl, “Kudüs ebedi başkentiniz” diyecek kadar İsrailci, “Müslümanlarla yeni bir başlangıç yapacağız” diyecek kadar sempatik..
Altmış yıl önce otobüslere binemeyenlerin, restoranlara giremeyenlerin, insan yerine konulmayanların temsilcisi. Altmış yıl sonra Amerikan gücünün, imajının, büyüsünün sembolü. O, hem Amerika hem de dünya için yeni lider profili.
Soğuk Savaşı'n bitişinden bu yana, entelijansiyası ile, akademisyenleri ile, siyasetçisi ile, medyası ile, ordusu ile, sermayesi ile İslam dünyasına karşı seferberlik başlatan, Haçlı Savaşları'ndan sonra, Osmanlı'nın tasfiyesinden bu yana ilk kez bir medeniyete, açıkça bir dine savaş açan ülkenin lideri.
Atlas Okyanusu'ndan Pasifik kıyılarına uzanan geniş İslam coğrafyasının her köşesinde askeri üsler kuran, bu kuşaktaki ülkeleri sürekli taciz eden, kaynaklarına el koyan, etnik çatışmaları tahrik eden, toplumları liflerine ayıracak şekilde bölen, akla hayale gelmeyecek senaryolar uygulayan, bu coğrafyada olağanüstü hal ilan edip on binlerce insanı sorgulayan bir gücün temsilcisi.
Ne yapacak? Neler yapabilecek? Nelere gücü yetecek?
“Müslüman dünyasına sesleniyorum. Yumruğunuzu açın. Ellerinizi sıkacağız” diyor. Bu yumruklar neden sıkıldı? Bu öfke neden kabardı? Dalga dalga büyüyen bu heyecan hangi acımasızlıklar, hangi aşağılanmalar, hangi acılar yüzünden ortaya çıktı?
Saldırganlığa son vermeden, talana son vermeden, müdahalelere son vermeden Müslüman dünya neden yumruklarını açsın! Sebepsiz yere iki ülke işgal edildi. Yüz binlerce insan öldü. Şehirlere harabeye döndü. Yüzlerce din adamı, bilim adamı öldürüldü. Daha dün Gazze diye bir şehir, Amerika'nın sığınak delici bombalarıyla harabeye çevrildi, küçücük çocuklar gözlerimizin önünde hayatlarını kaybetti, kaybediyor. Belki yarın bir başka ülkede daha zor görüntülere tahammül edeceğiz. Amerika bunları hissedebilir mi? Bu yumruklar neden sıkıldı? Yüzyıldır bu coğrafyada yapıp ettiklerinizin dökümü çıkarılabilir mi? İnsan hayallerini zorlayan yöntemler denendi. Yine denenecek, biliyoruz. Sen bunları önleyebilir misin!
Guantanamo kapanacakmış! Peki yeryüzünün kaç köşesinde Guantanamolar var, biliyor musun? Bir milyona yakın insan sorgulandı, binlerce insan kayıp, sayısız belirsiz gizli sorgu merkezleri hâlâ çalışıyor. Obama, sen bunları bilir misin! Hadi onları kurtaralım, hayalet gemileri bulalım, ABD donanmasının hangi gemisi cezaevi olmuş, adını verelim. Bunları durdurabilir misin!
Marmara Denizi'nde bile gemileri aramak isteyen, Karadeniz limanlarına sahip olmak isteyen, her ülkede evler basıp insan kaçıran Amerika'ya dur diyebilir misin?
Bu öfkeyi biz başlatmadık. Müslüman dünya başlatmadı. Sadece son elli yılda kaç ülkeye müdahale ettiniz, kaç hayat söndürdünüz, örtülü operasyonlarla kaç iç savaş çıkardınız, bir varil petrol için kaç ülkeyi yaktınız? Bunların hesabını çıkarabilir misin? Bu öfke kendiliğinden doğmadı. Yumruklar kendiliğinden sıkılmadı, anlayabilir misin?
Amerika'nın en büyük düşmanı kendisi. Amerika'nın en büyük sorunu kendisi. Amerika'yı çökerten kendisi. Amerika'ya duyulan nefretin kaynağı da kendisi. Tıpkı İsrail gibi. Siz, adaletsizlik üzerine bir imparatorluk kurmak istiyorsunuz. Siz adaleti terk ettikçe batıyorsunuz. Tarihe bakın, bu kadar günah biriktiren her zorba ülke yerle bir olmuştur. Siz de olacaksınız. Bunu önleyebilir misin!
Sadece sen “değişim” demiyorsun. Dünya değişimi yaşıyor! 21. yüzyılın dünyasında Amerika'dan korkanların sayısı hızla azalıyor, görüyor musun! Türkiye eski Türkiye değil. Ortadoğu, eski Ortadoğu değil. Asya, eski Üçüncü Dünya değil. Artık o sahte demokrasi paketleri, ılımlılık palavraları bu coğrafyada para etmiyor. İskenderiye sokakları, Şam sokakları, Türkiye'nin meydanları farklı bir siyasi dil kullanıyor, bu toplumlar hafızasını yeniliyor, fark ediyor musun!
Bu coğrafyada uyguladığınız her proje başarısız oldu, her değişim programı çöpe atıldı. İstediğiniz kadar yeni haritalar çizin, istediğiniz kadar yönetici kadrolar eğitin, istediğiniz kadar toplumsal dizayn çalışmaları yapın, bu bölge kendi elleriyle değişecek, kendi dinamikleriyle kendine gelecek… Sen bunları algılayabilir misin?
O derin “Amerikan aklı”na fazla güvenme. Güvenirsen, dünyayı batıran o “akıl” seni de batıracak. Boş ver dünyayı. Sen hiç değilse evin içine bak. Kriz içinde yuvarlanan insanlarının sorununu çöz. Ordularını geri çek, askeri üslerini kapat, topraklarımızdan çekil, sokaklarımıza yaklaşma. Bu şehirlerin tecrübesi senin devlet aklından yüz kat daha zengin.
Sen istemesen de, süper güç sorumluluğu ile evini unutup dünyayı düzeltmeye girişsen de, er ya da geç, bu topraklardan çekileceksin. Zorla da olsa gönderileceksin.
Önce sen Amerika'nın sıkılan yumruklarını çöz Obama! Çöz de görelim!
İbrahim Karagül

AHLAR ÇİKSİN
31-01-2009, 22:40
30.01.2009 08:51:33
.......... Türkiye’nin Dış Finansman Sıkıntısının Tabelada Karşılığı.......

IMF ile pazarlıklar 2008 Mayıs ayından bu yana sürüyor. Tüm sorunlar çözülüyor ama ana sorun çözülemiyor. Ana sorun büyümeden kaynaklanıyor. Hükümet bütçeyi Türkiye’nin %4 büyüyeceği senaryosuna göre hazırladı. IMF’in ise %0 ila %1 arasında bir büyüme senaryosu var. Büyüme senaryolarındaki fark haliyle bütçe hedefleri arasındaki farka dönüşüyor. IMF, Hükümet’e “ya giderleri kısacaksın, ya gelirleri artıracaksın” diyor. Yurtdışı koşullar nedeniyle özelleştirme geliri olmadığı için en garantili vergi geliri artırma yöntemi, dolaylı alınan vergi oranlarını (KDV-ÖTV) artırmak. Başbakan’ın açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla, Hükümet bütçe gelirlerini tutturmak adına başka tür önlemler üzerine pazarlık yapıyor. Başbakan’ın bahsettiği gibi, kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınması gibi. IMF ile Hükümet’in bir gelip bir gitmesinin nedeni de, ek alınacak önlemlerin pazarlıklarını oluşturuyor. Önceki gece IMF’in sunduğu 2 önerinin, Hükümet tarafından kabul görmediği anlaşılıyor. Buna göre görüşmeler ortak nokta bulunana kadar iki adım ileri bir adım geri devam edecek. Hükümet bu koşullarda ne kopartabilirse koparacak ve sonunda anlaşma imzalanacak. Son olarak yazılarımızda dediğimiz gibi önemli olan IMF ile ilgili anlaşma değil. Türkiye’nin 30 Milyar $ dış finansman sıkıntısının tabelada karşılığı 1,62 TL’dir. Yani döviz kurudur. Döviz kuru, anlaşmanın aciliyetini gösteren bizler için bir tabeladır. IMF ile ilgili pazarlıkların piyasalarımız üzerindeki etkisi sınırlı kalmaktadır. Avrupa bankaları ile ilgili haberler ve ABD’de bankalarda yaşanan kar realizasyonu dün İMKB üzerinde daha etkili olmuştur. Piyasalarımız için en önemli gelişme, İyi Banka-Kötü Banka ve finansal sistem üzerinde uyandıracağı heyecandır. İMKB 26.000 üzerinde kaldığı sürece alıcılı bir seyir, Dolar/TL 1,64 altında kaldığı sürece satıcılı bir seyir sürdürmeye devam edecektir. Haftalık 26.000 üzerinde kapanış dahi, önümüzdeki hafta 28.500 hedefine ulaşılmasını sağlayabilir.

AHLAR ÇİKSİN
01-02-2009, 17:39
Erdoğan'a ÜSTÜ ÖRTÜLÜ TEHDİT mi?
Davos sonrası Erdoğan'a "Gereksiz yere bir çuval incir daha da berbat olmaz." diyen Oktay Ekşi, bugün "Menderes"i hatırlattı.

GİT HAMAS'LA ÇÖZ

SOKAK sizi bugün alkışlar. Çünkü sokak "akıl"la değil "duygu"yla, "heyecan"la hareket eder. Bir anda "kahraman" oluverirsiniz. Daha doğrusu öyle söylerler, siz de sahi zannedersiniz.

Baş tacı ederler. Ama aynı sokak bakarsınız ki sizi aynı şekilde yani duygusal nedenlerle terk etmiştir.

Çünkü onun ne sizi baş tacı ederken ne de yüzüstü bıraktığı zaman vereceği bir hesap vardır.

Dahası... Sokağın vicdanı olmadığı için, azınca acımasız olur. Asıl tehlike de odur.

Başbakan Tayyip Erdoğan, kendisinin Davos’taki çıkışını alkışlayanların coşkusunu değerlendirirken yanılgıya düşmesin diye söylüyoruz bunları.

Kimi de "yalakalıkta geri kalmamak" için bakarsınız "sadece kendi itibarınızı değil, ülkenin itibarını da artırdığınız için" sizi kutlar.

Ama o da yarın öbür gün, "Şu tarihte şunu yazmamış mıydın?" diye o satırların yüzüne çarpılmayacağından emindir. Çünkü merhum Adnan Menderes’in "unutulmayan" sözüyle "insan hafızasının unutmak gibi bir kusuru olduğunu" bilir.

Hele biri çıkar da, "Yöntemi ve yeri yoruma açık olsa da, gösterilen kararlılık ve gelişmeler milletimize ümit verdi; yıllardır tam bir teslimiyetle sürdürülen uluslararası ilişkilerin, artık son bulacağı konusunda bütün yurtta heyecan uyandırdı. Türk milleti, ’Ben kabile reisi değilim. TC Başbakanı’yım. Ülkemin saygınlığını ve onurunu korumam için gerekeni yaptım’ diyen Erdoğan’dan, Davos’ta başlattığı ve kendisi için bir ilk olan bu duruşunu, kendi eseri olan önümüzdeki ağır sorunlarda da sergilemesini bekliyor" türü bir laf ederse, akıllılık "Bunun gerisinde ne gibi bir hesap var?" diye düşünmeyi gerektirir.

Maksat sokağın coşkusundan doğacak ranta ortak olmak mı, yoksa "Bu yol onu nasıl olsa çıkmaza götürür. Onun çıkmazı bizim çıkarımızdır" düşüncesi mi?

O nedenle biz böyle durumlarda "damdan düşenin" sözüne kulak vermenin doğru olduğunu düşünürüz.

Damdan düşen rolünü bu olayda 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel oynuyor. Şöyle demiş:

"Uluslararası meselelerde birtakım faturalar çıkar. Bu faturaların nerede, ne zaman, nasıl çıktığının çok farkına varamazsınız. Umalım ki, böyle bir hadise Türkiye’nin zararına olmasın."

Demirel hangi somut olayla bağlantılı olarak bunları söyledi bilemiyoruz. Ama bir tarihte onun isminin de (galiba ABD Başkanı Jimmy Carter’ın da katıldığı) uluslararası bir görüşme sırasında, "Masaya yumruğunu vurdu" diye kamuoyuna duyurulduğunu biliriz.

Sonra o haberin tamamen palavra olduğu ortaya çıktı.

Mesele Demirel’in popülaritesini artırmak isteyen birilerinin gayretkeşliğiydi.

O nedenle diyoruz ki bugünler geçer, Türkiye’nin önüne, ancak öteki ülkelerin desteğiyle çözebileceği sorunlar gelir. İşte o zaman adama, "Bizimle değil git Hamas’la çöz" derler.

OKTAY EKŞİ - HÜRRİYET

AHLAR ÇİKSİN
03-02-2009, 12:07
Az Etkileşen..........
........... Basamak Atlamaya Başladı.........
Piyasaların verdiği tepkiler, geçmiş dönemlere göre oldukça farklılaşma eğilimindedir. Eskiden çok büyük tepkiler yaratan gelişmeler, bugün pek de dikkate alınmamaktadır. Bunun en büyük nedeni 2001’de daralan bütçe açığı ve borçlanma gereksinimidir. Özellikle 2001 krizi sonrasında, kamu ve bankacılık kesimi krize korunaklı bir yapı sergilenmiştir. 2001’den önce dış borçlanma ile büyüme sağlanırken, 2001 sonrasında özelleştirme gelirleri dış borçlanmanın yerini almıştır. Dış borçtan kaynak sağlamak yerine özelleştirme geliri ile kaynak sağlanmış ve Türkiye 2001 krizi sonrasında kamu kesimi iç borçlanmaya yönelmiştir. İç ve dış borç, 2001 sonrasında hızla büyüyen Türkiye’nin GSYIH içerisinde büyük bir artış göstermemiştir. 2009 yılına geldiğimizde kur değişimlerinin özel kesim üzerine ağırlığı yüksek, kamu kesimine ise düşük olmuştur. Kamu kesiminin son 8 yıllık stratejisi içerisinde dış borçlanma yerine özelleştirmeye ağırlık vermesi, borçlanmasını ise içeriden gerçekleştirmesi nedeniyle büyük bir avantaj gerçekleşmiştir. İç borç gösterge faizi %15,40 seviyesindedir. Son 8 yılda iç borç faizlerinin gördüğü en düşük seviye %13.00 seviyesindedir. Kamu kesiminin iç borç yenilemelerinde, faiz oranları devamlı düşmüştür. Dünya’da iç ve dış borç dinamiklerine bakıldığında Türkiye iyi sayılabilecek bir noktadır. 2001’den sonra önemli bir şekilde iç borçlanmaya giden Türkiye, Dünya liginde 22. sıradadır. Ligde sırası yüksek olsa bile düşen faizler ve enflasyon bir avantaj olarak nitelendirilebilir. Özel ve kamu kesimi toplamı içerisinde dış borçta Türkiye 33. sıradadır. Döviz kurlarının oynak olduğu bir dönemde, yine diğer ülkelere karşı başka bir avantaj, 2001 krizinde en çok etkilenen kamu ve bankacılık kesiminin olmasıydı. 2008 krizine geldiğimizde az etkileşen yine kamu ve bankacılık kesimi. Finansal kriz ile birlikte Türk bankalarının, 2008 yılı içerisinde marka değeri yükseldi. İlk 500 banka içerisine 8 Türk bankası yer alırken, İş Bankası ilk 100’e girerek 84. sırada yer aldı. Krizden diğer bankalar Türk bankalarından daha olumsuz etkilendiği için, Türk bankaları ön plana çıktı. Krizden Türkiye’den daha olumsuz etkilenen ülkeler oldukça, Türkiye’de krizden basamak atlayacaktır. Tıpkı Türk bankaları gibi...

AHLAR ÇİKSİN
04-02-2009, 08:45
HAFTANIN MAKALESİ !
Başbakan Erdoğan'a Açık Mektup

Sevgili Başbakanım, Şu anda size karşı öyle muhabbet doluyum ki, muhabbetim öyle dolup taşıyor ki, kendimi öyle tutamıyorum ki, saygısızlık gibi algılayabileceğinizi hiç umursamadan "Sevgili Başbakanım" diye hitap ediyorum size.

Sevgili Başbakanım…
Cân-ı gönülden Sevgili Başbakanım…

29 Ocak 2009'u 30 Ocak 2009'a bağlayan gecenin üçünde, tarihî bir dönüm noktasının tam ortasında yazıyorum.

Sizi tebrik etmek için yazıyorum.
Sizi tebrik etmek…

Ama nasıl?
Bugün yaptığınız şeyin, bugün olduğunuz şeyin hakkını verecek kelimeleri bulmakta zorlanıyorum.

Hem dün hem bugün.
Hem Davos'ta hem Yeşilköy'de.

O sözler, o hareketler, sonra yine o sözler… Ancak bir rüya bu kadar güzel olabilir.
Asaletimiz yerde sürünüyordu; onu yerden kaldırıp şahlandırdınız.

Dünya siyaset sahnesinde nice zamandır ayaklar altına alınıp çiğnenen insanlık şeref ve haysiyetini, ahlak ve fazileti, insaf ve adaleti bir bayrak gibi yükselterek kalplerimize sürur verdiniz.

İlahlık iddiasındaki uluslararası sistem lordlarına kulluk eden ve sizin de kulluk etmenizi isteyen monşerlerin soysuz denge hesaplarına tükürüp, maşeri vicdanın sözcülüğünü üstlendiniz.

İsrail'i ve onun yalakalarını yerin dibine öyle bir batırdınız ki, bütün dünya Müslümanlarının ve göğüslerinde bir yürek taşıyan bütün insanların başlarını göğe erdirdiniz.
Güçlünün karşısında haklıyı yiğitçe savunarak, Şimon Peres'in şahsında İsrail'e ve onun ağa babalarına meydan okuyarak evrensel bir kahraman haline geldiniz.

"Ancak bir rüya bu kadar güzel olabilir" diyorum ama geride kalan şu 10 saatte yaşanan güzellikleri rüyamda bile görmedim ben.

13 sene evvel bu gazetenin sütunlarında kurduğum bir hayal vardı, hatırlayınız; hani "Türkiye'nin dışişleri bakanı Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda şöyle bir konuşma yapsa…" deyip, dünya çapında vicdan ve adaletin bayraktarlığını üstlenecek yeni bir Türkiye müjdesi mahiyetinde hayali bir konuşma yazmıştım…

Sizin Davos ve Yeşilköy'de yaptığınız konuşmalar, sizin Davos ve Yeşilköy'de sergilediğiniz tavırlar, sizin Davos ve Yeşilköy'de yazdığınız destanlar, o zamanlar "olmayacak duaya amin" gibi görülen o muhayyel konuşmayı devede kulak gibi bıraktı.

Dünyayı salladınız, Sevgili Başbakanım.
Evrensel adalete adanmış yeni bir Türkiye müjdelediniz.
Zalimlerin saflarında müthiş bir dehşet, mazlumların saflarında müthiş bir sevinç ve ümit rüzgârı estirdiniz.

Otele gelmeden önce Trablus eşrafından bir grup güzel insanla beraberdim; Davos'ta olup bitenleri duymuş, sevinçten uçuyorlardı…

Ayrılırken birbirimize ne dedik, biliyor musunuz?
"Bayramın mübarek olsun."
Mübarek olsun, Sevgili Başbakanım.
Bereketlensin, daim olsun.

"Dik durmaya devam edeceğiz" diyorsunuz ya, Allah bu duruşunuzu bozmasın.
Türkiye'ye yakışan budur, evet.

Size yakışan budur, bize yakışan budur; sakın vazgeçmeyin bundan.
Sakın geri adım atmayın, sakın dönmeyin bu davadan.
Dönmeyin, ilerleyin, yırtıp atın İsrail zulmüne çanak tutan ittifak anlaşmalarını.
Hiç değilse birkaç sayfasını yırtın, bir yerden başlamış olun, şeytanın bacağını kırın. :clover:
Tarih yazıyorsunuz, Sevgili Başbakanım; o bölüm eksik kalmasın.

Selamlar, selamlar, selamlar…
Hakan Albayrak

AHLAR ÇİKSİN
04-02-2009, 10:29
kuresel krızın para kaynaklarını adeta kurutması, borsada cagrı yapmak zorunda
olan sırketlerın elını kolunu bagladı. Sırketler cagrı ıcın fınansman
bulamazken, bazı sırketler ıse ana ortaklarından kaynak temın edıyor.

Global krızın turk reel sektorune etkılerı 2009`da katlanarak devam edıyor.
Global krızle bırlıkte lıkıdıte sıkıntısına dusen ve fınansman bulmakta
zorlanan sırketler, daha once yaptıkları satın almalar ıcın yukumlu oldukları
cagrı ıslemlerını yerıne getıremez oldular. Bırlık mensucat`tan kucukcalık
tekstıl`e gecen luks kadıfe, sabancı holdıng`ın akkardan`a sattıgı bossa ve ve
sportıf as ıle futbol as`yı bırlestırmeyı amaclayan galatasaray`da cagrı ıcın
fınansman arayısları suruyor. Kuresel krızın fınansman kanallarını tıkaması,
kendısını sadece cagrı ıslemlerınde degıl, ısletme sermaye ıhtıyacında da
hıssettırıyor. Kent gıda, tuborg, meges boya gıbı ımkb sırketlerı de fınansman
ıhtıyaclarını ana ortaklarından sagladı.

Luks kadıfe`nın yuzde 75,5`ını
hazıran 2008`de 8 mılyon dolara bırlık mensucat`tan satın alan kucukcalık
tekstıl`ın gerıye kalan hısselerını alması ıcın 2.6 mılyon dolar bulması
gerekıyor. Cagrıdan mauaf tutulmak ıcın genel kurul kararı aldıran kucukcalık
tekstıl, sermaye pıyasası kurulu`na (spk) takılmıstı. Cagrıdan muafıyet
basvurusunu kabul etmeyen spk, 1.3012 dolar cagrı fıyatı belırlemıstı.
Kucukcalık, cagrı fıyatına dunya olcegınde yasanan krızı gerekce gostererek
ıtıraz ettı. Ancak spk cagrının yerıne getırılmesını ıstıyor. Kucukcalık
tekstıl`den son yapılan acıklamada, cagrı yukumlulugunun yerıne getırılmek
ıstedıgı, ancak bunun ıcın gereklı fınansmanın bulamadıgı bıldırıldı.
Acıklamada, global krız nedenıyle fınansman ımkanlarının daraldıgı ve kredı
basvurularının sonuclandırılamadıgı kaydedıldı.
Sabancı holdıng`den
bossa`nın yuzde 73,1`ını 111.48 mılyon dolara ekım 2008`de satın alan akkardan
sanayı de cagrı yukumlulugunu yerıne getırmek ıcın gereklı olan fınansmanı hala
temın edemeyen sırketler arasında. Akkardan, cagrı ıcın kredı temınıne yonelık
basvurularının, global ekonomık krız nedenıyle fınans sektorunde yasanan
lıkıdıte sıkıntısına baglı olarak henuz sonuclandırılamadıgını acıkladı.
Akkardan sanayı ımkb`ye yaptıgı acıklamada, soz konusu cagrı ıslemı ıcın
fınansman saglama yonunde cabalarının devam ettıgını de belırttı. Akkardan`ın
cagrı muafıyetı basvurusu da spk tarafından reddedılmıstı. Akkardan`ın yaklasık
29 mılyon 49 bın lıra nomınal degerlı hısse ıcın cagrı yapması gerekıyor.
Galatasaray`da da kucuk ortakların ıtırazlarına ragmen futbol as ıle sportıf
as`sı bırlestırme kararı 2007`den bu yana bır turlu yapılamayan cagrı
yukumlulugu nedenıyle hayata gecemıyor. Galatasaray`ın cagrının fınansmanı ıcın
80-100 mılyon dolar arasında bır kaynak temın etmesı gerekıyor.
Bu arada sea serdengectı aksu ınsaat sırketı ıle necıp yılmaz aksu`nun metemtur
otelcılık`te sahıp oldugu payların metem turızm`e satısı da kurusel krıze
takıldı. Aksu ınsaat ve yılmaz aksu, hısse satısının ardından cagrı
yukumlulugunu fınansman sıkıntısı nedenıyle yerıne getıremeyecegını acıklayan
metem turızm`e paylarını satmaktan vazgectı.
Krız nedenıyle yasanan
fınansman sıkıntısında bankalardan kredı bulmakta zorlanan sırketler bırer
bırer ana ortaklarına basvuruyor. ıcındede bulundugu ekonomık guclugun
dunyadakı gelısmelere paralel olarak daha da derınlesmesınden endıse eden meges
boya, ana ortak basf chemıcals constructıon gmbh`den kasım 2008`de 12.8 mılyon
lıralık sermaye avansı aldı. Soz konusu sermaye avansına ragmen meges boya`nın
gelecekle ılgılı kaygıları devam edıyor. Turk tuborg da ana ortagı
ınternatıonal beer brewerıes ltd`den aldıgı yaklasık 4 mılyon dolarlık sermaye
avansı ıle ayakta kalmaya calısan sırketler arasında. Kent gıda da kısa vadelı
banka kredılerının kapatılması ıcın ana ortagı cadbury`ye basvurdu. Kent gıda,
cadbury grubu`dan bır yıl vadelı, vade bıtımınden ıtıbaren bır yıl daha uzatma
veya erken odeme opsıyonlu azamı 70 mılyon lıra kredı kullanacak.

Cagrı ıcın kaynak arıyorlar
* luks kadıfe`nın yuzde 75,5`ını 8 mılyon dolara satın alan kucukcalık tekstıl,
cagrı ıcın yaklasık 2.6 mılyon dolar bulmak zorunda.
* sabancı holdıng`den bossa`nın yuzde 73,1`ını 111.48 mılyon dolara alan
akkardan`ın cagrı ıcın yaklasık 41 mılyon dolara ıhtacı var.
* galatasaray futbol as ıle sportıf as`sı bırlestırmek ıcır 80-100 mılyon
dolarlık cagrı yapmak zorunda.
* metem turızm tekstıl, sea serdengectı aksu sırketı ve yılmaz aksu`ya aıt
metemtur otelcılık hısselerının almaktan fınansman sıkıntısı nedenıyle vazgectı.`

-
|

AHLAR ÇİKSİN
12-02-2009, 10:34
ABD ve İMKB Önemli Bir Dönemeçte...
ABD’de Obama “Ekonomiyi Canlandırma” ve “Finansal İstikrar ve İyileşme Planı” şeklinde iki programa sahip. Bu kurtarma paketleri ve etkileri son derece önemli. Çünkü ABD’nin kendisini kurtaracak parası kalmadı sayılır. Para suyunu çekmesi nedeniyle, Obama işi çok sıkı tutuyor. Başka kurtarma planı için Senato’dan onay alınması çok zor. Hatırlanacağı üzere 700 Milyar $ tutarındaki TARP fonunun geçmesi için Senato’ya büyük baskı yapılmış ve Lehman Brothers’ın iflasını sadece fonun onaylanması için göz yumulduğu ABD’de iddia edilmişti. “Kötü Banka” planının tutması yüksek bir olasılıktı fakat dün yapılan açıklama sonrasında planda olmadığı görüldü. ABD Hazinesi, bankaların sermaye ihtiyacının belirli bir kısmını sağlaması ve özel sektörün bankaların sermaye ihtiyacını karşılaması Hazine’de para kalmadığının göstergesi konumunda. Aynı zamanda planlar başarısız oldukça, kurtarma planlarının bütçe yükü oldukça muhalif toplamakta. Bu iki kurtarma paketinin başarılı olması durumunda, Senato yeni planlara sıcak bakabilir. Fakat bu iki kurtarma paketi başarılı olmazsa, Senato’dan planlara oy çıkma ihtimali düşer. İMKB’nin bir kez daha farklı hareket ettiğini gösterdi ve özellikle dünkü 2. seans yabancı satışları nedeniyle bitmek bilmedi. Tek bir aracı kurumun 100 Milyon TL dolayında net satışının ancak 35 Milyon TL’si karşılandı ve 65 Milyon TL para çıkışı ile tamamlandı. Alternatif piyasalarda yaşanan sakinlik hatta tahvillere gelen alımlar, İMKB’de satışların yeni bir haber akışı olmadığı taktirde münferit olduğunu gösteriyor. Faizler yabancı raporların aksine dün yüksek bir işlem hacmiyle %15 seviyesinin de altına geriledi. Özellikle faizlerde önümüzdeki hafta TCMB’den 100 baz puana yakın bir faiz indirimi beklentisi oluşuyor. ABD’de para kalmadığı için önemli bir dönemeçte, İMKB ise dünkü para çıkışı nedeniyle önemli bir dönemeçte. 100 Milyon TL değerinde satış İMKB’yi orta ve uzun vadeli hareketli ortalamalarına geriletti. Bu satışların devamı gelip gelmediğini piyasa gün başında kontrol edecek satışların kesilmesi alımları tetikleyecekken, dünden kalan satışlar devam etmesi durumunda bizim bilmediğimiz bir haber var diyerek satışa geçecektir.

AHLAR ÇİKSİN
12-02-2009, 10:35
12.02.2009 09:37:18 IMF Olmazsa,Net Hata Fazlası Var...

IMF Olmazsa,Net Hata Fazlası Var...
Aralık ayı ödemeler dengesi tablosu açıklandı. ABD’de Ekim ayında başlayan kriz ile hem dış ticaret hesabı, hem finans hesabı açık vermeye başladı. Ekim-Aralık ayı döneminde 11.4 Milyar $ tutarında finans hesabı açık verdi. Buradaki en önemli etkiyi sendikasyon ve özel sektörün borç ödemeleri oluşturdu. Finans hesabında açık 11.4 Milyar $ iken, net hata noksan 12.5 Milyar $ fazla verdi. Net hata noksan kalemi, iktisadi olarak kaynağı bilinmeyen döviz ve giriş çıkışlarını göstermektedir. Bu kalem Ekim ve Kasım 9.2 Milyar dolar fazla verir iken, Aralık ayında 3.3 Milyar $ seviyesine çıktı. Net hata kaleminde oluşan bu fazlalığın bir ya da iki kereye ait bir durum olmadığı görüldü. Türkiye’de genellikle kriz dönemlerinde net hata noksan kaleminde fazla vermez tam tersine büyük eksiler verirdi. Kaynağı belli olmayan para kriz nedeniyle çıkardı. 2008 yılı genelinde tam 4.9 Milyar $ para girişi yaşandı ki bu para Cumhuriyet’ten bu yana yaşanan en büyük fazla kalemini oluşturuyor. En son 2003 yılında 4.4 Milyar $ giriş yaşanmış. Saddam paraları geliyor denmiş ve USD/TL 2003 yılında 1.77’den 1.35’e gerilemişti. 1975’ten bu yana net hata noksan fazlası 7.5 Milyar $ tutarındadır. Bu yüzden Ekim-Aralık ayı içerisinde gerçekleşen 12.5 Milyar $ fazla dikkat çekicidir. IMF ile Türkiye ne zaman anlaşacak, anlaşmanın büyüklüğü ne kadar olacak ve 2009 yılında ne kadarlık kredi serbest bırakılacak bilinmez. IMF hala olmadı ama şu ana kadar 12.5 Milyar $ net hata fazlası oluştu.

AHLAR ÇİKSİN
13-02-2009, 15:39
Çocuğumuzu bizden iyi kimse eğitemez ve terbiye edemez
13/02/2009
Ali Erkan KAVAKLI -

.............................................http://www.***********/.............


23.666 kişinin katıldığı bir ankete göre gençler, en çok öğretmenleri model alıyormuş. Anketin bize söyledikleri şöyle:
Gençlerin % 48.4’ü öğretmenleri, % 36.5’i anne ve babalarını, % 19.3’ü arkadaşlarını, % 17’3’ü iş adamlarını, % 9.5’i siyasetçileri, % 9.7’si sanatçıları örnek alıyor.
Gençler üzerinde öğretmenden sonra en etkili eğitimci anne ve baba.
Eğitimli ailenin öğretmenden daha etkili olduğunu gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim. Çünkü çocuklarımız okulda 6-7 saat vakit geçirirken, günlerinin geriye kalan 17-18 saatini evde ailesiyle geçiriyor. Tatil günlerini de hesaba katarsak çocuklar, en fazla ailesiyle beraber ve onlardan etkilenmeleri gayet tabii.
Gençlerle ilgilenir, onların problemlerine eğilir, sorularıyla ilgilenir ve makul çözümler üretebilirsek, onları etkileyebileceğimizi sıklıkla görüyorum.
Karne tatilinde bir telefon aldım. Bir anne, Başarıya Götüren Yol, Başarı İnanç İşidir isimli kitaplarımı okuduğunu, çocuklarına okuttuğunu ve faydalandığını ifade etti. Beni iyi bir eğitimci olarak görüyor, bu sebeple ilköğretim üçüncü sınıfa giden oğlunun problemini konuşmak istiyordu.
“Problem nedir?”diye sordum.
“Oğlum internet bağımlısı.” dedi ve anlatmaya başladı. Bayram bilgisayarın başından kalkmıyordu, her gün 5-10 saat internette oyun oynuyor, ders çalışmıyordu. Kısaca tutkularının esiri olmuştu, duygularını yönetemiyordu.
Randevulaştık, okuyucum oğlunu da alıp ziyaretime geldi.
Bayram boylu poslu, hafif şişman, hafif kıvırcık saçlı, yakışıklı bir delikanlı.
Kapıda “Hoşgeldin”, dedim ve onun yanında sitenin güvenlikçisi ile ayaküstü bir süre sohbet ettim. Bizim güvenlikçi emekli olmuş, çocukları okula gittiği için ek iş yapıyor, günde 12 saat çalışıyor, aylık 700 lira civarında para kazanıyordu.
Güvenlik Yusuf Bey’e iyi günler diledikten sonra benim çalışma ofisine çıktık. Duvar görünmüyor; her taraf kitap, dergi, ansiklopedi, gazete kupürü doluydu.
Bayram’a hal, hatır sorduktan sonra karnedeki durumu sordum. Matematik, fen bilgisi, sosyal bilgiler ve Türkçe’si zayıftı.
İleride ne olmak istediğini sordum.
- “Polis olmak istiyorum” dedi.
- “Hedefini büyüt, gayretin artar” dedim. “Eğer gideceğin yol bir kilometre ise işin kolay, ama her gün 10 km koşacaksan antrenman yapman, kondisyonunu artırman lazım. Öyle değil mi?”
Delikanlı beni tasdik etti. Önce komiser, sonra da emniyet müdürü olmaya karar verdi.
Emniyet müdürü olabilmek için üniversite bitirmesi gerektiğini söyledim ve sordum:
- Bunu yapabilir misin?
Tereddüt etti.
Yüreklendirmek için şöyle dedim:
- Bir kişinin yapabildiğini ikinci kişi de yapar. Allah herkese bir beyin, bir yürek, iki el, iyi ayak vermiş. Herkes aynı donanımla hayata atılıyor ve hayat boyu aynı donanımı kullanıyor. Başkasının yaptığını istersen sen de yapabilirsin.
- “Belki de yaparım” dedi.
- İyi o zaman. Hedef belirlemiş olduk. Şimdi hedefe nasıl ulaşabileceğini konuşalım. Hedef belirlemek önemli, hedefi olmayan yelkenliye hiçbir rüzgâr yardım etmez.
Üniversite okuyabilmek için önce iyi bir lise kazanmalısın, sonra da ÖSS’de başarılı olmalısın. Bunu nasıl yapacaksın?
- Çalışmalıyım.
- Günde kaç saat çalışıyorsun?
- Bazen yarım saat.
- Kaç saat bilgisayar oyunu oynuyorsun?
- 4-5 saati buluyor.
Anne araya girdi, “Ne 4-5 saati hocam, bıraksam 10-12 saat internetin başından kalkmaz” dedi.
- Bu oyunlar seni hedefine ulaştırır mı?
- Ulaştırmaz.
- Peki, oyunu bıraksan, o saatlerde ders çalışsan olmaz mı?
- Canım sıkılır.
- Canın eninde sonunda sıkılacak. Eğer okuyup iyi bir makam sahibi veya iyi bir meslek sahibi olmazsan güvenlikçi Yusuf Bey gibi kulübede çalışırsın, günde 12 saat canın sıkılır. Hangisi iyi? Öğrenci iken 3-4 saat ders çalışıp iyi bir meslek sahibi olmak mı, ömür boyu can sıkıcı bir işte çalışmak mı?
- Galiba ders çalışmak…
Bayram’la günlük üç saatlik bir ders çalışma planı yaptık, sonra bir saat kitap okuma saati planladık. Planın üstüne “Emniyet müdürü olmak istiyorum” diye yazdı. Altına “Üşenme, erteleme, vazgeçme! Vazgeçen başarısız olur” notunu düştü. “Bu programa uyacağıma söz veriyorum” yazdı. Annesinden de programa uyma konusunda Bayram’ı desteklemesini rica ettim.
“Seve seve hocam” dedi kadın. “Beyim 600 liralık bir işte çalışıyor, ben temizlik işlerine gidiyorum ve Bayram’ın dersane parasını kazanıyorum. Tek isteğim onun okuyup adam olması.”
Bir kadın 40 yaşında üniversiteyi kazanmış. Arkadaşları şaşırmış ve sormuşlar:
“Nasıl başardın?”
“Sınava kadar televizyonu dolaba kilitledim.”
Bayram’a bilgisayar ve televizyonu kafasındaki dolaba kilitlemesini ve ders çalışma saatinde cep telefonunu kapatmasını rica ettim ve bunu yapacağına dair söz aldım. Sonra yapamadığı ders konularını öğretmenlere sormasını, bilen arkadaşı ile çalışmasını, yardımcı kitaplardan faydalanmasını önerdim, “Kesinlikle boş verme ve vazgeçme” dedim. Kabul etti.
İki hafta sona Bayram telefon etti.
“Hocam programı uyguluyorum, bilgisayarı bıraktım, ders çalışıyorum.”
Çok mutlu oldum.
Öğretmenler, anne ve baba, çocuklar üzerindeki etkilerinin farkında olmalı, çocuklarımıza değer vermeli ve onlara örnek olmalıdır, yetki ve etkisini kimseye devretmemelidir.
Kendi çocuğumuzun eğitimini ve terbiyesini bizden iyi kimse veremez.
Not: Bu akşam Eğitim Bir-Sen’in düzenlediği etkinliğe katılacağım. Karabük Öğretmenevi’nde saat 19.00’da “İlham Veren Öğretmen” konulu konferans vereceğim. Dostlar davetlidir.

AHLAR ÇİKSİN
24-02-2009, 16:29
Medya Krizimiz
MEDYA, gazeteler, televizyon kanalları, dergiler, matbaacılık, dağıtım; ticaret, ihracat, ithalat, bankacılık, holdingler, milyarlarca dolarlık işler ve cirolar, gökdelenler, beş yıldızlı oteller, değerli arsalar, gayrimenkuller ve daha nice neler neler imparatorluğu muhalefet yapmamış, iktidarla anlaşmış, ona ters gitmemiş olsaydı başına bugünkü dehşetli ceza gelir miydi?.. Elinizi vicdanınıza koyarak cevap veriniz. Gelir miydi?..

Anayasada teorik olarak eşitlik yazıyor ama uygulamada eşitlik yoktur bu ülkede.

Kaç çeşit eşitlik vardır bizde? Sayayım: "Tam eşit" olan bir azınlık. Onların altında daha eşitler... Orta eşitler, şöyle böyle eşitler... Biraz eşit olanlar ve dipte hiç eşit olmayanlar...

Eşitlik açısından çeşitli kastlara ayrılmıştır halkımız.

Çoğunluğu oluşturan Müslümanlar eşit midir? Bu soruya evet eşittir cevabını vermek için deli olmak gerekir.

Hatırlıyor musunuz, bundan on sene kadar önce fırtınalar estiriyorlardı. Neymiş, Anadolu'nun Müslüman iş adamları, tacirleri fabrikalar kuruyor, üretim yapıyor, dışa açılıyormuş... Nice gazete, televizyon, yazar çizer avaz avaz bağırmamış mıydı "Eyvah Yeşil Sermaye!.. Eyvan irtica!.." diye.

Mason, Dönme, Ateist, Kripto Yahudi, Kripto şu veya bu zengin olabilir, fabrika kurabilir, iş hacmini genişletebilir ama Müslümanlar bu sahaya el atarsa kıyamet kopar. Böyle eşitlik olur mu?

Eğitim ve üniversite sahasında bizde eşitlik var mıdır? Yoktur yok... Zenginler çocuklarını pahalı okullara ve üniversitelere gönderir, fakir halkın çocukları bedava kalitesiz eğitim görür.

Bizde maalesef fırsat eşitliği, hukuk önünde eşitlik, sosyal adalet konusunda eşitlik yoktur. Bir hakkınızı arayacaksınız. Hasmınız çok zengin, en güçlü avukatları tutuyor, sizin paranız yok...Hukuk önünde nasıl eşit olacaksınız?

Türkiye bir müzmin krizler ülkesidir. Medya krizi bunlardan biridir.Şu anda büyük medyamızda karteller, tekeller vardır.

Ülkemizin temiz, şeffaf, dürüst, doğru bir medyaya sahip olma şansı var mıdır?

Bugünkü şartlar altında kesinlikle yoktur. Çünkü:

1. Bir ülkenin uluslararası temizlik ve saydamlık notu 10 üzerinden 4 ise o ülkede hiçbir şey temiz olamaz. Hattâ, bir Müslüman olarak söylüyorum, dinî hayat, dinî hizmet ve faaliyetler bile yüzde yüz temiz kalamaz. Binaenaleyh temiz, şeffaf, gerçekten vatansever, doğru, dürüst, faziletli bir medyaya sahip olabilmemiz için ülkemizin temizlik ve şeffaflık notunun en az 7 olması gerekir. Bu bile yeterli değildir.

2. Ülkemizdeki yalancı vesayet demokrasisi temiz bir medya oluşumuna izin vermez, imkân tanımaz.

3. Dominant (hâkim) kültürü kırsal kesim, bedeviyet, göçebelik, varoş kültürü ve zihniyeti olan bir ülkede vasıflı bir medya kurulacağını sanmak ahmaklıktır.

4. Medya krizimiz sebep değil, neticedir.

Çoğunluğu oluşturan Müslümanlar medya sahasında geri kalmışlardır. Taşıma suyla değirmen dönmez. Normal bayi satışı 30 bin, tirajı 500 bin... Bu nasıl oluyor?.. Taşıma suyla, zoraki abone sistemiyle, bedava dağıtmakla... Böyle bir şey sıhhatli midir? Tesirli olur mu? Elbette değildir ve olmaz.

Müslümanlar güçlü olacak, vasıflı olacak, üstün olacak ve medya sahasında şu işleri yapacak:

* Günde iki milyon satan bir gazete. Onun, yanında başka gazeteler, taşra basını...

* Günde üç milyon satacak ve bedava dağıtılacak bir gazete.

*Yüzbinlerce tiraj yapan, satan, tesiri olan haftalık ve aylık dergiler.

* Rating rekorları kıran ciddî, doğru TV kanalları. Ahlâksızlığa, sekse, seviyesiz magazine, yalana dolana tenezzül etmeyen yayın organları...

Bunlar yapılamaz mı? Elbette yapılır. Araplar El-Cezire televizyonu konusunda nasıl başarılı oldular? Nasıl BBC'yi bile geçtiler?.. Türkiye Müslümanları da onlar kadar başarılı olabilir ama bunun sebeplerine tevessül etmeleri gerekir.

ABD, AB, Japonya üniversitelerinde okumuş, dört beş yabancı dil bilen, şehir-medeniyet kültürüne sahip vasıflı, güçlü, üstün medyacılar yetiştirdik mi? Yetiştirdiysek kaç kişi yetiştirdik?

Yabancılaşmış çağdaşları hesaba katmayalım; millî, geleneksel, kopuksuz kültürümüze bağlı olduğunu iddia eden Müslümanların kaçta kaçı 1928'den önce bin yıl boyunca kullandığımız yazıyı okumasını biliyor? Okuyanların kaçta kaçı, okuduğunun mânâsını anlayabiliyor? Müslümanlar 60 yıldan beri milyonlarca tekir kedi yetiştirdiler? Halbuki bize en az beş bin adet Bengal kaplanı çapında ve gücünde vasıflı elemanlar lazımdı.

Bin tekir kedi, bir Bengal kaplanı etmez...

(Not: Kendimi kaliteli, vasıflı, güçlü, faziletli, üstün bir Müslüman olarak görmediğimi bir kere daha beyan ederim...)

En Güzel ve Kârlı Ticaret

ALLAH'ın Elçisi ve Habercisi, biz bütün insanları müjdeleyen ve uyaran, Kıyamet'e dek büyük önderimiz, seyyidimiz, kaaidimiz, rehberimiz şöyle buyuruyorlar: "Ey Ali, Allah'ın bir kulunu, senin vasıtanla hidayete (doğru yola, İslâm ve imana) kavuşturması, senin için üzerine güneşin doğduğu ve battığı her şeye sahip olmaktan hayırlıdır."

Hz.Ali için geçerli olan bu müjde ve mükafat hepimiz için de geçerlidir.

Hiçbir Müslüman, bir insana doğrudan doğruya iman veremez. İman vermek, iman nasip etmek Hak Teâlâ'ya aittir.Bizler ancak vesile olabiliriz.

Müslümanlar dünya ve dünyalık peşinde koşuyor. İki türlü istekleri, arzuları, hırsları var:

1. Maddî istekler: Para, mal, servet, mülkler, müzeyyen evler, lüks otolar, leziz yemekler ve saire.

2. Maddî olmayan istekler: Şan, alkış, başkanlık, saltanat, debdebe, ihtişam, enaniyet.

Bunların iki türü de boştur, fanîdir, bir varmış bir yokmuş gelip geçici şeylerdir.

İnsan kalıcı bir servete, mükafata, sevaba nail olmak istiyorsa insanların hidayeti için çalışmalıdır. Bu çalışmayı herkes bizzat kendisi yapamaz. Müslümanlar bu hizmeti yapacak teşkilâtı kurmalı, başına ehil, ihlâslı ve ufukları geniş muktedir vazifeliler geçirmelidir. Teşkilât hayırlara, hidayetlere vesile olursa, ona yardım eden, destek verenler de hisselerini alır.

Dünya servetleri kalıcı değildir.

Hidayet konusunda önce çocuklarımızdan başlamalıyız. Çocuğum yetişsin, doktor olsun, mühendis olsun, işletmeci olsun, iyi paralar kazansın, iyi yaşasın...Bu gibi istekler ve dualar Müslüman ana babalara yakışmaz. Doğrusu şudur: Oğlum veya kızım iyi insan, iyi Müslüman, iyi vatandaş olsun. İmanlı olsun. İbadet etsin. Salih olsun, şaki olmasın. Hayırlar yapsın. Biz ölünce, sevap defterimiz kapanmasın, evlâdımız iyilik yaptıkça, salih ameller işledikçe bize de yazılsın.

Çocuklarımıza beş yaşından itibaren din ve iman dersleri verilmelidir.

Bugün bir din hocasının, on beş yaşından küçük beş on çocuk toplayıp onlara din, Kur'ân dersleri vermesi, namazı, İslâm ahlâkını öğretmesi yasaktır, suçtur. Bu yasak insan haklarına aykırıdır. Müslümanlar bu yasağın kalkması için niçin doğru dürüst çalışmıyor?

İngiltere'deki Kitab-ı Mukaddes Cemiyeti Tevrat ve İncil'i binden fazla lisana ve lehçeye tercüme ettirmiştir. Misyonerler gece gündüz çalışarak insanlığı Teslis inancına çağırıyor. Biz Müslümanların böyle cemiyetleri, böyle çalışmaları niçin yok?

Bizdeki birtakım güçlü ve zengin kimseler ve cemaatler daveti ve tebliği bırakmışlar, Diyalog safsataları ile uğraşıyor.

İlmi olan Müslümanların ilimleriyle, karizması olanların karizmalarıyla insanlığı imana çağıran çalışmalar yapması gerekir. İnsanları imana ve dine çağırmak için ille de ilim sahibi olmak gerekmez. Salih, takvalı, iyi ahlâklı Müslümanların davet yapmaları için konuşmaları, yazmaları gerekmez. Onlar iyi, doğru, güzel halleri ile davet ve tebliğ yaparlar. Onlara bakan, onlar da İslâm'ın güzelliklerini, meziyetlerini ve üstünlüklerini görür.

Yeterli aklımız olsaydı, Peygamberimizin yukarıda zikrettiğim hadîsinden ibret alır, var gücümüzle hidayet, müjdelemek, uyarmak, davet etmek için, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak çalışırdık.

Güzel ve kalıcı bir ticaret yapmak...

AHLAR ÇİKSİN
26-02-2009, 14:02
"Türkiye'yi büyük bir kriz bekliyor"


Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ulrich Zachau, Türkiye’de büyümenin yavaşlayıp, işsizliğin artacağını belirterek, "2001’deki krizden daha büyük bir kriz yaşanacak" dedi.
Active Academy tarafından düzenlenen 3. Risk Yönetimi Zirvesinde konuşan Zachau, büyük risklerin işle, istihdamla ilgili olduğunu anlattı.
Bu dönemi reform gerçekleştirmek için iyi bir dönem olarak niteleyen Zachau, ayrıca uzun vadeli büyüme planları için üretilecek politikalar için de önemli bir dönem olduğunu kaydetti.
Bu dönemde en önem taşıyan konunun yeni istihdam alanları yaratmak ve kadınlar, çocuklar gibi hassas grupları korumak olduğunu belirten Zachau, "2007’ye kadar her şey yolundaydı ve çok güçlü bir ekonomik büyüme yaşanıyordu" dedi.
Global likiditenin yoğun olduğunu, Türkiye’nin de bu süreçten faydalandığını kaydeden Zachau, Türkiye’deki ekonomik performansın yüksek olduğunu, yabancı yatırımların artığını ve kurların da buna "saygı gösterdiğini" dile getirdi.
Her şeyin 6 ay içinde, herkes için, Türkiye için de dramatik şekilde değiştiğini bildiren Ulrich Zachau, "Bu sadece risk değil artık gerçek..." dedi.
Bu düşüşün daha da hızlanabileceğini, işlerin biraz daha kötüye gidip sonra iyileşeceğini ifade eden Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ulrich Zachau, şunları kaydetti:
"Türkiye’nin emek gücü artmaya devam edecek. Daha düşük bir ekonomik büyüme yaşanacak ve daha da artan bir istihdam sıkıntısı yaşanacak, işsizlik olacak, 2001’deki krizden daha büyük bir kriz yaşanacak. Genç işçilerin dörtte biri işsiz kalacak, aslında çok iyimser bir ortamda bile 2009’un ikinci yarısında ekonomik krizin iyileşmesi durumunda bile işsizlik ve atıl işçilerin oranı 2009 ve 2010’da artmaya devam edecek. Özellikle 2010’da artmaya devam edecek. Çünkü o kadar fazla sayıda genç işçi bu işsizler ordusuna katılıyor. Bunun önünü almak mümkün olmayacak."
"Peki riski nasıl azaltacağız?" diyen Zachau, makro ekonomik politikaların uygulanması, bunların devam ettirilmesinin can alıcı derecede önem taşıdığını belirtti.
Türkiye’nin kısa vadede yapması gereken işlerden birinin, daha esnek yarı zamanlı işlerle istihdamı artırmak olduğunu, bunun özellikle kadınların ve genç işsizlerin istihdamına katkı sağlayacağını kaydeden Zachau, "Türkiye’nin mali sektörü diğer ülkelerin aksine güçlülüğünü koruyor, global krizin kurumsal ve reel ekonomi üzerinde etkisi 2009’daki ekonomik riskin kendisini oluşturmaktadır" denildi.
MİLLİYET HABER

AHLAR ÇİKSİN
28-02-2009, 18:02
Mescidi Aksa ‘cami’ değildir!

.........http://www.***********/.........SADECE_RADYO..........
..................http://video.eksenim.mynet.com/blue_mania/yakma_Yarabbi/77749/...........YAKMA_YARABBİ..........
Kubbesiyle, minaresi ve şadırvanlarıyla farklı fiziki yapısının Müslümanlara ait bir yapı olduğunu gösteren kâh tarihi kâh muasır binanın adı camidir. Müslümanların beş vakit namazlarını, bayram ve cuma namazlarını eda ettikleri, hutbe dinleyip dinlerini öğrendikleri yerdir camiler. Çocuklarının dinden tamamen kopmaması için eğitimden artan zaman dilimlerinde yüzeysel bir bilgi maksadıyla, görevlisine, çocuğa da din öğretme hakkının tanındığı kimliğin temsil ettiği mekân da cami olarak bilinir. Yardım toplama denince akla gelen yerlerin başında da cami gelir. Cuma namazlarından sonra kapılarında dilencilerin ve seyyar satıcıların yoğunlaştığı mekânlar olarak da bilinebilir camiler.
Bizim gözümüzde camilerin bu ve buna benzer vasıflarla canlanması, caminin hak ettiği seviyede bulunmadığının işaretidir. Cami kavramının aklımıza ilk getirmesi gereken tanıtım ifadesi 'Allah'ın evi' olmalıydı. Allah'ın evi ifadesi de bizi daha deruni bir âleme sevk etmeliydi. Ezanlarının yasaklandığı dönemden bu döneme gelenler için yine oldukça önemli bir mesafe kat edildiği inkâr edilemez bir gerçektir.
Kudüs'teki Mescid-i Aksa içinde her şeye rağmen namaz kılınıyor olmasına rağmen, bizim anladığımız bir manadaki cami değildir. Minaresinden ezanın okunması, içinde Filistinli kardeşlerimizin çocuklarına Kur'an okutmaları, fotoğraflarının saf halinde namaz kılan Müslümanlarla beraber basılması onun bizdeki anlamında bir cami olarak daralmasını gerektirmez. Mescid-i Aksa'nın cami olması, ona ait değerin az bir bölümünü yansıtır. Kâ'be'nin çevresinde namaz kılındığı, vakit vakit cenaze kaldırılan bir yer olarak da kullanıldığından dolayı bizim köylerimizde kullanılan anlamıyla 'cami' olarak anılmasının Kâ'be için doğru olmadığı nasıl bir hakikat ise Mescid-i Aksa için de aynı şey geçerlidir. Mescid-i Aksa'yı sadece cami olarak daraltmak, büyük bir tarih inkârı, tehlikeli bir akide tahrifidir. Mescid-i Aksa kıble olarak tescil edildiğinde namaz bile farz olmamıştı. Namazdan daha eski bir değeri olan Mescid-i Aksa'nın namazla daraltılan bir mekân olması, bakış tarzımızın tarihten ve vakıadan uzak bir tarz olduğuna işaret eder.
Mescid-i Aksa'nın gerçek kimliği
Caminin ötesindeki Mescid-i Aksa bizim için ilk kıble olmakla başlayan bir çizgide durmaktadır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin miracı için oranın seçilmesi asla boşuna değildir. Orada hiç ezan okunmaz, namaz kılınmaz bile olsa bizim için ilk kıblemiz olarak kalmalıdır. Bizim ilk kıblemiz, peygamberimizin miraç güzergâhı olması, cami olmanın ötesinde bir noktadır. İlk kıblemiz olması da ikinci kıbleden sonra tedavülden kalkması gibi bir sonucu da doğurmamıştır. İlk göz ağrımız ve sürekli gözümüz kulağımız durumundadır. Bunun için ikinci halife Ömer bin Hattab radıyallahu anh Kudüs'ün fethiyle ilgilenmiş, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin vefatından çok az bir zaman sonra Kudüs, İslam toprağı olmuştur.
Müslümanların Kudüs'ü ve Mescid-i Aksa'yı, üçüncü şehirleri olarak bilmeleri gerekmektedir. Orada kılınan namaza bile fazla sevap vaat edilmesinin nedeni budur. Yol üzerinde bulunduğu için uğranılan bir yer değil, sapaya kalmasına rağmen gidilen bir yerden söz ediyoruz. Uğruna seyahatlere çıkılabileceği gibi, uğruna cihad edilmesi gereken bir yerden söz ediyoruz. Miracın Mekke'den başladıktan sonra oradan devam etmeyip, Mekke'den Kudüs'e, oradan da en ulvi yerlere şeklinde devam etmesinin hikmetini nasıl göz ardı ederiz?
Mescid-i Aksa bir semboldür. Bu sembol de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin kendisinden önceki peygamberlerden imameti devralmasının gerçekleştiği yerin sembollüğüdür. Kudüs gözden düştüğünde biz çok şeyi kaybettiğimiz için onu gözden düşürmüş oluruz. O ne gözden ne elden düşmemelidir.
Dönüş noktası
Bizim için hayatın Mekke'den başladığına inanıyoruz. Davamız da Mekke'den başladı. Ancak pek çok hadiste Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin Şam ve Kudüs yönüne dikkatimizi çektiğini görüyoruz. Kıyamet etrafındaki bilgilendirmelerde bu iki bölgeye müspet manada yoğunluk getirilmesindeki hikmetler üzerinde tefekkür etmemiz gerekmektedir. Mesela benzer hadislerde Irak üzerinde de bir yoğunluk vardır ama bu yoğunluk oradaki fitne ateşine işaret etmektedir.
Özellikle Şam ve Kudüs konusunu bizim, sosyal ve siyasi hesapların dışında başka gözlerle anlamaya çalışmamızın gerekliliğini bilmemizde yarar vardır. Suyuti'nin mütevatir hadisler arasında zikrettiği: 'Allah'ın emri gelinceye kadar Hakkı ayakta tutan bir grubun muhakkak var olacağına' dair hadisi şerif bizi başka noktalara çekmektedir. Bu hadisin Ebu Davud'taki rivayetlerinde 'nerede?' sorusunun cevabı olarak Şam'a dikkat çekilmektedir. Cihad bölümünün üçüncü konusu 'Şam'da yerleşme' üzerinedir. 2482 ve 2483. Hadislere bakılabilir. Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde ise bu grubun Şam halkı olduğuna işaret edilmektedir. (19505.hadis)
Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde rivayet ettiği bir hadiste ise Şam ifadesinin sınırları 'Beytülmakdis ve etekleri' şeklinde daraltılmış bulunmaktadır. (22676.hadis. Bu hadislerin topluca görülebilmesi için Saati'nin el-Fethurrabbani'sinden Fedail bölümü incelenebilir. Orada 'Şam'ın faziletlerine özel bir bölüm ayrılmıştır.)
Beytülmakdis ve etrafındaki topraklarda İslam'ın yılmayan yiğitlerinin Allah'ın kıyamet hükmü gerçekleşinceye kadar bulunacağını iyi düşünmeliyiz. Oradaki cihadın bir cihad değeri bir de sembolik değeri vardır. Orada Yahudi işgalinin bulunması, o işgalin ağır bedellere mal olması boşuna değildir. Hadislerden gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, kıyamete doğru o bölgeye doğru bir yığılma olacaktır.
Dünyada zaferin ahirette saadetin müjdelenmiş yiğitleri olan 'Taife-i Mansûre'nin en yoğun bulunma ihtimalinin orası olması bize bir yandan yüklü bir müjde verirken bir yandan da sorumluluğumuz ve bölgeye bakışımızı önemli bir çizgiye çekmektedir.
Kudüs'te cihadın anlamı
Hakkı ayakta tutan ve Allah'ın kıyamet emri gelinceye kadar sebat edip yılmadan devam edecek olan mü'min grubun varlığı bizim için iç açıcı bir müjdedir. Bu şu demektir: Allah'ın dini için zeval yoktur. Bütün kaleler çökse bile, son kale en büyük düşman güruhun bulunduğu yerdeki kale olacaktır ve o kale çökmeyecektir. Bu da zaferin üstüne bir zaferdir. Bizim Kudüs davasına bakışımızı umudun ötesine götüren, en zayıf olduğumuz yeri bile güç ve sebat merkezi haline dönüştüren bir müjdedir. Oradaki kardeşlerimizin cihadı hiçbir yerdekine benzemez bir cihaddır. Onların makamı da kimsenin makamıyla ölçülemez bir makam olacaktır. Fitnelerin en yoğun olduğu ve cephelerin terk edildiği bir zamanda iman davasını sonuna kadar sürdürenlerden olmak, ilk garipler gibi olmaktır. İlk gariplerin muştulanmış olması nasıl gerektiyse onlarınki de gerekli olmuştur.
Oradaki mescidin zihnimizdeki bir caminin ötesinde bir anlam taşıması, o cephedeki kardeşlerimizin fırkalar üstü, Kur'an davasının saf mücahidleri olmalarını gerektiriyor. Oradakiler Arap veya Filistinli gibi adlandırılmadan önce 'Hakkı ayakta tutan fırka' olarak anılmaya müstahaktırlar. Bizim de onlara olan sevgimizin temelinde, onların bu yapısı vardır. Onların en bariz vasfı hakkı ayakta tutmaları, Kur'an ve sünneti ebediyyete taşıyacak imana sahip olmalarıdır.
Onların din üzerinden geçinen anlayışla değil, dini tecdide kilitlenmiş kimseler olmaları gerekmektedir. Oradaki fırkadan söz eden hadislerin büyük bölümünde, onların Hakk için savaşan kimseler olacaklarına işaret edilmektedir. Bu da onların kalenin silahlı müdafileri olacağına işarettir. Elleri ve dilleri güçlü, seccadeleri serili mü'min vasfı onlara hâkimdir. Bu halleriyle de yardım göreceklerdir; bizim bilmediğimiz ordularıyla Allah Teâlâ onlara yardım edecektir. Yalnız kalmak gibi bir endişeleri olmayacağı, insanların ürkütmesinden ürkmeyecekleri yine aynı hadislerde bildirilmiştir. (Müslim, İmare, 53; Tirmizî, 2229; İbni Mace,10)
Bu grup, kıyamete kadar var olacaktır. Kimsenin kınamasından etkilenmeyen, Allah yolunda iken yalnız kalmaktan çekinmeyen yiğit ve temiz grup hep var olacaktır. Ta kıyamet saatine kadar... Ve onların en yoğun bulunma yeri Beytülmakdis ve etekleridir. Bunun için Mescid-i Aksa mücerret bir cami değildir. Onun değeri camiliğin üstündedir.
Mescid-i Aksa farklılıkları
Namaz kılmak, dua etmek, zikir yapmak, Kur'an okumak, itikâf, oruç gibi ibadetler için Mescid-i Aksa'ya gitmenin müstehab olduğunda ulemanın icmaı vardır. Ebu Hureyre radıyallahu anhın rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
'Üç mescid hariç, (mescid için) özel yolculuk yapmak yoktur: Mescid-i Haram, Benim mescidim ve Mescid-i Aksa.' Buharî, Fadlussalah, 1; Müslim,1397
Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadiste, orada namaz kılmaya, namaz kılmaya gidemeyenin kandillerinde kullanılması için yağ göndermesine teşvik vardır:
Meymune radıyallahu anhadan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden Mescid-i Aksa hakkında fetva istediğini söyleyince ona şöyle buyurmuş:
'Gidin, içinde namaz kılın.' O zaman orada savaş vardı. Bunun için devamla şöyle buyurdu:
'Oraya gidip içinde namaz kılamazsanız, zeytinyağı gönderin, kandillerinde yakılsın.' Ebu Davud, Salat,14
Yılın her hangi bir zamanında oraya gidilebilir. Kudüs'te ibadet için gidilebilecek tek yer ise Mescid-i Aksa'dır.
İbni Mace'nin rivayetinde ise Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:
'Orası mahşer yeridir. Oraya gidip içinde namaz kılın. Çünkü orada kılınan bir namaz başka yerde kılınan bin namaz gibidir. Oraya zeytinyağını hediye edersen, aydınlatılmasında kullanılır. Kim bunu yaparsa oraya varmış gibi olur.' İbni Mace, İkametüssala, 196


Nureddin Yıldız

AHLAR ÇİKSİN
07-03-2009, 13:43
HAFTANIN MAKALESİ !

..................http://www.***********/............Sadece_RADYOMUZ.....


Mevlid Kandili (08 Mart 2009)

Olgun ve arif müslümanlar çok iyi bilirler ki Resûlüllah ve Habîbullah olan Muhammed-i Mustafâ Efendimiz'i derinden ve içten sevmek, İslâm'ın özü, aslı ve temelidir.
Bunu kavrayamamış, kalbi aşk-ı Muhammedî ile yanıp tutuşup nurlanmamış bir kişi gerçek mü'min değildir.
O peygamberlerin en üstünü ve en güzelidir, insanlığın baş tacıdır, iki cihan serveridir, Allah'ın alemlere rahmetidir.
Gönüllerin sultanı ve tabîbi, günahkâr mü'minlerin şefaat ümididir.


Cümle cihanın dindar halkları, eğer yaradan Yüce Mevlâ'yı seviyor iddiasında samîmî iseler, onun hak Habîbi, gerçek elçisi Muhammed'e ittibâ ve iktidâ eylemelidirler; çünkü o son peygamberdir, ahir zaman nebîsidir.
Hazret-i İbrâhim'in duası, Hazret-i İsâ'nın müjdesidir.
Her peygamber hâl-i hayatlarında kendi ümmetlerine, eğer onun zamanına yetişirlerse ona iman edip bağlanmalarını vasiyet eylemişlerdir.
Her gerçek kutsal kitapta onun medh ü senâsı vardır. :clover:

Binâen aleyh, meselâ hem budistler, hem yahudiler, hem hristiyanlar --dinlerini icâbı ve kendi peygamberlerinin vasiyeti gereği--
Peygamberimiz Hazret-i Ahmed ü Mahmûd ü Muhammed'e iman etmeli ve tâbi' olmalıdırlar. Bunu kendi rahib ve din adamları da bilirler.
Onun için, büyük vebal ve sorumluluk altındadırlar. İman ederlerse hem kendilerini, hem de mensub ve müntesiblerinin sevaplarını kazanacaklarından mükâfatları kat kat fazla olacak; aksine inat, taassub ve temerrüd gösterirler, gerçekleri gizlerler ve inkâr ederlerse, azapları çok şedid ve müthiş olacaktır.


Bizden ikaz ve ihtar etmek, tebliğ ve teklif eylemek; onlardan itâat ve icâbet!.. Hangi yolu seçeceklerini kendileri bilir.


Çocuklarımızı Resûlüllah sevgisi üzere yetiştirmek, bize dinimizin çok mühim bir emridir. Onlara imanı, İslâm'ı, Kur'an-ı Kerim'i ve Sünnet-i Seniyye-i Nebeviyye'yi çok iyi öğretmemiz ve benimsetmemiz lâzım geliyor. Sünnetin zıddı, aksi, tersi bid'at'tir. Bid'at dinde felâkettir.

SAS Efendimiz:
"--Her bid'at dalâlettir (sapıklıktır), her dalâlet ve onu çıkaran kişi cehennemliktir." buyurmuştur.

Ülkemizde dindarlığın bağnazlık, şeriatçılığın rejim düşmanlığı, Allah'ın ahkâmına uymak istemenin çağdışılık sayıldığı küfür ortamında, çok uyanık olmak, çok iyi yetişmek, Kur'an ve Sünnet'e sımsıkı sarılmak ve çok çalışmak zorundayız.

Elhamdü lillâh dinimiz haktır, başka bâtıl veya muharref dinlere benzemez. İslâm'ı diğer yalan yanlış, iptidâî ve ilkel inançlarla bir kefeye koymak çok büyük bir yanılgı, çok müthiş bir cehâlet ve dalâlet, hattâ hıyânettir.
Bu gibilere misâllerle İslâm'ın emsâlsiz üstünlüğünü, harika sağlamlığını, hayran edici mükemmelliğini, çağdaşlığını, çağlar-üstülüğünü, evrenselliğini anlatmalı ve göstermeliyiz.

Süper güçlü ama bâtıl inançlı, iğrenç ahlâklı, iki yüzlü, hunhar ve gaddar devletler, Mekke-i Mükerreme'mizi hedef almış, İslâm dinini hasım edinmiş, binbir hile ve desise ile müslümanlara zarar vermeğe, hattâ onları yok etmeye yönelmiş, çalışıp durmakta iken, bizim de yapacağımız en doğru iş Allah'a dayanmak, Resûlüllah sevgisine sarılmak, topyekün seferberlik ilan etmek ve var gücümüzle gece gündüz çalışmak, fî sebîlillah cihad etmektir. Mevlâ muînimiz, tevfik refîkimiz olsun...

Cümlenizin Mevlid Kandilinizi candan kutlar, hepimizin Rızâ-yı Bârî'ye ve şefâat-i Peygamberîye vâsıl ve nâil olmamızı, iki cihan saadetine ermemizi; daha nice nice mübarek gün ve geceleri devlet ve izzetle, sıhhat ve afiyetle idrak buyurmamızı Cenâb-ı Hak'tan temenni ve niyaz eylerim!..

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

AHLAR ÇİKSİN
08-03-2009, 01:16
Cümlenizin Mevlid Kandilinizi candan kutlarım............
...............Medinenin Gülü.............
http://sozlerindili.com/yusuf-meral-/medinenin-gulu.html...............Medinenin Gülü.............

AHLAR ÇİKSİN
12-03-2009, 09:16
Abdurrahman Dilipak - Vakit
a.dilipak@vakit.com.tr
2009-03-12
Doğan, Eruygur ya da Yahudiler

“Bir kavme olan düşmanlığınız sizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmesin!”
Evet, sonra suçladıklarınızdan ne farkınız kalır ki!
Adalet mülkün temelidir.
Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, malzumdan yana zalimlere karşı durmak!
İşte bütün mesele bu..
Doğan’ın başına gelenlere bakıyorum..
Eğer yaptı ise çekmeli. Ama eğer, o çok götürdü, çok yaptı, bir punduna getirip onu kusturmalıyız” mantığı ile hareket edilirse, sap ile saman birbirine karışır..
DM bana göre de az yapmadı.. Yayınları ile hep bizi aşağıladı, hedef gösterdi.. Daha dün “Cihad ilan ettiler” diye, jurnallemeye çalıştı.. “Topyekün bir savaş”tan söz etti, “savaş baltalarından” söz etti..
28 Şubat’taki yayınları hâlâ aklımızda.
Bu yaptıkları bir gün onun yakasına yapışacak elbette..
Ama yine de biz, onun yakasına yapışırken, dürüstlük ve adaletten vazgeçmememiz gerekir..
Zulm ile abad olunmaz. İnsanların yaptıkları bir gün ayaklarına dolanır.. Ne derler. “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.”
Kimileri, kimilerinin başına musallat olur ve olacak olan olur.. Zaten Allah kimilerini kimilerinin başına musallat etmeseydi, dünya fesada uğrardı..
Ne olursa olsun, bizim haksızlık yapan durumunda olmamamız gerek..
“Fırsatçılık” doğru bir şey değil. Eden bulur! Bu dünya etme/bulma dünyasıdır..
Biz bazı işlerde acele ediyoruz. Oysa bir de din günü var.. Ve orada bütün hesaplar eksiksiz görülecektir.
Haklı olmak yanında haklı kalmak da önemli..
Haksızlığa uğramayı, haklı olmayı, başkalarına ya da düşmanına karşı “haksızlık yapma hakkı” olarak görmemek gerek..
O zaman iş kan davasına döner, ki bu meşru değildir..
Biliyorum, sonuçta “su testisi su yolunda kırılır”.
“Dinsizin hakkından imansız gelir.”
Birileri birilerinin başına musallat olur, haksız elde edilen mal, geldiği gibi bir şekilde gider..
Birilerinin cezası, bir başkasının imtihanı olur.
Zayıfken haklı olanlar, güçlü olduklarında da haklılıklarını koruyacaklar mı?
Şimdi iktidar bizimkilerde..
Çok, ama çok dikkat etmemiz gerek..
Doğan ya da Eruygur fark etmez. Elbette, birilerinin haksızlıklarına, zulmüne, hilelerine göz yumacağız anlamına gelmemesi gerek bunun..
Ya da Yahudiler..
Tekrar söylüyorum: Haklı olmak yanında haklı kalabilmek de çok önemli..
Düşmanımıza bile adaletle davranabilmek!
Düşmana her şeyi yapmak reva diye bir şey yok. Onlar geçmişte bize öyle davranmış olabilir, ama biz onlara öyle davranamayız..
Her zaman affetmek yüceliktir. Eman ve bağış dileyenlerin sesine kulak vermesini bilmemiz gerekiyor.
Sonra diyet ve eğer inatçı bir zalimse o zaman “yaşasın zalimler için cehennem” ve yaşasın suça kıyasla aynı olan, adına kısas denen ceza!
Ceza her zaman mümkün olmakla birlikte, her zaman en son seçenek olmalı..
“Suçun şahsiliği” prensibini asla unutmamalıyız. “Babalar koruk yediklerinde çocuklarının ağızları sulansa da, dişleri kamaşmaz..”
Çocuklar masumdur..
Her kavmin içinde az ya da çok mutlaka zulme karşı çıkanlar vardı, vardır, varolmaya da devam edecektir.. Kurunun yanında yaşların yanmamasına dikkat etmemiz gerek..
“Haddi aşanlardan” olmamamız gerek. “Adil şahidler” olmamız gerek.. “Haksızlıklar karşısında susanlardan” olmamamız gerek.. “El emin” olmamız gerek..
Affetmeyen affedilmeyecek..
Tevbe kapısı hep açık durmalı..
Şimdi her birimiz kendi nefsimizi, ideolojik, politik, etnik rakiplerimizi, “düşmanlarımızı” düşünelim.. Ve bir karar verelim.
İnsanın en büyük düşmanı, nefsine taht kurup oturan Şeytandır. Onun içindir ki, her işe “Euyzu billahi mineşşeytanirraciym” diye başlarız..
Şakın Şeytanı bırakıp onun askerleri ile mücadele etmeyi öne koymayın ve özellikle de Şeytanın askerleri ile aynı sofraya oturup günah çukuruna yuvarlanmayın..
İnsanları Şeytana askerlik etmekten kurtarmaya çalışın, belki o zaman “düşman” bildikleriniz, “dost” olur ve bakarsınız “sizi öldürmeye gelen sizde dirilir”..
Biz, “alemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberin ümmeti”yiz ve Hak/Adalet anlamında celladımızın bile hakkını savunacağız. Çünki Hak kulun üzerinde tecelli etse de Allah’a ait olan ölçüdür ve biz Atamız Adem’den beri, İbrahim atamızın bize öğrettiği gibi “Hakk’a tapan” bir “millet”iz..
Görevimiz hemen cezalandırmak ve insanları cehenneme göndermek değil, onları ceza gününden önce yüzlerini Hakk’a ve hayra çevirmeye çalışmak..
Bizim de tevbe etmemiz, af dilememiz gerek. Çünki biz hepimiz, az ya da çok günahkârız. Günahsız kul olmaz!.
Aman, “Kul hakkı”na dikkat!
Yiğit insan; başkalarının gözünde çöp aramadan önce kendi gözündekini gören insandır..
İnni küntü minezzalimin! Allahım bizi affet. Bize hakkı hak, batılı batıl göster, hakda toplanmayı nasib et. Bizim ellerimizle zalimleri cezalandır ve mazlumlara yardım et!
Selâm ve dua ile.:clover:

AHLAR ÇİKSİN
12-03-2009, 09:23
28 Şubat Darbesi niçin POST-Modern? (MİZAH)

Son zamanlarda darbelere “farklı” isimler konma modası başladı. İlk üç askeri darbe kısaca “darbe veya muhtıra” şeklinde adlandırılırken, 28 Şubat 1997'deki “post-modern darbe”, 27 Nisan 2007'deki ise “e-muhtıra veya sanal darbe” olarak tanımlanmıştı. Peki 28 Şubat'a niçin "post”modern darbe denmişti. Arkadaşımız Sırrı Sırküpü sır perdesini aralıyor. Bakalım yine kimleri karalıyor? Haydi Sırrı vaktimiz daralıyor.



Uzaktan kumandalı post

Halen Ergenekon Terör Örgütü Davasından yargılanan gazeteci Ümit Oğuztan, 28 Şubat darbesinin meşruiyet kazanması için parayla tutulan sözde “tarikat şeyhi” Ali Kalkancı'nın dergah içindeki inandırıcılığını arttırmak için bir dizi senaryolar hazırlamıştı.

Altına bir koyun postu alarak dergaha iyice “postu seren” Kalkancı'nın karşısında da ayrı bir post bulunuyordu. "Post post" deyip geçmemek lazımdı. Zira post aynı zamanda “şeyh makamı” anlamına geliyordu. Kısacası dergahta postun yeri başkaydı. Sahte şeyhin karşısında duran postun önemi ise çok daha fazlaydı. Zira Kalkancı bazı kerametlerini (!) bu post üzerinden uyguluyordu. Kalkancı, herkesin gözünün önünde 'Şahı Nakşibendi Abdülkadir Geylani' diye bağırıyor, müritlerinin şaşkın bakışları arasında koyun postu Kalkancı'ya doğru geliyordu.

Oysa işin sırrı kumandalı olmasındaydı. Ümit Oğuztan, Singapur'dan nesneleri hareket ettirmeye yarayan uzaktan kumandalı bir çip getirmişti. Postun içindeki çipin kumandası Ali Kalkancı'nın saatinin üzerindeydi. Kalkancı düğmeye bastı mı uzaktan kumandalı post uçuyor, müritlerse sevinçten uçuyordu.

Postun sahibi Kalkancı maskesi düşüp postu kaptırınca postu bu sefer başka yere serdi. Gerçi bu iş biraz riskliydi. Dergahta müritlerini uyuşturan Ali Kalkancı bu sefer uyuşturucu haplarla gençleri uyuşturacaktı. Ancak bu işte post kavgası ve sonunda postu deldirmek de vardı. Nitekim geçtiğimiz günlerde polis bir ihbar üzerine uyuşturucu imal edilen sözde deterjan fabrikasına baskın yaptı ve daha sonra da Kalkancı'yı kaptı. Post elden gitmiş, Kalkancı'nın işi şimdilik bitmişti. İşte bu sürecin başrolünde uzaktan kumandalı bir “post” olduğu ve darbeciler “post kavgası”nı kazanarak bankaların yönetimlerine “postu serip” içlerini boşalttıkları için 28 Şubat darbesine “post-modern darbe” denmişti.

Rıfat Yörük/Habervaktim.com/Mizah

AHLAR ÇİKSİN
15-03-2009, 14:35
Nuh Peygamberin Mücadelesinde Yol Arkadaşı

...........http://www.***********/...........

Bir hidayet ve felah muştusu olan Kur'an, aynı zamanda çok yönlü bir "inkılâp" kitabı, bir "inkılâp tarihi" kitabıdır.

Çeşitli özellikleriyle farklı ya da benzeşen toplumları, onların yaşayışını biçimlendiren olumlu ve olumsuz çeşitli anlayışları ve kişilikleri onda görmek mümkündür.

Yaşadığımız gerçeklikle yüzleştirip mukayese ettiğimizde karşımıza hep ilginç ve anlamlı, sıcak ve güncel tablolar, görüntüler çıkarmaktadır Kur'an. Geçmiş toplumların haberlerini okurken, önemli bir yekûn tutan peygamber mücadelelerine eşlik ederken, kendi bireysel ve toplumsal vakıamızla özdeş ya da benzer olan yaklaşımlarla, ilişki tarzlarıyla karşılaşmamız mümkündür. Köklü ve evrensel "iman ailesi"nin değişik şubelerine serpiştirilmiş ders ve ibretlerle, bugünden geçmişe yönelik devingen ve yer yer diyalojik bir bakış açısına, eskimeyen olgu ve yasalara sahip olabileceğimiz gibi, günümüzü ve geleceğimizi daha iyi görmemizi sağlayacak ulvi bir projektöre ulaşma imkânını da elde edebiliriz.

Biliriz ki hayatın anlamı biraz da hayatın değişmeyen fakat insanları ve toplumları değiştiren değerlerinde saklıdır.

Bu değerlerin, bu müspet ve ilahî olandan damıtılmış telakkilerin hepsi her zaman güçlü bir çekim alanı oluşturamamıştır elbette. Baskı ve dayatmalar, kolektif kütlük ve körlükler, dünyevileşmenin dumura uğrattığı yürekler ve zihinler çeşitli kırılmalara, yozlaşmaya, yabancılaşma ve hüsrana yönelmeyi tarih boyunca çoğaltmıştır. İşte Allah'ın elçileri bunun için önemlidir. Zira onlar vahiy eşliğinde insanlara kölelikten tiksinmeyi, şartlanmışlığın, korkaklığın, muhafazakârlığın kolaycı ve konformist zırhını aşabilmeyi öğretmişlerdir. İnsanlık tarihinde etkili ve derinlikli izler bırakan bu çabaların önemli bir durağı da kuşkusuz Hz. Nuh'un mücadelesinde tezahür etmektedir.

"İnsanlığın ikinci atası" olarak nitelenip geçiştirilen Nuh peygamberin hayatından ve mücadelesinden, aradan onca zaman geçmiş olmasına rağmen, günümüze değgin önemli izdüşümlerin olduğunu söylemek mümkündür.

Her şeyden önce, farklı da olsa günümüzde de amansız bir "tufan" yaşanmakta ve insanoğlu felah ve hidayet gemisine karşı duyarsızlık ve isyankârlık girdabında boğulmaktadır.

Müslüman olan, âhirette Allah'a hesap vereceğini bilen insanlarda bile, özellikle son süreçte, büyük bir karamsarlık, yılgınlık ve ümitsizlik hali egemendir. Üstelik elden gelen bütün gayret gösterilmiş, büyük ve sürekli bir çaba sarf edilmiş de önemli bir mesafe kat edilmemiş gibi bir durum lanse edilmektedir. Halbuki, onca zaafa ve yetersizliğe rağmen ümitvar olmayı engelleyecek bir durum söz konusu değildir. Peygamber kıssalarındaki kavimlerle mukayese edildiğinde bu yargımız daha iyi anlaşılacaktır. Kur'an'ın çeşitli surelerine serpiştirilerek aktarılan cahili toplumsal refleksler, itiraz ve isyanlar, zorluklar ve acılar, yalnızlıklar ve işkenceler bu bağlamda bir kez daha düşünülmelidir. Kaldı ki Allah'ın rızasını kazanmak; her türlü takdir ve anlayışın üstündedir, her durumda bizim pusulamız, temel düsturumuz olmalıdır.

Hz. Nuh, bu mücadele kervanının ilk ve en önemli, en öğretici, en önemli halkalarından biridir. Bazılarını bildiğimizi sansak bile, bu büyük tebliğ ve direniş adamından günümüze getirebileceğimiz, tekrar hatırlayabileceğimiz, hatırlatabileceğimiz çok şey bulunmaktadır.

"Dedi ki: Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet edip durdum."

Gece gündüz, dur durak bilmeyen, sürekli bir çağrı, bitimsiz bir çırpınış, didiniş... Gündüze, Allah'a adanmış bir zihin ve yürekle giren, gündüzün hakkını veren, dolu dolu yaşayan, çağıran, anlatan, koşuşturan bir bilinç, zindelik ve inanmışlık... Bunu, gerektiğinde, şartlara göre geceye de taşıyan, belki çoğu zaman gözüne uyku girmeyen, doğru dürüst yastığa baş koyamayan, karanlıkları aydınlatmak için, için için yanan, içi yanan ve uyarmak için hep gayret gösteren ve kendini hesaba hazırlayan bir anlayış...

Kaç kişi var bunu göze alabilen? Kaç kişi var gecenin ve gündüzün bütün saatlerine acılı yüreğini bandıran, şahitliğini hayatın her birimine nakşeden? Zamanı geçiren, zaman geçiren değil; azmi ve hızıyla, üretkenliğiyle zamanı ürküten, zamanı şaşırtan, zamana damgasını vuran bir şahsiyet...
"Sonra onları açıktan açığa davet ettim. Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim."

Meşru ve hak olan her yolu deniyor. Devrimci bir bilinç ve strateji, bitimsiz bir kararlılık, sonsuz bir enerji ve uyanık, çalışkan bir öncü. Öncü, örnek, özverili ve tanık bir elçi. Evlerde, çarşıda, pazarda, oturumlarda, gece sohbetlerinde, gizli hücrelerde, meydanlarda o var. Onun sesi, onun çağrısı var. Yüksek sesle kimi zaman; kararlı, korkutucu ve sert bir üslupla. Kimi zaman yumuşak, müşfik ve yaraları, acıları, yoklukları okşayan, temizleyip saran bir tonda. Yalnızlığa hiç mahal ve mecal bırakmıyor. Hiçbir ücret istemeden, yalnız Allah için, yalnız Allah'ın adıyla.

"Fakat davet etmem bir kaçıştan başkasını artırmadı. Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip direttiler."

İşte tarih boyunca pek değişmeyen olumsuz ve üzücü tavır! İşte düşkünlük, mustağnilik, kendini beğenmişlik. İşte bir büyük insanın göğsünü daraltan acı. Kokuşmuş, şımarmış toplumların, müstekbirleri / egemenleri eliyle ortaya koydukları çirkin tablo.

"Nuh: Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi artırmayan kimselere uydular."

İşte kolaycı, konformist tavır. Dikkat edilirse suçlanan, eleştirilen sadece egemenler değil, genel olarak toplumun bizzat kendisidir. Eleştirilen husus; sorgulamadan kaçınmak, ezenlerin yöneticilerin peşine düşmek, hüsran ablukasından çıkamamaktır.

"Ve büyük büyük hileli düzenler kurdular. Ve dediler ki: Kendi ilahlarınızı bırakmayın; bırakmayın Vedd'i, Suva'ı, Yeğus'u, Yeuk'u ve Nesr'i. Böylece onlar, çoğu kimseyi şaşırtıp saptırdılar... "

Egemen kişi ve çevreler, kendi çıkarlarının bozulmaması ve sömürücü düzenin devam etmesi için durmadan oyun oynuyor, tuzaklar kuruyorlar. Bu durum, Nuh'un mesajının aslında ciddi bir biçimde etkili olduğunu ve kurulu düzeni sarstığını gösteriyor. Halkın kendi kutsallarına sarılmasını istiyorlar. Aslında korumak istedikleri kendi kirli düzenleri. Bu durum, tarih boyunca hep böyle olagelmiştir. Mekke'de de benzeri tavırların ortaya konduğunu biliyoruz. Allah'ın elçileri bu yüzden delilikle, bozgunculukla, fitne çıkarmakla, toplumu bölmekle suçlanmışlardır. Zihnen ve bedenen zayıf düşürülmüş halk kitleleri de, genelde, ya öykünmeci ya da teslimiyetçi bir yaklaşımla zulmü ve karanlığı çoğaltmışlardır. Aydınlığı, hidayeti paylaşanlar ve çoğaltmak isteyenler ise bir avuçtur ve zalimler, inatçı zorbalar bunları bahane ederek elçileri küçümsemektedir:

"Dediler ki: Sana, sıradan aşağılık insanlar uymuşken inanır mıyız?"

Evet, yaklaşım böyle basit, sinsi, aşağılayıcı ve yalanlarla doludur. Evet, inanmazlar. Başka türlü olsa da inanmazlar. Zira onlar hakkın sesinin tamamen boğulmasını, yok olmasını isterler. Ve açıkça tehdit ederler:

"Dediler ki: Eğer bu söylediklerine bir son vermeyecek olursan, gerçekten taşa tutulup kovulacaksın."

Nuh (a) taşlanmakla, taşa tutulmakla tehdit edilen ilk peygamberdir.

Kur'an'a baktığımızda birçok elçinin bu şekilde korkutulmaya, susturulmaya çalışıldığını görebiliriz. Zalimlerin en iyi bildikleri, en kolay uyguladıkları, en başarılı oldukları yöntem kaba güce, şiddete başvurmak, işi en temiz şekilde halletmektir çünkü. Yürekleri soğuyup taşlaşanlar, beyin kasları çalışmayanlar ya da rahatlarını bozmak istemeyenler kol kaslarını, semirmiş gövdelerini, silahlarını devreye sokarlar. Bu hep böyle olmuştur. Kur'an'ın anlatımıyla, "Baskı altına alıp engelledikleri" Hz. Nuh'u da böyle karşılamaktalar.

"Bizimle mücadelede ileri gittin."

Aynı müstehzi eda, aynı azarlayıcı ve küçümseyici gurur, aynı küstahlık ve kendini beğenmişlik bugün de karşımıza çıkmıyor mu? Her şey bir yere kadar. Işığın, hidayetin her yere girmesine izin verilmez. Öncülerin sözü ancak "ayak takımı"na geçer. İman ve ibadet dahi izne tabidir. Yarasalar ışığa fazla tahammül edemez. Nuh'un da uzun ve zorlu uğraştan sonra artık susması, haddini bilmesi, ileri gitmemesi isteniyor. Yasaklar, baskılar, boykotlar, eziyetler artıyor. Elbette bütün bunları Mekke ortamını da göz önünde bulundurarak okumak, düşünmek gerekiyor. Ve düşüncenin, düşünmenin bile suç sayıldığı günümüz şartlarını.

"Sonunda' Rabbine dua etti: Gerçekten ben, yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen (bu zalimlerden) intikam al."

Hüznün, ıstırabın, acının büyüklüğüne bakın!

Ne kadar sıcak, güncel ve insani! Kimilerince onun, bütün çabasına rağmen sonuçta başarısız olduğuna bile delil gösterilebilen bu sözler kim bilir ne kadar büyük bir didinmenin, bir acı yumağının ürünüdür. Nuh (a) belki de en çok bu sözleriyle, buna benzer sözleriyle bir insandır, bizden biridir.

Hz. Nuh'un hayatında böylece ikinci evre başlar.

Uyarılarına devam etmekte; fakat aynı zamanda büyük bir hazırlık yapmaktır. Hidayet yumağı, yavaş yavaş bir gemi suretinde biçimlenecek, yeni bir zaman ve zemin için, yepyeni bir başlangıç için sona yaklaşılacaktır.

Bu esnada da kendisine laf atılmakta, getirdiği mesaj ve ikazla alay edilmekte, etrafında kümelenen bir avuç insan da sürekli horlanmaktadırlar. Egemenler, inananları ezip iteklerken, ilahi ikaza da kafa tutmaktadırlar. Ve ne kadar acı, ne kadar yürek burkucudur ki bu taşkınlıkları yapanlar arasında bu koca peygamberin kendi öz oğlu ve karısı da yer almaktadır. Belki de ona; "Sana kendi çocukların ve eşin bile inanmazken biz mi inanacağız?" demekte ve onun yüreğinin kanamasını istemektedirler. Bu, karşı propagandanın en temel enstrümanlarındandır ve bilinir ki ağacın kurdu içindedir. Hz. Nuh'un etrafındaki kenetlenme / örgütlenme bu ve benzeri suçlamalarla çökertilmek istenmekte ve mesaja duyarlı olabilecek insanlara karşı da adeta bir dalkıran oluşturulmaktadır.

Fakat sonuç Allah'ındır. Takvanındır.

"Tandır kaynayınca" hiçbir şey Allah'ın elinden, ilminden, gücünden kurtulamayacaktır.

Onu başarısız sayanlar bilmelidir ki Hz. Nuh, Kur'an'ın aktardığı tarihte, devlet kuran ilk büyük insan, ilk peygamberdir. Evet, belki de herkes yok olurken o, bir avuç insanla birlikte daha gemideyken bir devlet kurmuştur.

Bizim amacımız da bu modern dünyada, dünyadayken, dünyalıklar için "gemisini kurtaran kaptan" olmak değil, Nuh'un gemisine binen mü'minlerden olmak şeklinde tezahür etmelidir. İş işten geçmeden, dünya üstümüze çökmeden, sulara kapılmadan…

Şu duyarsız, zorluklarla dolu, sağırlaşmış dünyada her şeye rağmen kendi gemimizi kurmak; ummanda, zorlu dalgalar arasında Allah'a sığınarak yol almaktır.

Hz. Nuh'un ömrü; çok yönlü bir direnişin, çabanın, didinmenin, arayışın, ihanete uğramanın, tehdit edilmenin, acının, hüznün ve teslimiyetin sayısız örneklerine şahitlik etmiştir.

Bize düşen de yaşadığımız çağda tanıklığımızı yapmak, "tandır kaynamaya başlamadan", "mücadeleyi hep ileriye götürmek"tir!

ALİ DEĞİRMENCİ - HAKSÖZ

AHLAR ÇİKSİN
19-03-2009, 14:05
HAFTANIN MAKALESİ !

Su gibi aziz olmak

.......http://www.***********/.......sadece_radyo.......

Hafta başında, Sütlüce Kültür ve Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilen 5. Dünya Su Forumu'nda suyun bir insan hakkı olduğunu ve satılamayacağını, yani bir ticarî meta hâline getirilemeyeceğini savunan çevreci gruplar, polis tarafından tazyikli su sıkılarak dağıtıldı.

Bu, hayatın tuhaf bir ironisiydi. Demek ki su, silah olarak da kullanılabiliyormuş. Günün birinde su zengini ülkelerin suyu silah olarak kullanmalarından ve büyük su savaşlarının yaşanmasından korkuyorum.
Osmanlı çeşmelerinin kitabelerinde sıklıkla karşılaşılan bir âyet vardır: "Ve ce'alnâ mine'l-mâi küllü şey'in hayy" (Enbiya, 30). Protestocuların attıkları "Water is life" (Su hayattır) sloganı, hayatın kaynağının su olduğunu bildiren bu âyetin tercümesi gibidir. Evet, su hayatın kaynağı, hatta kendisidir. Yeryüzünde bütün sular kuruyunca hayat da sona erecek. Medeniyetlerin yükseldiği şehirler nehir ve deniz kıyılarında kuruldu. İnsanlar hayatta kalabilmek için hep suya koştular, gerektiğinde bir yudum su için savaştılar da.
Aslında insanlık tarihi bir "suyu arayış tarihi"dir. Bu sebeple hemen her kültürde kutsallık izafe edilen su, tarihin hiçbir döneminde sadece H2O olmadı, her zaman zengin kültürleri taşıyarak aktı.

Kadim zamanlarda, Sir-derya ve Amu-derya civarında yaşayan Türkler suda ölmeyi şeref sayar, suya gömüldükleri takdirde günahlardan arınacaklarına inanırlarmış. Dede Korkud'un, elinde kopuzla, Sir-derya üzerine serdiği bir seccadede ölümü beklediğine dair bir efsane bile vardır. Abdülkadir İnan'ın anlattığına göre, "arı ve kutlu bir ruh veya ruhun makamı sayılan su" belirli kaidelere bağlı olarak törenle kullanılırdı.
İbn Fadlan gibi Arap gezginlerinin anlattıkları doğruysa, bazı Türk boyları suya tapınır, sırf suyu kirletmiş olmamak için yıkanmazlardı. Bu inancın Müslümanlığı kabul ettikten sonra uzun süre yaşamasına elbette imkân yoktu. Atalarımız şehirlileştikçe suyu İslâm'ın emrettiği tarzda temizlik için kullanmaya başladılar. Bununla beraber suya izafe edilen kutsallık İslâmî bir kılığa bürünerek devam etmiştir. Dede Korkud Kitabı'ndaki "Çağnam çağnam tayalardan çıkan su" diye başlayan manzume, iki farklı anlayışın birbirinin içine nasıl girdiğini gösterir. Bu manzumenin "Ayşe ile Fatma'nun nikâhu su" şeklinde bir mısraında, Orhan Şaik Gökyay'a göre, Hz. Peygamber'in dua okuduğu bir tas suyu, amcasının oğlu Ali'yle evlendirdiği kızı Fatıma'nın üzerine gerdekten önce serpmesine telmih vardır. İranlılar bunun için suyun ve tuzun Ali ile Fatıma'nın nikâhı olduğuna, suyu asla kirletmemek ve onu isteyen hiç kimseden esirgememek gerektiğine inanırlarmış.

Hz. Hüseyin'in ve beraberindekilerin Kerbelâ'da susuz can vermeleri, peygamberin sünnetinde de çok önemli bir yeri bulunan su konusunda, sadece Şiilerde değil, Sünnilerde de derin bir hassasiyetin doğmasına yol açmış ve su ihtiyacını gidermek için kuyu açmak, çeşme, sebil, selsebil vb. yaptırmak büyük sevaplardan sayılmıştır.
İslâmî anlayışa göre, Allah tarafından gökten indirilen ve ölü toprağa can veren su "aziz"dir. Su verene "Su gibi aziz ol!" denir. Çeşmeler, göller ve ırmaklar cennette de özel bir yere sahiptir; müminlere altından ırmaklar akan cennetler vaad edilir. Hz. Peygamber, mülkiyeti bir Yahudi'ye ait olan ve Müslümanların yararlanmaması için ağzına zaman zaman kilit vurulan Rume kuyusunu satın alıp vakfedene cennetin vaad edildiğini bildirmiş, başka bir gün de hangi sadakanın daha çok hoşuna gideceği yolundaki bir soruya "su" cevabını vermiştir.

Rume kuyusunu satın alarak vakfeden Hazreti Osman, İslâm tarihinde kuyu açtıran, çeşme ve sebil yaptırıp vakfeden hayırsever Müslümanların öncüsüdür. Kuyu açmak, çeşme ve sebil yaptırıp "dehri suvarmak" bir çeşit ibadet olarak görülmüş ve bazı hayırseverlerde çeşme yaptırmak zapt edilemez bir tutku haline gelmiştir.
Suyu aziz kılan sebeplerden biri de, şüphe yok ki, İslâm'ın doğduğu coğrafyada son derece kıt olmasıydı. Bu bakımdan, mevcut suyun dikkatli bir biçimde kullanılması, bir damlasının bile ziyan edilmemesi gerekiyordu. Bu zorunluluk, Müslümanları su ve sulama meselesi üzerinde önemle durmaya, hem mirasçısı oldukları medeniyetlerin tecrübelerini en verimli şekilde kullanmaya, hem de yeni teknolojiler geliştirmeye yöneltmiştir. Su bilgisi, Ortaçağ İslâm dünyasında son derece parlak gelişmeler kaydeden ilim dallarından biriydi.
Osmanlı dünyasında, çeşme ve sebil yaptırmak zamanla sevap kazanma amacını da aşarak bir zevk ve başlı başına bir estetik haline gelmişti. Malik Aksel'in ifadesiyle, İstanbul'da Bizans'ın bin yıldır sarnıç ve mahzenlerde hapsettiği sular, fetihten sonra sebiller, selsebiller, şadırvanlar, çeşmeler, fıskiyeli havuzlar, serdablar ve bentlerle hürriyetine kavuştu. Suyu musluklardan akıtmakla yetinmeyen hayırseverler, yaptırdıkları çeşme ve sebillerin güzel olmasını da istediler bunun için birbirleriyle yarıştılar.
Kısacası, su, bizim kültürümüzde hayat, dayanışma, paylaşma ve güzellik demekti; asla israf edilmez, fakat esirgenmezdi de. Suyun konuşulduğu her yerde bu gerçeğin hatırlanmasını diliyorum.

BEŞİR AYVAZOĞLU

AHLAR ÇİKSİN
21-03-2009, 21:55
.......................One minute'......
............. Türk mallarına rağbeti artırdı.............
21 Mart 2009 Cumartesi : 20:23 EKONOMİ
Türkiye ekonomik krizi atlatmak için her gün yeni pazarların kapısını zorlarken Davos zirvesi sonrasında özellikle İran ve Suriye pazarlarında Türk malları büyük itibar kazandı.

Türkiye'nin ekonomik krizi atlatmak için her gün yeni pazarların kapısını zorladığını belirten Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Müsteşarı Ali Boğa, Davos zirvesi sonrasında özellikle İran ve Suriye pazarlarında Türk mallarının büyük itibar kazandığını açıkladı.

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Müsteşarı Ali Boğa, Fethiye Ticaret ve Sanayi Odası'nı ziyaret etti. Burada Oda Başkanı Akif Arıcan ve üyelerle görüşen Boğa, Türkiye ekonomisi, yeni çıkan ekonomik paket ve küresel mali kriz ile ilgili değerlendirmelerde bulundu. Boğa, "Biz dünyaya mal sattığımız için kriz bugün bizi vuruyor. İhracat rakamlarımız düşüyor. Çünkü Avrupa'ya ihracatımız azaldı." dedi.

Bununla birlikte 2003 yılından buyana Türkiye'nin ihracat pazarını çeşitlendirdiğini, sadece Avrupa ile sınırlı kalmayarak komşu ve çevre ülkelere, Asya'ya Afrika'ya açıldığını aktaran Boğa, şöyle konuştu: "Bizim bu pazarlara, komşu ve çevre ülkelere, Ortadoğu, Orta Asya ve Pasifiklere ihracatımız artıyor ve artmaya devam edecek. İran'da Suriye'de Davos sürecinden sonra ve son 6 yıldan bu yana Türk malı kullanımında büyük teveccüh var. Şam'da insanlar birbirine hava atıyor. Ben Türk malı kullanıyorum diye."

"Türk Sanayisi bisiklet gibidir, durursan düşersin"

Avrupa'ya ayda 2 milyar dolarlık otomotiv ihraç ederken, alım gücünün bitmesi ile bu sektörlerin durgunluk sürecine girdiğini anlatan Ali Boğa, bu durgunluk beraberinde geriye doğru stokları artırdığını açıkladı. Artan stok maliyetleri nedeniyle işçi çıkarmaların yaşandığını aktardı. Devletin esnaf ve KOBİ'lere getirdiği sicil affının bu işten çıkarmaların önüne geçeceğini söyledi.

Türkiye'nin bu kriz dönemini ayakta atlatması halinde dünya üzerinde koşarak ilerleyen tek ülke olacağını da sözlerine ilave eden Müsteşar Ali Boğa, Türk sanayisini bisiklete benzetti. Türkiye'de üretimin devam etmesini üretimin durması halinde bisikletin düşeceğini vurgulayan Boğa, "Saban demiri 3 gün çift sürmezse küflenmeye başlar. Onun devamlı çift sürmesi lazım ki parlak dursun. Bütün alışkanlıklarımızı, el becerimizi kaybetmememiz lazım. Sıfır hata payı otomobil yapıyor Türkiye. Avrupa'da 2 televizyondan buzdolabından biri Türk ürünüydü. Şimdi onlar yenilemek istedikleri şeyleri ertelediler. Almaktan vazgeçtiler pazarımız daralmış oldu. Bunun için yeni Pazar arayışlarımız hız kesmeden sürüyor." diye konuştu.

CİHAN

AHLAR ÇİKSİN
24-03-2009, 09:40
Önce ekonomi
...........Yavuz DONAT.....
BURSA

Global ekonomik krizden en fazla etkilenen illerden biri Bursa. (Otomotiv sektörü nedeniyle.)
Hükümetin "ÖTV indirimi" kararı, Bursa'ya bir "canlılık" getirmiş.
1. Otomotivde stoklar eriyor.
2. Üretim hareketleniyor.
3. İşçi çıkarma durmuş.

***

Bursa'nın eleştirisi:
- Bu karar 3 ay önce alınsaydı, bu kadar işçi çıkarılmazdı.
Bursa'nın beklentisi:
- Bu karar bizi rahatlattı... Ama uygulama 3 ay sonra durursa yine sıkıntı başlar... ÖTV indirimi 15 Haziran'dan sonra da sürmeli.

AHLAR ÇİKSİN
26-03-2009, 08:58
BİTKİLERDE EKONOMİK KRİZ ve ÇARELERİ
İsmail Kocaçalışkan, Prof. Dr.

Prof. Dr. İsmail Kocaçalışkan

YAKIN ZAMANDA ABD de patlak veren ekonomik kriz küresel bir hal alarak bütün dünya ülkelerini etkiledi. Az çok her ülke krizden nasibini aldı. Bankalar battı. Şirketler iflas etti. Dolar tavan yaptı. Borsalar çöktü. Bu haberleri günlerdir basından takip ediyoruz. Kriz kamuoyunun gündemini devamlı meşgul ediyor ve uzunca bir süre daha meşgul edeceğe benziyor. Uzmanlar krize çözüm önerilerinde bulunuyorlar. Hükümetler kendilerine göre gerekli tedbirleri almaya çalışıyorlar. Dünyada ekonomik krizler zaman zaman yaşanıyor.

Bitkiler de insanlar gibi canlılar aleminin bir üyesidir ve yeryüzünde topluluklar halinde yaşıyorlar. Bitkilerin de bazen strese ve krize girdiklerini bildiğim için acaba bu durumda bitkiler nasıl davranıyorlar? Ne gibi tedbirlere başvuruyorlar? Bu hususta bitkilerden hangi mesajları alabiliriz gibi soruların cevaplarını araştırdım.

Bitkiler açısından tabiatta hayat şartları sabit olmayıp değişkendir. Normal hayat sürerken bazı zamanlarda anormal şartlar hükmeder bitkiler üzerinde. Bu durumlarda bitkiler strese girerler. Son yıllarda çevre kirliliğinin artması ve küresel ısınma gibi sebeplerden ötürü kuraklık stresi etkisini daha çok göstermektedir. Bundan başka tabiatta bitkilerin karşılaştıkları soğuk, sıcak, tuzluluk, fırtınalar, elektromanyetik alanlar, zirai ilaçlamalar gibi birçok stres kaynağı mevcuttur. Ancak kuraklık stresi diğerlerine göre daha yaygın ve etkilidir. Kuraklık stresi şiddetlendiğinde bitkide susuzluk krizi baş gösterir. Anormal çevre şartlarına maruz kalan diğer canlılar göç ederek kurtulabilirler. Bitkiler ise kökleriyle toprağa bağlı olduklarından böyle bir kaçış yolu yoktur. Ancak Yüce Yaratan krize karşı koyabilmek için bitkilere birçok uyum ve direnç mekanizmaları bahşetmiştir. Susuzluk krizine giren bitkide acil önlemler paketi ve uzun vadeli önlemler paketi olmak üzere iki aşamalı mekanizmalar devreye sokulur.

Acil önlemler bitkinin yapraklarında uygulanır. Yaprakların alt yüzeyinde stoma adı verilen gözenekler vardır. Bunlar bitkinin dışa açılan otomatik pencereleridir. Normal şartlarda gündüz açılır gece kapanırlar. Ancak kriz zamanında gündüz de kapatılırlar. Bu gözeneklerden fotosentez ve solunum için gerekli O2 ve CO2 gazlarının alış verişi yapıldığı gibi topraktan alınan suyun fazlası buhar halinde havaya verilir. Bu sırada yaprak yüzeyinde bir serinleme olur ki bu güneşin yakıcı etkisini gideren bir vantilatör görevi yapar. Ancak susuzluk krizi baş gösterdiğinde gözenekler küçülür ve gerektiğinde tamamen kapatılır. Çünkü kuraklık durumunda toprakta yeterli su bulunmadığından kökler suyu emmede sıkıntıya girer ve kök hücrelerinden yapraklara kimyevi bir mesaj iletilerek “su alamıyorum pencereleri kapat” denir. Mesajı alan gözenekler tedricen kapanmaya başlar. Bu şekilde bitkide su kaybı önlenmiş olur.

Gözeneklerin kapalı olması halinde gaz girişi olmadığından bitkide fotosentez azalır. Buna bağlı olarak bitkide büyüme de azalır. Fakat bir ehvenüşşer kaidesi olarak bu tercih yapılmak zorundadır. Bitkideki bu davranıştan ilham almak gerekirse günümüz ekonomik krizine karşı ilk yapılacak iş lüks tüketimi azaltıp israfı önlemektir. Vatandaşlar iktisatlı yaşamalı. Resmi ve sivil kurumlar da yetki alanlarında israfı önleyici tedbirleri almalı ve çeşitli kanallarla halkı bu hususta bilgilendirmelidir.

SUSUZLUK krizine giren bitkide gözeneklerin kapatılması yanında yaprakta bulunan epiderma hücreleri de aynı mesajı aldıklarından bu hücrelerde mum sentezi başlar ve üretilen mum yaprak yüzeyine salgılanarak burada bir mum tabakasının oluşumu sağlanır. Bazı bitkilerde ise mum tabakası yerine yaprak yüzeyinde tüy sayısında artış olur. Tahıl bitkileri gibi şerit yapraklı bitkilerde ise yapraklar rulo şeklinde kıvrılarak yüzey küçültmesi yapılır. Bütün bu mekanizmaların amacı yaprağı güneşin yakıcı etkisinden korumak ve su kaybını önlemektir. Çünkü gözenekler kapalı olduğundan suyun buharlaşarak serinleme yapma imkanı kalmamıştır. Bu durumda güneşin yakıcı tesirine karşı mum tabakası bir yalıtım malzemesi gibi mantolama görevi yapar.

Yaprak tüyleri ise güneş ışınlarını kıran bir kalkan görevi yapar. Böylece gözeneklerin kapanmasından doğacak mahzurlar en aza indirilmiş olur. Bu durumdan alacağımız mesaja göre ekonomik krize karşı hükümet yetkililerinin ve sivil toplum örgütlerinin bir araya gelerek ekonominin zarar görmesini önleyecek acil önlem paketi hazırlayıp kamuoyunu bilgilendirerek rahatlatmaları ve her türlü spekülatif söz ve faaliyete karşı ekonomiyi koruyucu tedbirleri almaları gerekir.

Yapraklarda bu tedbirler alınırken toprak altında da boş durulmaz uzun vadeli önlemler paketi uygulamaya konulur. Kuraklıktan dolayı toprak gözeneklerinde su yok denecek kadar azalmış olduğundan az miktardaki bu sudan istifade için köklerde emici tüy sayısı artırılır. Böylece toprağın en ücra gözeneklerindeki suyun emilme imkanı doğar. Bu da çare olmazsa kök parankim hücrelerinde önceden depolanmış olan nişasta taneleri enzimler tarafından parçalanarak enerji elde edilir. Bu enerji kullanılarak kök hücre zarlarında bulanan taşıyıcı enzimler vasıtasıyla toprak gözeneklerine bağlı olan su molekülleri aktif transport yoluyla alınmaya çalışılır. Diğer taraftan bitkilerin çoğu kazık kök adı verilen bir ana köke sahiptirler. Susuzluk krizinde bu kök daha fazla uzayarak kök seviyesinin çok aşağısındaki derinliklerde bulunan taban suyuna ulaşmaya çalışır.

Mesela deve dikeni denilen bir bozkır bitkisinin toprak üstü kısmı çok kısa olduğu halde kuraklık durumunda kazık kökü 10 metreden fazla derinlere kadar uzayabilmektedir. Kökteki büyüme hemen gerçekleşecek bir şey olmayıp uzun vadeli tedbirlerdendir. Böylece bitkinin kök sistemi daha güçlü hale gelir ve bir daha krizle karşılaştığında bunu kolayca atlatmasını sağlar. Bitkide toprak altında meydana gelen bu tedbirleri dikkate aldığımızda ekonomik krize karşı toplumda atıl durumda olan ve yastık altı tabir edilen rezervlerin kullanımı teşvik edilmeli ve üretimi artırmada kullanılması için çareler aranmalıdır. Bitkiler krizi aşmada kendi iç yapılarındaki mekanizmaları devreye sokuyorlar.

BİZ DE kriz döneminde kendi iç dinamiklerimizi harekete geçirmeliyiz. Bitkide uzun vadeli çözümler çoğunlukla toprak altında köklerde alındığı gibi biz de köklerimizden alacağımız güçle kolları sıvamalı ve toprak altı zenginliklerimiz olan madenler, doğal gaz ve petrol gibi kaynaklarımıza ulaşmaya ve onları çıkarıp kullanmaya çaba harcamalıyız.

Bitkilerde ilginç olan bir diğer husus da kriz sırasında bitkilerin gövdeleri ve yaprakları büyümediği halde bitkilerde üreme organları gelişir ve bitkiler çiçek açarak tohum verirler.

Tohumlar toprağa düşer ve böylece bitkinin nesli devam eder. Bu, uzun vadeli, geleceğe yönelik bir yatırımdır ve ben ölürsem çocuklarım yaşasın hissiyle yapılan bir davranıştır. Krizin kelime anlamı iki yönlü olup hem tehlike hem de fırsat anlamına gelir. Bu sebeple karşılaştığımız ekonomik krizde ülkemiz için gerekli tedbirleri zamanında alırsak krizi fırsata dönüştürebilir ve krizden güçlenmiş olarak çıkabiliriz.

Bitkiler hal dilleriyle daha nice mesajlar veriyorlar da farkında değilizdir. Bakmayın onların sessiz ve sakin duruşlarına. Onlar hal ve davranışlarıyla konuşarak bize de dikkat edin diyorlar. Değil mi!

AHLAR ÇİKSİN
27-03-2009, 00:48
Türkiye’yi Bütünüyle Görmek Anlamak ve Tahlil Etmek






Türkiye adında bir gerçek mevcut. Biz bunun içinde yaşıyoruz, yani varlığımız ona bağlı. Türkiye bir ülkedir, bir devlettir, bir halktır. Türkiye'nin geçmişi/tarihî vardır, bugünkü hali vardır, geleceği hakkında tahminler vardır.

Türkiye nereden nereye gelmiştir? Türkiye'nin durumu iyi midir? Orta mıdır? Kötü müdür? Çok kötü müdür?Niçin niçin niçin?

Türkiye'nin yarınları parlak mıdır, yoksa karanlık mıdır?

Türkiye sosyal, siyasal, kültürel bakımdan sağlıklı mıdır, hasta mıdır?

Bu memleketin, bu toplumun yüksek tabakası, sorumlu elitleri bu soruların cevaplarını araştırmakla yükümlüdür.

Türkiye'nin durumu iyi değilse, ıslah etmek gerekir.

Türkiye sağlıklı bir ülke değilse, onu sağlığına kavuşturmak gerekir.

Türkiye'yi anlamak ve algılamak için onu bütünüyle mütalaa etmek gerekir. Hani tıpta bir check up var ya, onun gibi Türkiye varlığı bütünüyle taranacak, incelenecek ve ciddî bir rapor yazılacak.

Bunu herkes yapamaz. Yüksek kültürlü, doğru düşünceli, fikir ufukları çok geniş, sezgi sahibi büyük düşünürlerin işidir bu.

Mantık bilmeyen, mantıklı düşünmeyen kişi, bir ilim dalında uzman da olsa Türkiye'nin tahlilini yapamaz.

Doğru düşünemeyen, doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edemeyen mürekkep câhiller Türkiye gibi çok karmaşık (girift) bir varlığı nasıl anlayabilirler?

Türkiye'yi anlayabilmek, tahlil edebilmek için tarih felsefesi bilmek gerekir.

İnsanların dinlerine, ideolojilerine, felsefelerine göre bakışları, tahlilleri, hükümleri başka başka olur.

Türkiye'nin hasta olduğunda, krizli olduğunda ittifak edilse bile, bunları gidermenin çare ve çözümleri konusunda ihtilâflar, farklılıklar olacaktır.

Türkiye'nin ana meseleleri nelerdir?

Türkiye'deki hastalığın, geriliğin, krizlerin sebepleri nelerdir?

Sebeplerle neticeler arasında ayırım yapamayanlar bu konuda nasıl konuşurlar?

Türkiye'nin ana meseleleri nelerdir?

Bendeniz bir Müslüman ve okur-yazar bir vatandaş olarak bunları sıralıyorum:

1. Türkiye'nin bir millî kimlik problemi vardır. Halkımız yakın tarihte kimliğinden kopartılmış, yabancılaştırılmıştır.

2. Türkiye'nin bir lisan problemi vardır, bir yazı problemi vardır. Edebî, yazılı, zengin lisanını yitiren bir toplum geri kalmaya, dejenere olmaya, sürünmeye, yıkılmaya mahkumdur.

3. Türkiye'nin bir (belki de birinci) problemi eğitimdir. Bizde uzun zamandan beri bu devleti, bu halkı, bu memleketi yüceltecek, koruyacak, ilerletecek, huzurlu ve güvenli kılacak bir eğitim sistemi yoktur.

4. Türkiye'de çok vahim, çok derin, çok önemli bir din problemi vardır.

5. Türkiye dünyanın en kokuşmuş ülkeleri içindedir. Temizlik ve saydamlık notu 10 üzerinden 4'tür. Onun da biraz şişirme olma ihtimali vardır. Bence bu not daha aşağıdır. Böyle bir ülke iyi durumda mıdır, kötü durumda mıdır?

6. Türkiye'nin çok vahim bir hukuk ve yargı problemi vardır.

7.Türkiye nasıl idare ediliyor? Doğru ve iyi şekilde mi?

8. Türkiye'nin bir ahlâk problemi vardır. Ahlâk aksiyonla yani yapmakla, işlemekle ilgili bütün meselelerdir. Ahlâk iyi ile kötüyü anlatır. Yalanın, dolanın, talanın, hırsızlığın her çeşidinin, emanetlere hıyanetin, sahtekârlığın, namussuzluğun, şerefsizliğin, velhasıl her tür kötülüğün kol gezdiği bir toplumda ahlâk problemi olmadığını iddia etmek mümkün müdür?

Benim bu listeme bazıları itiraz edeceklerdir. Mesela din konusunu militan dinsizler kabul etmeyeceklerdir. Din sadece benim konum değil ki... Dinsizler, ateistler her gün şu veya bu şekilde durup dinlenmeden dinden bahs etmiyorlar mı?

Yazımın başında ne demiştim? Türkiye'yi bir bütün olarak ele almak... Evet bu ülkeyi seven aydınlar, hangi dine, ideolojiye, felsefeye bağlı olursa olsun çareler ve çözümler üretmelidir.

Bu çareler ve çözümler, halkın kültürü yeterli olan kısmına duyurulmalı, ehliyeti ve liyakati olanlar tarafından tartışılmalıdır. Kavga şeklinde tartışma değil, barışçı ve uzlaşmacı tartışma.

Maalesef medyamız, üniversitelerimiz, yüksek tabakamız bu konuda üzerine düşenleri yapmıyor.

Herkes file kendi gözlüğü veya gözsüzlüğü ile bakıyor. Kimi kuyruğundan çekiştiriyor, kimi dişine yapışmış, kimi kulağına, kimisi de ayağına sarılmış... Fili bütünüyle gören, ele alan yok.

Önüne gelen Türkiye hakkında tahlil yapıp rapor yazamaz, çare ve çözümler üretemez. Şu yetmiş iki milyonluk ülkede bu işi yapabilecek yetmiş kişi çıkar mı acaba? (Şahsen hiçbir iddiam yok...)

Medyaya, üniversitelere bakıyorum, Türkiye'nin eğitimi konusunda dişe dokunacak bir fikir, bir çıkış, meseleyi gündeme getiriş yok. Vaktiyle bu konuda çok isabetli görüşleri, çok yerinde tenkitleri, çare ve çözümleri olan bir Profesör Mümtaz Turhan vardı. Yeri doldurulamadı.

Bu ülkenin hukuk ve yargı krizi nasıl çözülecektir?

Diğer bir çok kurum gibi medya da çeteleşmiş, mafyalaşmış, kartelleşmiştir. Bu vahim durum nasıl önlenecektir?

Şu Müslüman ülkede din işleri mıncıklanmıştır. Dinlerarası diyalog cereyanı nedir? Bize nereden gelmiştir? Diyanet'in hadîsleri ayıklaması ne mânâya geliyor? Büyük Ortadoğu Projesi nedir?

Türkiye'de, sayılarının bir milyondan fazla olduğu iddia edilen Sabataycılar, Kripto Yahudiler bu ülkenin, bu devletin, bu halkın hizmetinde midirler, yoksa zarar mı veriyorlar, vücudu hasta mı ediyorlar?

Medyamız bu gibi konuları, soruları niçin iyi niyetle, vatansever bir zihniyetle tahlil etmiyor, incelemiyor, olumlu bir şekilde tartışmıyor.

Filan şarkıcının külotu düşmüş... Falan mankenin göğsü görülmüş... Feşmekan futbolcunun yatak odasına gizli kamera yerleştirilmiş... Maalesef büyük medyanın önem verdiği haberler bunlardır. Bir de kronik dinsizlik yayınları...

Bu ülkede dinler, mezhepler, ideolojiler felsefeler farklı olabilir ama vatanseverliğin müşterek ölçüleri ve normları vardır. Niçin seçkinlerimiz bu müştereklerde birleşemiyor? Komünistlikte veya ateistlikte yalan söylemek mübah mıdır? Değilse bu konuda niçin gerçek dindarlarla birleşmiyorlar? Türkiye bir yalanlar imparatorluğu olmuş...

Keşke 2009 Türkiye'sinde bir İbn Haldun, bir Ahmed Cevdet Paşa olsa da bütüne bakarak, bütünü görerek, olup bitenlerin iç yüzüne muttali olarak kitaplar, makaleler, raporlar yazsa...



MEHMET ŞEVKET EYGİ

AHLAR ÇİKSİN
28-03-2009, 18:31
.................Muhsin Yazıcıoğlu .................
http://www.***********/..sadece_radyo

Bir mucize bekledik; iki gün önce helikopterleri düşen, karla kaplı dağlarda kaybolan Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının sağ salim bulunacaklarını umduk.
Bu satırlar yazılırken gelen son haber, kaza yerine ulaşıldığı, beş cesedin bulunduğu, sağ kaldığına ihtimal verilmeyen altıncı kişiye ait cesedi arama çalışmalarının ise devam ettiği yönünde.
Yüce ALLAH'ın sonsuz rahmeti hepsinin üzerine olsun.
Büyük Birlik Partisi'nden bir yetkili, "Bulunan cesetlerden birinin başkanımıza ait olduğu kesinleşmeden onu ölmüş kabul etmeyeceğiz, umutlu bekleyişimi sürdüreceğiz" diyor.
Ben de "bir umut" demeye devam ediyorum, devam etmeye çalışıyorum.
Keşke oradan sağ çıksa da boynuna sarılıp hüngür hüngür ağlasam…
"Başkanım, hakkınızı daima teslim etmeye çalıştım, ama bunu yapamadığım veya yapmadığım zamanlar da olmuştur. Ne olur hakkınızı helâl edin" diye yalvarsam…
O da "Helâl olsun gardaş" dese…* * *
Gençliğini komünizmle mücadeleye adadı; fakat Mamak zindanında, dünyanın işkencesini görmek pahasına, mazlum komünistlere sahip çıktı…
Erbakan'la siyasi rakipti; fakat 28 Şubat sürecinde, "millete çevrilen namluya selam durmam" diyerek, milli iradenin temsilcisi konumundaki Erbakan hükümetine siper oldu...
AK Parti iktidarına muhalifti; fakat bu iktidar aleyhindeki askeri müdahale girişimine en sert tepkiyi göstererek bir kere daha milli irade fedaisi olarak öne çıktı…
"Milliyetçiyim" dedi, "Ülkücüyüm" dedi, fakat "Her şey Türk'e göre, Türk tarafından, Türk için" demedi; Boşnakların kurtuluş savaşına destek vererek, Makedonya dağlarında Arnavut UÇK savaşçılarıyla kucaklaşarak, ABD tehdidi altındaki Suriye'ye ve oradaki Filistin mülteci kamplarına dayanışma ziyaretinde bulunarak İslam kardeşliğinin ihyası için çalıştı...
PKK'ya buğzetti; fakat adıyla sanıyla Kürt diye anmaktan çekinmediği Kürt kardeşlerine onun bin misli muhabbet gösterdi…
Sadece din kardeşlerini değil, bu toprakların gayri Müslim çocuklarını da bağrına bastı; menfur bir cinayete kurban giden Hrant Dink'in ardından "Bağrımdaki bütün Mehmetler ağlıyor" diye şiir yazdı…
Daima mertlik, yiğitlik, delikanlılık timsali oldu.
Daima dürüstlük, kadirşinaslık, merhamet timsali oldu.
Daima izzet, şeref, haysiyet timsali oldu.
Ahlâk timsali, fazilet timsali…
Öyle ki, onunla karşıt cephelerde yer alanlar bile ona daima hürmet ve itimat beslediler; "bu adam bizi arkadan vurmaz", hatta "başımız derde girdiğinde bu adama iltica edebiliriz" diye düşündüler.
Adam gibi adam olduğu konusunda herkesin hemfikir olduğu bir adamdı.
"Muhammed el-Emîn"in bu çağa ve bu topraklara yanıysan ışığı gibiydi.
Herkesin ama gerçekten herkesin nazarında "emîn" bir insan.
İnsanlığın ölmediğini gösteren bir insan.
Onun için CHP'li komşum da benimle beraber ağlıyor.
* * * Her şeye rağmen bir umut…
Ve her hâlukârda rahmet dileği…
Hakan ALBAYRAK

AHLAR ÇİKSİN
02-04-2009, 14:25
Turkıye sermaye pıyasası aracı kurulusları
bırlıgı (tspakb) baskanı nevzat oztangut, ımkb`dekı ************ ıddıalarına
ılıskın olarak, ``eger ortada bır ************ varsa bu konuda savcılıgın bır
sorusturma yurutuyor olması, pıyasaya her seyden once tedırgınlık degıl, guven
verır.`` dedı.
Nevzat oztangut, aa muhabırıne yaptıgı acıklamada, mevzuatlarında bu gıbı
ıslerın yasak olduguna dıkkatı cektı.
Oztangut, ``[sıze="3"]eger bırılerı kanun dısı, yasa dısı bır sey yapmıssa bunun
takıp edılıyor olması yatırımcıya guven verır dıye dusunuyorum.[/sıze] eger ortada bır
************ varsa bu konuda savcılıgın bır sorusturma yurutuyor olması, pıyasaya
her seyden once tedırgınlık degıl, guven verır`` seklınde konustu.
Bır yasagın sadece kanun maddelerınde kalıyor olmaması ve bunun takıp
edılmesı gerektıgını vurgulayan oztangut, sunları kaydettı:
``takıp edıldıgı muddetce bu tıp seyler pıyasamızdan uzak olur ve
yatırımcı da kendını daha cok guvende hısseder. Bu gıbı seylerın takıp edılıyor
olması bunu yapmaya yeltenecek olanların, kafasında boyle bır dusunce
bulunanların veya yapanlar acısından caydırıcı bır seydır. Bu da aslında
pıyasamız ıcın guvenın daha cok saglanması acısından olumludur. Dolayısıyla `bu
sorusturmanın su anda pıyasamıza bır etkısı olur mu ya da ılgısız kısılerı de
ıcıne alır mı` dıye bır endıse varsa, bu endıseye hıc gerek yok. Zıra eger bu ıse
karısanlar varsa, zaten bellıdır ve gecmıstekı bır olay oldugu ıcın de pıyasa
uzerınde herhangı bır etkısı de zaten mumkun degıl.``


-aa-

AHLAR ÇİKSİN
06-04-2009, 09:21
Anadolu yollarında.......
............... küçük adımlarla büyük hedeflere........
Çocukları trafik kazalarından korumak için yola çıkan şirketler...
............ 350 bin çocuğu eğiterek ilk adımı attılar...........
Kaza sayısı 500 bin ölen kişi sayısı 4 bin 228, yaralı sayısı 183 bin 841. Trafik kazaları ile ilgili bu rakamlar bir çırpıda ağızdan çıkıyor. Olayın vahametini anlamak için izlediğiniz kaza görüntülerini, trafikte giderken durup seyrettiğiniz kazaları ve geçmişte hayatını kaybeden akrabalarınızı hatırlayın. Acıları ve görüntüleri de dört bin ile çarpın. İşte Türkiye'nin 2008'de yaşadığı trafik tablosu bu. İstatistiklere göre Türkiye'de karayollarında hayatını kaybeden çocukların sayısı Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, İrlanda, İtalya, İspanya, İsveç, Portekiz ve Yunanistan'daki sayının toplamına eşit. Sebebi basit, çözümü kolay bu sorunu yok etmek için 10 milyon 600 bin çocuğumuza eğitim vermek gerekiyor.
Bu kurumsal sosyal sorumluluk projesi de bu anlamda çok yerinde. Sokakta İlk Adımlar projesinin amacı çocukların nasıl hareket etmeleri gerektiğini öğretmek.

İLK MEZUNLAR 15 YAŞINDA
2002'de başlatılan projenin temel amacı çocukların trafikte nasıl hareket etmeleri gerektiğini öğretmek. Yıl sonunda 350 bin öğrenciye ulaşması hedeflenen projenin başlangıcından bu yana eğitim alan öğrencilerin bir çoğu 15 yaşına kadar geldi. Üç yıl sonra, ehliyet alabilecek yaşa ulaşacak çocukların yaşıtlarına göre 'trafik canavarı' olma ihtimalini siz değerlendirin.
Barış ERGİN

AHLAR ÇİKSİN
06-04-2009, 12:26
Başörtüsü yasağı için önerim var!..
6 Nisan 2009 Pazartesi : 11:42 HABER / YORUM




Siz de üniversitelerdeki baş örtüsü probleminden muzdarip olanlardan mısınız? İşte size 'Başörtüsü problemi' hakkında trajı-komik bir makale...

Moral Programcısı ve Kadincakararinca.Com yazarı İsmail Tongar'ın yazısı

Başörtüsü Yasağı İçin Bir Önerim Var!

Hafta sonu Anadolu Üniversitesi’nin Açık öğretim Fakültesi sınavlarına girdim.

İlahiyat fakültesinin sınavıydı.

Bu yüzden de oldukça fazla başörtülü öğrenci vardı.

Çok ilginç manzaralarla karşılaştım sınav boyunca. Kelimenin tam anlamıyla şaştım kaldım!

Millet olarak anladım ki hepimiz trajik komedi ustası olmuşuz.

İşin daha da kötüsü Levent Kırca’nın doksanlı yıllardaki, “Olacak O Kadar” skeçlerindeki absürtlükler, bu konu özelinde normal gibi görünür olmuş.

Hiç kimse yadırgamıyor.

Hiç kimse “Yahu biz ne yapıyoruz? Deli miyiz biz?” diye sormuyor kendine.

Gördüklerimden sadece bir tanesini paylaşmam yetecek sanırım.

Bir başörtülü hanımefendi, başörtüsüyle sınavın yapılacağı salona gelmiş. Yasağın farkında ama olur da bir umut diyerekten son ana kadar (ne yazık ki) “komedisini” başına takmamış, sınava girmeye hazırlanıyor.

Sonrasına bir görevli, “bu şekilde sınava giremezsiniz” dedikten sonra, -biraz sinirli, biraz alaycı, biraz tiksinerek- (sanırım bu duyguyu sadece yaşayan tanımlaya bilir) çantasından çıkardığı, bütçesi en ucuz tiyatro oyunlarda bile kullanılamayacak kadar kötü bir peruğu, direkt başörtüsünün üzerine zınk diye oturtuveriyor.

Bunun üzerine görevlinin cevabı ise:

“- Buyurun geçin.” Oluyor !!!

Donakaldım.

Güler misin ağlar mısın?

Kesin teşhisi koydum. Toplum olarak idrak yolları iltihaplanması olmuşuz!

Buradan aklıma bu konuyu çözmek için bazı fikirler geldi.

Bunları çok aklı başında bulmaya bilirsiniz. Ama yukarıdaki saçmalığa aklı başında bir çözüm üretmek de çok mümkün gözükmüyor.

Çözüm pasif sivil direniş. Pasif kelimesine takılmayın, pek pasif bir plan değil… Direniş kelimesine de takılmayın, öyle bir ayaklanma falan da değil.

Önerim şu:

Sınavlara başı örtülü olanlar, yani peruk kullananlar ve bu uygulamanın karşısında olan bayanlar, hatta erkekler bile kırmızı peruk takarak katılsınlar.

Renklerini belli etsinler.

Üstüne üstlük “Bu nedir?” diye soranlara, birilerini ti ye almak amaçlı; “Kırmızı giy kalbini koru kampanyasına katıldık” desinler!

Yasak mı, değil !!!

Birilerine, “Biz ne saçmalıyoruz yahu, deli miyiz biz?” dedirtir mi? Bence dedirtir…

Bu arada şunu da belirtmeden edemeyeceğim. İki gün üst üste faklı yerlerde sınava girdim. İki farklı uygulama ile karşılaştım. Biri daha yumuşak ve anlayışlı, bu yasağı uygulamama taraftarı, biri işi ciddiye almış, iş yaptığını sananların uygulamasıydı.

Şuraya bağlamak istiyorum. Bu konuyu yerel görevliler –isterlerse- uygulamaya koymayabiliyor. Zaten bu memlekette her yazan kanun uygulansaydı halen devlet memuru olan herkesin şapka takıyor olması gerekirdi. Bu konudan ceza alan ya da uygulamaya koyan müdür var mı sizce? Yok. Bu bakımdan o sınavlardaki görevliler lütfen “biz emir kuluyuz” edebiyatı yapmasınlar.

Buradan istirham ediyorum, bu yasağın karşısında olan sınav görevlileri, yani sınavın yapıldığı okulun kadrolu öğretmenleri, sınav zamanlarında -eğer katılmaya mecbur değillerse- hafta sonu üç beş kuruş para gelecek diye bu yasağın uygulandığı sınavlara gözetmen olarak katılmasınlar. Katılacaklarsa da yasağı uygulamayan kişiler olarak katılsınlar.

Yetti artık “biz emir kuluyuz” edebiyatı yaparak şimşekleri Ankara’dakilere atıp, kendini sıyıran sınav görevlilerinin varlığı…

Kadincakararinca.com

AHLAR ÇİKSİN
07-04-2009, 11:04
Enerjı ve tabıı kaynaklar bakanlıgı maden ıslerı genel mudurlugu (mıgem), atıl bulunan yaklasık 2,3 mılyon hektar maden sahasını, aramaya acıyor.
Genel mudurluk, kanunı yukumluluklerını yerıne getırmedıgı ıcın ruhsatı
ıptal edılen 5 bın 568 maden sahası ıcın ıhaleye cıktı.
A.a muhabırının edındıgı bılgıye gore, aramaya acılan sahaların 1.915`ı
2. Grup (mermer, kalsıt, mıcır, vb), 1.558`ı 3. Grup (karbondıoksıt gazı, gol tuzu vb), 1.044`u 4. Grup (metal madenler, demır, cınko, altın, bakır, kursun, komur vb), 951`ı de 5. Grupta (kıymetlı taslar, elmas, safır, yakut vb) yer alıyor.
Soz konusu 5 bın 568 sahanın toplam buyuklugu 2,3 mılyon hektarı
buluyor. Aramaya acIlacak sahalar, 67 ılde bulunuyor. Maden sahalarının yogunluklu yer aldıgı ıllerın basında balıkesır, canakkale, eskısehır, kutahya, antalya, mugla, manısa gelıyor.
-bu yıl toplam 26 bın saha ıcın ıhale yapılacak-
ıhalelere ılıskın duyurunun 3 nısan 2009 tarıhınde resmı gazete`de
yayımlanmasıyla surec basladı.
Bu tarıhten ıtıbaren soz konusu sahaların ılı, ılcesı, maden grubu,
koordınat dokumlerı, alanları ve ıhale tarıhlerını ıceren lısteler, maden ıslerı
genel mudurlugunde en az 60 gun ve sahaların bulundugu vılayetlerde en az bır ay sureyle askıda kalacak. ıhaleler, 15 hazıran-30 agustos 2009 tarıhlerı arasında yapılacak. ıhaleler sonucunda, soz konusu sahalar ıcın 3 yıllıgına arama ruhsatı verılecek.
Mıgem, yılbasından bu yana 11 bın 44 saha ıcın ıhaleye cıktı. Bunlardan 3 bın 638`ının ıhalesı tamamlandı. Genel mudurluk yıl sonuna kadar 15 bın saha ıcın daha ıhaleye cıkmayı planlıyor.

AHLAR ÇİKSİN
08-04-2009, 16:26
Obama'nın hayal pazarı........
.......... gerçeklerin son safhası!.......

......İbrahim Karagül
ibrahimkaragul@gmail.com08 Nisan 2009 Çarşamba

Tamamen semboller üzerine kurgulanmış bir ziyareti izledik. Geçmişin bütün izlerini iki günde silmek istercesine, yakın tarihte bu bölgede yaşanan trajik olayları unutturmak istercesine, yüz binlerce insanın yanıbaşımızda ölümünü ve bütün boyutları insanlık suçlarını bir daha hatırlanmamak üzere tarihe gömmek istercesine bütün Türkiye olarak adeta sempati rüzgarına tutulduk. ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye'ye gelişi, görüşmeleri, konuşmaları, tavırları, mimikleri, ziyaret yerleri, mesajları son derece iyi planlanmış, titizlikle kurgulanmıştı. Kendisi de rolünü samimiyetiyle, başarıyla oynamıştı. Yapıp ettikleri yürektendi çünkü o bildiğimiz Amerika'ya rağmen iktidara gelmişti. Bildiğimiz Amerika'ya rağmen dünyayı değiştirecekti. Bildiğimiz ABD ve dünyanın bütün olumsuzluklarına rağmen bir umuttu ve başaracaktı.

Hemen herkesin kendine pay çıkarabileceği, hemen herkesi bir şekilde tatmin eden, sadece Türkiye'yi değil yakın çevresini de heyecanlandıran mesajlar verdi. Türkiye'ye destek verdi. Hükümete destek verdi. Muhalefeti onurlandırdı. Ermenilere destek verdi. Kürtlere destek verdi. Türkiye'nin AB üyeliğine destek verdi. Türkiye'nin kendi bölgesindeki "yeni" pozisyonuna destek verdi. Bilinen bütün ABD tezlerini tekrarladı. Bunları "Amerikan rüyası"nı hatırlatan hayallerle süsledi. Adeta bir hayal pazarı kuruldu ve hepimiz bu hayal dünyasına bıraktık kendimizi.

Elbette hepsi bu kadar değil. Elbette kurguların, sembollerin, hayallerin ötesinde gerçekler de var. Neler var?

1- Dünya sarsıcı bir ekonomik kriz yaşıyor. Üstelik bu, finansal bir kriz değil. Aslında sadece ekonomik bir kriz de değil. Bütün bunları içeren bir siyasal kriz. Bir yeniden yapılanma krizi. Yirmi yıldır izlediğimiz yeniden yapılanma süreci ekonomik krizle son safhasına girdi.

2- Şu ana kadar krize ilişkin ciddi bir çözüm yolu geliştirilemedi. Öyle görünüyor ki, kriz, çözümden çok ayrışmalara zemin hazırlayacak. Ve bu ayrışma gelişmekte olan ülkelerden çok gelişmiş ülkelerde, Batı'nın kendi içinde olacak.

3- ABD'nin küresel politikaları krizden ciddi oranda etkileniyor. Böyle giderse bir süre sonra bugüne kadar gördüğümüz politikalarında ciddi değişikliklere gitmek zorunda kalacak. Londra'daki G-20 zirvesinde gördüğümüz çözümsüzlük ve ayrışma eğilimi hemen bütün ülkelerin pozisyonunda değişimlere yol açacak.

4- 20 yıldır Batı 21. yüzyıl tasarımlarını ötekini kontrol altına almaya çalışarak, dünyanın geri kalanını denetleyerek belirlemeye çalıştı. Bugün bu stratejilerin hepsi iflas etti. İnsanlık yeni bir 20. yüzyıl yaşamaya pek de istekli değil ve bu yolda ciddi bir direnç gösteriyor.

5- ABD'nin ve Batı'nın 20 yıllık arayışında en önemli motivasyonu "öteki" olarak belirlediği ve "küresel terör" kavramıyla siyasal bir söyleme dönüştürdüğü İslam tehdidi oldu. Ama dünya artık bu sanal, yapay, örtülü operasyonlarla diri tutulmaya çalışılan söylemi benimsemiyor.

6- Müslüman dünya bu süreç içinde ciddi bir direnç oluşturdu. Özellikle George Bush yönetimi boyunca agresif ve bütün çirkinliği ile uygulanmaya çalışılan bu tez artık ikna edici değil ve Batı'nın önüne rahat yollar açmıyor.

7- Krizin, yeniden yapılanma arayışlarının dünyadaki genel direncin artık Batı'yı zorladığını, kendi içindeki zaaflara yönlendirdiğini, küresel güç dengelerinin bir önceki yüz yıl kadar Batı lehine olmadığını biliyoruz.

8- Tam bu sırada Barack Obama ABD liderliğine seçildi. Değişimi, reformu, işbirliğini, uzlaşmayı ve barışçı projeleri pazarlama dönemi başladı.

9- Aynı dönemde Türkiye, geçmişiyle yüzleşmeye, tarihine dönmeye, kendi coğrafyasına bakmaya, bölgesinde etkin bir güç olarak öne çıkmaya başladı.

10- Semboller, imajlar üzerine kurgulanmış bu ziyaret, elbette Türkiye'ye kendi bölgesinde etkin bir pozisyon öneriyor. Bunu söylerken "ABD rol tayin eder Türkiye uygular" kolaycılığına düşmek istemiyorum. Tam öyle değil. Bu sefer roller tek yönlü belirlenmiyor. Türkiye'nin bu rol arayışları içinde kendi özel gündemi bulunduğunu hatırlatmak isterim.

11- Bundan sonra ABD'nin Ankara ve İstanbul'da verdiği mesajların ne kadar uygulanabilir olduğunu test edeceğiz. Ortadoğu'da, Afrika'da ve Hazar çevresindeki güç mücadelelerinde Washington'daki yeni yönetimin tutumlarını yakından izleyeceğiz. Bunu yapmak zorundayız. Çünkü bu bölgede yaşayan bizler, sözlere kanmayacak kadar acı gerçeklerle test edildik.

Bu yüzden, hayal pazarına aldırmadan, gerçeklerle yüzleşerek, gündelik iç politika tutumlarına rehin olmadan yola devam etmek, gelişmeleri, yeni yapılanma dönemini dikkatlice izlemek zorundayız. her şeyden önemlisi birkaç güzel söze kanma basiretsizliğinden artık kurtulmalıyız.

İngiltere Başbakanı Gordon Brown; G-20 Zirvesi'nin kapanışında şu sözü söylemişti geçtiğimiz hafta: "Yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Bu düzen küresel konsensusla kuruluyor." Evet gerçekten de yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Bütün uğraşılara rağmen bu düzen Batı'nın tek yanlı dayatmalarına göre şekillenmeyecek. Kültürel olarak, siyasi olarak tartıştığımız yeni dünya düzeninin şimdi ekonomik boyutunu tartışıyoruz. Bu, üçüncü ve son safhadır. Ama söylenenlerin aksine bu düzen küresel konsensus ile kurulmuyor.

Türkiye için Obama ziyareti bu açıdan çok önemli. Türkiye'nin kendi bölgesinde pozisyon belirlemeye başladığı, küresel düzeyde rol elde etmeye çalıştığı, ABD'nin yeni arayışlara girdiği bir dönemde yapıldı çünkü. Gerçekten yeni bir dönem başlıyor!

AHLAR ÇİKSİN
10-04-2009, 11:01
AH EFENDİM....
http://www.***********/.......
HAFTANIN MAKALESİ !

Cuma Hutbeleri ........

Hicrî tarihle hesaplarsak bir yılda 50 hutbe okunur. Beş vakit namaz kılmayan Müslüman kardeşlerimizin büyük kısmı Cuma namazına gelir ve bu hutbeleri dinler. Ancak hutbelerin konuları, üslupları, okunuş tarzları, edebî ve dinî seviyeleri genellikle tatminkar olmaz.

Bunun çeşitli sebepleri vardır. Birincisi, laik zihniyetin din ve ibadet işlerine çok karışması, baskı yapması, şu konuda hutbe okuyacaksın, şu konuda okumayacaksın diye yukarıdan emir vermesidir.

Altmış yıla yakın bir zamandan beri cumaya, camiye giden bir Müslüman olarak ne hutbeler dinlemişimdir.


Meselâ "Diş sağlığının ve diş fırçası kullanmanın önemine dair..."


Mesela "Vergileri eksiksiz, kuruşu kuruşuna ödemenin gereğine dair."


Mesela basmakalıp ısmarlama birlik, beraberlik propagandaları.


Bir kere ana kural olarak laik bir rejimin, sistemin veya düzenin din, iman ve ibadet işlerine karışmaması gerekir.


Derin devlet baskı yapacak, Diyanet'e konu verecek ve bunlar ülkedeki 75 bin camiden okunacak. Buna rezalet denir.


Bir ara Ergenekon teşkilatı Cuma namazlarına casus, ajan gönderiyor ve hatipler gönderilen hutbeleri tam tamına okuyorlar mı diye denetleme yaptırıyordu. Hutbede değişiklik yapan imamın vay haline.


Böyle şeyler demokrasiye, insan haklarına, din hürriyetine ve gerçek laikliğe yakışmayan rezillikler ve baskılardır.

Camilerde devlet için, toplum için, ülke ve halk için bazı faydalı konular anlatılıp açıklanamaz mı? Elbette anlatılır ve açıklanır ama bunların hepsinin yeri minberler değildir. Bu iş için vaaz kürsileri vardır, oradan açıklanır.

Çocukluğumda ülkemizde sıtma yaygındı, Cuma hutbelerinde bazen sivrisinekle mücadele hutbesi okunurdu. Bu yanlıştır. Bu konu sadece vaaz kürsüsünde olabilir, minberde olmaz.

Çünkü minberler çok önemli, çok saygın, çok ulvî makamlardır. Onların kıymetine, kadrine gölge düşürecek basitliklerden, ciddiyetsizliklerden kaçınmak gerekir.

Son yıllarda Cumhuriyet bayramlarında, 30 Ağustoslarda minberlerde birtakım tarihî şahsiyetlere övgüler yağdıran hutbeler okunmaya başladı. Bunlar da doğru değildir.

Camilerde, dindar olmayan kimselerin övgüsü yapılamaz. Onların zaten haddinden fazla övgüsü yapılıyor.

Diyanet'in hutbeler konusundaki baskılara direnmesi gerekir. Direnemeyen kimselerin istifa etmesi gerekir.

Merhum Ömer Nasuhi Bilmen'e 27 Mayıs ihtilalcileri tarafından baskılar yapılmıştı, istifa etti, çekildi ama istedikleri kitapların basılmasına imza koymadı.

Elmalılı Hoca da Diyanet'in haysiyetini korudu, laik rejime direndi. Sonunda başkanlıktan alındı ama haysiyetini, şerefini, izzet-i islâmiyeyi korudu.

Süleyman beyin ağzından dinlemişimdir. "Elmalılı Hoca iktidarı sallamıştı..." mealinde bir söz etmiştir.

Komünist sistemlerdeki nice Katolik piskoposu ve rahibi zalim ve despot rejimlere direnmiş, kimisi öldürülmüş, kimisi zindanlara atılmıştır. Diyanet hocalarının onlar kadar cesur olması gerekir.

Unutulmasın ki yakın tarihimizde din, iman, Kur'ân, Şeriat uğrunda nice canlar verilmiş, nice azaplar ve işkenceler çekilmiştir.

Laiklerin Cuma hutbelerine karışmaları bir zulümdür.

Bazı Müslümanların bu zulme karşı hiç direnmemeleri zulme baş eğmektir, cebânettir.

Cuma hutbelerinde cemaati heyecana getirecek, halkı dinî konularda uyaracak esasa, temellere, ana değer ve kavramlara ait kaliteli hutbeler okunmalıdır.





MEHMET ŞEVKET EYGİ

AHLAR ÇİKSİN
10-04-2009, 11:06
Kapitalizm ölüm döşeğinde, sosyalizm ise çoktan çökmüş durumda. Peki, Bediüzzaman'ın 70-80 yıl öncesinden ana hatlarını çizdiği ekonomik düzeni nasıl inceliyeceğiz?

Bediüzzaman'ın iktisat görüşü neydi?
Sami Uslu'nun yazısı....
.....Bediüzzaman ve iktisat ........

Kapitalizm ölüm döşeğinde, sosyalizm ise çoktan çökmüş durumda. Bediüzzaman'ın 70-80 yıl öncesinden ana hatlarını çizdiği ekonomik düzeni, bugünkü ortamda incelememiz gerekiyor.
Üstat, iktisadın temellerini "Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz." ayeti vasıtasıyla kainatın şaşmaz kurallarına bağlıyor. Kainatta ne israf vardır, ne de cimrilik... Hiçbir nesne var iken yok olmaz, sadece şekil değiştirir. Her şey ne eksik ne fazla, sadece olması gerektiği ölçüde vardır. Kainat düzeninde hiçbir maddenin fazlalığı veya noksanlığı söz konusu olmadığına göre, bu düzene uygun bir iktisat uygulaması da, kaynakların en etkin şekilde kullanılmasını sağlar ve 'kıt kaynaklar ve kaynakların israfı' diye bir sorunun ortaya çıkmasını en başından engeller. Zaten, iktisat biliminin görevi israf ve savurganlığa yol açmadan her türlü insan ihtiyacının karşılanmasını temin etmektir. Batı patentli iktisadın üzerine inşa edildiği; 'kıt kaynaklarla, sınırsız ihtiyaçları karşılamak' gibi her yönüyle saçma sapan, bir zihniyetin dünyamızı hangi noktalara getirdiği malum.

Üstadın iktisat görüşüne göre, ekonomik sektörler, dinamik, gerçek anlamda beşerî faaliyetler olan 'ticaret, sanayi ve tarımdır'. Sanayi, hammaddenin mamul madde haline getirilmesidir ve hammadde kaynaklarının önemli bir bölümü madenler olduğuna göre, sanayinin madenciliği de kapsadığı sonucuna varabiliriz. Son senelere kadar adeta banal bir iş olarak görülen tarımın ise insanlık için en anlamlı, en hayatî sektör olduğu artık Batı dünyasında genel kabul görüyor. Geleneksel iktisat geçimlik ziraatı aşağılayarak ve tarımı tamamen ticaretleştirerek kıtlığa yol açtı. Şuursuz bir verimlilik tutkusuyla, aşırı ilaçlama, hormonlamayla meyveyi, sebzeyi hastalık saçar hale getirdi. İşlenmiş tarım ürünleri yaftası altında, tarım maddelerinde doğallığı ortadan kaldırarak herkesi kanserojen maddeler yemeye mecbur etti. Ticaretin faziletleri saymakla bitmez; dünyanın en ücra köşesindeki nimetler, ticaret sayesinde ayağımıza kadar ulaşır. Ticaret ile sanayi ve tarım birbirini karşılıklı bir etkileşim içinde destekler ve geliştirir.

Bankacılık ve bankacılık benzeri uğraşlardan ise uzak durulmalıdır; çünkü bankacılık, hakiki değer oluşturmaz, para ticaretidir. Banka, kaynağını toplumdan sağlamasına rağmen, bu kaynağın dağılımında toplum yararını hiç gözetmez. Bu sebeple gelir dağılımındaki adaletsizliği körükler. Kapitalist düzende, banka sistem gereği kaynağı elinde tuttuğu için sanayi, tarım ve sair tüm iş kollarına egemen olmuştur. Bankacılıktan doğan küresel krizin bugünkü aşamasında, bazı devletlerin batacağı, dünyada yeni ve büyük bir savaşın patlak vereceği söyleniyor. ABD ve Avrupa anlaşmazlığa düşüyor, Avrupa Birliği içinde ihtilaflar baş gösteriyor. Üstad'ın, "Kavga kapısını kapatmak için, banka kapısını kapat." sözü, mucizevi bir öngörü halinde karşımızda duruyor. Her türlüsü haram olan, insanları ve halkları birbirine düşman eden faizin yerini, fakirle zengin arasında köprü kurarak sınıf çatışmasını önleyen zekat ve sadaka almalıdır. İktisadın hem öznesi hem de hedefi konumundaki insan, asla israf etmemeli, kanaatkâr olmalıdır; o helal kazanç için çalışır, fakat hırsa kapılmaz. Böylece aşırı hırsın doğuracağı kötü sonuçlardan korunmuş olur.

Bediüzzaman'ın kurguladığı ekonomi, ne kapitalizm ne de sosyalizm olup, kendine özgü unsurlar taşır. Ama, bu iki rejimin kötülüklerini, yanlışlıklarını dışlar, olumlu ve doğru taraflarını içine alır. Üstat, kapitalizmdeki kazanç motifini kabul eder, ancak manevi değerlerin imhasına yol açan, aşırı tüketime dayalı tarafını reddeder. Sosyalizmin her şeyi devlete mal ederek insanı ve toplumu durgunlaştıran yanına karşı olmakla beraber, hiç olmazsa manevi değerlere dokunmayan uygulamasından hoşnuttur. Onun iktisadi düzeni hem canlıdır, dinamiktir hem de İslamî değerlere saygılıdır, o değerlerle beraber yürür.

Zaman

AHLAR ÇİKSİN
13-04-2009, 09:18
HAFTANIN MAKALESİ !


Kına yakın


Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon "robot askerler" üretmeye başlamış. Kimbilir ne zamandan bu yana bu "robot askerler"i Amerikan filimlerinde görüyorduk. Adamların hayali gerçekleşiyor (!) galiba.


Ancak "öldürme, yok etme, köküne kibrit suyu dökme" düşüncesi insanlığın çok eski zamanlarına kadar gidiyor. Robot asker değil belki ama öldürmeye programlanmış savaşçılar, fedailer yetiştirmek Hasan Sabbah'ın Alamut Kalesi macerasından bu yana gündemdedir.


Hasan Sabbah'ın fedaileri de belli bir hedefe kilitlenerek ölüm bahasına kendilerine verilen emri yerine getirmeye çalışırdı.

Bu gözü kara "robotlaşmış" adamlar dönemlerinde civardaki emirlere, valilere, padişahlara korku salmış, bazılarını katletmiştir.


Bir başka "ölüm makinası" da "gladyatör"lerdi. Arenadaki kanlı oyunun aktörleri olan bu adamların mesleği öldürmek olup, ne kadar çok adam öldürürlerse o kadar şöhret kazanıyorlardı.

Paganların gözleri önünde cereyan eden bu kanlı manzaradan nasıl zevk aldıkları anlaşılır gibi değil. Ama yüce kitabımız "insanoğlunun zalim ve cahil" olduğunu defalarca zikretmektedir.

Demek ki insanın içinde tıpkı "orman kanununun gereği olarak" bir öldürme içgüdüsü barınıyor.


Modern zamanlarda öldürme işi geliştirilen silahlar vasıtası ile gerçekleştirildi. Bu yolda atılan adımlar o kadar ileri gitti ki, bir bombanın bir şehri bir anda yokedebileceği noktaya vardı.

Ancak aynı silahı iki ülke elinde bulundurduğunda bir denge oluşuyor ve taraflar bu ölüm makinasını kullanmaktan cayıyordu.

Az olsa da bu işe karşı çıkan, bunun çılgınlık olduğunu ileri süren, insanlığa yakışmadığını söyleyenler bulundu ama onlara pek kulak asılmadı.

Savaşlarda insanların silah ve techizatı ne kadar mükemmel olursa olsun, yine asker ölümlerinin önüne geçilemiyordu.

Ayrıca güç itibarı ile zayıf olan taraf fedailer yetiştiriyor, bunları "canlı bomba" olarak kullanıyordu ki, bu da bir nevi "robot asker" sayılabilir.

İnsanoğlunun içindeki hakimiyet ihtirası ne kadar güçlü olmalı ki; öte dünyayı, hesap gününü inkar edenler bu dünyayı ele geçirmek için hiçbir masraftan çekinmeyip "robot asker" üretmeye çabalıyor.


İnsanın emrinde "insan gibi" davranacak bir âlet icat etmek inançsız âdemin Tanrılık iddiasından başka bir şey değildir.


ABD'nin robot askerleri şu anda test aşamasında imiş. Yakında seri üretime geçeceklermiş (bu bir efsane de olsa dehşet verici).

Bu robot askerlerin en önemli özelliği öldürme kararlarını kendilerinin verecek olmasıymış (Kah kah diye güleceğim ama anlattığımız konu gülmeyi engelliyor).


Robotlar Cenevre Sözleşmesi ile belirlenen savaş kurallarına göre programlanacak ve etik kurallara uyacaklarmış (İşte burada acı acı gülüyorum. Etik kurallar (!) ha, vay be ne günlere kaldık).

Efsaneye göre (artık öyle diyorum) robotlar ibadet yerlerini, hastaneleri, kadın ve çocukları hedef almayacakmış.

(Irak ve Gazze'de olup bitenleri düşününce dehşetim bin kat daha artıyor. Cenevre Sözleşmesi'ymiş! Pöh!)


Uzaktan kumandalı bomba, insansız uçak neyse robot asker de odur. Biliyorsunuz üretimde robotlar kullanılıyor ve çok işe yarıyor.

İnsan öldürmede de kullanılır. Ne demişti Başbakan Davos'ta: "Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz". Bu robotlar muhtemelen Irak ve Afganistan'da kullanılmaya başlanmıştır.


Eh ölüm tacirleri kına yaksın. Bir silaha daha imza attılar. İnsanları yaşatmak için değil öldürmek için çabalayan bilime lanet olsun.





MUSTAFA KUTLU

karaca 07
13-04-2009, 09:28
hayırlı ve bereketli bir hafta olması dileklerimle.

AHLAR ÇİKSİN
20-04-2009, 15:54
Krizde reel sektöre en büyük darbe bankalardan geldi. Merkez faizleri yüzde 10'un altına çekerken, elindeki mevduatı kamu kağıtlarına yatıran bankalar ümük sıktı.

İbrahim Kahveci'nin yazısı

Kağıt-faiz oyunu piyasayı sarstı

Ümüğümüzü asıl sıkan bankalar

Krizin Türkiye'de etkilerinin görüldüğü Ekim ayından itibaren bankaların topladığı mevduatlar, yabancı para dahil 26 milyar lira artarken, kullandırılan kredilerin 13 milyar lira azalması dikkat çekiyor

Türkiye küresel kriz ortamından daha az hasarla çıkmak için her geçen gün yeni önlemleri devreye almaya başladı. Krizin ilk adımlarında önlem paketi hazırlama ihtiyacı duymamakla övünen Türkiye, yakın zamanda 5. önlem paketini açıklayarak toplam paket maliyetini 40 milyar liraya yaklaştırdı.

Krizin ilk adımlarında bir diğer övünç kaynağı olarak gösterilen bankalar ise her geçen gün daha yüksek sesle bizzat krizin sebebi gösterilmeye başlandı. Türkiye'de bankacılık sektörü iki ana başlıkta eleştiri alıyor. Krizin daha ilk adımlarında derhal kredi yenileme oranlarını düşüren sektör kredi kesintileri ile reel sektörü feci halde duvara çarptırdı. Bankalara yönelik ikinci sert eleştiri ise kredi maliyetlerini bir türlü piyasa faiz oranlarına doğru indirmeyerek şirketleri yüksek maliyetlerle iflasa sürüklemesiyle ilgili oldu.

KREDİLER KESİLDİ

Bankacılık sektörünün kredi davranışlarını Merkez Bankası bülteninden izleyerek bulabiliriz. Küresel krizin Türkiye üzerinde de sert esmeye başladığı Ekim 2008'de bankalarımızın elinde toplam TL mevduatı 271 milyar lira düzeyindeydi. Aynı tarihte bankaların TL kredileri toplamı ise 269 milyar lira düzeyindeydi.

Tarihler Mart ayının sonunu gösterdiğinde bankaların TL mevduatı 281 milyar liraya yükseldi. Oysa altı aylık zaman diliminde TL kredileri bırakın artmayı düşüş yaşayarak 257 milyar lira olarak gerçekleşti.

KREDİDE 10 MİLYAR TL AZALIŞ

Bankalarımız yurtiçi TL hareketlerinde dahi piyasayı açıcı değil tersine kapatıcı davranış sergilediler. Kaynak bulamıyoruz deyimine karşılık altı ayda TL mevduatındaki 10 milyar liralık artış önemli bir işaret olsa gerektir.

Oysa aynı zaman diliminde TL kredileri 10 milyar liralık azalış göstererek piyasadaki gerçek sıkıntıyı gözler önüne seriyor. Bankaların kredi miktarındaki azalışta bir başka noktayı unutmamak gerekiyor. Aslında kredi miktarındaki reel azalış 10 milyar liranın da üzerindedir. Çünkü kredilere işleyen faize rağmen kredilerdeki azalış sürmüştür.

SEKTÖRÜN ÜMÜĞÜ SIKILDI

Bir diğer önemli yanılgı noktası ise yurtdışı kredilerin kesilmesidir. Oysa yine bankacılık sektörü verilerine göre dış mevduatlar 136 milyar liradan kur artışı ile beraber 153 milyar liraya yükselmiştir.

Yabancı para dahil toplamda ise Ekim 2008 itibari ile 408 milyar liralık mevduata karşılık 308 milyar liralık kredi hacmine sahip olan bir bankacılık sektörümüz vardı. Ama Mart itibari ile 434 milyar liralık mevduata karşılık 295 milyar liralık kredi hacmine gerilemiş bir bankacılık tablosu ile karşı karşıya kaldık. Mevduatlar 26 milyar lira artarken krediler toplamda 13 milyar lira azalmıştır. Böylece bankalar krizin en şiddetli estiği altı ayda reel sektörün ümüğünü 39 milyar lira kadar sıkmış görülüyor.

PARALAR RANTA YATTI

Kriz esnasında kredi vermekte cimri davranan bankaların bu parayı nerede nasıl değerlendirdikleri de çok önemli. Merkez Bankası verilerine göre bankaların elindeki menkul kıymetler stoku 6 aylık dönemde 73 milyar liradan 111 milyar liraya büyümüş. Dikkat edilecek olursa menkul kıymet stokundaki artış 38 milyar liraya ulaşmaktadır. Bu durum ise ümüğü sıkılarak özel sektörden esirgenen paranın devlete aktığını göstermektedir.

BANKALAR KRİZİ DERİNLEŞTİRİYOR

Krizin ilk adımlarında benzer durum yaşayan ABD'de ise devletten yardım alan bankalar bu paraları yine zararına devlet kâğıtlarına yatırıyordu. Türkiye'de de krizi bankalar üzerinden aşarız anlayışının ne kadar yanlış olduğunu bu ve-riler göstermektedir. Hem kamu bankaları hem özel banlalar krize önlem almaya çalışan kamu kesimine paraları geri vererek özel sektörü kurtarmıyorlar. Sistem tam bir çıkmaz içerisinde bankalar ile devletin birbirini beslemesi haline dönüşmüş duruma gelmiştir. Bu arada kamu bankalarının da bu çıkmazı çözecek bir adım attıklarını sanmak keskin bir hayal kırıklığından öte bir şey değildir. Türkiye krizi dışardan yaşadığından daha çok artık içerde bankalardan kaynaklanan sıkıntılar nedeniyle yaşar hale geldi.

Krizde satışları ve kârları eriyen reel sektöre en büyük darbe bankalardan geldi. Bankaların yüksek faizde direnmesi aynı gemideki tüm ekonomiyi derinden sarsıyor.

Bankacılık sektörü topladığı parayı dağıtmada tercihini değiştirince ortaya onarılması güç bozulmalar çıkmaya başladı. İşsizliğin yüzde 15'leri aştığı, sanayi üretiminin yüzde 23 daraldığı, kapasite kullanımının yüzde 63'lere gerilediği bu dönem en kritik süreç olarak dikkat çekerken, bankaların yeni kredi kullandırmakta titizleşen tavırları, şimdilerde ise faiz oranlarında gösterdikleri dirençle kendini gösteriyor. Merkez Bankası (MB) faizi tek haneye indirdi ama bankalar bu sürecin oldukça gerisinde...

ARADA FARK VAR

MB gecelik borçlanma faizini yüzde 9,75'e, borç verme faizini yüzde 12,25'e indirdi. Faiz indirimlerine karşılık devlet borçlanma senetlerinin de faizleri hızla gerileyerek yüzde 12,50'nin altına düştü.

İç borçlanma gösterge faizleri son olarak 2006 yılı başında yüzde 14'lerin altına gerilediğinde özellikle tüketici kredilerinde bankaların faiz oranları aylık yüzde 1'lerin altını zorluyordu.

Oysa bugün gösterge faizler 2006 oranlarının 200 baz puan daha altında olmasına rağmen aynı tüketici kredi faizleri aylık bazda 1,29-49 aralığında seyrediyor.

Tüketici kredilerinde görülen aşırı yüksek oranlar, benzer şekilde diğer kredilerde de yaşanıyor. Merkez Bankası'ndan ucuz ve yeni para bulma imkânları her geçen gün artmasına rağmen bankalar hâlâ yüksek kredi faizlerinde neden direniyor? İşte ekonominin kilit noktası burada yatıyor.

KORKUYORLAR MI?

Bankaların faizleri neden çok yüksek tuttuğu sorusunda akla gelen ilk cevap korku, yani risk artışı olabilir. Kredi riski 2006 yılına göre oldukça yükselmiştir. Bunu en azından protestolu senet artışında görebiliyoruz. Ama yine protestolu senet tablosuna baktığımızda da asıl patlama bankaların kredi yenileme isteklerinin azaldığı Ekim 2008 dönemi karşımıza çıkıyor. Artık öyle bir noktaya gidiliyor ki; ekonomik sıkıntısı bulunmayan şirketler de yüksek faiz ve az kredi ortamında adım adım krize yaklaşıyor.

KAMU BANKALARI ÇÖZER

Türkiye'nin mali yapısında bir bozukluk oluşmasa da sistem giderek kendini yok edecek bir düzene doğru yol alıyor. Bankalar pa-raları toplayıp yine devlete akıtıyor ama özel sektöre kredi vermekte direniyor. Hatta asıl sorun faizleri bir türlü aşağı indirmiyor.

Kredi ve faizlerin kilitlendiği, devlet ile bankalar arasında akıp duran para akışı bir an önce reel sektöre döndürülmelidir. İşte bu noktada asıl görev kamu bankalarına düşmektedir. Hatta hükümet tarafından bile dile getirilen bankaların bu davranışına karşı serzeniş neden kamu bankaları ile çözülmüyor?





Yeni Şafak

AHLAR ÇİKSİN
24-04-2009, 18:19
HAFTANIN MAKALESİ !

O'NUN GİBİ YAŞAMADIKÇA ...

İslâmî yapılanmada 3 unsur vardır:

1- Kur'ân-ı Kerîm,

2- Peygamberimiz Efendimizin şahsı,

3- Efendimiz aleyhisselâmın hadisleri (sünneti).

Resulullah (SAV)'ın şahsını, yaşam tarzını çok iyi bilmemiz gerekiyor. Aile efradımızı konuyla ilgili olarak bilgilendirmemiz gerekiyor.

O'nun yaşam tarzına (sünnetine) şöyle bir bakalım.

Fahr-i Kainat Efendimiz (SAV):

• İnsanların en cömerdi idi.

• Sıkıntılara göğüs germe bakımından göğsü en geniş olanı idi.

• İnsanların, sözü en doğru olanı idi.

• Üzerine aldığı işi en iyi şekilde yerine getireni idi.

• Akrabalarına en çok ikramda bulananı idi.

• Kendisinden bir şey istendiğinde istenilen şey varsa verirdi. Yoksa, eğer bulabilecekse vereceğine dair söz verirdi. İmkânı olmadığı takdirde susardı.

• İnsanların en cesuru idi.

• Az söyler, az konuşurdu.

• İnsanların en mütevazısı idi.

• Hastaları ziyaret ederdi.

• Kölelerin bile davetine icabet ederdi.

• Evde zevcelerinin işlerine katılır ve onlara yardım ederdi.

• Çocuklara selâm verirdi.

• Kendisini çağıran (seslenen kişiye) "buyurun" diye cevap verirdi.

• Bir meclise girdiği zaman orada hangi konu konuşuluyorsa bu yönden onların sohbetine katılırdı.

• Gülmez daima gülümserdi.

• Yürürken sallanmaz ve adımlarını fazla açmazdı.

• Tedbirlerini muntazaman alırdı.

• Hâlis bir çöl arabı O'nu ilk gördüğünde:
" - Vallahi gördüğüm şu simâ yalancı olamaz" derdi. Görünüşü itibariyle de doğruluğuna şahadet ederdi.

• Yaşayışı gayet sade idi.

• Kendi işlerini kendi görmeye çalışır, kimseye yük olmak istemezlerdi.

• Daima şefkat ve merhametli olurdu. Şefkat ve merhametten yoksun olanlar, tevazudan da mahrumdurlar.

• Bir meclise girdiğinde başköşeye geçmez, orada boş olan yer neresi ise oraya otururdu.

• Kendisi için ayağa kalkıp ta'zim edilmesini istemezdi.

• Övülmekten hoşlanmazlardı.

• İnsanlar arasında ayırım yapmazdı.

• İnsanların en adaletlisiydi.
• Günün ilk saatlerinde uyanır bir daha uykuya yatmazlardı.
• Öğlen vaktinde kısa bir kaylule (öğle uykusu) yaparlardı.
• Az yer, az konuşur, az uyurlardı.

• Eve girdiklerinde selâm verirlerdi.
• Dişlerinin, tırnaklarının ve vücutlarının temizliğine çok önem verirlerdi.
• Sağlığı yerinde olduğu müddetçe kimseden emir verip yardım istemezdi.

Hz. Aişe anamız diyor ki:
- Kalkar suyunu kendisi içerdi. İçtikten sonra da bana dönüp:
"- Ya Aişe su ister misin? İstiyorsan sana da su vereyim" diye sorarlardı. İstersem getirip su verirlerdi.

• Söz verdiğinde kesinlikle sözünü yerine getirirlerdi.

• Kimseyi asla aldatmazdı. "Aldatan bizden değildir" diye buyurmuşlardı.

• Daima tebessüm ederlerdi. "Gülümsemenin de bir çeşit sadaka olduğu"nu emir buyururlardı.


Ey Müslümanlar!

Peygamberimiz Efendimizin sözünü tutalım, sünnetini yaşayalım ve yaşatalım. Çünkü mutluluğumuz buna bağlıdır.


....................http://www.***********/.........
...
..
.

AHLAR ÇİKSİN
28-04-2009, 07:43
24 Nisan 2009 Cuma 17:16
Nevzat LALELİ

Kriz, geliyorum demişti .......(3)

Kriz, kapitalizmin iflasıdır (3)
Hükümetler, iç ve dış borçlarını ödeyebilmek için üretimi ve imalatı artırmak, ihracatı geliştirmek gibi “çalışarak terleme gerektiren” işlerde fikri ve programı yoksa işin kolayına gitmekte mal ve hizmetlere yeni zamlar koymak, yeni vergi kanunları çıkartmak veya vergi oranlarını artırmak gibi icraatlar yapmaktadırlar.
Hâlbuki vergi, adalet açısından mali gücü olanların yani zenginlerin ödemesi, halkın, fakir ve fukaranın ödememesi gereken ödemeler olması icap ederdi. Düşüne biliyor musunuz? İşçilere ödenen “Asgari ücret” ten bile vergi alınıyorsa siz varın halkın ödediği vergileri hesap edin. Asgari ücret tabiri ile dört kişilik bir ailenin bu rakamdan daha aşağı bir ücretle geçinemeyeceği baştan kabul edildiği halde, o rakamdan bir de vergi alınması, ülke idaresindekilerin nasıl bir kafa yapısına sahip olduğunu göstermesi açısından önemlidir.
Zengin ve varlıklı insanların vergi ödemesinin adı “doğrudan vergi” fakir, zengin bütün halkın vergilendirilmesinin yolu ise “dolaylı vergilerdir.” Mesela ülkemizde 2009 yılı bütçesinde gelirlerin toplamı olan 74,1 milyar liralık bölümünü doğrudan vergiler oluştururken, mal ve hizmetlerin üzerinden ödediğimiz dolaylı vergiler 146,4 milyar lirayı bulmaktadır. Yapılan hesaplara göre dolaylı vergiler, doğrudan vergilerin yüzde 72’si gibi çok yüksek bir rakama ulaşmış olup bu ise neredeyse bütün vergi yükünün 70 milyon insanımız tarafından taşınmakta olduğunun en açık göstergesidir. KDV (Katma değer vergisi) ÖTV (Özel tüketim vergisi) gibi vergiler, elden ele geçerek sonuçta yine 70 milyon insanın ne alırsa içerisinde ödediği vergilerdir.
DÜZENİN KURUCULARI
İnsanlığı köleleri ve kendisini de insanlığın efendisi sayan “Irkçı Emperyalistler” oturdukları yerde ve hiçbir rizokaya (işçiler, hammadde, enerji, vergi ve sigortalar, sendikalar ve ticaretin zarar etmesi gibi) katılmadıkları halde nasıl çok paranın sahibi olunurun, fikrini geliştirmişler ve sistemleştirmişlerdir.
Önce ticaret merkezlerinde açtıkları ve adına “Banko” denilen yerlerde bizim “Tefeci” dediğimiz işlerle yani “faizle para alıp satmaya” başlamışlar, sonra bunu “Banka” haline getirmişlerdir. Kurdukları bankalara da bulundukları ülkelerden “devletlerinden garantisi” almışlardır. Bankaya veya mevduata (toplanan paraya) her hangi bir zararın gelmesi halinde, bunu o ülkenin devletine ödettirmişlerdir. Senin iş yerin, ticarethanen zarar ederse devletten bir kuruş yardım alamazken bankaların her hangi bir zararı devlet tarafından karşılanır olması ne kadar enteresan(!) değil mi dir?
Hatırlanacak olursa Refah-yol hükümetinden sonra Sayın Ecevit’in Başbakanlığında kurulan hükümetler zamanında, bazı bankaların patronları kendi “bankalarını içini boşaltmışlar” (bir oyunla paraları başka hesaplarına aktarmışlar) halkın bankalara yatırdığı paraları ödemek yine hükümetimize yani bizim vergilerimize düşmüştü.
Adamlar halktan % 30 – 40 faizle topladıkları mevduatı, kredi isteyen kuruluşlara (özellikle devlet kuruluşu KİT’lere) % 100 -150 faiz ile para satmışlar, “gecelik faiz geliri” adıyla mevduatlarının artırmaya devam etmişlerdir.
Unutmamamız gereken önemli ekonomik terimler içerisinde “Bankaların içini boşaltmak, gecelik faiz geliri” gibi kelimeler vardır ve çok değil bundan 8 -10 sene önce sık sık kullanılan kelimelerdi. İşte şimdi yaşadığımız “Küresel(!) Ekonomik krizin” oluşmasında en büyük etken bunlardır.
ANADAN DOĞMA SİYASETÇİLER
Analarından doğar doğmaz siyasetle ilgilenen bu “Irkçı emperyalistler” ülkelerin üst düzey yöneticileriyle sıkı fıkı olmakta ve onlara istediklerini yaptırabilmektedirler. Bu isteklerin başında “kapitalizmin ilk maddesi olan faiz, ikinci maddesi faizin gider olarak yazılması” yasaları gelmektedir.
Kredi kullanan bütün kuruluşlar, bankalara ödedikleri faizleri giderlerine yazmakta böylece ödenen faizler de maliyeti oluşturan kalemlerden birsi olmaktadır. Bu kuruluşun ürettiği mallar öz sermaye ile yapıldığında ortaya çıkacak fiyat ile içerisine faizin girdiği fiyat birbirinin en az iki katı olmaktadır. Ve tabiidir ki neticede mal fiyatları yükselmekte, bu malı kullananlar ödedikleri para içerisinde bankanın faizini de ödemektedirler.
Faiz fonksiyonel (faizin faizi de yüklenmekte) olduğundan mal fiyatları durmadan artmakta, para değeri buna paralel olarak durmadan düşmektedir. İhtiyacı olan bir malı alabilmek için daha fazla ödeyen halk kesimi elindeki avucundakini gittikçe kaybetmektedir.
TUZAĞA NASIL DÜŞTÜK
Birinci dünya savaşında ki İstiklal harplerimizle düşmanı denize döktükten sonra Lozan antlaşmanın imzalaması dikkatlerimizi çekmektedir. Antlaşmanın imzalanmasından kaçınan İngiliz ve Fransız delegelerinin karşısına ülkemizi temsil etmek üzere Hayım Naum adında biri (Mısır baş hahamı) Lozan’a gönderilir.
Bu adam anlaşmanın delegasyonuyla iyi ilişkiler içerisine girer ve onlara “Bu anlaşmayı imzalayın. Zira Türkleri sahip oldukları imanları gereği bir türlü onları yenemiyorsunuz. Tarihte 19 Haclı ordusu ile geldiniz ama her seferinde yenildiniz. Onlarla savaş yaparak emellerinize ulaşamazsınız. O halde neticesiz işler ile uğraşmak yerine başka bir metot uygulamalısınız. Anlaşmayı imzalayarak bir time of (dinlenme zamanı) kazanmalısınız” der.
Bu çözüme akılları yatan müstevliler (işgalciler) anlaşmanın imzalanmasından sonra sulh zamanında neler yapılması gerektiğini de ana hatlarıyla orada tespit ederler. “Hayım Naum doktirini” adıyla siyasi literatüre giren planın ana hatları şunlardır.
- Türk milleti işsiz bırakılmalıdır.
- Açlığa mahkûm edilmelidir.
- İç ve dış borca esir edilmelidirler.
- İnancından ve dininden ayrılmalıdırlar.
- Ülke sosyal ve fiziki açıdan bölünmeye götürülmelidir.
- Bölümler birbirleriyle savaştırılmalıdır.
- Böylece yumuşak lokma haline getirilmelidir.
Küresel ekonomik kriz de biz, nelerden şikâyetçiyiz? Yukarıda ki
maddeler bu şikâyetlerimize bire bir uymuyor mu?
Gelecek yazı: ÖNCE ÜLKEMİZ ÇARPILDI

AHLAR ÇİKSİN
28-04-2009, 08:00
Kriz, para darlığıdır ........ (2)
Nevzat Laleli Makine Mühendisi
nlaleli@mynet.com www.yuvamiz.net
Kriz, kapitalizmin iflasıdır (2)
Krizin kendini göstermesi; piyasada para darlığı, temel girdiler de aşırı zamlar, iş yerlerinin kapanması, geri dönen çek ve senetlerin aşırı derecede artması, icra ve iflaslar, buna bağlı olarak işsizliğin artması ve açlık… Yuvaların yıkılması, soygunlar, hırsızlıklar, dolandırıcılık vakaları… Adam öldürmeler ve intiharların artması… Ve sosyal hayatın bozulması ve sosyal patlamaların başlaması… şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Hükümet yetkililerinin kriz değerlendirmelerinde, “Küresel ekonomik kriz” sözünü kullanmaktadırlar. Yetkililer, bu işte kendilerinin bir suçu olmadığının sinyalini vermek istediklerinden ve ekonomide yanlış yapıyoruz diyemediklerinden “Küresel ekonomik kriz” sözünün arakasına sığınmakta ve krizin sorumluluğunu küreselliğe yani dünyadaki ekonomik krize endekslenmeye çalışılmaktadırlar. Ve krizin küreselliğine gösterebildikleri tek ölçü ise “ihracatımızdaki düşüştür”
Evet, mutlaka bunun da krizimize bir tesiri olmaktadır. Ama bu görünen kriz, istesek de istemesek de yıllardır sürdürülen “Kapitalist ekonomik” düzenin artık yürüyememesi anlamına gelmektedir. İhracat azalmasının en önemli sebeplerinden birisi, imalatta inputun (girdilerin) yüksek olması nedeniyle maliyetlerin yüksek olması, o da dünya piyasalarında rekabet gücümüzü kaybetmemizi getirmektedir.
Artık bu ayakkabı ayağı sıkmaya başlamıştır, ayakkabıyı kalıpta büyütmek çalışmak bile çare olamamaktadır.
PARA DARLIĞININ SEBEPLERİ
Ekonomik krizi doğuran sebepleri incelemeye başlayalım. Piyasaya para sürmeye “para arzı” dönen mevcut paraya da ekonomik tabirlerle “emisyon” denmektedir.
Yukarıda sıralamaya çalıştığım ekonomik krizin belirtilerinden anlaşılacağı üzere krizin ana sebeplerinden en önemli sebeplerinden birisi piyasada para darlığının yani emisyon azalmasıdır. Para darlığı; Tüketicinin elindeki para ile yakından alakalıdır. Onun elinde yeteri kadar para olmayınca kendini, mevcut parasıyla temel ihtiyaç maddelerini almaya odaklamakta (gıda maddeleri, ilaç ve eğitim giderleri gibi) tali(ikinci) maddelerin alımlarını ertelemekte veya durdurmaktadırlar. Mesela halk, ayakkabı, elbise gibi ihtiyaç maddelerini ertelemekte onlara yama ve pençe yaptırarak idare etmeye çalışmaktadır. İnşaat sektörü durma noktasına gelmiş, oğlunu evlendirememekte, kızını gelin edememekte onlara ev açarak evi tefriş edememektedir v.s.
Halk daha ucuz olduğu için “Çin mallarına” itibar etmekte bu sebeple de yerli sanayi mal satamadığı için çökme noktasına gelmiş bulunmaktadır.
Halkın, almadığı veya alamadığı bu maddeleri üreten veya imal edenler, satanlar, bunların nakliyesini, ambalajlanmasını yapanlar gibi sanayinin bel kemiği kuruluşlar mal satamayınca ellerine para geçmemekte böylece iş yerlerinin giderleri karşılanamamakta, işçilerine yeterince ücret ödenememekte, borçlarını kapatamamaktadırlar.
Üretim ve imalatta bu para deveranı (akışı) zinciri, bir yerden kırılınca buna bağlı kuruluş ve işletmelerde de para dolaşımı durmakta, ekonomik krizler bütün bir toplumu sarmaktadır.
FAİZCİLİK, FAKİRLEŞTİRİR
Para darlığının en önemli sebeplerinden biri, yasal ama haksız kazanç yoluyla halkın elindeki parasının alınmasıdır. Dünya çapında bu işler, “faizler” yoluyla yapılmaktadır. Adam bankadan bir işi için kredi çekmiş veya senetli - çekli borcunu ödeyememişse hemen karşısına hemen faiz uygulaması çıkmaktadır. Hele adına “temerrüt faiz” denilen bir uygulama vardır ki bu, ödenemeyen faizlerinin de anaparaya çevrilerek onların da faizlerinin hesap edilerek borçludan kat kat katlanmasıdır. Buna “faizin de faizi…” denmektedir.
Bu görünen faizin yanı sıra bir de görünmeyen faiz vardır ki bundan kimsenin haberi olmamaktadır. Fırından aldığımız ve çoluk çocuğumuzla birlikte yediğimiz ekmeğin tohumluğu, gübresi, traktörü, traktörün yedek parçası ve mazotu, nakliyecinin kamyonu, buğday silosu, un fabrikası ve onun işletme sermayesi, fırın ve onun işletme sermayesi hep bankadan alınan kredilerle yürütülmektedir. Her bir kaleminde kredi faizleri ödenmekte ve bunlar ekmeğin maliyetine dâhil edilmektedir. Sonuçta fırından 300 gr.lık bir ekmeği alırken ödenen 60 kuruş içerisinde gerçek maliyetin yanı sıra bu birikmiş faizler de ödenmektedir.
FAİZLER MALİYETE GİRMEKTEDİR
Yapılan bir hesapta* 60 kuruşluk bir ekmeğin 20 kuruşu faize, 20 kuruşu haksız vergilere gitmektedir. Ancak kalan 20 kuruş gerçek maliyettir. Bunun bir başka şekilde de söylenişi ise; “Ekmeğin içerisinden faizler ve haksız vergiler çıkartıldığında ekmek 20 kuruşa satılabilecektir” demektir.
Ekonomisi faiz uygulaması içerinde bulunan bütün ülkeler, uyguladıklar faiz oranı kadar her yıl enflasyonla (fiyatların yükselmesi, para değerinin düşmesi) karşı karşıya kalmaktadırlar. ABD’de faiz oranları % 1,5 kadardır, oradaki yıllık enflasyon da % 1,5 civarındadır. Ülkemizde faiz oranları % 60 -70 civarında olup buna bağlı enflasyon da % 60 -70 kadardır.
“Ama Türkiye’de enflasyonun çok aşağılarda olduğu ilan edilmektedir” derseniz, bu halkın alım gücü düşüklüğünden dolayı piyasa hareketleri ve mal satışları durgunlaşmakta üretici ve imalatçılar borçlarını ödeyerek ayakta kalabilmek için “indirimli mal satışları yapmak” durumunda kalmaktadırlar. Bu uygulama da enflasyon oranının düşük kalmasına sebep olmaktadır.
Bu düşük rakamı ilan etmelerinin bir diğer sebebi; “Enflasyon hesabına konu edilen ürün ve malların” biraz da lüks tüketim mallarından seçilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Mesela halkın kullandığı doğal gaz ve benzin fiyatlarındaki artışlar enflasyona dâhil edilmemektedir.
Bir başka önemli sebebi ise; “para değerlerinde ki düşüşler” hesaplara dâhil edilmemektedir. Mesela altın fiyatı durmadan yükselmektedir. Altındaki bu fiyat artışı altın madeninde bir değişiklik olduğundan değil para değerinin düşmesin ve alım gücünü kaybetmesinden doğmaktadır.

AHLAR ÇİKSİN
28-04-2009, 08:07
Küresel Ekonomil kriz ....... (1)
Küresel ekonomik kriz (1)
Ülkemizde bir müddet beri dillerden düşmeyen bir “Küresel ekonomik kriz” konusu aldı başını gidiyor. Onunla yatıp onunla kalkıyoruz adeta. Siyasilerden bunun beyanatlarını (söylemlerini) duymasak bile çevremizde yaşanan canlı olaylar bize her an kendisini hissettirmekte ve varlığından haberdar etmektedir.
Bu sözlerin yeni yeni yayılmaya başladığı bir zamanda Başbakanımız Erdoğan bu konuda bir açıklama yaparak, “Kriz bizi teğet geçecek” demişti. Başka yer ve zamanlarda başka yetkililer, “Kriz çığırtkanlığı yapılmasın. Bizim ekonomimiz sağlamdır.” Veya “Biz bu krizi, kazasız belasız atlatırız” gibi ilmi verilere dayanmayan ve sadece kamuoyunu rahatlatmaya yönelik açıklamalar yapılmıştı.
Başlığımıza da aldığımız ifadeyi kelime kelime incelendiğinde bu krizin küresel yani dünya çapında olduğu, ahlaki değil(!), hukuki değil(!), ilmi değil(!), ekonomik boyutlarda olduğudur. Bir de buna kriz adının verilmesinden anlaşılmaktadır ki ortaya çıkmasıyla yeryüzündeki (tabii ülkemizde de) bütün insanlar, işverenler, hükümetler ekonomik alanda bir takım zorluklar ve sıkıntılar çekecekleridir.
HASTALIKTA TEŞHİS VE TEDAVİ
Her hastalıkta olduğu gibi sosyal boyutlu ekonomik hastalıklarda önce bazı belirtiler ortaya çıkmakta daha sonra bu belirtiler derinleşerek, daha çok acıtarak ve daha çok inleterek hastayı yataklara düşürmektedir. Allah vermesin hastalık eğer doğru tedavisi edilmezse ölüm gibi bir gerçek, hastayı alıp götürmektedir.
Burada bir şeye dikkatlerinizi çekmek istiyorum. “Doğru tedavi yapılmazsa” dedim. Ancak doğru tedavinin yapılabilmesinin en önemli şartı önce doğru teşhisin (tanının) yapılmasıdır. Teşhisin yanlış yapılması hastanın tedavi göreceği yerde onun ölümünü hızlandırmaktan başka bir şeye yaramaz.
O zaman karşımıza doktorun durumu çıkmaktadır. Doktor eğer pratisyen (daha yeni doktor) ise, bu hastalık onun branşına girmiyorsa veya karşımızda doktor önlüğü giymiş bir sağlık memuru (ne kadar güzel konuşursa konuşsun, etrafına ne kadar hasta toplarsa toplasın) duruyorsa bize hastanın ruhuna şimdiden fatiha okumak düşecektir.
KRİZ GELİYORUM DİYORDU
Aslında ekonomik kriz, kendini 40 yıldır bize göstermeye çalışıyordu ama bizler onu görmemekte ve anlamamakta ısrar ediyorduk. Her geçen gün her şeyin fiyatına zam geliyor biz her seferinde o şeyi alırken daha fazla ödüyorduk ama anlayamıyorduk? Maaş ve ücretlerimize küçük küçük zamlar yapılırken mal ve hizmetlerin fiyatlarına dev gibi zamlar geliyordu, anlayamıyorduk. Nüfusumuz artıyordu ama yeni iş sahaları açılarak bunlara istihdam sağlanmadığı için evlatlarımıza iş bulamıyorduk, anlayamıyorduk. Bankalar birer ikişer sahipleri tarafından kasasını boşaltarak hortumlanıyor ve batıyorlardı, anlayamıyorduk. Bunlar devlet garantisi altında çalıştıkları için sonuçta banka zararları bizim vergilerimizle ödenerek kapatılıyordu, anlayamıyorduk. Daha bunun gibi yüzlerce binlerce örnek her gün gazete sayfalarını ve televizyon ekranları süslüyordu, anlayamıyorduk.
İşte şimdi kriz geldi ve bütün ağırlığı ile üzerimize oturdu. Acaba bari şimdi anlıyor muyuz? Bence hala anlayamıyor, anlamamakta ısrar ediyoruz. Eğer anlayabilseydik yılarca iktidarda kalarak yokluğu, pahalılığı, işsizliği bize bir deli gömleği gibi giydirenlerin çevresinde, açık hava toplantılarında bu kadar kalabalık insan toplanabilir, bunların havayı döven konuşmalarını saatlerce dinler miydik.

Zaman zaman yaklaşmakta olan krizi bizlere haber veren uzak görüşlü insanlarımız oldu. Biz maalesef günlük meselelerle uğraşmaya alıştığımız için o insanları anlamaya gayret edeceğimize, aklımızın almadığı bu konularda onlarla alay etmeye kalkıştık.
Bunlardan biri de Prof. Dr. Necmettin Erbakan idi. 1979 yılları idi zannederim. Hocamız TBMM’nde Milli Selamet Partisi gurup toplantı odasında bir basın toplantısı tertiplemiş, oraya basın mensuplarına ikram etmek için de bir büyük tepsi kadayıf getirtmişti.
Basın toplantısının konusu zamlar ve pahalılıktı. Konuşması esnasında hocamız; “Hükümetin koyduğu zamlar şehirleri ve içindeki halkı hemen sarar ve onlara tesir eder. Ancak köydeki insana ulaşması biraz zaman alır. Köydeki insanın tarlasına ve hayvancılığa bağlı olması sebebiyle de pahalılık ona geç tesir eder” demişti. Ve hemen yanındaki kadayıf tepsisine işaret ederek; “Bu kadayıfın kızarmasına gibidir. Kadayıfın üstü şehirlerdeki insanlara benzer, ateşe sürekli temas eden kısmıdır. Kadayıfın altı ise köydeki insanlara benzer. Kadayıfın altı üstüne nispetle daha geç kızarır” demişti. Sonra da sormuştu; “Bakın bakalım. Kadayıfın altı kızarmış mı?”
Buradan hocamızın ve diğer hazık (uzman) doktorlarımızın ikazlarını duymayan insanlarımıza sesleniyoruz, ne seslenmesi feryat ediyoruz ki artık köylü bitmiştir ve kadayıfın altı da üstü de yanmak üzeredir. Çiftçilik, hayvancılık, meyve sebze üretimciliği can çekiştirmektedir. “Bırakın artık pahalılığı - zammı, köyünde icralık olmamış köylü bulmak neredeyse yok denecek kadar azdır.” Şehirlerde esnaf, tüccar, sanayi birbiri arkasına kepenk kapatmakta, geri dönen çekler ve senetler dağlar gibi beklemekte, icra daireleri ve mahkemeleri dosyalardan başlarını kaldıramamaktadır.
KRİZİN BELİRTİLERİ
Ekonomik kriz, bırakın teğet geçmeyi bizi ta ciğerimizden vurmaktadır. Bu gün artık 70 milyon insanımızın % 25’si yani 17,5 milyonu işsizdir. Bilhassa yüksek öğrenim görmüş gençlerimiz “diplomalı işsizler” olarak dumanlı kahvehane köşelerinde oturmakta altından kıymetli zamanlarını boşa harcamakta veya sokaklarda avare avare dolaşmaktadır.
Üretim, imalat, ihracat durma noktasına gelmiş mal üretildiğinde piyasan alınandan daha pahalı hale gelmiştir. Paramızın alım gücü düşmüş, maaş ve ücretlere yapılan zamlar % 4’ler seviyesindeyken temel ihtiyaç maddeleri mesela doğalgaz % 80 zamlanmış, şu zorlu kış gününü insanımız soğukta geçirmeye mahkûm edilmiştir.
...

AHLAR ÇİKSİN
28-04-2009, 14:34
HAFTANIN MAKALESİ !

..........Kriz günlerinde Müslüman olmak....................http://www.***********/.......

Bu günlerde dairenin, dükkanın, işyerinin sıkıntısını evinize getirmemeye dikkat ediniz.
Eviniz, limanınız gibi olsun.
Akşama kadar hayat mücadelesini veriniz, bu yolda yorulunuz ama dinlenmek için eve geldiğinizde işinizi ve sıkıntısını evin dışında tutunuz.
İş yerinin sıkıntılarını eve getirmeniz sizin sıkıntınızı gidermez.
Eşinizle beraber sabaha kadar yetmiş bin defa "Borcumuz var ne yapacağız?"diye sızlansanız, borcunuz ödenmez ve sızlanmanın sizde bıraktığı sızılar, sizi rahatsız etmeye devam eder.
Sevgili peygamberimiz: "Kuşlar gibi olunuz. Akşam yuvalarına tok olarak dönerler, sabah olunca rızk aramak için tekrar sabah erkenden yuvadan çıkarlar" buyurmuş. (Tirmizi, Zühd 32, İbni Mace,Zühd 14)
Kuşlar, yuvalarında yarın endişesini duyarak gecelerini uykusuz geçirmezler ama sabahleyin çalışmak için kanat çırparlar.
Bol zamanlarda yakınlara, yetimlere, fakirlere yardım ettiğimiz gibi dar zamanlarda da yardıma devam edersek Rabbimiz bize bir çıkış yolu lütfedebilir.
Fırsat düşkünü insanlardan olmamaya dikkat edelim.
Elinde parası olduğu halde krizi bahane ederek çekini, senedini, açık borçlarını ödemeyen ve parasıyla ucuza mal kapatan, ölmüş eşekten nal mıh söken insanlardan olmayın.
İnsanların darlığından yararlanarak faize para vermek, az paralarla malına el koymak, namusuyla oynamak gibi şeyleri yapmayalım. Yapanlara izin vermeyelim.
Hep yöneticilere akıl vererek tatmin olma yerine, kendimiz bize düşen görevi yaparak tatmin olmaya çalışalım.
Rum suresinin 54'üncü ayetinde yaratılışımız hatırlatılır. Eli ayağı tutmayan zayıf bir çocuk olarak doğduğumuz, sonra güçlü ve kuvvetli hale getirildiğimiz, daha sonra tekrar gücümüzü kaybedeceğimize dikkatimiz çekilir.
Çocukken anne ve babamız ve diğer yakınlarımız tarafından korunuyoruz. İhtiyarlayınca da çocuklarımız ve yakınlarımız tarafından korunuyoruz.
Güç, kuvvet sahibi olduğumuz zamanlarda da biz yakınlarımıza, fakirlere yolda kalmışlara yardım elimizi uzatacağız.
"Ölme eşeğim ölme; yaz gelsin de sana yonca biçeyim" diyenlerden olmayalım.
Dünyanın öbür ucundaki zenginin parası gelinceye kadar yanınızdaki insanda derman kalmayabilir.
Sun'i teneffüs yoluyla ciğerlerine hava verilen insana "Bak her tarafta hava var, sende de ciğer var al nefesi ve kurtul" demiyoruz ve bizim ciğerimizin gücüyle bir üfürüklük hava, hayat verebiliyor.
Derdimiz ne kadar büyük olursa olsun müezzin efendi şehrimizde ve köyümüzde günde beş defa yüksek sesle bağırıyor: "EN BÜYÜK ALLAH'TIR"
İslâmi konularda sapkınlığın içine düşmüş bir insana bir ayetin ışığını tutuvermek, karanlık gecede hendeğe düşmek üzere olana ışık tutmak gibidir.:clover:
Ekonomik konularda sıkıntıya düşmüş bir insana gücünüz oranında yardım elinizi uzatıvermek de ciğerlerine bir nefes vermek gibidir.
Rum suresinin son ayetinde "Sabret, şüphesiz Allah'ın va'di gerçekleşecektir. Yakini bilgisi olmayanlar seni hafifliğe sevk etmesin" buyuruyor.
Karın tokluğu karşılığında, düşman önünde kendimizi hafife aldırmayalım. Gel deyince gelen, defol deyince giden, gücenmediğini bildirmek için pişkin suratla sırıtan insanlardan olursak düşman dahi değer vermez. Onun için Rabbimiz bizi uyarıyor: "Sabret, kendini hafife aldırma" diyor.


Mahmut Toptaş

AHLAR ÇİKSİN
30-04-2009, 10:02
Ya İmam Hatip bahçesinde çıksa idi?..
O silahlar.........
....... Fatih Çarşamba’da .....veya.....
........ bir İmam Hatip Lisesinin bahçesinde çıksa......

..... böyle savunma yapılabilir miydi.....
......... yoksa yeni bir irtica dalgası mı başlatılırdı?............

Nevzat Tarhan'ın yazısı...

Türkiye değişiyor artık, birkaç generalin ve siyasetçinin peşine takılan Türkiye değil, general ve siyasetçiyi değiştiren Türkiye dönemi başladı.

Sayın Başbuğ’u izledik sanki üniforma giymiş Süleyman Demirel konuşuyordu. Çok şey söyledi ama söylenmemesi gerekeni de ustaca sakladı.

Basın toplantısının asıl amacının kamuoyu önünde güven artırma çabası olduğu anlaşılıyor. Çünkü toplumun sevgi ve güvenini kazanamayan ordunun yönetilemeyeceğini anladı Sayın Genelkurmay Başkanımız.

Hukukçulara mesajlar
Basın toplantısının topluma en büyük kazancının da artık savcı ve yargıçların ‘Asker ne der’ kaygısı ile konjonktürel karar verme gerekçelerinin ortadan kalktığını görmemiz oldu.

Eğer terör savcıları zaaflarının kurbanı olup kendilerini yıpratacak konuşmalar yapmazlarsa cesaretle olayların üzerine gitmelerine bir engel kalmamıştır.

Açıklık ve samimiyet vurgusu
Çok rahat ve kendisinden emindi. İlk defa bir Genelkurmay Başkanı demokrasiye inanmayan bizde barınamaz dedi. Darbe isteyen bizde barınamaz dedi. Hukuk devletinde kimse mahkemeyi destekleme veya desteklememe hakkına sahip değildir dedi.

Bunlar geçte olsa duymaktan mutlu olduğumuz sözlerdi.

Darbeye karşıyız ama...
Fakat Sayın Başbuğ darbeler yanlıştır demedi, ordunun içinde darbeci yoktur derken ilerde ne kadar mahcup olabileceğini düşünemedi. Ergenekon davasının görevdeki generallere uzanmayacağından bu kadar nasıl emin olabiliyor?

Acaba ‘Ben kendiliğimden kendi adamlarımı yedirmem ama açığı olan birisini de savunmam’ diyorsa bu da bir yöntemdir. Ama kamuoyuna güven vermiyor.

İki ihtilal dört muhtıra vermiş bir gücü savunurken cezaevine gönderilen korgeneral’in iki orgenerali ziyaretini diğer subayları ziyaret etmemesini gizledi.

Dağda akredite
Akredite konusunda etik standartların ne olduğunu bilmiyoruz ama keyfiliğin nasıl önleyeceğini zaman içinde göreceğiz.

Cihan Haber Ajansı muhabirinin dağda akredite uygulanarak bırakılmasını Sayın Başbuğ kendisi gündeme getirdi ve samimi rahatsız olduğu anlaşılıyordu.

TSK Poyrazköy ilişkisi
‘Yerden fışkıran silah’ sözünün toplumda karamsarlık uyandıracağını söylerken, cephaneliklerle Türk Silahlı Kuvvetleri ile bağlantı kurulmasından rahatsız olduğunu söylerken haklıydı.

Ancak bu haklılığı o silahlar Fatih Çarşamba’da veya bir İmam Hatip Lisesinin bahçesinde çıksa savunacakmıydı Sayın Generalimiz emin değiliz? Yoksa yeni bir irtica dalgası mı başlatılırdı acaba?

GATA ve ahlaksızlık
GATA’da Ergenekon sanıklarının hukuktan kaçırılması iddiasına tepki verirken çok ağır ve sert konuştu. Ancak GATA’ ya sevk için çırpınmaların ahlakiliğini gözardı etti.GATA’da bu kadar uzun tutuklu hasta yatmasının bilimsel gerekçesi yoktu.

Dış bilirkişi denetimi yapılmadı. Tabip Odası’nın sevkle ilgili yorumunu yatış ile ilgili yorum olarak değerlendirdi. Eğer GATA’daki doktorlar hastayı sağlam gerekçe olmadan uzun süre yatırıyorlarsa ve bu konuda ‘delilleri karartmak’tan yargılanırlarsa Genelkurmay Başkanının onlara sahip çıkmayacağını anlayabiliriz.

Cemaatlar ve laiklik
Sayın Genelkurmay Başkanımızın bu soru sorulduğunda cevabı verirken sosyoloji vurgusu yapması çok doğruydu. Din konusu açıldığında hemen laiklik vurgusunun yapılmasına alışmış toplumu bu ifadeler şaşırttı ve sevindirdi.

“Siz başka dünyada yaşıyorsunuz”
Bu söz 2006 YAŞ toplantısında Başbakan’ın Hava Kuvvetleri Komutanı’nın ümmetçi isnadı üzerine söylediği bir sözdü. Şimdi o söze gerek kalmadı diyebilecek miyiz zaman gösterecek.

O YAŞ toplantılarında çok subay ‘İrticayı cesaretlendirmeyelim, içlerine korku salalım’ gerekçesi ile yargısız infaza maruz kalmıştı. O ekmeği ve onuru ile oynanan subay, astsubayların düşüncelerinden başka suçları yoktu.

Dinin psikososyal bir gerçeklik olduğunun Genelkurmay Başkanı tarafından fark edilmesi sevindirici idi.

Laikliğin bir yaşam tarzı değil yönetim biçimi olduğunun anlaşılması için biraz daha bekleyeceğiz ama kendi modernimizi oluşturmaya başladık bile.

Siyasette modernleşme demokrasi ve özgürlük demektir.
Dinde modernleşme taassuptan uzaklaşma demektir
Askerde modernleşme siyasetten elini çekme demektir
Devletin modernleşmesi bireyi ezmemesi demektir
Bireyin modernleşmesi özgürlükçü, çoğulcu ve katılımcı olmayı başarması demektir.
Toplumun modernleşmesi bu saydıklarımın hepsi demektir.
Çağdaşlığı gardrop modernliğine indirgeyenlerin kulakları çınlasın...

Devlet dinden elini çekerse, dini cemaatler de siyasetten elini çekerler.
Devlet hizmetine girip yükselerek yetkilerin zorbalar grubunda toplanmasını sağlayan resmi ideolojinin toplumda karşılığı yoktur.


Ergenekon lobisinin toplum mühendisliğinin sonuna yaklaştığımızı söyleyebiliriz.

Haber7..........http://www.moralhaber.net/haber_detay.php?haber_id=62390.......

AHLAR ÇİKSİN
01-05-2009, 21:07
ımf

şimşek: ımf’ye kapamlı plan sunduk bekliyoruz

konuyu bilmeyen biri,bizim imf'ye kredi açacağımız düşüncesine kapılır.koşulları her zaman borç veren koyar.imkb'nin 30 bini geçmesi için çok vakti kalmadı,aksi halde satışlar yoğunlaşabilir.



cemal bey!
Ironi güzel...:)
ancak, borç alacağım diye teslim olmak kime yakışır?
Veya şöyle diyelim: Borç veren "zulmetmek" konumunda mıdır?
selamlar.

karşındaki emperyalizmin temsilcisi......
......amacı zaten teslim almak........
..2002'de imf'ye kolumuzu kaptırdık,.........
.........halbuki 2002 ve devamında direnseydik...........
...........,belki biraz daha sıkıntı çeker ve düzlüğe çıkardık............
.....2003 yılında siyasi idareden çok ümitliydik,
imf ile yollarımızı ayıracağımıza kolaycılığa kaçtık,sıcak para bizi bozdu,borçla büyümemizi finanse ettik,
şimdi %5'in üzerinde küçülme bekleniyor.
İthalat cenneti olduk,koskoca tekstil sektörünü bitirdik
gelen sıcak paraların önemli kısmını tüketime yönelttik.eğer gelen kaynaklar verimli kullanılsaydı,şimdi finansman açığımız ve döviz sorunumuz olmazdı..........
...........brezilya'ya imreniyorum,akıllı adamlarmış,..........
..........................imf'yi dize getirdiler.................
Ermenistan kapısının açılmasında bence imf pazarlığı yatıyor........
.hem kapıları açacağız,hem azeri kardeşlerimizi küstüreceğiz, hemde obama'dan soykırım fırçası yiyeceğiz.......
osmanlı gibi hoşgörülü bir devlet can ciğer olduğumuz ermenileri niçin sürdü,hiç nedenini araştırmazlar mı?
Ülkemiz işgal edildiğinde,ermenilerin işgal güçleri tarafına geçip,katliam yaptığını niçin görmezden gelirler.

selamlar.

...güzel yazı ve sözler alkışlanır.........buraya da alalım ...
....tarihe burdan da bir önemli not düşelim istedik......
.
..
...

genco
01-05-2009, 21:26
:clover:sn AHLAR ÇİKSİN arasıra egyo topiğine uğradağın için allah senden razı olsun hey yolcu gibi yolun acık olsun sag ol var ol saygılar

AHLAR ÇİKSİN
10-05-2009, 18:00
HAFTANIN MAKALESİ !
...........http://****************/~umutfmx/.........

............Mescid-i Aksa'ya dikkat!...........

Geçtiğimiz hafta İstanbul Barış Platformu tarafından "İsrail Kazdıkça Kanayan Yara: Mescid-i Aksa" adıyla önemli bir uluslar arası sempozyum düzenlendi.

İsrail tarafından yapılan kazı çalışmalarıyla yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olan Mescid-i Aksa'ya dikkat çekmek amacıyla düzenlenen sempozyumla ilgili haberleri ve konuyla ilgili değerlendirmeleri gazetenizde okudunuz.


Bu sempozyumda değerli katılımcıların Mescid-i Aksa ile ilgili kaygı dolu açıklamaları hepimiz için "birinci el haber" değerindedir.

Sempozyumun sonuç bildirgesinden bazı notları aktararak bu önemli konuya dikkat çekmeyi üzerime düşen bir sorumluluk olarak görüyorum:

* 40 yılı aşkın bir süredir görülen Mescid-i Aksa'ya yönelik saldırılar ve arkeolojik olduğu iddia edilen kazılar, Mescid-i Aksa bünyesinde ve çevresindeki tarihi camiler, mezarlıklar, medreseler, surlar, tekkeler ve hanlarda zarara yolaçmıştır.

* İsrail, yıktığı Müslüman yerleşimlerin yerine kendi kitlesi açısından sempati toplayan projeler geliştirerek yıkım siyasetine destek almaktadır.

Hedef; Aksa çevresinde kümelenmiş Müslüman mahallelerin yıkılarak yerlerine Yahudilerin yerleştirilmesi ve Aksa'nın savunmasız bırakılmasıdır.


* Filistinlilerin topraklarının müsaderesi, evlerinin yıkılması, Yahudi yerleşim yerlerinin inşası, ikamet ve ruhsat işlemlerinde Müslümanlara ayrımcılık yapılması sonucu, Kudüs'te demografik yapı Yahudi yerleşimcilerin lehine değişmektedir.

Yahudi nüfus 1948 öncesinde, Kudüs nüfusunun yüzde 10'unu oluştururken, bu oran hali hazırda yüzde 70'e ulaşmıştır.


* İsrail, 1970'li yılların başından beri sürdürdüğü ve arkeolojik amaçlı olduğunu iddia ettiği kazılarla Mescid-i Aksa'nın altında tüneller açmış ve mescidin altında bir havra inşa etmiştir.

İsrail, Mescid-i Aksa'yı yıkarak yerine Süleyman Mabedi'ni inşa etmeyi planlamaktadır.


* İsrail'in Mescid-i Aksa ve çevresindeki kutsal mekanlara yönelik saldırıları ivedilikle durdurulmalıdır.

Bu zamana kadar yapılan tahribatlar İsrail'den tazmin edilmeli, tahrip edilen mekanlar da aslına uygun bir şekilde ihya edilmelidir.


* Mescid-i Aksa'ya yönelik saldırılar, BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin açık bir şekilde ihlali anlamına gelmektedir.


* Mescid-i Aksa ile ilgili ihlaller, uluslararası hukuk mekanizmalarına intikal ettirilmeli,

Mescid-i Aksa'ya yönelik ihlalleri takip edecek bir "Mescid-i Aksa Hukuk Komisyonu" oluşturulmalıdır.


* İslam Konferansı Örgütü (İKÖ), Mescid-i Aksa'yı koruma noktasında daha etkili politikalar geliştirmelidir.

* Mescid-i Aksa ve çevresi ile ilgili doğru bilgilendirme kanalları oluşturulmalı ve dezenformasyonun önüne geçilmelidir.

* Dünya çapında sahiplenilecek bir Mescid-i Aksa gündemi ve Mescid-i Aksa kampanyası başlatılmalı, "Uluslararası Mescid-i Aksa Platformu" adı altında bir çatı organizasyon oluşturulmalıdır.

* Uzunluğu 700 km'yi aşan Utanç Duvarı, tüm Batı Şeria'yı bir açık hava hapishanesine çevirmiş, Batı Şeria'nın yüzde 15'lik bir kısmını işgal topraklarına katarken, 120 bin kişiyi de duvarın dışında bırakmıştır.

Bu konuda, uluslararası toplum üzerine düşen görevi yerine getirmelidir.
* Mescid-i Aksa'nın korunması, bakımı ve tamiri için bir fon kurulmalıdır.
* Her yıl Miraç Gecesi, Dünya Mescid-i Aksa Günü olarak ilan edilmelidir.
* Müslümanların Mescid-i Aksa ziyaretleri teşvik edilmelidir.

Gökhan Özcan

AHLAR ÇİKSİN
15-05-2009, 12:18
Demirel ve Cindoruk’la ilgili hayal kırıklığım üzerine...
15/05/2009


Hasan CEMAL

Demirel’le Cindoruk... Elli küsur yıldır sahnede olan iki siyaset adamı. Kökleri DP’ye, 27 Mayıs darbesinin 1960’da devirdiği ve lideri Adnan Menderes’i astığı Demokrat Parti’ye uzanıyor.
Hatta Cindoruk’un avukatlığı var, Menderes’leri idama mahkum eden Yassıada isimli askeri mahkemede...
Sonra Demirel çıkıyor sahneye.
DP’nin yerini alan ve kısa adı AP olan Adalet Partisi’nin başına geçip başbakanlık koltuğuna oturuyor.
Demirel’i de deviriyor asker.
1971’de, 12 Mart muhtırasıyla...
Demirel yine başbakan oluyor.
Asker yine deviriyor Demirel’i.
1980’de, 12 Eylül darbesiyle...
Yılmıyor Demirel de, Cindoruk da.
Kısa adı DYP olan Doğru Yol Partisi kuruluyor. Demirel on yıllık bir aradan sonra askeri yönetimin siyaset yasaklarını kırıp yeniden Başbakanlık koltuğuna oturmayı başarıyor, 1991’in sonunda.
Sonra Demirel’in cumhurbaşkanlığı...
28 Şubat, post-modern darbe...
Ve Demirel-asker yakınlığı...
Laf uzamasın!
27 Mayıs’tan bugünlere bir çizgi çekildiğinde, Demirel’le Cindoruk’un, Türk siyaset sahnesinin ön sıralarında sorumluluk almış iki önemli ve engin tecrübe sahibi siyaset adamı oldukları görülür.
İkisini de tanıdım.
İkisini de yakından izledim. Bazen destekledim, bazen eleştirdim.
Bunca yılın sonunda bir bilanço çıkarınca, bir hayal kırıklığından söz edebilirim.
Bu hayal kırıklığım Türkiye’de demokrasiyle ilgili. Türkiye’nin barış ve refah içinde yaşamasını engelleyen temel sorunların çözümüyle ilgili.
Askeri darbelerden bu kadar çekmiş olan Demirel’le Cindoruk, Türkiye’de asker-siyaset ilişkisini demokrasilerdeki olağan boyutuna indirgeyecek yeterli bir çaba ve tutum içinde olmadılar.
Bundan uzak durdular.
Askerin seçilmiş siyasal otoriteye tabi olması gerçeğini kapalı kapılar arkasında, özellikle darbe dönemlerinde çok belirttiler. Ama bunun için gerekeni siyasal ve entelektüel düzeyde yapmadılar.
Demokrasiyi sadece seçim kazanıp sandıktan çıkmak sandılar ya da böylesi işlerine geldi.
Milletin oyuyla birçok kez hükümet oldular ama askerin demokratik rejimle ilgili ‘kırmızı çizgileri’ içinde kaldılar.
Dokunmadılar o çizgilere...
Veyahut o çizgiler içinde oynamayı demokrasi sandılar.
Bu aslında ‘kendine demokrat’lıktı.
Demirel’le Cindoruk’un bu tavırları, demokrasiyi yalnız kendisi için isteyen, kendisi gibi düşünmeyenlerin demokratik hak ve özgürlükleriyle fazla uğraşmayan, -ve bugün de Türk muhafazakar siyasetinde derin izleri olan- bir tavırdı.
İşte bu nedenledir ki 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de idam sehpaları kuran, siyaset yasakları koyan ‘askeri vesayet sistemi’ ile, bu anti-demokratik zihniyetle herhangi bir ‘demokratik hesaplaşma’ya girmekten kaçındılar.
‘Kürt sorunu’na uzak durdular.
Kıbrıs’ta ipe un serdiler.
Ermeni meselesi ile uğraşmadılar.
1990’larda ekonominin gerektirdiği ‘yapısal reform’lara lazım gelen önemi vermedikleri içindir ki, Türkiye o korkunç 2001 Şubat Krizi’ne tosladı.
Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunda gereken siyasal kararlılığı özünde sergilemediler.
Belki biraz genelleme yaparak şu da söylenebilir:
Türkiye siyasetinde ‘Demirel-Cindoruk zihniyeti’dir, Türkiye’ye özellikle 1990’lardaki ‘kayıp yıllar’ı yaşatan...
Ama benim Demirel ve Cindoruk’la ilgili esas hayal kırıklığım, 2000’li yıllarla ilgilidir. Türkiye siyasetinde akil adam rolü oynayabilirler diye düşünmüştüm bir ara onlar hakkında.
Yanılmışım.
Tam tersini yaptılar.
Türkiye’nin AB yolunu kesmek için uğraşanlarla birlikte gözüktüler.
Türkiye’nin AB yolunu kesmek için Kıbrıs’ta çözümsüzlüğe oynayan ‘Denktaşgiller’le birlikte oynadılar.
Türkiye’de birinci sınıf demokrasinin yolunu kesmek için ve bu amaçla Türkiye’yi ‘darbe ortamı’na sürüklemek için askerde ve sivilde kumpas kuranların safında gözüktüler.
27 Nisan’a sahip çıktılar.
367’ye sahip çıktılar.
Yüzde 47 oyla iktidar olmuş AKP’yi kapatmak isteyen ‘yargısal darbe’ zihniyetine ses çıkarmadılar.
Ve son olarak da:
Ergenekon’dan yana durdular.
Bugün de aynı yerdeler.
Üstelik şimdi, adı ‘Demokrat’ olan bir partiyi ele geçirmek için harekete geçmiş durumdalar.
‘Askercilik’le, ‘Ergenekonculuk’la demokratlık ne zamandan beri bağdaşır hale geldi ki?
Bu durumdan Menderes’lerin ruhu eski deyişle muazzeptir, azap çekmektedir herhalde...

AHLAR ÇİKSİN
15-05-2009, 16:10
Yazarlar HÜSEYİN GÜLERCE
h.gulerce@zaman.com.tr

............Ergenekon'dan daha tehlikeli... ....

İddia olunan Ergenekon Terör Örgütü davası, Türkiye'yi belki de üç asırlık keşmekeşten, kurumlar arası çekişmelerden, sahipsizlikten kurtaracak kadar önemli. Bu davada adalet tecelli ettiğinde, Türkiye yeni bir yola girecek. Millet iradesinin her türlü vesayeti elinin tersiyle ittiği, özgürlüklerin genişlediği, hukukun üstünlüğünün sağlandığı, herkesin hesap verebildiği bir yol bu.

Kısaca demokratikleşme yolu... Yol, engebeli, çetin ve zor bir yol. Ama geriye dönüşü yok.

Zorluğun büyüklüğü, direnenlerin; anayasal kurumlar, iş dünyası, medya gibi etkili güç odaklarından oluşması... Fakat en büyük zorluk, bir zihniyetin değişmemekte inat etmesidir. Bu zihniyet, Ergenekon'dan daha tehlikelidir. Çünkü Ergenekon davası 40-50 kişinin ceza almasıyla sonuçlansa, birkaç emekli general ve sivil, darbecilikten hüküm giyse bile, bu zihniyet yaşadıkça, güç merkezlerine cesaret verdikçe, yarın aynı hukuk dışı yapılar, milleti, devleti ve geleceğimizi tehdit etmeye devam edecektir.

Bugün o zihniyetin varlığını ve gücünü, bir olaydan hareketle sizlere hatırlatmak istiyorum. Ergenekon davasıyla ilgili en hayatî gelişme; Danıştay saldırısı davasının bu dava ile birleştirilmesi kararıdır. Pekiyi daha saldırının yapıldığı ve cinayetin işlendiği gün (17 Mayıs 2006) bugün yargısız infazlardan şikâyetçi olan bu zihniyetin sahipleri, acaba ne demişlerdi?

Milliyet gazetesinin ertesi günkü tam sayfa manşetinden başlayalım: "LAİKLİĞE KURŞUN. Tanıyanlar anlatıyor: 28 yaşında, dindar, ülkücü..." Hürriyet gazetesinin haberlerinden derlediklerimle devam edelim:

"Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 'Danıştay'a yapılan saldırının aslında laik Cumhuriyet'e yapıldığını, saldırıya neden olanların tutum ve davranışlarını yeniden gözden geçirmeleri gerektiğini' belirterek, "Laikliği çeşitli biçimlerde yorumlayarak, içini boşaltıp demokrasiyi, dolayısıyla devlet rejimini yıkmaya kimsenin gücü yetmeyecektir." dedi. "YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç, 1 saat süren toplantının ardından Rektörler Komitesi'nce hazırlanan basın açıklamasını okudu. "Bütün bu gelişmeler laik Cumhuriyet'e yönelen tehlikenin ne denli vahim boyutlara ulaştığının açık bir göstergesidir." dedi.

"Danıştay Başkan Vekili Tansel Çölaşan, "Bunlar türban kararından ötürü... Toplumsal mutabakatı bozanlar suçludur. Onlar kendilerini biliyor."

"18 Mayıs 2006. Cenazede hükümete protesto. Tören için Danıştay'a gelen Bakan Gül, "Hükümet istifa" sloganlarıyla karşılandı. Kalabalık, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarını ise alkışladı. "Türkiye laiktir, laik kalacak", "Mollalar İran'a" ve "Hükümet istifa" sloganları atıldı. Bakanlar Çiçek ve Şener darp edildi. "Halkın, cenaze töreninde bakanlara gösterdiği tepki konusunda Demirel, "Büyük infiale kapılmış halkın ne zaman ne yapacağı konusunda yorum yapmak mümkün değildir." dedi.

"Törene katılmayan kuvvet komutanları Sıhhiye Orduevi'nden yürüyerek Danıştay'ın önüne geldiler. Askerler, vatandaşlar tarafından alkışlarla karşılandılar. Bu sırada, "Atatürk'ün ordusu, şeriatın korkusu" sloganı atıldı.

"19 Mayıs 2006. Danıştay, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay başkanları ve başsavcılar, Anıtkabir'den sonra saldırının gerçekleştiği binaya geldiler. Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu'nun okuduğu ortak metinde, "Bu saldırı dolayısıyla, yargı dışında da laik, demokratik devlet düzenini koruma görevleriyle yükümlü olanlara, bu görevlerini tekrar hatırlatıyoruz." (Hiç yargı temsilcilerinden böylesine açık darbe daveti duydunuz mu? H.G.)

Baykal, "Siyasete kan bulaşmıştır. Başbakan, ektikleri zehirli tohumlar kanlı zakkumlarını açınca muhalefeti suçluyor. Sorumluluktan kurtulamaz, Başbakan hezeyan içinde. Bir an önce Türkiye'yi nereye sürüklemekte olduğunu görsün, aklını başına alsın." dedi.

Bunları okurken, Uğur Mumcu'nun cenaze törenini, Cumhuriyet mitinglerini, daha nicelerini hep hatırlamışsınızdır... h.gulerce@zaman.com.tr
15 Mayıs 2009, Cuma

AHLAR ÇİKSİN
16-05-2009, 22:35
http://****************/~umutfmx/

.........Sızlanma Şikayet yok ........


Bugünden itibaren, şikayet ve sızlanma yok. Her gün yatağa gücümüz oranında görevimizi yapmanın huzuruyla girelim.
Bakara suresinin en sondan bir önceki ayette
"Allah, hiçbir nefse gücünün yetmeyeceği yükü teklif etmez" buyurur.

Siz, eşinize karşı görevinizi yerine getiriniz ve gerisine karışmayınız.
Anne ve babalar, çocuklarına karşı görevlerini yerine getirseler çocuklarından sızlanma konusunu yok ettiklerinden şikayetçi de olmayacaklardır.
Gelin, kaynanaya karşı, kaynana, geline karşı sorumluluklarının bilincinde olsa ve sorun çıkarmasa sızlanma da olmayacak.

Hükümetler, görevlerini tarafsız olarak yerine getirseler, vatandaştan şikayetçi olamazlar, vatandaşlar da kendi işlerini yapsalar, hükümetlerden şikayetçi olmazlar.
"Dış ülkeler bizi tanımıyorlar, bizi anlamıyorlar" diye sızlanmanın anlamı yok.
Biz, kendimizi tanıyor muyuz?
İmam-Hatipler kapatıldı, Kur'an Kurslarına kilit vuruldu, ne olacak bizim halimiz? Diye sızlanmanın faydası yok.

Hemen duruma göre tavır alınacak, liselerin karşısına, yan tarafına yurtlar yapılacak, kurslar açılacak, burslar temin edilecek ve liseler, İmam-hatip haline getirilecek.
Kolunu kaldırmadığı halde tutunacak dalı olmadığından şikayet edenler, gerçeklerle yüzleşmekten korktukları için hep hayal kuranlar ve "Hayallerim suya düştü" diye yakınanlar, üşütürüm endişesiyle hiç dağa çıkmadığı halde "Güvendiğim dağlara kar yağdı" diye sızlananlar, hastalık hastası olduğu için doktor tavsiyesi olmadan hapı yutanlar, olmayanı işitenler, tembellikten canı sıkılanlar, gündüzü gece görürler, herkesi hırsız sanırlar, baharın çiçeklerini kışın karı zannederek üşürler.

Sevgili peygamberimiz buyurur:
"Kim insanlar helak oldu" derse o helak olanların başında gelir. (veya bir rivayette) helak edenlerin arasındadır" buyurmuş. (Ebu Davud, Edeb, Hadis 4983)

Hadisi şerh eden Hattabi: "Bu sözü ayıplamak için dahi söylememek gerekir. Ayıplamak için veya kendisinin faziletini anlatmak için söylüyorsa yine helak olanlardan olur" diyor.
Çözüm üretme durumunda olanlar, kendi aralarında konuşurlar ve olumlu yönde çareler üretirler.

Yoksa "Gül dalında niçin diken besleyelim? Öyleyse gül neslini kurutalım" diyenlerden oluruz.
Biz, toplum doktorları gibi davranacağız. Hastalıkları bileceğiz. Mikrop korkusundan mikrop üretme istasyonları kurmayacağız.
Rabbin şifa hazinesi Kur'an'dan çareler arayacağız.
Ama hastamızın hastalığını el aleme teşhir etmeyeceğiz.

Gündüz vakti kadınlar, koyun sürüsünü sağarken aç bir kurt sürüye saldırır. Korkudan bir araya gelen kadınlar hep birden: "Amanın aramızda bir erkek olsaydı." derlermiş.
Bakmışlar ki, çoban da kadınların arasında o da aynı şeyi söylermiş. "Amanın bir erkek olsaydı" dermiş.

Kadınlar çobana dönüp: "Sen erkek değil misin?" demişler. Çoban erkekliğini hatırladıktan sonra kurdun üzerine yürür ve kurt da kaçar gider.

Çoban, kurtla arkadaşlık yaparsa kuzulara yazık eder. Devleti yönetenler, kurt gibi adamlarla arkadaşlık yapar, onların yazdıklarını okur, onlara kulak verir, mutabakatı halkla değilde kurtlarla yaparsa millete yazık eder.
İçimizdeki kurt bizi de yer bitirir.

O, yün içinde gelişen kurt gibi içimizden büyür ve bizi kemirir.
Burada bahsettiğim "Şikayet" bir hakkın elde edilmesi için yetkili makama yapılan şikayet değildir.
Sızlanma anlamına gelen şikayettir.
Yüreğimiz sızlasa da, burnumuzun direği sızlasa da sızlanmadan çare üretmeye devam edeceğiz.

Hani başkası düşünce ukalalık yapıp "Çürük tahtaya basmasaydı" deriz de kendimiz düşünce "tahta çürükmüş" deriz ya işte öyle bir şey.
Hastalıktan şikayet değil, sabırla hastalığın gıdası olan ilaçları vererek misafiri ağırlamaktır.
Kanımızı emen keneden şikayet yerine keneyi defeden çare üretmek gerekir.
Dinime düşman kurum ve kuruluşlardan sızlanmak yerine zararlarını kâra çevirmek gerekir.
Ateşin görevi yakmak, akrebin görevi sokmak olduğuna göre sızlanmanın, şikayet etmenin, sorun üretmenin faydası yok.

Sevgili peygamberimiz, Taif halkını İslâm'a davet için gittiğinde şehrin yöneticileri, şehrin ayak takımını kışkırtıp efendimizi taşlatmışlar.
Efendimiz, şehrin dışında bir gölgelikte Rabbine yönelmiş ve "Allahım, gücümün zayıflığını, çaremin azlığını ve insanların gözünde değersiz görülüşümü yalnız Sana şikayet ediyorum..." Diye dua etmiş. (İbn-i Hişam, Sire ve İbn-i Saad, Tabakat)
Yani Taif halkını şikayet etmemiş ve kendisinin gücünün zayıflığını ve çaresinin azlığını şikayet etmiş


Mahmut TOPTAŞ

AHLAR ÇİKSİN
18-05-2009, 16:12
M. NEDİM HAZAR

n.hazar@zaman.com.tr
............Cindoruk ve bisiklet.......

Bizzat şahit olduğum iki olayı naklederek önceki gün meydana gelen bir hadiseyi dikkatinize sunacağım.Yaklaşık 9 yıl önce bir vesile ile Kopenhag'da bulunuyorduk.
Sevgili kardeşim Hasan Cücük, bizi sokaklarda gezdirirken kentin belediye başkanına denk gelmiştik. Açıkçası kendi ülkemizde en kıytırık belde belediye başkanlarının bile eş-dost, yaren, ahbap, bürokrat, halayık ile gezdiklerine aşina olduğumuz için şaşırmıştık. Hasan, beni şoke eden bir şey daha söylemişti: 'Başbakan, bisikletle işe gidip gelir!'

Son yerel seçimin hemen öncesinde bir şehrimizde ziyaret amacıyla bulunuyordum. İsmini bilerek vermiyorum, zira siyasîlerimiz her sektörden daha fazla alıngan ve intikamcı olduğu için kimsenin üzülmesini ve bedel ödemesini istemem. Her neyse... Şehrin yerel kanallarından birinin sahibinin odasında sohbet ederken birden kapılar açıldı. Belediye başkan adaylarından biri o akşam canlı yayına konuktu ve televizyon binası bir anda ana baba gününe döndü. Abartmıyorum, onlarca tuhaf insan doluştu televizyonun oda ve koridorlarına. Mutfakta bile oturacak yer kalmamıştı. Gerçi o aday seçilmedi ama seçilseydi ortaya çıkacak belediye tablosu hakkında fikir veriyordu ve daha acısı, bütün partilerin adayları için tablo aynıydı.

Eminim hepimiz benzer tablolarla defalarca karşılaşmış ve defalarca –sessizce de olsa- kınamışızdır. En azından tıkanan trafiğin içinde bir dolu eskortuyla gelip geçen siyasî ve bürokratları görüp bu hissi yaşayanımız çoktur. İşte bu nedenle yeni Sanayi Bakanı'mızın Kocaeli'nde yaptıklarını ve söylediklerini canı gönülden destekliyor ve takdir ediyorum. Nihat Ergün'ün yaptığı şey gündelik bir çıkıştan çok daha fazla anlam ihtiva ediyor/etmeli bence. Ülke bir yandan Cindoruk/Demirel ekürisi ile yine siyasetin sığ, jakoben ve soğuk bataklığına çekilmeye çalışılırken diğer yandan Sanayi Bakanı'nın hareketi ile ilkellikten kurtulmaya çabalıyor.

Cumhuriyet mitingleri gibi...

Ne kadar romantik ve özgürlükçü görünüyor değil mi; birtakım insanlar ve sivil toplum kuruluşları, demokrasi ve özgürlük için yürüyorlar! Manzara öyle gösterilmeye çalışılıyor ancak illüzyonun arkasına baktığımızda manzaranın tam tersi olduğunu görmemek için aptal olmak lazım sanırım. Talep edilen şey, Ergenekon soruşturmasının derhal durdurulması, tutukluların serbest bırakılması, eh bir de mevcut iktidar alaşağı edilirse yeme de yanında yat! Onca bombalar, silahlar, cephaneler, krokiler, belgeler filan sümenaltı edilsin isteniyor. İsteniyor ki, toprağın altında saklanan bu cephane ve teçhizat hiç ortaya çıkmasın, planlar ve krokiler ele geçirilmesin...

Peki ne olsun?..

İstenilen şey şu mu: Bu silahlar ve krokiler bir gün uygulanmak üzere ortaya çıksın, birtakım karanlık eylemler yapılsın ve holding medyacıları manşetten halkı ezsin, sindirsin, birileri sokağa dökülüp miting yapsın, bunama siyasetçiler de iktidarda istedikleri kararlara üç kuruşluk menfaat için imzaları atıversinler?

Bu mu?

Bir toplumun değişmesi ve gelişmesi bir günde ve gökten zembille iner gibi olmaz. Önce biz değişeceğiz... Bunamalardan umut beklemeyecek, yerelinden geneline kadar siyasetçi ve yöneticilere ne kadar yalakalık yaparsak o kadar karnımızın doyacağına inanmaktan vazgeçeceğiz. Belediye başkanı, milletvekili, bakan ve başbakanın bizim gibi ölümlü insanlar olduğunu daima bilecek ve bizler gibi sıradan insanlar oldukça yüceleceklerine hem inanıp hem de inandıracağız. Tamam; sayın bakanın gezilerine bisikletle gitmesini isteyebilecek kadar kör romantizm peşinde değiliz, ancak bu ilkel tablonun da değişmesini talep etmek hakkımız.

18 Mayıs 2009, Pazartesi

AHLAR ÇİKSİN
20-05-2009, 10:25
http://****************/~umutfmx/
UMUT_RADYO_HUZURUN ADRESİ

.........Rahmet insanımız nereye gitti? ........




‘İslam ve Rahmet Toplumu’ benim, birkaç mevsim, verdiğim bir konferansın başlığı.

İslam ile terör arasında irtibatlar kurma yolunda gelişen uluslararası bir propaganda mekanizması karşısında, İslam’ın ‘Rahmet çağrısı’nı anlattım uzunca süre.

Bu konu, hâlen anlatılmaya değer.

Çünkü, dünya ne kadar İslam’ın rahmet iklimine muhtaçsa, İslam toplumları da, benzeri bir rahmet açlığı yaşıyor.

O konferansta son cümlelerim şöyle olmuştur:

“İslam, çağın ve insanın rahmet çağrısına cevap verecek ilahi ölçüler manzumesidir. İslam’ın bu rahmet iklimini insanlığa sunacak olanlar, İslam’ın bağlıları olmak gerekir. Ama ya İslam’ın bağlıları, bizzat, İslam’ın rahmet iklimini kendi yüreklerine taşıyabilmiş değillerse... O zaman insanoğlunun rahmet çağrısı boşlukta kalmayacak mı?”

Evet, günün sorusu bu değil mi?

Geçtiğimiz iki haftaya iki büyük hadise girdi.

Birisi Mardin’in Bilge köyündeki 44 kişinin canına mal olan vahşetti, diğeri, İstanbul’daki Avrasya İslam Şûrası idi.

Bu iki olayda, iki önemli şahsiyetin birbirini bütünleyen sözleri öne çıktı.

Birisi Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’na aitti. Sayın Bardakoğlu, 44 kişinin katledildiği Bilge köyü faciasına temas ederek şunları söyledi:

“Din, bu tür acılardan sonra, sabrın ve hayır duaların yapılacağı bir araç olmamalıdır. Bilakis din, bu acıların yaşanmasını önlemelidir. Toplumun, bir merhamet şuuruna ihtiyacı var. İç dünyamızda merhameti, sevgiyi, saygıyı yaygınlaştırmamız gerekiyor. İç dünyamızı imar etmeden, evlerin binaların anlamı kalmıyor.”

Başbakan Erdoğan ise, Avrasya İslam Şûrası’na katılan 42 ülkeden 80 küsur din alimine hitaben şunları söylüyor:

“Her sözüne esirgemek ve bağışlamakla başlayanlar kan ve gözyaşından kurtulamıyor, terörist yaftası yiyor, geri kalıyor, yoksul kalıyor, hak ve hukuk noktasında kötü bir sicille anılıyorsa ters giden bir şey var demektir.

Alnı secdeye varan bir insanın hangi sebeple olursa olsun bir başka insanın canına kıymasını izah edemeyiz. İşte Mardin’de 44 vatandaşımızın acımasızca katledilmesi olayı. Çocuk, kadın ve insanlar, 44 insan. Hiç bunun izahı yok. Bugün Afganistan’da yaşananları terazinin hiçbir kefesine sığdıramıyoruz. Irak’ta yaşananları terazinin hiçbir kefesine sığdıramıyoruz. Bütün bu katliamları hangi bilgiyle izah edeceğiz? Şûra bunlara cevap bulmalıdır.”

Secde hâlindeki insanlara kurşun sıkanlar bizim içimizden çıkmışsa...

Irak’ta Sünni veya Şii camiini bombalayanlar bu coğrafyanın insanları ise...

Afganistan’da iç savaşlarla boğuşanlar kendilerini Müslüman olarak tanımlıyorsa...

Mısır’da işkencehaneler varsa...

Türkiye’de 2009 yılı mayıs ayında, dipçikle bir çocuğun başı kırılıyorsa...

Sokakta yere düşen kadın saçlarından tutulup sürükleniyorsa...

Bizim, dünya edebiyatına giren ‘Yufka Müslüman yüreğimiz’ nereye gitti, diye sormak yanlış mı olur?

İslam’ın bir ‘Rahmet dini’ olduğunda şüphe yok.

Gerçek Müslüman’ın bir ‘Rahmet insanı’ olacağında şüphe yok.

Gerçek bir İslam toplumunun ‘Rahmet toplumu’ olacağında da şüphe yok.

Ama bizim, İslam coğrafyası diye nitelenen bu topraklarda yaşayan insanların, bireyler ve toplumlar olarak İslam’la ilişkimizin hangi seviyede olduğunu sorgulamak lazım.

Zatına rahmeti yazan, yani rahmeti bir manada kendi zatı için kanunlaştıran, zulmü ve zalimleri sevmediğini bildiren, insanın kendi kendine zulmetmesini bile yasaklayan, özetle, rahman ve rahim olan bir Rabbin kuluyuz. Veduddur O. Sevgi doludur.

Onun huzuruna ellerinden kan damlayarak çıkabilmeyi nasıl tasavvur edebilir bir Müslüman?

Onun huzuruna çıkma bilincini kaybetmemişse...

‘Âlemlere rahmet olarak gönderilen’ bir Peygamber var önümüzde.

Hayata veda edeceği günlerde “Kime haksız yere vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun.” diyen bir rahmet önderi O (s.a.)

Çağının vahşet ortamına İslam’ın barışını getiren O (s.a.)

Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi bile normal gören kalpleri vahşet tortusundan kurtaran O (s.a.)

Karınca yuvalarını yıkmayı, hayvanlara ağır yük yüklenmesini, hayvanların bile dövülmesini yasaklayan O (s.a.)

Ebediyyet âleminde O’nun sancağının altına buluşmayı nasıl hayal edebilir, O’nun şefkat damarından beslenmeyen, yüreğine zulüm karalığı çökmüş insan?

Onunla buluşma özlemini nefsi savruluşlar içinde kaybetmeden.

Kur’anımız, okuyanın yüreğine, rahmet taşır.

İnsanın, kan dökücülük ve fesat çıkarıcılık damarlarını tedavi etmek ve her ayetiyle bir rahmet damarı inşa etmek için gelmişken...

Yaşadığımız tüm ortamlarda mazlumlar üreterek, öfkeleri iman hâline getirerek nasıl Kur’an’ın iklimine sokulabiliriz ki?

İslam, adıyla sanıyla bir mutlak barış dini. Onun olduğu yerde güven olmalı, huzur olmalı, sevgi olmalı, selam ve selamet olmalı.

Müslüman her işine ‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla’ başlar.

Yani her işi, icra edildiği ortama, Halik’ın rahmetini taşımalıdır.

Evde, sokakta, iş yerinde... Savaşta bile insanlığından kopmamalı Müslüman.

Çocuklara, kadınlara, yaşlılara, savaş dışında bulunan din adamlarına dokunmamalı, ağaçları kesmemeli, yakmamalı...

Kin savaşı, öfke savaşı, benlik savaşı olmamalı Müslüman’ın savaşı...

Yüreğini korumalı Müslüman...

Yüreği merhametle dolmalı.

Yüreğinde zulmün tortuları bulunmamalı.

Yürek yıkmamalı Müslüman.

Neresinden bakılırsa bakılsın, İslam - Müslüman ilişkisi, mutlak rahmete doğru olmak zorundadır.

Şayet Müslüman’da rahmetten başka bir görüntü varsa, o zaman, onda İslam’dan başka din de var demektir.

Oysa İslam, Müslüman’da İslam’dan başka bir din bulunmasını kabul etmiyor.

Namazda eğilip kalkıyor, ama yüreğiniz Rabbin huzuruna durmuyorsa, yüreği başkaları aldı da gitti demektir.

İslam, insanın tüm uzuvlarının, Kur’an ve Rasulullah’tan gelen ölçülerle gerçek dirilik içinde bulunduğunu bildiriyor.

Allah’tan ve Rasulullah’tan gelen ölçülerden her kopuş, bir tür ‘dirilik’ten kopuş, diğer ifadeyle bir tür manevi ölüm olarak değerlendiriliyor.

Onun için ben, ara sıra kalplerimize bakmamız gerektiğini düşünüyorum.

Kalplerimize, ellerimize, ayaklarımıza, gözlerimize, dimağımıza...

Biyolojik canlılığa sahip, ama manevi dirilikten yoksun uzvumuz var mı?

Hangi uzvumuzu kim kullanıyor?

Bu soru, hangi uzvumuz, rahmet-i ilahiyeden kopmuş bulunuyor, sorusuyla eş anlamlıdır.

Allah ile beraberlikten kopanın yanına, Kur’an bilgisine baktığımızda, Şeytan’ın sokulacağı bildiriliyor.

Bu cidaller, bu kavgalar, bu öldürmeler, bu cinayetler, bu gadrler... kesinlikle Müslüman’ın işi değil.

Bir şeyler kaybedilmiş olmadan Müslüman’ın eli kana bulanmaz.

“İslam’ın yüzde kaçı kaldı bu kötülükleri icra edenlerde?” diye sormak lazım gerçekte bu işlere bakarken...

Başkan Bardakoğlu’nun işaret ettiği ‘Merhamet şuuru, içimizin imarı’ güzel bir söz.
İslam ya da Kur’an, ya da Allah inancı, ya da Peygamber sevgisi, duvara asılacak bir şey değil. Bunlar, bir Müslüman kişiliğin harcı olacak ana umdeler... Kişiliğin yapı taşları...
Allah Rasulü (s.a.) toplumların kıyameti için ‘Herc’e dikkat çekiyor. Herc’i de ‘Öldürme, öldürme’ diye tanımlıyor.
İslam toplumlarını bu ‘ölüm’ ikliminden çıkarmamız gerekiyor.
Ta ki çağa, İslam’ın diriliş mesajını taşıyabilelim... :clover:

Ahmet Taşgetiren

AHLAR ÇİKSİN
22-05-2009, 10:42
İbrahim Kahveci
ikahveci@yenisafak.com.tr
22 Mayıs 2009 Cuma
İstanbul zirvesinde tehlikeli hareketler

Son iki gün oldukça yoğun bir trafik yaşadık. Ekonominin yoğun trafiğine bir de malum İstanbul trafiği eklenince haliyle saatler akıp gidemedi.

Hükümetin önemli projelerinden olan İstanbul'u finans merkezi yapma hamlesi özel sektör tarafından gerçekleştiriliyor. Önceki gün sabah 28-29 Mayısta gerçekleştirilecek "Forum İstanbul 2009"un program değerlendirilmesi gerçekleştirildi.

Özel sektörün sorunlarını hükümete aktarmayı da amaçlayan ekonomi formunda konu "Dünya finansal ve ekonomik krizinden 2023 Türkiye'sine" başlığı seçildi. Foruma katılımın özellikle yurtdışı ayağı oldukça dikkat çekiyor.

Dün ise bir başka toplantıda DEİK Brezilya buluşmasını gerçekleştirdi. Özellikle krizlerle adı eşit hale gelen Brezilya'nın şu anda nasıl başarılı bir noktaya taşınmış olduğu herkesin dikkatini çekiyor. Bir dönem aynı sınıfta anılan ülke olmamıza rağmen şu anda aramızda ciddi bir fark oluştu. Brezilya krizde IMF'ye para veren ülke iken Türkiye IMF kapısında anlaşma peşinde koşuyor.

Türkiye'nin IMF serüveninin birden nerede ise her kesim tarafından istenen noktaya taşınmış olmasını aylardır çözemiyorum. Neden IMF'ye bu kadar ihtiyaç duyduk? Oysa özel sektörün dış borçlanmasını "onların sorunu" diye dışarıda bırakan bir düşünce vardı. Kamu ise iç borç oranını AB standartlarının bile altına düşürmüşken ve dış borcu nerede ise hiç artmamışken biz IMF kapısında umut bekliyoruz. Neden?

Türkiye'nin IMF anlaşmasına oynandığı söylenen bir pozitif farklılığı son aylarda menkul kıymet piyasalarında zaten fiyatlanmıştı. Ama dün inanılmaz bir başka gelişme yaşandı. Bir gün önce borsada yüklü alımlar gerçekleştiren bir yatırım şirketi "IMF ile anlaşma yakın" diye rapor yayınladı.

Ya onlar bizi bizden iyi biliyorlar;

Ya da onlara bizden yakın birileri var.

Her halükârda IMF anlaşması artık mide bulandırıcı boyuta geliyor. Ayakları üzerinde duramayan bir yapıya kim nasıl yol açtıysa; IMF'ye ihtiyaç nerede duyuluyorsa orası sorumluluğu üstlenmelidir. Bugünlerde IMF oyunu, İstanbul Finans Merkezi projesinin ne kadar da hassas olduğunu göstermiş oluyor.

SPK acilen rapor oyunlarına yabancıları da almalıdır. Nereden çıktı bu tahmin; kimden alıyorlar bilgileri? Bu ülkede Enron skandalına benzer sayısız örneklere yeni rapor skandalları eklenmemelidir.

Dün gerçekten sevindirici bulduğum bir başka gelişmeyi daha aktarmak istiyorum. Reklâm sektörünün sorunlarının ele alındığı toplantıda Güngör Uras çok önemli bir soru sorarak basının durumunu açtı.

Krizde reklâm gelirlerinin düşmesine çare arayan sektör KDV indirimini de içeren tedbirleri hükümetten isteyeceğini açıklıyordu. Oysa Uras "krizi basın olarak biz de derinleştirmedik mi?" diye adeta bam teline dokundu.

Beni sevindiren gelişme ise bu sorunun cevapları oldu. Evet, birçok haber karşı veya beri diye tarif edilen basın ayaklarında yanlı veya yanlış verilebildi. Adeta haberin içinden cımbızla çekilerek kötümser taraflar manşete çıktı. Veya tersi olarak iyi taraflar da manşete çekildi.

Ama gazetelerin ekonomi ayağı artık bir gemide aynı yolcular olduğumuzu görmeye daha yakın. Gazetelerin ekonomi bölümlerinde yakalanmaya çalışılan ortaya yaklaşım diğer basın ayaklarına da ders olabilir.

Bizler ekonominin aynasını tutuyor ve halka bilgileri aktarıyoruz. Ekonomi üzerinden siyaset hepimizi batırıyor. En somut örneği ise krizde reklâm gelirleri düşen basın sektörünün yolunun "kriz teğet geçer" sözüne sahip Başbakan'a düşmesi gibi.

Türkiye artık krizi değil, çözüm yollarının alternatiflerini ve fırsatları gündeme taşımaya başlamalıdır. Ve bu görev başta İstanbul'da adeta zirve yapan forumlara ve basına düşmektedir.

Şikâyet değil çözüm isteme zamanı!

AHLAR ÇİKSİN
22-05-2009, 10:47
İbrahim Kahveci
ikahveci@yenisafak.com.tr
13 Mayıs 2009 Çarşamba
Borsalara aldanmayın, iş ciddi!

Küresel ekonomik krizle beraber finansal hareketlerin uyumu veya aslında uyumsuzluğuna yeniden değinmem gerektiğini hissediyorum. Aslında konuya geçen hafta ilk olarak "finansal baharda işsizlik rekor kırar mı?" ve "doların düşmesi ne kadar gerçek" yazılarımda değinmiştim.

Konunun çok önemli olması nedeniyle yeniden benzer düşüncelerimi aktarmak istiyorum. Çünkü bu günlerde finansal baharın meyvelerini yemeye başlayan bir ekonomik ortam ile aynı baharı kısmen hissetmeye başlayan reel sektör ile karşı karşıyayız. Ve ilginçtir ki her ağızdan artık krizin dibini gördüğümüz beyanları çıkıyor.

Acaba bu durumlar ne kadar gerçek? Gerçekten krizin en dibini gördük mü? Gerçekten finansal yani borsalarda yaşanan kısmi iyileşme, reel sektör için bir öncü işaret olarak toparlanmanın başlangıcı kabul edilebilir mi?

Hayır!

İki yazımda da belirttiğim gibi finansal tepkiler aslında ekonomik gerekçeler dışında, kendi içsel yapılarından beslenen bir hareketler yumağı olarak görülmelidir. Gerçek bir reel ekonomik toparlanma için asıl önemli olan süreç bu tepkisel hareketlerin ardından oluşacak hareket bandıdır.

Birkaç örnek vermek istiyorum. İMKB-100 endeksi 2000 yılı Nisan ayından Eylül'e kadar ortalıkta hiçbir problem yokken 20 binlerden 11 binlere gerilemişti. Hatta ortalıkta yine iyiye gidiş işareti olmazken bir anda 11 binlerden 15 binlere sıçrayabilmişti. Burada dikkat ediniz ki her bir hareket yüzde 50'lik bir oranı ifade etmektedir.

Hatta o tepki hareketlerinin her biri kazanç ve kayıplara göre yüzde 100'e varan birer ralliye dahi benziyordu. Oysa o hareketli dönemin ardından asıl büyük kriz birden patlayıverdi. Ve yıllarca süren bir yatay bant hareketi yaşandı.

Bugünlerde borsalarda önemli bir yükseliş hareketi gözleniyor. Nerede ise tüm dünya borsaları önemli bir tepkisel hareket içerisinde yükselişler yaşıyor. Ama aynı zamanda son birkaç aydır reel sektörlerden de dipten kurtuluş haberleri gelmeye başlıyor.

Sanki arada bir uyum varmış gibi bir intiba oluşuyor. Ama biz geçmişteki borsa hareketlerinden sıkça gördük ki; tepkisel hareketler gerçeği yansıtmaktan çok uzakta kalabiliyor. Hatta borsaların krize giden yolda öncü işaret olmalarına rağmen krizden çıkışlarda öncü olmak yerine geriden izledikleri daha sık görülüyor.

Bunlar bugün neden önemli? Eğer ekonomiye bir miktar piyasa gözü ile bakacak olursak yarın çok önemli tedbirlerde ciddi zamanlama hatasına düşebiliriz. Geçici önlemleri almakta bile zamanlama hatası yaşayan ülkemiz daha önemli kalıcı tedbirlerde benzer hataya düşmemelidir. Artık lüksümüz kalmadı…

Türkiye açısından reel ekonomik krizin atlatılmasında ilk şok büyük zaaflar içerisinde geçildi. Bankalar kredi vermedi veya yenilemedi. Enerji fiyatları krizde düşeceği yerde artırıldı. Faizler finansal krizin başladığı dönemlerde bırakın düşürülmeyi yükseltildi bile. Ve bir çok etkenle beraber ülkemiz, krizin birinci adımını korku başlığı ile maalesef istenen düzeyde atlatamadı.

Şimdi ikinci adıma geçersek bizde de artık ekonomik panorama düzelmeye başladı. Artık enerji fiyatları (şimdilik doğalgaz ve acilen elektrik fiyatları) iniş trendine girmiştir. Bankaların kârları patladığı gibi, onlara yeni rakipler ve önlemler gelebilir. Ve hepsinden daha önemlisi Türkiye yeniden ekonomiyi tıkayan kalıcı sorunlara yönelik reform çalışmalarına ışık yaktı. Anayasa değişikliği bu yönde önemli bir adımdır.

Bu yazıyı yeniden yazmamın sebebini yeniden tekrar ediyorum. Dünya 2008'in başında finansal piyasalar yönünden çökmeye başlarken biz ekonomiyi soğutmaya yönelik faiz artırımlarına gidiyorduk. Yılın ortasında "ne krizi" diyorduk.

Oysa tehlike başlamıştı ve büyüktü. Ve şimdi aynı rehavet içerisinde ileriki zamanın yine büyük tehlikeler barındırdığını unutmamalıyız.

Henüz bitmedi. Daha ilk adımı yaşadık. İş ciddi; hem de çok!

AHLAR ÇİKSİN
25-05-2009, 08:58
Babanız generaldi.....
...... Çocukluğunuz nasıl geçti?.......
Doğduğumda babam 56 yaşındaydı......
En büyük ağabeyimle aramızda 20 yaş var......
Babamı kaybettiğimde 19 yaşındaydım.......
Babamla konuşabilmek isterdim. Babam opera dinlerdi, ağabeylerim Beatles. Bana bir şey ezberletmek yerine, soru sormayı öğrettiler.


Laiklik gitmez .........
Şeriat gelmez...............
Darbe gerekmez .............

Ünlü oyuncu Lale Mansur.......
Taksim’deki laik sanatçı yürüyüşüne neden katılmadı?.....
Ev işlerinde hamarat mı? Başörtüsü yasağına niçin karşı? AK Parti’ye oy verdi mi? Hidayete mi erdi? Hayrünnisa Gül ile Hatırla Sevgili’deki Nezahat’ın ortak yönü ne?.. ..
Geçen yıl ‘Laikperest’ kavramını ortaya attınız.....
....... Kimdir Laikperest?........
........ Laikliğe tapan mı?.............

Evet, öyle. Hepimiz laik olduğumuz için, katı tutumlu kişilere bir ad bulmak gerekti. Sadece laikliği alıp demokrasiyi dışarıda bırakıyorlar. ‘Esas olan laikliktir; ey ordu, asıl şimdi gelin!’ diyorlar. Biz zaten laik bir ülkede yaşıyoruz. Faşist ve otoriter bir rejim de laik olabilir. Benim istediğim bu değil. Aleviler, Ermeniler, Kürtler... bütün dini ve etnik kimliklerin özgür olması gerektiğini düşünüyorum. Genç kızken zannediyordum ki oy veriliyor, bir parti iktidara geliyor ve ülkeyi o yönetiyor. Böyle bir şeye hiç razı olunmamış meğer. Askerî vesayetin dışına hiç çıkamamışız.

‘Laiklik tehlikede, sessiz kalmayın’ temalı, Galatasaray’dan Taksim Anıtı’na yapılan sanatçı yürüyüşüne neden katılmadınız?
O yürüyüşe katılan herkesin ‘Ordu gelsin’ dediğini sanmıyorum. Fakat içlerinde darbe isteyenler var. ‘Önceki darbeler fasa fisoydu asıl şimdi darbe gerekiyor’ diyenler de var. Kaldı ki Türkan Saylan’a bile ‘Niye darbe istemiyorsun?’ diye kızanlar varmış, kendi ağzından dinledik.
Ferhan Şensoy’un bunu söylediği öne sürüldü.
Fakat, Ferhan öyle demediğini açıkladı. Bazı arkadaşlar hem Hrant’ın öldürülmesi davasının duruşmasına geliyor hem de darbe istiyor. E, Hrant’ı öldüren bu darbeci mantık, Ergenekon. Bu büyük bir tutarsızlık ve yorucu bir kafa karışıklığı.
Yani laikliğin elden...
Gittiği filan yok. Dahası komünizme, Kürt problemine karşı, devlet, dini duyarlığı kullandı. ‘Büyük komünizm tehdidi’ diye bir şey olmadığını yıllar sonra fark ettik.
Türkiye’ye şeriat gelmez mi?
Şeriat isteyen de vardır. Fakat bu bir tehdit boyutunda değil. AKP’yi tek renk gibi algılamak da hatadır. İçinde demokrat, liberal, solcu, dindar... her tür insan var.
Taksim’e yürüyen sanatçıların çoğu arkadaşınız...
Evet. Üzücü olan da bu. Aynı sofrada buluşamaz olduk. Her ideolojik kesim çok katılaştı. Müthiş bir kutuplaşma var ve bu beni çok rahatsız ediyor.
Dostlarınızın darbe istemesi sizi üzüyor mu?
Alışkınım desem? Sadece bu kadar katılık beni etkiliyor. Sözleriniz duvara çarpıp geri geliyor. Birbirimize giriyoruz ama seviyoruz da. Çünkü çok eski arkadaşız.
Darbe isteyenler, Atatürk’ü de kullanıyorlar mı?
Herkes kullanıyor. Ben, ülkem için istediğim şeyi kendi adıma ifade etmeyi tercih ederim. 70 yıl önce vefat eden bir lideri her şey için aracı kılmam.
CHP’ye neden kızıyorsunuz?
Hiçbir projesi yok. 25 yıldır savaştayız, kaç tane şehit verdik, kaç tane Kürt çocuğu dağa çıktı öldü... Hálá anlamıyorlar. Siz CHP’nin bugüne kadar ‘Şu konuda şöyle bir çözüm öneriyoruz’ dediğini duydunuz mu? Ne biçim iş anlamıyorum. Bu, Atatürk’ün verdiği parayla memuriyet gibi bir şey. Şahane paraları var, iktidara gelmeseler de olur. Sosyal demokratlıkla da alakaları yok
Başörtüsü yasağına neden karşısınız?
Bir yandan ‘Haydi kızlar okula’ öte yandan ‘Sen değil, sen başörtülüsün!’ Böyle bir saçmalık olabilir mi? İçki içen de, domuz eti yiyen de, ibadet eden de, düşüncesi dile getiren de bu ülkenin insanıdır. Özgür olmak için, önce özgürlükçü olmalıyız.
Ergenekon soruşturması size ne ifade ediyor?
Ergenekon soruşturmasıyla birlikte ilk defa bir şeffaflaşma imkanı doğdu. Susurluk’ta bu fırsat kaçırılmıştı. Çeteleşmiş ve suça bulaşmış derin devletten ilk kez böyle kapsamlı bir şekilde hesap soruluyor.
10 yıl kadar önce Düşünce Suçuna Karşı Girişim ekibindeydiniz, DGM’de yargılandınız. O süreci biraz anlatır mısınız?
11 yıl hapis istemiyle Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandım. Abdurrahman Dilipak’tan Doğu Ergil’e kadar farklı dünya görüşlerinden yazarların metinlerini bir araya getirip kitaplaştırıyorduk. Bin küsur kişi yayıncı konumundaydık. Yargı sürecinde ‘Bir daha yapmayın’ deyip bırakıyorlardı. Bizim derdimiz beraat etmek değil, kanunları değiştirmekti.
Vay canına...
Abdullah Gül bir centilmen
‘Sağcıdan sanatçı olmaz’ dediniz mi?
Demedim. Örnekleri var. Fakat doğrusu benim idealimdeki sanatçı muhaliftir, özgürlüklerden yanadır.
Vakit gazetesine röportaj vermeniz çevrenizdekileri şaşırttı mı?
Hem de nasıl! (Gülüyor.) ‘Bunu nasıl yaparsın?’ dediler. Söylediklerimi yazdıktan sonra, kimlikleri beni çok da ilgilendirmez. Doğrusu ben Vakit okumuyordum, böylesine ilginç olacağını da bilmiyordum. Vakit’in yadırganan bir yönü varsa, bu onların problemidir fakat, benim değil.
Açık Radyo, Greenpeace, Genç Siviller çevresindesiniz; F Tipi’ne karşı eylemlere katıldınız, Baskın Oran’ın kampanyasına destek verdiniz... Ve Hayrünnisa Gül’ün davetine de katıldınız...
E, çok hoş bir kadın. Abdullah Gül de çok iyi bir centilmen.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le yakın diyaloğunuz oldu mu?
Eşim (Cem Mansur) tüm Türkiye’deki yetenekli gençlerden oluşan bir orkestra kurdu. Ulusal Gençlik Orkestrası. Geçen sene Almanya turnesine çıkılacaktı ve para temin edilemediği için turne yapılamıyordu. Bu orkestra kurulurken Venezuela’daki benzer bir orkestra model alınmıştı. Orada, orkestrayı bizzat Chavez destekliyor. Ben de ‘Bir randevu alıp Abdullah Gül’e anlatayım’ dedim. Hayrünnisa Hanım, Abdullah Bey ve ben görüştük
. Abdullah Bey ‘Tabii ki, hemen destek oluruz’ dedi.
Cumhurbaşkanının yargılanması gündeme geldi, buna ne diyorsunuz?
Ah, çünkü barıştan söz ediyor!
Hayrünnisa Gül’le aranız nasıl?
Hatırla Sevgili’de benim eşimi askerler alıp götürüyordu. Bu olayın benzeri, onların da başından geçmiş. 12 Eylül döneminde Abdullah Bey’i götürmüşler ve o da sokağa çıkma yasağı varken tek başına evde kalmış... Bunun ötesinde, ben kendime yakın buldum Hayrünnisa Hanım’ı.
AK Parti’ye de hiç oy vermediniz.
Yo, vermedim ama AK Parti’nin kapatılmasına karşı yürüdüm. Bugüne dek görülmemiş reformlar yaptılar. Sivil Anayasa’dan yanalar fakat bazı konularda geri adım attılar.
25 yıldır evliyiz,
Evlisiniz...
Yarın (22 Mayıs), 25’inci yılımız doluyor. Ben de şaşıyorum. Demek ki paylaştığımız çok şey var. 25 yıl çok uzun, abarttık ama böyle. (Gülüyor.)
Evde neler yapıyorsunuz? Hamarat mısınız?
Yemek yapıyorum. Mantı açarım mesela. Fakat Cem çok kreatif yemekler yapıyor. Hattá bir yemek kitabı yazacak: Şefin Tavsiyesi. Bahçeyle ilgilenmeyi seviyorum. Kedilerimiz var.

MURAT MENTEŞ

AHLAR ÇİKSİN
01-06-2009, 16:03
........Dünya Osmanlı olacak........
Taraf - Istanbul - 01.06.2009

Share/Save/Bookmark Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült Bu haberi yorumla Arkadaşına gönder Yazdır

Tarihçi Kemal H. Karpat, ulus devletlerin geçmişte Osmanlı’nın yaptığı gibi kültür devletleri haline geleceğini söylüyor. Neşe Düzel’e konuşan Karpat, yakın gelecekte ulus devletlerin siyasi maskesi ve hırslarının törpüleneceğini, birer kültür devletine dönüşeceğini söylüyor. Karpat’a göre, Osmanlı İmparatorluğu geçmişte bunun örneğini kültürlere hâkim olmaya çalışmayarak verdi

- Cumhuriyet'in başında sert bir idareye ihtiyaç yoktu..........
..... Demokrasi denenseydi de şeriat gelmezdi..........
...... Cumhuriyet, Osmanlı'nın hazırladığı demokratik temeller üzerine oturdu......
............... Türkler tarihte hiç şeriatla yönetilmedi.................

- Türkler, İslamiyet'e ‘tek tanrı’ anlayışı nedeniyle çok rahat girdiler. Çünkü Orta Asya’da, beş bin yıl önce ‘tanrı’, ‘Tengri’ diye benzersiz yüce bir yaratıcı kavram geliştirdiler.

- Osmanlı devletinde ‘Yahudi medeniyeti’ oluştu. 19. yüzyılda sadece Yahudiler Osmanlı’dan toprak istemedi. Orduya ilk onlar katıldı. Askerî mekteplere girdiler, subay oldular.

AHLAR ÇİKSİN
07-06-2009, 13:08
Yiğit Bulut'un bu sözleriyle çarşı karışır__1__
Diğer MEDYA haberlerini okumak için tıklayınız...
Güncel meselelere dair cesur çıkışlarıyla tanınan Yiğit Bulut'un, sözleri gündemi sarsacak. Erbakan'ın en büyük günahı ne, Hürriyet'te bakın neler olacak?

Vatan Gazetesi yazarı Yiğit Bulut, ilginç bir ekonomist..........
Güncel meselelere dair cesur çıkışlarıyla tanınıyor. .......
Doğru bildiğini çekinmeden söylüyor. .....
...Bu tarz, bazen de başına iş açıyor tabii.

Geçtiğimiz günlerde 'Evrim teorisine inananlara inanamıyorum.' başlığıyla bir yazı kaleme aldı ve başını yine derde soktu! Oysaki yazısında dinî motif yoktu. Sadece 'big bang' teorisinin karşısına 'itici güç, yaratıcı zekâ' kavramlarıyla çıkmıştı. Hemen 'Mürteci misin?' sorusuyla karşılaştı. Bulut, köşesini kişisel zevklerine ayıran 'beyaz Türk' kimlikli yazar tayfasından hareketle "Şarabı yazmak serbest, millî-manevî değerleri tartışmak yasak!" diyor. Değerler ve beyaz Türk kavramlarından bahsetmişken Doğan Grubu'nun içinden biri olarak ilginç bir çıkış daha yapıyor. "Aynı değerlere sahipler." dediği Aydın Doğan ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasındaki kavgayı, araya giren grup içindeki bazı beyaz Türklerin tahrik ettiğini söylüyor. "Peki Aydın Doğan, bu tahrikçilere neden izin veriyor?" sorusuna "Bu gruba sızmış olabilirler ama mutlaka temizlenecektir." cevabını veriyor.

Doğan Grubu ile iktidar arasındaki kavgayı, beyaz Türkler çıkarıyor

'Evrim teorisine inananlara inanamıyorum' dediniz, mahalle karıştı...

Evet, ama ben yazımda hiçbir dinî motif kullanmadım. Sadece 'ilk itici güç' ya da 'yaratıcı zeka' dedim. Binlerce mesaj geldi. 'Siz mürteci misiniz, dinden bilime bakılır mı?' diye. Siz Türklükle, İslam'la ilgili bir şey söylediğiniz zaman kötü adamsınız. Değerlerimize sahip çıkmak ayıp mı? Ben bugün dini, yaratıcı kelimesini konuşurken korkuyorum. Anında bir saldırı başlıyor.

'Yazmasaydım keşke' dediniz mi?

Hayır. Bir şeylerin sorgulanması gerekiyor. O yazıyı olasılık hesaplarından, kuantum ve belirsizlik teorisinden yola çıkarak yazdım.

Yakın çevrenizden tepki aldınız mı?

İlk iki yazımda tepkiler geldi. Üçüncü yazımın sonrasında benim düşünceme transfer olanlar, 'kafam karıştı' diyenler oldu. Çünkü tek başına bilim, insanı hiçbir yere götürmez. Bugün klonlama yapabiliyoruz. Bana bir hücrenizi verin, Amerika'da sizden bir tane daha yaptırabilirim. Ama içindeki ruhu üfleyebilir misiniz? İnsanoğlunun, bilimin dolduramadığı tarafları dolduran bir mekanizmaya ihtiyacı var. Saygı duymuyoruz buna.

Saygı duyulmayınca da kamplaşmalar kaçınılmaz oluyor herhalde...

Türkiye'de farklı iki toplum var. Bir tarafta beyaz Türkler, bir tarafta başka bir toplum. Sentez toplumunu kuramadık. Çok sert Atatürkçülük yapanlar, diğerlerini dışladı. Atatürk öyle yapmadı ama. Atatürk'ün fotoğraflarına baktığınızda, sağında solunda, o karede mutlaka manevîyatı temsil eden biri vardır. Ama sonradan ortaya çıkan Atatürkçü kadrolar bunu anlayamadı. Bugünkü çatışma ortamına gedik.

Din, Atatürkçülük, çatışma demişken, irtica paranoyasının köpürtüldüğü dönemleri ekonomist gözüyle nasıl okuyorsunuz?

Adnan Menderes, istediği parayı bulamayınca 'Petrol Ofisi ve İş Bankası'nı satarım, yeni bir model oluştururum.' diye ortaya çıktığı zaman bir irtica dalgası çıktı. Menderes, gitti. Erbakan'ın en büyük günahı neydi biliyor musunuz? Dedi ki; 'Paramızı bankaya bir birimle veriyoruz, iki buçuk birim borçlanarak geri alıyoruz. Bir havuz sistemi kurun. Kamu bu havuz sistemini kullansın, kendi parasını çevirsin, bankalara faiz ödemesin artık.' Çok büyük bir günahtı bu! Bankalara giden yüksek faizin önünü kesmiş oluyorsunuz. Bir irtica tartışması patladı, Erbakan yok oldu gitti.

Ya Başbakan Erdoğan?

Başbakan Erdoğan, bugün bankacılık sektörüyle ilgili ne diyor? 'Neşter vurmamız gerekiyor.' diyor. 'Türkiye kan ağlarken bankalar katrilyon kâr edemez.' diyor. Peki Erdoğan'ın tepesinde dolaşan Demokles'in kılıcı ne? 'Mürteci!'

Erdoğan'la grup arasındaki tartışmayı nasıl görüyorsunuz?

Bugün aslında birbirine karşı görünen insanlar aynı kökten geliyor. Aralarında sanki bir kavga varmış gibi görünüyor. Araya giren beyaz Türkler bu kavgayı çıkarıyor. Kalkıp da işte 'ben bunu haber yaparım, siz de benim patronuma saldırırsınız' diye ortalığı tahrik ederseniz, çıkardığı kavgadan nemalanan insan olursunuz.. Ama araya giren bazıları bu kavgayı çıkarıyor, tahrik ediyor. Bu tuzaktan kurtulmamız gerekiyor.

Araya giren bu beyaz Türklerin tahriki niye peki?

Bu adamlar varlığını buna borçlu. Bugün Başbakan Erdoğan'la başkasını kavga ettirmek değil sadece. Geçmişteki hükümetlerle patronlar arasındaki kavgayı kimin çıkardığına bakın. Önce kavgayı çıkarıyor, kavgayı yönettiğini iddia ediyor, sonra yönettiği süreçten nemalanmaya başlıyor. Bu manevî bir nemalanma, makamsal bir nemalanma. Kavga çıkaran bu beyaz Türkleri aradan çekmemiz lazım. Bizim onlara ihtiyacımız yok. Bu, beni gerçekten çok rahatsız ediyor. 'Ben üzüm suyuyla yıkandım, sirkeyle duş aldım, şarap içtim, şu an beşinci kadehteyim, yazımı yazıyorum.' diyorsunuz Türkiye'de hiçbir şey olmuyor, 'Yaratıcı zeka var' diyorsunuz insanlar size saldırıyor. Ben bunlara 'babası üzüm olanlar' diyorum. Onlar Türkiye'de her türlü makama gelmek için ilerleyebiliyor ama kendini bu toplumun ortak dinamiklerinden görenler çok zorlanıyor.

Aydın Doğan bu tahrikçi beyaz Türk'lere karşı neden önlem almıyor? Tasfiye mesela...

Anlattıklarım şahsi fikirlerim. Kendisi olayı nasıl görüyor bilemem ama şunu söyleyebilirim: Siz çok büyük bir transatlantiğin sahibi olduğunuzu düşünün. O transatlantiğin içinde çarkçıbaşı hata yapacaktır, birinci kaptan hata yapacaktır... Büyük medya grupları içinde bu olaylara müdahale etmek çok kolay değil. Aydın Bey, medyada son derece objektif kriterlerle haber yapılmasını prensip edinmiş bir insan. Kendisi mutlaka yanlış gördüğü yönleri düzeltecektir. Bu grupta o tip insanlar araya sızmış olabilir ama orta ve uzun vadede mutlaka temizlenecektir.


Ali Kırca'nın bir açıklama borcu var

28 Şubat sürecine dair Ali Kırca'nın bir açıklama yapması gerektiğini yazmıştınız...

Bir baktık Ali Kırca bir gün bir kaset çıkardı. Fethullah Gülen'le ilgili görüntü, arkasından yorumlar. Bu kasetler daha önceden yok muydu? Bilinmiyor muydu? Zaten Fethullah Gülen'in kendisi çektirmiyor muydu? Orda olmayanlar bu vaazları dinlesinler diye. Sonra başka haber müdürlerine geçti bu kasetler. Böylece bir manipülasyon ortaya çıktı. Burada önemli bir şey var. Haberin müdürü, patronunun haberi olmadan bu manipülasyonu başlatmış olabilir.

Dinç Bilgin'den habersiz mi 'düğmeye bastı' yani?

Dinç Bilgin'den, Aydın Doğan'dan hangi medya patronu varsa. Patronun haricinde haber müdürü bu süreci başlatmış olabilir. Çok manipülatif ve kurgulanmış bir süreçti. Çok iyi sorgulamak gerekiyor. Ali Kırca'ya bence çok büyük bir sorumluluk düşüyor. O kaseti nereden aldığını açıklaması gerekiyor. Zaten var olan kaseti montajlamışlar, tam psikolojik savaşın istediği şekle getirmişler. Ali Kırca'yı da suçlamıyorum. Kullanılmış da olabilir.

AHLAR ÇİKSİN
07-06-2009, 13:20
Yiğit Bulut'un bu sözleriyle çarşı karışır__2__
IMF, Türkiye'nin yararına değil

AB'yle ilgili olumsuz görüşlerinizi çok sert üslupla dile getirdiğiniz oluyor. Nedir sizi bu kadar kızdıran?

Hükümet, AB ve IMF konusunda ipe un seriyor. Bence de bu çok doğru bir taktik. IMF ile anlaşma Türkiye'nin yararına değil. AB ise hiç kimseden istemediğini Türkiye'den istiyor. Romanya ve Bulgaristan'ı tam üye yapıyorsunuz, Türkiye'ye 'bir dakika' diyorsunuz. Bulgaristan'da arabayı bırakın bir yere, yarım saat sonra geri dönün bakalım bulabilecek misiniz? Mümkün değil öyle bir ülkenin AB standartlarına ulaşması. Ama onlara göre Bulgaristan ulaşmış, Türkiye ulaşmamış. AB, Türkiye'ye karşı bazen kötü niyetli davranıyor. Mesela Alevîleri azınlık olarak tanıyacaksın, diyor. Sen kimsin de İslam dini içerisinde azınlık tanımlama yetkisini kendinde buluyorsun. Diyor ki; 'Kürtleri azınlık olarak tanıyacaksın'. Ama Fransa'da Korsika'dakilere, Basklara haklarını vermiyor. Devlet eliyle yapılan TRT Şeş öyle büyük bir adımdır ki! AB'de devlet eliyle yayın yapan bu türden hiçbir televizyon yok. AB projesi benim çizgime uymuyor.

Finansal Ergenekon'u da kırmak gerekiyor

Poyrazköy'deki mühimmat bulunduktan sonra fikirlerim farklılaştı. Çünkü gidip bölgeyi incelerseniz o mühimmatı sivil birinin oraya gömmesi mümkün değil. Ergenekon operasyonunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye'de yerleşik bir Ergenekon var. Terim olarak söylüyorum, finansal, siyasi, askeri Ergenekon var. Tayyip Erdoğan'ın başbakan seçilmesi yerleşik Ergenekon'un delinmesi demek. Seçilmişlerden oluşmuş bir sistemde bu makama gelmesi çok önemli bir şey. Yerleşik düzen içinde onlardan olmayan birinin bir güç odağı haline gelmesi onları rahatsız ediyor. Bakın çete olarak söylemiyorum. Mantık, yapı... Mantık açısından finansal Ergenekon'u kırmak gerekiyor. Eğer Tayyip Erdoğan'ı siyasi anlamda yok ederlerse sonuç alınamayabilir. Bütün başbakanların aforoz edildiği bir işi yapıyor çünkü. Çok tehlikeli sularda yüzüyor. Finansal Ergenekon'a çomak sokmaya çalışıyor.

Faize bulaşan sistem iflah olmaz

Bütün ekonomik çalışmalarım sonunda geldiğim nokta şudur: Bir sisteme faiz girmişse o sistem artık iflah olmaz. Birisi faize bulaşmışsa onun iflah olması mümkün değil. Boşuna 1400 yıl önce 'Faiz haramdır.' dememişler. 50 milyar dolar faiz ödüyoruz. Onun için bu prangadan kurtulmak gerekiyor. Belki de IMF ile anlaşmamak bunun ilk adımı olabilir. Tabii bu, AK Parti'yi seçimlerde yüzde 60'ın üstüne de taşıyabilir. Ama öyle bir finansal manipülasyon gelir ki, yüzde 10'un altına da itebilir.

(ZAMAN)

IMF, Türkiye'nin yararına değil...........
....AB hiç kimseden istemediğini Türkiye'den istiyor....

AHLAR ÇİKSİN
07-06-2009, 14:02
hocam ben yeni bir üyeyim daha...
Yeni yeni keşfediyorum bu forumun topiklerini..
. çok güzel bilgiler paylaşılmış burada allah razı olsun hepinizden...
Yerimi değilmi bilmiyorum ama... Borsanın ne kadar caiz olop-olmadığını sormak istiyorum... Bazı kesimler helal bazılarıda değil diyorlar.. Ben alınan hisseye göre değişir diye düşünüyorum.. Bu konuda ki düşüncelerinizi merak ediyorum. çok tereddütteyim bu konuda. Boğazımdan helal olmayan bir lokmanın geçmesini istemem.... Hepinize saygılar...

bu konuda en ehliyetli kişi ..........
.faruk beşer hoca...............
......onun sesli görüntülü bir anlatımını eklemiştik.........
.....bir geçmiş mesajlara bak bul...........
...
KİŞİSEL SANA ŞUNLARI .KENDİMCE YAZMAK İSTİYORUM
.......borsa asla bir kurtarıcı değildir...........
.belki bir tehlikeli bataklık......

HALBU Kİ borsa dışında çok da ticari alan var......
arsa almak........
altın almak......
döviz almak......
ve saire çoğaltıp siz de ekleyin..........

.mesela ben ekleyeyim hemde ilginç olsun.......
Pazarda __limon satmak__ ta bir ticarettir..........
Hadi canım sende diyebilirsiniz.........halbuki bir imam akrabamın bir dönem pazarda limon sattığını ve de iyisini satıp iyi de para kazandığını bilirim..hadi canım sende diyerek borsada külli parada kaybedebilirsiniz......
Borsa kişileri hani bazen dostlar alışverişte görsün misali yapışanın ayrılamadığı bir bataklıktır aynı zamanda da
......selamlar.........dualarınızı beklerim..........

costar
07-06-2009, 16:09
HALBU Kİ borsa dışında çok da ticari alan var......
arsa almak........
altın almak......
döviz almak......
ve saire çoğaltıp siz de ekleyin..........


Rızkın onda dokuzu ticarettedir,hadis-i Şerifinde açıkca bu yol gösterilmiştir.Lakin günümüzde,limon satabilmek için bile pazarda yer alabilmek,bunun içinde bir takım güç sahiplerinden destek bulmak gerekiyor.Memura ticaret yasak olunca da, doğal olarak kanuni olan başka yol aramak gerekiyor.Borsa bu açıdan ilgi odağı. Tabii bunun yanında bir takım beklentileri de eklemek gerek. Borsa aynı zamanda bir ülkenin ticari gücüdür.Şirketler borsa sayesinde sermayelerini daha verimli kullanır,yeni alanlar oluştururlar.Lakin,gelişmekte olan(ülkemiz gibi) devletlerde borsa çoğunlukla aç gözlü simsarların,insanların üç kurusuna göz dikerek,nasıl kaparım hesabıyla oyunlar çevirdiği bir alan haline gelmiştir.Önemli olan önce devletin,sonra da gerçek yatırımcıların bu hareketleri önleyecek davranışlar ve kurallar geliştirmesidir.Unutmayalım ki,burası da bir ticaret hanedir.

costar
07-06-2009, 16:33
HAFTANIN MAKALESİ !
...........http://****************/~umutfmx/.........

............Mescid-i Aksa'ya dikkat!...........
Gökhan Özcan

İsrail. Bunca yıldır döktüğü kan ve zulüm ile dünya üzerinde yaradılıştan lanetlenmiş kitle. İyi de ufacık coğrafyanın bir kıyısına hapsolmuş bu ülke için bunca insan isyan edip,karşı çıkarken,nasıl oluyor da, neredeyse büyüklüğüne bakmadan tüm dünyaya hükmedebiliyor?
Cevap çok basit. Onlar,sadece toprakları almadılar. Övüne övüne ben müslümanım diye geçinen bir çok ülkede insanların ruhlarını satın aldılar. Hemde bu satın alma öyle gerçekleşti ki, sermayeyi yine kendisine düşman olan müslüman halktan sağladılar..
Önce dünya ekonomisinde yönlendirici belirleyici oldular. Daha doğrusu,sistemi kuran oldular.Öyle mallar üretip,satın aldıkları ve iktidarlara taşıdıkları beyinler ve kurdukları lobilerle öyle güzel pazarlar oluşturdular ki, sıktıkları bir mermiye karşı binlercesinin finansmanı yine bu sıktıkları insanlar tarafından karşılandı.Filistin topraklarında arazileri bu paralarla satın aldıklarında,satanlar müslüman olduklarını unutuvermişti..çünkü para davadan,inançtan öteydi...
Bakın, Enver sedattan sonra devletin başına çöreklenmiş Hüsnü Mübarek... var mı birkaç kelamı israile..Bırakınız kelamı, onları desteklemek için filistinlilere gizli gıda,ilaç götürülen yeraltı tünellerini silah gidiyor diye bombalatıp durmakta... İşte suudiler...Dünyada dolar basmaya yetkili ikinci ülke...Keneflerindeki çeşmelere kadar altın döşerken, filistindeki mazlumların müslüman olduğunu neredeyse inkar ederek,kutsal topraklarını hacılara kapatırken daha fazla amerikan askeri için yer açmakta....işte dubai kralliğı...adı üstünde..dünyanın en zengin ülkelerinden..filistine kurşun atımlık mesafede sayılır...ürdün,ingiliz asıllı kraliçe ile zevk dünyasının sınırlarını zorlamakta.Suriye,yine yabancı gelin aşkıyla yanıp tutuşmaktan, arada bir siyasi manevralarla filistinci görünmekten başka yapabildiği ne var....bahreyn,katar....
İçlerinden sıyrılan sadece yemen. Niye,zamanında onların osmanlı askerlerinin midelerinde altın var diye yardıklarından,bugün utanıyor olsa gerek belki..belki de bu utanç filistin konusunda destek vermelerini sağlıyor..onun için bugün sefaletin kucağında..öküzün sütünü sağma derdinde...
Geriye ne kaldı dostlar...İsraile küfrederken,içimizdeki bu israili bağrımızda büyütürken,esas kime küfretmek gerektiğini hiç düşündük mü?... Ülkemizde ise, mason localarının niye tesis edildiğini,buraya kaydolanların görev yaptıkları tüm kurumların en üst tepelerine nasıl tırmandıklarını,nasıl iktidar olduklarını göremiyor musunuz?... iyi de onları tepelere taşırken sorgulama yapmazken, neden şimdi israile kızıyoruz ki?... Bence israile değil,önce kendi ruhumuzdaki israili yok etme vaktidir.Aksi takdirde,içtiğimiz koladan,çikolatasına,deterjanından sigarasına kadar israil hergün çiğerlerimize çektiğimizi unutarak,bunlarla onlara finansman sağlayarak,sadece gölgelere savaş açmış olursunuz.Yanılıyor muyum?

seyyah48
07-06-2009, 17:30
bu konuda en ehliyetli kişi ..........
.faruk beşer hoca...............
......onun sesli görüntülü bir anlatımını eklemiştik.........
.....bir geçmiş mesajlara bak bul...........
...
KİŞİSEL SANA ŞUNLARI .KENDİMCE YAZMAK İSTİYORUM
.......borsa asla bir kurtarıcı değildir...........
.belki bir tehlikeli bataklık......

HALBU Kİ borsa dışında çok da ticari alan var......
arsa almak........
altın almak......
döviz almak......
ve saire çoğaltıp siz de ekleyin..........

.mesela ben ekleyeyim hemde ilginç olsun.......
Pazarda __limon satmak__ ta bir ticarettir..........
Hadi canım sende diyebilirsiniz.........halbuki bir imam akrabamın bir dönem pazarda limon sattığını ve de iyisini satıp iyi de para kazandığını bilirim..hadi canım sende diyerek borsada külli parada kaybedebilirsiniz......
Borsa kişileri hani bazen dostlar alışverişte görsün misali yapışanın ayrılamadığı bir bataklıktır aynı zamanda da
......selamlar.........dualarınızı beklerim..........

Dualarımız sizinle hocam...
Biz doğrudan ticaret yapamayız hocam. kanuni olarak uygun değil.. Hem bugün en basitinden bir ticarethanenin sermayesi de beni aşmakta.. ayrıca vakit de ayıramam yaptığımız iş icabı... Amacımız önce öğrenmek... Paradan önce bilgiyi tercih ederim. Bildiğimizi de paylaşmak..
Hem hocam içkimiz yok, kumarımız yok, gece hayatımız kahvemiz yok... Hayatımıza biraz farklılık katmak güzel olmazmı??? Farklı bir heyacan oluyor hocam be:kicking:... Önerdiğiniz hisselerden birine takılarak takip etmek heyecan veriyor insana... Forumdaki değerli insanları takip ederek hem bişeyler öğrenir, hem vakit geçirir, (nasipse) hemde 3-5 kuruş kazanırız düşüncesiyle burdayız.

Bu arada hocam topikteki bütün sayfaları dolaştım dediğiniz yazıya-video ya ulaşamadım... (yada gözümden kaçtı) Neyse canınız sağolsun... Teşekkürler...

HİCRET
07-06-2009, 18:07
[QUOTE=AHLAR ÇİKSİN;864677]Yiğit Bulut'un bu sözleriyle çarşı karışır__1__


Ya Başbakan Erdoğan?

Başbakan Erdoğan, bugün bankacılık sektörüyle ilgili ne diyor? 'Neşter vurmamız gerekiyor.' diyor. 'Türkiye kan ağlarken bankalar katrilyon kâr edemez.' diyor. Peki Erdoğan'ın tepesinde dolaşan Demokles'in kılıcı ne? 'Mürteci!'

Erdoğan'la grup arasındaki tartışmayı nasıl görüyorsunuz?

Bugün aslında birbirine karşı görünen insanlar aynı kökten geliyor. Aralarında sanki bir kavga varmış gibi görünüyor. Araya giren beyaz Türkler bu kavgayı çıkarıyor. Kalkıp da işte 'ben bunu haber yaparım, siz de benim patronuma saldırırsınız' diye ortalığı tahrik ederseniz, çıkardığı kavgadan nemalanan insan olursunuz.. Ama araya giren bazıları bu kavgayı çıkarıyor, tahrik ediyor. Bu tuzaktan kurtulmamız gerekiyor.




s.a. ahlar hocam;seytanın avukatlıgına soyunup soyle bir yorumda bulunsam...
acaba bu kelkit'linin yeni talepleri var da barış cubugu mu uzatıyor hükümete ya da gelebilecek muhtemel olumsuz yaptırımlar icin simdiden yol mu yapıyor acaba?
gerci yigit bulut dık duruslu, dürüst bi imaj ciziyor ama dünya menfaat dünyası kimin ne mal odugunu kim bilebilir.....?
ne dersin üstadım...?

seyyah48
07-06-2009, 19:45
Türkiye 38 ton altın üretecek
07 Haziran 2009 Pazar 16:36
Türkiye'deki altın üretimi her yıl biraz dana artıyor. 2001 yılından bugüne 51 ton altın üretilirken sadece 2010'da 38 ton altın çıkarılacak.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Teknoloji Araştırma Merkezi (TEKAM) Müdürü Prof. Dr. Muammer Kaya, Türkiye'de altın üretiminin başladığı 2001 yılından bugüne kadar 51 ton altın üretildiğini söyledi. 9 yılda ülkemizdeki altın ihracının yüzde 3,4 oranında arttığını dikkat çeken Kaya, bu bağlamda Türkiye'nin 2010 yılında itibaren yıllık altın üretiminin 38 ton'a çıkacağını kaydetti.

Prof. Dr. Kaya, yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye'nin değişik yerlerinde 2001 yılında üretime açılan altın tesislerinin artık kazandırmaya başladığını belirterek, ''Türkiye'de altın üretiminin başladığı 2001 yılından bugüne yaklaşık 51,1 ton altın üretilmiştir." dedi. Türkiye de 2001 yılından üretimin başlamasıyla birlikte altın ihracatının yüzde 3,4 arttığının altını çizen Prof. Dr. Kaya, bunun ülke ekonomisine büyük katkılarının olduğunu dile getirdi.

Dünyadaki altın rezervinin 90 bin ton civarında olduğunu, bunun yaklaşık 6 bin 500 tonunun Türkiye'de olduğunu ifade eden Prof. Dr. Kaya, dünya da işletilebilir olan 41 bin 500 ton altının rezervinin 600 tonunun Türkiye'de bulunduğunu kaydetti. Türkiye'deki altın üretiminin her geçen yıl artarak devam ettiğini işaret eden Prof. Dr. Kaya, ''2006 yılında Avrupa altın üretimi 27,5 ton iken bunun 8 tonu Türkiye de üretildi. 2005 yılında Avrupa'nın ikinci büyük altın üreticisi olan Türkiye, 2006'daki 8 ton altın üretimiyle ilk sıraya çıkmıştır. Türkiye, dünya altın üretiminde klasmana giremese de Avrupa'nın en önemli altın üreticisi konumuna gelmiştir." ifadesini kullandı.

Kaya'nın verdiği bilgiye göre Türkiye 1995 yılından 2007 yılına kadar toplam 2 bin 247 ton altın ithal etti. Bugünkü fiyatla bu altının değeri 67 milyar doları buluyor. Son yıllarda Türkiye yıllık ortalama 230-270 ton altın ithal etmektedir. Mart 2008 fiyatlarıyla, Türkiye'nin yıllık altın ithalatının faturası yaklaşık 6,5 milyar dolar seviyesinde bulunuyor. Türkiye artık ithal ettiği altının yaklaşık yüzde 5'ini kendi doğal kaynaklarından karşılayabilir konuma geldi. Dünyada altın takı üretiminde 303 ton ile ikinci sırada yer alan Türkiye, ihtiyacı olan altını kendi kaynaklarından rahatlıkla karşılayabilecek hale geldi.

Kaya, "ABD, İngiltere ve Kanada gibi ülkelerde, altın aramalarına yılda 4,5 milyar dolarlık yatırım yapılırken bu rakam ülkemizde çok düşüktür. Türkiye de aramalara yılda 1 milyar dolarlık bir yatırımın yapılması halinde altın üretimimiz yıllık 100 ton düzeylerinde olabilir." şeklinde konuştu.

Altın üretimi giderek artıyor

Yıl Üretim *

2001 1,4

2002 4,3

2003 5,4

2004 5,0

2005 5,0

2006 8,0

2007 10,0

2008 12,0

2009 16,0**

2010 38,0**

(*) Ton (**) Hedef, Altın Madencileri Derneği'nin araştırmasına göre

AHLAR ÇİKSİN
08-06-2009, 09:25
erdoğan'la grup arasındaki tartışmayı nasıl görüyorsunuz?

[sıze="3"]bugün aslında birbirine karşı görünen insanlar aynı kökten geliyor. Aralarında sanki bir kavga varmış gibi görünüyor. Araya giren beyaz türkler bu kavgayı çıkarıyor. [/sıze]kalkıp da işte 'ben bunu haber yaparım, siz de benim patronuma saldırırsınız' diye ortalığı tahrik ederseniz, çıkardığı kavgadan nemalanan insan olursunuz.. Ama araya giren bazıları bu kavgayı çıkarıyor, tahrik ediyor. Bu tuzaktan kurtulmamız gerekiyor.


[sıze="2"]s.a. Ahlar hocam;
seytanın avukatlıgına soyunup soyle bir yorumda bulunsam...
Acaba bu kelkit'linin yeni talepleri var da barış cubugu mu uzatıyor hükümete ya da gelebilecek muhtemel olumsuz yaptırımlar icin simdiden yol mu yapıyor acaba?
Gerci yigit bulut dık duruslu, dürüst bi imaj ciziyor ama dünya menfaat dünyası kimin ne mal odugunu kim bilebilir.....?
Ne dersin üstadım...?[/sıze]

v.a.
Evet.tamamen menfaatler bu kelkitlinin hedefi........
.aslında hep yazdım......
Bunlar ikiside karadenizli bir şekilde anlaşırlar....
Işte halka siyaset oynar oyalar ama kelkitlinin halka oynaması değil sadece menfaatine oynaması beklenir.........
Uzan grubundan farkı da.........
Kelkitli hep minareyi çalan kılıfını hazırlarr işini bildiğini defalarca ispatlamamış mı
hemde aslan mestu dahi ne yerine koyupda pişamayla karşıladı hala anlayabilmiş değilim
aslan mesutun aslında o karşılamadan sonra başbakanlıktan hemen istifa etmesi gelişmiş mesela avrupa ülkelerinde beklenirdi...
Hayırlı haftalarımız olsun
özeti bereketli olsun

AHLAR ÇİKSİN
08-06-2009, 09:48
HAFTANIN MAKALESİ !
Esselamu Aleyküm!


Barak Hüseyin Obama.........
.. Adı Burak! .....................
..Adı Hüseyin.................
.... O Bir Müslüman................
. O bir Hristiyan.............
... O bir Yahudi............
. Bazılarına göre kurtarıcı!.............
Bazılarına göre bir Mesih gibi! .....
Hem beyaz-hem siyah, hem zengin-hem ezilen, hem beyaz Amerika'dan-hem en alttakilerden. Amerikalı, Avrupalı, Afrikalı, Endonezyalı, Kenyalı..
Savaş olmasın, işgal olmasın, nükleer silah olmasın, İsrail saldırmasın, Filistin ezilmesin, İslam dünyasında barış olsun, demokrasi olsun, özgürlük olsun, refah olsun. Yeryüzünde kavga olmasın, ölüm olmasın, acı çekilmesin, kimse kimseye tahakküm etmesin, bütün insanlık kardeş olsun. Ne çok güzel şey duyduk böyle…
Yeryüzündeki tüm mabedleri dolaşacak. İnsanlığı ortak kurtuluşa çağıracak. Bu sefer Kahire'den dinledik. Ezan sesiyle uyanırmış, ABD en büyük Müslüman ülkelerdenmiş, üç kıtada İslam'ı tanımış. Müslümanlarla ABD artık ortakmış. Yeryüzünü birlikte düzelteceklermiş. Amerika her zaman barıştan yana olmuş.
Ayetlerden, İslam'ın insanlığa sunduğu hizmetlerden, Müslümanların bilim ve teknolojiye katkılarından, müzikten, mimarlıktan, sanattan ve konuştuğu ülkede sokaktaki insanın havaya sokan her şeyden biriktirilmiş güçlü alıntılarla, iddialı cümlelerle süslenmiş bir konuşma dinledik.
Aynı zamanda; dünyadaki nükleer silahlara karşıyız derken sadece İran'ı kastetmesine, barış isterken Müslümanların bir bölümünü terörist ilan etmesine, işgal ve acımasızlık devam ederken Hamas İsrail'i tanımalı önerisine, masum kadın ve çocukların öldürülmesine karşıyız derken Pakistan köylerinde füzelerle kadın ve çocukların kıyıma uğramasına ne desek! Böyle yüzlerce cümle kurabilir, yüzlerce örnek verebiliriz ama ne anlamı var!
Hiçbir Müslüman liderin söyleyemeyeceği, göze alamayacağı, cesaret edemeyeceği şeyleri söyledi.
Dibe vuran Amerikan imajı zirveye fırladı...........
Ruhlarımız okşandı, mutlu olduk, alkışladık. İnanmak istedik. Ama inandık mı? Gerçekten inandık, ikna olduk mu? Sadece inanmak istedik, istiyoruz. Hepsi bu.
Bütün bunlar, eğer gerçekse, o tam anlamıyla bir devrimci. İnsanlık tarihine geçecek bir isim. Dünyada köklü değişimlere imza atacak, değişimleri zorlayacak, yol gösterecek bir lider. Yüreğinde bunları gerçekten taşıyorsa, başarısız olsa bile bir efsane.
Ama ya öyle değilse?..............
Ya bu bir imaj operasyonuysa?.................
...... Ya saflığından.............
...... Amerika'yı ve dünyayı bilmemesinden bu sözleri sarfediyorsa! ....
Biz böyle bir Amerika tanımadık hiç.........
..... Böyle bir dünya yok. .............................
O Kahire'de konuşurken kafamızı çevirip şöyle bir baktığımızda ne görüyoruz?
Tarihe baktığımızda ne görüyoruz? Batı'nın siyasi geleneğine baktığımızda ne görüyoruz? Son on yıla baktığımızda ne görüyoruz?
Eğer gerçekten samimiyse, bildiğimiz Amerika, bildiğimiz dünya onu sözleriyle baş başa bırakır. Daha kötüsü onu sözleriyle gömer! İyi niyetimizi elbette koruyacağız. Bu sözlerin bir tanesinin bile gerçekleşmesini alkışlayacak, destekleyeceğiz. Ama kesinlikle her şeye inanacak kadar saf olmayacağız. Rüya görmeyeceğiz. Bir süre sonra, bu sözlerin karşılığının ne olduğunu gördüğümüzde şaşırmayacağız.
Dün burada “Obama Müslüman dünyaya hangi masalı anlatacak” başlık lıyazıya kızanlar, “o konuşmada dört tane ayet vardı onlara da masal demiş oldun” diyenlere sözüm yok.
Bir zamanlar Afganistan'da Alman İmparatoru'nun Müslüman olduğu ve İslam'ı koruduğuna inanılıyordu...........
Bir zamanlar İngiliz istihbarat mensubu Lawrence'ın peşine düşenler bağımsızlık, özgürlük ve Müslümanlıklarını koruma telaşındaydı..........
İngiltere Kraliçesi Müslümanların koruyucusuydu.........
Sadece gerçekçi olmayı öneriyorum. Hayallere kapılmamayı, hiç değilse birkaç yıl öncesinden ders almamız gerektiğini, iyi şeyleri desteklemeyi ancak akıllı olmayı öneriyorum. Kafasına ayakkabı fırlatılan bir ABD Başkanı'ndan dünya Müslümanlarının duygularını sözlere aktaran bir ABD Başkanı'na bu kadar hızlı geçişin bir yerlerine şerh düşülmesinin gerekliliğine işaret ediyorum. Ve, sözleri dinlemeye artık ara verip atılan adımları izlemeye davet ediyorum. Eğer, bu sözleri destekleyen adımlar atılırsa her kesten çok destek vereceğimi not ediyorum.
Ve Aleyküm Selam…

(İbrahim Karagül)
http://****************/~umutfmx/
UMUT-RADYO

AHLAR ÇİKSİN
13-06-2009, 09:33
Taraf'ın haberini askeri mahkeme yasakladı

12 Haziran 2009 Cuma :

Genelkurmay Askeri Mahkemesi ..............
Taraf gazetesinde bugün yayınlanan ......
.......''AKP ve Gülen'i bitirme planı'' ...............
başlıklı habere konu belge ile ilgili yayın yasağı koydu......

Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi, Taraf Gazetesinin bugünkü sayısında yer alan habere konu belgenin içeriği hakkında yayın yapma yasağı konulmasına karar verdi. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi, Taraf Gazetesinin bugünkü sayısında yer alan ''AKP ve Gülen'i Bitirme Planı'' başlıklı habere konu belgenin içeriği hakkında yayın yapma yasağı konulmasına, müdafilerin soruşturma dosyasının içeriğini incelemesi ve belgelerden örnek alması haklarının kısıtlanmasına karar verdi.

Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Gürak bugün Genelkurmay Başkanlığı Karargahı'ndaki haftalık basın bilgilendirme toplantısında, gazetecilerin bir soru üzerine ''Bugün bir gazetede Genelkurmay Başkanlığı Harekat Başkanlığının hazırladığı iddia edilen bir planla ilgili olarak haber ve yorumlara yer verildiği görülmüştür. Konunun tüm yönleriyle incelenmesi maksadıyla Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığına derhal bir soruşturma emri verilmiştir'' bildirmişti
*******************************
'Soruşturuyoruz' diyen TSK'ya sorular
13 Haziran 2009 Cumartesi : 08:00 TÜRKİYE

Belgede imzası bulunan Kurmay Albay Dursun Çiçek sorgulandı mı....
..... açığa alınacak mı? .....
....TSK'ya ait bu evrakın, Ergenekon sanığı Serdar Öztürk'ün elinde ne işi var?
Belgede imzası bulunan Kurmay Albay Dursun Çiçek sorgulandı mı, açığa alınacak mı?TSK'ya ait bu evrakın, tutuklanan Ergenekon sanığı Serdar Öztürk'ün elinde ne işi var? Soruşturmada belgeyi yayınlayanlar mı, yoksa bu vahim komployu kuranlar mı araştırılacak?Masum insanlar hakkında askerî suç icat edip askerî mahkemede dava açma planını kim veya kimler kendisine görev edindi?Anayasa ve yasaları ihlal ederek bu planları yapanlara hangi yaptırımlar uygulanmaktadır?Nisan 2009 tarihli andıç uygulamaya konuldu mu? Hangi faaliyetler yürütüldü?MİLLETİN temsilcilerine ve masum insanlara tuzak kurmayı amaçlayan bu plan, kimin talimatıyla hazırlandı?MASUM insanların evlerine silah ve mühimmat yerleştirmeyi kim, nasıl planlar?
SUÇSUZ insanlar hakkında askerî suç icat edip askerî mahkemede dava açma stratejisinin amacı ne?
HÜKÜMETİ yıkmayı ve sivil toplum örgütlerini töhmet altında bırakmayı kim veya kimler kendisine görev edindi?
BU çalışma resmî bir birim ya da toplantının ürünü müdür?
KOMPLONUN hazırlandığı yer olan Genelkurmay Harekât Başkanlığı 3. Destek Şube Müdürlüğü, Psikolojik Harp Dairesi'nin yeni adı mı?
2009 Nisan tarihli raporda yazılanlar uygulamaya konuldu mu? Kimler karalandı, hangi faaliyetler yürütüldü?
KURMAY Kıdemli Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı belirtilen planın Ergenekon sanığında ne işi var?
GİZLİ belgeyi Serdar Öztürk'e kimin, ne amaçla ilettiği konusu araştırılıyor mu?
SÖZ konusu andıcın altında imzası olanlar sorgulandı mı? Soruşturmanın selameti açısından açığa alındı mı?
SORUŞTURMA gizliliği ihlalden mi açıldı, yoksa olayın açığa çıkartılması ve sorumluların tespiti amaçlanıyor mu?
ANAYASA ve yasalar ihlal edilerek bu tip plan ve andıç yapanlara hangi yaptırımlar uygulanmaktadır?
BU çalışma, halkı kin ve düşmanlığa tahrik amacı taşıyor mu?
GEÇMİŞTE buna benzer planlar hazırlanarak uygulamaya konuldu mu?
İLGİLİ HABERLER:
Zaman

AHLAR ÇİKSİN
13-06-2009, 20:47
______HAFTANIN MAKALESİ !________

Bu hanıma haddini kim bildirecek?



Hangi hanıma mı?.......
Belçika'da milletvekili seçilen Mahinur Özdemir'e.........
Başörtüsü bizde siyasal simge denen türden...........

Meclis'e, üniversiteye ve bilumum kamusal alanlara girişi yasak olan türbana benziyor. Klasik başörtüsü değil yani.
Mahinur o haliyle aday oldu, listenin biraz gerilerindeydi tercih oylarıyla ön sıralara yükselerek sandıktan milletvekili çıktı.
Başörtülü seçilmesi Türk medyasının ilgisini çekti. Onunla birlikte başta Türk kökenliler de milletvekili seçildi, ancak en çok haber olan o. Başındaki örtü yüzünden.
Bu yaklaşımlardan hoşnut olmadığını 'Belçika medyası gençliğimle, Türk medyası başımdaki örtüyle ilgilendi' diyerek gösterdi. Ankara'dan bakınca Türk medyasının başındaki örtüyle ilgilenmesinin nedenlerini anlamak zor değil.
Başörtüsü ve milletvekili, üstelik Avrupa'nın göbeğinde, laikliğin kalesinde... Ankara kriterlerine göre inanılır gibi değil.
Ya Türkiye'de olsaydı? Düşünmek bile insanı korkutuyor. Hiç şüpheniz olmasın kendisi de partisi de psikolojik harbin hedefi olmuş, Türkiye savaş alanına dönmüştü.
Derhal Meclis'e oradan Genel Kurul'a girişini engelleyecek barikatlar kurulurdu. Medyada kıyamet kopar, kendisini laik olarak tanımlayan çevreler yeri - göğü inletirdi.
Yargıtay Başsavcısı, o milletvekilinin partisini kapatmak için harekete geçer, elinde dosyayla Anayasa Mahkemesi'nin yolunu tutardı. İlk günden sistem üzerinde etkili dinamikler milletvekilliğini düşürmek için eylem planlarını devreye sokardı.
Rejime, laikliğine sahip çıkmak için büyük şehirlerin meydanları organize gruplarca doldurulur, büyük mitingler tertiplenirdi.
Bir senaryo değil bunlar. Gerçeğin kendisi... Aynısı daha önce yaşandı çünkü. 1999'da FP'den milletvekili seçilen Merve Kavakçı'nın başına gelenleri hatırlayın... Meclis'te yemin etmesi engellendi. Savcı gece kapısına dayandı.
Devlet, bütün organlarıyla savaş açtı. Siyasete girdiğine de milletvekili seçildiğine de bin pişman oldu. O kadar ağır saldırıların muhatabı oldu ki Türkiye'de bile duramadı.
Belçika'da Mahinur Özdemir'in başındaki örtüsü milletvekilliğine engel değil. Meclis'te hiçbir engellemeyle karşılaşmadan kürsüye çıkacak ve parlamenterliğin gereklerini yerine getirebilecek.
Genel Kurul salonuna girdiğinde ...
'Burası devlete meydan okunacak yer değildir......
. Bu hanıma haddini bildirin' diyen çıkmayacak............
Nasıl olur, Belçika laik değil mi diyebilirsiniz.....
Laik olmasına laik de laiklik oralarda bir kadının başını örtmesine engel değil. Belçika'da laikliğin gücü adına hiç kimse Mahinur Özdemir'e haddini bildirmeye kalkmayacak........
Sokağa çıktığında etrafını çevirenler tarafından 'Belçika laikliktir, laik kalacak' diye slogan atılmayacak.
Yeri gelmişken kısaca hatırlatmak isterim. Geçtiğimiz günlerde Bilgi Üniversitesi 'Seçkinler ve Sosyal Mesafe' konulu bir araştırma yaptı. Sonuçları dehşet verici...
Seçkinlerin başörtülüye bakışı düşmanca.
Görüşülen kişilerin neredeyse tamamı eşi kapalı olan birinin cumhurbaşkanlığına tepkili. Hem de ne tepki. Birisi 'Cumhuriyet balosunda görmek istemem adamı, orada beyaz Türklüğüm çıkar, elim ayağım oynar' derken bir başkası 'Ben sıkmabaşlarla iş yapmıyorum, görüşmüyorum, insan olabilir, bilmem ne olabilir fark etmez' demiş.
Seçkinlerin bu görüşü kişisel değil ne yazık ki, siyasette, bürokraside, devlet yönetiminde tavra dönüşüyor.
Belçika'da Türk kökenli, başı kapalı Mahinur Özdemir'in milletvekili seçilmesi, Ankara'da herkese Merve Kavakçı'yı hatırlattı...
Tabii aynı zamanda Ankara kriterleri ile Brüksel kriterleri arasındaki derin farkı.
Mustafa Ünal

AHLAR ÇİKSİN
13-06-2009, 22:28
Dikkat çalan hırsız: KAYGI
08/06/2009

ÖSS DE DOSTLARIN ÇOCUKLARINA BAŞARILAR........
ÖSS sınav maratonu için geri sayım başladı.....
. Çarpıntı, bulantı ve nefes darlığı eşliğinde heyecan tırmanışta…...
180 soru, üç saat, milyonlarca kişi ve kıyasıya bir rekabet...

Sınavı nasıl algılıyoruz? Araştırmalar diyor ki:
MEF Rehberlik servisinin 5212 öğrenci üzerinde yapılan araştırma sonuçları çok çarpıcı: ÖSS ye hazırlananların kaygısı genel cerrahi bölümünde ameliyat edilmeyi bekleyen hastalardan kat kat yüksek…
Dikkat hırsız var!
Sınav kaygısını bir hırsıza benzetmişimdir hep… Dikkati çalan, bilgi dağarcığını boşaltan, gelmemiş gelecekteki olasılıklar üstünden vadeli bir yaşamı vadesiz hesapmış gibi çarçur eden bir hırsız… Yoldaşı depresyon ve madde bağımlılığı olan ve fiziksel hastalıklara davetiye çıkaran bir hırsız….Öyle bir hırsız ki vücudunuzun her bölümüne kaygı zehrini enjekte eden ve başarısızlık ve sınav sonuçları hakkında sağlıklı düşünme potansiyelini elinizden alan bir hırsız...
Ya sizin için, bu sınav ne anlama geliyor?
Kaygı bedensel ya da ruhsal olarak kendimizi tehlikede hissedince açığa çıkan bir duygu… Herhangi bir durumu tehlikeli ve tehditkar olarak algıladığımız an, vücudumuzda olağanüstü hal ilan edilir. Metabolizmanın işleyişi aniden değişir.
Rahatlamadan sorumlu (parasempatik) sistem yavaşlar. Hareketten sorumlu sistem (sempatik) hızlanır. Hayati tehlikeye karşı gerekli enerji oluşturmak için adrenalin salgılanımı artar. Karaciğer stoklarından alınan şekeri enerjiye dönüştürmek için oksijen gerekir. Daha çok oksijen içinde solunum artar.
Sınavı ölüm kalım meselesi gibi hayati bir tehlike olarak algıladığımız da bu kısır döngü ve beraberinde rahatsız edici fiziksel ruhsal ve zihinsel belirtiler başlar. Konsantre olamama, hatırlayamama, midede rahatsızlık, kalp çarpıntısı, baş dönmesi, titreme, ateş basması, sinirlilik gibi. Algılama biçiminizi ve sınava yüklediğiniz anlamı değiştirerek pekala bu kısır döngüyü kırabilirsiniz
Bundan tam 15 yıl önce…
Dün gibi aklımda bu maraton ve ardından sınav günü geçirdiğim KAZA… Aklımdan şunlar geçmişti kaza anı “Engeller sıradan insanlara sıra dışı olsunlar diye sunulan fırsatlardır” Hani derler ya; “Kısmetse gelir Hint’den Yemen’den, kısmet değilse ne gelir elden. Meğer kısmetmiş istediğim bölüme yerleşmek…
ÖSS Malazgirt’i…
Bakın dinleyin. Bu da başka bir bakış açısı…
Alparslan 50 bin askerle Malazgirt’e doğru ilerlerken keşif için gönderdiği asker panik ve endişeyle “250 bin kişilik düşman ordusu bize çok yaklaştı” deyince Alparslan’ın kendinden emin ve umursamaz şekilde verdiği cevap kayda değer:
“Biz de onlara yaklaştık”
Azı karar fazlası zarar…
Endişenin azı gaz veriyor, çoğu frene bastırtıyor. Sınavlardan hoşlanmasak da hayatın bir gerçeği… İmtihanlar atmaca gibi. İstemeyiz, korkarız. Öte yandan unutmamak lazım ki, serçenin uçma yeteneğini geliştiren atmacanın saldırılarıdır. Önemli olan dengeyi sağlamak… Amacımız kaygıyı yok etmek değil, kaygı duygusunu tanıyıp yönetmek ve “dost” saflarında yer almasını sağlamak
ÖSS amaç mı, araç mı?
Bir şeyin varoluş amacını bilmiyorsak, o şey ne kadar kıymetlide olsa bir anlam ifade etmez. Mesela Tarzan gibi birine pahalı bir cep telefonu bir verdiğimizi düşünün. Cep telefonunun iletişim amaçlı kullanıldığını bilmeyen Tarzan için o telefon ne anlam ifade eder?“Kullanım Kılavuzu” doğrultusunda gerçek amacını belirlemeyen insan için de, alınan ünvanlar, bitirilen bölümler bilgi hammallığından öteye geçemez.
Aklını kalbiyle birleştirip benliğini eğiten, amaçla araçları karıştırmayanlara ne mutlu!
Kaygı hırsızına sağlam bir çelik kapı… Markası “Hikmet”
Bugüne ve şimdiye odaklanın. Geçmiş geçti. Suçlulukla geçirmeyin zamanınızı. Gelecek de gelmedi. Kehanette bulunacak bir küreniz de yoksa sınav sonucuyla ilgili felaket telalığına soyunmayın.
Dikkatinizi vakumlayan düşüncelerinizi fark edin. Bunları akılcı ve sağlıklı düşüncelerle değiştirin
Elinizden geleni yapın. Süreçle ilgilenin. Sınav sonucuna endekslenmeyin.
“Olmazsa olmaz” türünden habbeyi kubbe yapan düşüncelerinizi güncelleyin
Diyafram nefesiyle (Ağzı kapatıp, yavaşça burundan nefes alıp vermek) bedeninizdeki istemedik belirtileri kontrol altına alın
Beslenme ve uyku ritminize dikkat edin.
Gelecekle ilgili olumlu beklentiler içinde olun
İnanın ve kendinizi size bahşedilmiş potansiyelinizi keşfedin
Ümitsizliğe kapılmayın (Paul Ehrlich frengiyi tedavi eden ilacını 605 başarısız denemenin ardından ulaşır. Bu yüzden formülüne 606 ismini koyar)
Rahmet kapısına gidin.
Bir avcı gibi kabul vakitlerinin peşinde iz sürün. Sadece ellerinizi değil, yüreğinizi de semaya açarak isteyin.
Ey, her şeyi hikmetle var eden! Senin hükmündür hayırlı olan!
İlim yolunda sabır yokuşlarında soluklanabilmeyi, ve sonuç her ne olursa olsun rıza okyanusunda kulaç atanlardan olabilmeyi nasip eyle
ÖSS Malazgirti’nin fethine doğru yola çıkmışken, Alparslan gibi düşünürken, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin gönül gözlüğünü takabilmek temennisiyle… “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler”
Not: Sınav kaygısıyla ilintili olarak, 23 Mart tarihli “Pireyi nasıl deve yapıyoruz” yazımı okumanızın da yararlı olacağına inanıyorum
Berrin GÖNCÜ - PSİKOLOG

AHLAR ÇİKSİN
14-06-2009, 00:27
'Risale-i Nur içi cevher dolu bir hazine'

13 Haziran 2009 Cumartesi : 15:03 ..........
Ülkesinde Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı ......
ve Müftülük görevlerinde bulunan Yusuf Hoca........
Risale-i Nurlar’la nasıl tanıştığını...
ve bu eserleri Arnavutça’ya tercüme ettiğini anlattı
Moral FM’de yayınlanan Kuran’dan Esintiler’de, Dost TV’de Mehmed Fırıncı ve Ali Katıöz’le birlikte olan Arnavutluklu Alim Yusuf Hoca’nın katıldığı program tekrar yayınlandı. Ülkesinde Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı ve Müftülük görevlerinde bulunan Yusuf Hoca, Risale-i Nurlar’la nasıl tanıştığını ve bu eserleri Arnavutça’ya tercüme çalışmalarını anlattı.
Hizmet gönüllüsü Yusuf Hoca, 1993 yılında Cerbesna şehrinde müftülük yaparken bazı talebeler aracılığıyla tanıştığı hizmete başlama öyküsünü ise şöyle özetledi:
“Görev yaptığım şehirde bir kısım dindarlar medreseler açtılar. Bu gençlerle zaman zaman Arapça konuşuyorduk. Onlardan biri bana Bediüzzaman Said Nursi Hazretleriyle tanışıp tanışmadığımı sormuştu. Bende ona “Biliyorsunuz ki dünyada Müslüman devleti olarak komünizmi kabul eden ilk ülke Arnavutluktur. Bu nedenle 40 yılımızı hapiste geçirdiğimiz için onu nasıl tanıyabiliriz?' diye cevap verdim.
“Daha sonra Cenab-ı Hak bizi hürriyete kavuşturdu. Bende bu gençlerden bize Risale-i Nurları tanıtmalarını istedim. İlk kez Birinci Sözü okuduktan sonraki bu döneme kadar olan sürede Risale-i Nur hizmetini memlekete yaymak için azim göstermeye devam ediyorum.”
“RİSALE-İ NURLAR İÇİ CEVHER DOLU BİR HAZİNEDİR”
Programda, Ali Katıöz’ün ‘Tanıştıktan sonra Risale-i Nurlar’da neler buldun?’ sorusuna içtenlikle cevap veren Yusuf Hoca, “Risale-i Nur, içi cevherlerle dolu büyük bir hazinedir.......
Kim kendini süslemek......
.... ve ....
sözlerini güzelleştirmek.....
istiyorsa bu eserleri okusun” diyerek şöyle devam etti:
“Yarabbi beni ilimle mücehhez kıl” diyen Peygamber Efendimizin (SAV) dualarını hepimiz biliyorsunuz. Allaha binler şükür olsun ki bizi Risale-i Nur gibi menfaatli bir ilmi yayma göreviyle bizi mücehhez kılmış. Burada bu eserlerin müellifi olan Bediüzzaman Hazretleri’nin de kıymetini bilmemiz gereklidir. Çünkü Üstad Said Nursi asrının en eftal ve en kıymetli mürşididir.
“BİLİM ADAMLARININ RİSALELERE EKMEK GİBİ İHTİYACI VAR”
“Dünyada İslam’a hizmet etme çabasında olan bilim adamlarının adeta ekmek gibi Risalelere ihtiyacı var” diyen Yusuf Hoca “Onlar öyle bir eczanedir ki bu asrın tüm hastalıklarını tedavi edecek dermanlar içinde mevcuttur. Bunu sadece ben söylemiyorum. Uluslar arası sempozyum ve organizasyonlarda konuşan birçok bilim adamı, Risale-i Nur Külliyatı’nın önemini ve değerini hakkıyla anlatıyor.” şeklinde konuştu.
Programın bir diğer misafiri Mehmed Fırıncı, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve birkaç talebesiyle sıkıntılar içinde başlattıkları Nur Hizmetleri’nin dünyada bu noktaya gelebileceğini tahmin etmediğini ifade etti.
“KOMÜNİST BALKANLAR’DA YUSUF HOCA GİBİ GÜLLER AÇILDI”
Fırıncı Ağabey, “Geçmişte Balkanlarda özellikle Arnavutluğun nasıl dehşetli bir baskı altında olduğunu basından takip etmiştik. Orada böyle Yusuf Hocam gibi ‘güller’in açılacağını düşünemezdik. Fakat Cenab-ı Hak ihsan edince her şey oluyor.” diyerek Nur Külliyatı’nın Arnavutça’ya tercümesinin baskıya hazır olduğu müjdesini verdi:
“Sözler Mecmuası’nın Arnavutçası önümde duruyor. Daha sonra diğer eserlerde tercüme edildi ve baskı aşamasına gelindi. Sanırım hatta Sözler’in ikinci baskısı yapılacak. Bu tercüme çalışmalarının nasıl bir emek ve gayretin eseri olduğunu muhakkak tahmin edebiliyorsunuzdur. İhsan Kasım Ağabey’den sonra bir kişi daha çıktı. Kendisine şükranlarımı sunuyorum.”
Arnavutluk’ta hizmetlerini zor şartlarda sürdüren ve Risale-i Nurları Arnavutça’ya tercüme eden Yusuf Hoca’yla gerçekleştirilen keyifli sohbetinden bazı satırbaşları şöyle:
“CİHAD KELİMESİNİ EN GÜZEL AÇIKLAYAN ÂLİM SAİD NURSİ”
“Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin ........
diğer âlimlerden...........
.... en büyük farkı dini hizmetin içine siyaseti karıştırmamasıdır.....
. Ondan sonra gelen talebelerine de bunu şiddetle tavsiye etti. Böylece dünyadaki hizmetlerde muvaffak oldu. Keşke İslam âlemindeki diğer ıslahatçılar da Bediüzzaman’ı okusalar ve ülkelerinde perişan olmasalardı. Pakistan ve Hindistan gibi yerlerde İslam’a hizmet eden âlimler maalesef işlerine siyaset karıştırdıkları için başarılı olamadılar. Said Nursi ayrıca ‘cihad’ kelimesini en güzel tefsir eden âlimdir. Manevi cihat yani kalpleri fethetmekte Said Nursi ve talebeleri çok başarılı olmuştur. Dünyanın birçok yerinde hizmetlerin yaygınlaşması da bu anlayışla gerçekleşmiştir.”
“Ben İslam’a hizmet amacıyla en kısa.......
. hatasız yol olarak Risale-i Nur’u buldum.........
Kendi milletime bu şekilde hizmet etmeyi seçtim........
Kim Allah’ın ismini yüceltmek için gayret ve cihat ederse onun bu hareketi Allah yolunda olurmuş. Biz Risalelerin içindeki bilgilerin her tip insana en güzel bir ders olduğunun farkındayız.”
“Nur Risaleleri konusunda birçok çalışma yaptım. Memleketin bütün köylerini ve yerlerini gezdim. Burada çok kitaplar okudum, bazı âlimlerle istişarelerde bulundum. Sonuç olarak Risale-i Nur’dan başka bir hizmet tarzı elli seneden beri dinsizlikle boğuşan bir millete yardım edemez. Bu eserler ancak kurtuluşa erdirebilir. Risalelerin yolunu bundan dolayı tercih ettim ve ömrümün sonuna kadar hizmet etmeye devam edeceğim.”
NURLARI TERCÜME ÇALIŞMALARINI SEKİZ SENEDE BİTİRDİK
“Sekiz sene boyunca başka bir işle meşgul olmayıp sadece Risale-i Nurları anlamaya ve tercüme etmeye çalıştım. Şükürler olsun ki Allah bize bu yolda yardım etti. Şimdi sıra bunları Arnavut kardeşlerimize ulaştırmaya geldi. Fakat bu noktada da çok himmet ve gayrete ihtiyacımız var. Ben şahsım olarak tek başıma bunu başarmam. Bu noktada kardeşlerimizle eserleri yayma derdi içinde olacağız. Çünkü her sözün bir makamı ve her zamanın bir adamı vardır derler. Bu asrın adamı da Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’dir. Bizim de onun eserlerini yaymaya çalışmamız gereklidir.
Yusuf Hoca kimdir?
Yusuf Hoca yaşadığı Arnavutluk’ta 3 vilayette müftülük görevinde bulundu. Aynı zamanda 12 sene Arapça hocalığı yaptı. Yine Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı görevinde bulunurken Arnavut halkına Risale-i Nurları öğretmek için görevinden bir süreliğine istifa etti. Külliyattaki Arnavutçaya tercüme etme görevini başarıyla yerine getirdikten sonra şimdilerde ülkesinde müftülük görevine geri döndü. Aynı zamanda ülkenin her tarafında görev yapabilen Genel Vaizlik görevini yerine getiriyor. ABD, İngiltere ve dünyanın birçok ülkesinde sempozyum ve toplantılara katılan Yusuf Hoca Arapça, İngilizce ve Arnavutça bilmektedir.

Moralhaber.Net

SİMERENYALI@
14-06-2009, 00:35
Eğer bu belge gerçekse...
TARAF Gazetesi’nde dün yayımlanan belgeyi okuyunca, içimden gelen ilk ses şu oldu:

"Acaba Bülent Arınç haklı mıydı?"

Ne demişti Bülent Arınç?

"İyi ki bu komutanlarla savaşa girmemişiz."

* * *

Bu duygularımı, gazetede yayınlanan belge gerçekse kaydıyla söylüyorum.

Şu ana kadar sahte olduğu konusunda bir bilgiye ulaşamadım.

Genelkurmay İletişim Başkanı dün muğlak bir açıklama yaptı ve "Konu soruşturuluyor" demekle yetindi.

Bu yazıyı şu şartla yazıyorum:

"Eğer bu belge gerçekse..."

Yeni ve feci bir andıç olayı ile karşı karşıyayız demektir.

Belgenin tarihi Nisan 2009...

Yani iki ay önce hazırlanmış.

Altında, Genelkurmay Harekát Başkanlığı’nda görevli muvazzaf bir subayın imzası var.

Eğer bu belge gerçekse;

İnsan soruyor:

"Yani hálá mı ders almadınız?"

Belgeyi baştan sona okuyorum.

Birtakım kelli felli insanlar oturmuş, bir "Aksiyon Planı" hazırlamışlar.

Amaçları, AKP hükümetini ve Fethullah Gülen’i yıpratmak.

Yani alenen suç. Hem de ağır bir suç.

Belgeyi okuyunca sadece iki şey söyleyebilirsiniz:

Ya, "Vahim bir provokasyon."

Ya da "Geri zekálılık örneği"...

* * *

Eğer bu belge gerçekse;

Ve yaşanan bunca olaya rağmen Genelkurmay’da birtakım insanlar hálá böyle planlar yapma cüretini gösterebiliyorsa, ne diyelim...

Olay feci, sızmasına mani olamamak ise başka açıdan feci.

Bir Genelkurmay düşünün ki, en gizli belgelerin sızdırılmasına mani olamıyor.

Yani bu eylem planını hazırlamak suç.

Sızdırılmasına mani olamamak da beceriksizlik.

Vergi ödeyen vatandaşların şu soruyu sorma hakkı yok mu?

Hálá bunları yapmaya hangi cüretle devam edebilirsiniz, nasıl mani olamazsınız?

Eğer bu belge gerçekse;

Bu belgeyi bürosunda saklayan eski asker yeni avukat Serdar Öztürk’e ne diyeceğiz?

Müvekkili böyle şeylerden içerdeyken, kendisi bu belgeleri niye saklar?

Cüret mi, salaklık mı?

* * *

Ben, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sonsuz bir sevgi ve hayranlıkla büyüdüm.

En solcu yıllarımda bile, askere karşı hep sempati besledim.

Bu duygularım hálá devam ediyor.

Ama itiraf edeyim, son yıllarda tanık olduğum bu olaylar, bende derin düş kırıklığı yarattı ve yaratmaya devam ediyor.

Sadece bazı subayların karıştığı olaylardan dolayı değil, en hayati sırlarını bile saklayamamalarından dolayı da derin bir düş kırıklığı yaşıyorum.

Ergenekon’da yargılanan bazı eski komutanları görünce, onların nasıl olup da bu kadar üst rütbelere yükselebildiklerine hayret ediyorum.

* * *

Diyebilirsiniz ki, bunların ortaya çıkması fena mı oldu?

Elbette iyi oldu.

İyi oldu da, bu iyilikler benim bazı endişelerimi de dengeleyemiyor.

O soruları bir türlü aklımdan çıkaramıyorum.

Bu sırları saklayamayan, koruyamayan bir ordu, askeri sırları nasıl saklayabilir?

Tabii bir de Bülent Arınç’ın sözleri:

"İyi ki bu komutanlarla büyük bir savaşa girmemişiz."

Biliyorum çok ağır bir söz ama, ne yazık ki insanın aklına takılıyor.

Bizim takılıyorsa, şu anda görev başında bulunan komutanların da takılmalıdır.

O nedenle bu belge ile ilgili soruşturmanın sonucunu merakla ve ısrarla bekliyorum.

Önce gerçek mi, değil mi?

Eğer gerçekse;

Bunun sorumluları hakkında ne işlem yapılacak?

ERTUĞRUL ÖZKÖK-HÜRRİYET

AHLAR ÇİKSİN
14-06-2009, 06:35
hayırlı sabahlar olsun
bereketler dolsun..........
[B]Allah'a yaklaşmada hiçbir şey seni yıldırmamalı[/B

AHLAR ÇİKSİN
22-06-2009, 11:45
HAFTANIN MAKALESİ !

Albayı Verin...

On yaşındayken dünyanın en büyük yazarının O. Henry olduğunu sanıyordum.
Bir gün bu fikrimi yengeme söylediğimde gülmekten nasıl iki büklüm olduğu hâlâ gözümün önünde.
Tamam, dünyanın en büyük yazarı değil ama hikâyelerini hâlâ hatırlarım.
Ve, kimi bölümleri hayatın bazı anlarında, durumu anlamaya çok yardımcı olur.
Bugün Türkiye’deki gelişmelere bakınca, onun harika hikâyelerinden birini hatırlamamak mümkün değil.
Üç dolandırıcının başı derde girer.
Ne yapacaklarını konuşmaya başlarlar.
Sonunda biri kesin çözümü söyler.
“Vaziyet çok karıştı, dürüst olmaktan başka çare yok.”
Bu, şu sırada sanırım herkesin aklında tutması gereken bir cümle.

Biliyorum, bu ülke “dürüst” olma alışkanlığı olan bir yer değil.
Yalan, hayatımızın önemli bir parçası.
Devlet görevlilerinin söyledikleri yalanlar bu memlekette fevkalade sıradan bulunuyor.
Ama, yalanlarla idare edilebilecek noktayı geçti olaylar.
Şimdi dürüst olma zamanı.
Ordu, andıçın altında imzası olan albayı “sivil savcıların” elinden aldı.
Onların sorgulamasını engelledi.
Tuhaf da bir neden bulmuşlar.
Önce Jandarma kriminal rapor hazırlayacakmış, sonra gerekirse sivil savcılar albayı sorgulayacakmış.
Jandarmanın hazırladığı ilk kriminal rapor geldi Ergenekon savcılarına.

Rapor, “andıcın altındaki imza albayın imzasına benziyor,” diyor.
Arkasından da ekliyor, “ama fotokopi olduğu için kesin emin olamıyoruz.”
Ordu, “kesin emin olamıyoruz” laflarıyla bu işin içinden sıyrılamaz.
Elinizdeki imkânlarla yaptığınız araştırmalar “imzanın benzediğini” söylüyorsa ama siz bir türlü “kesin emin olamıyorsanız”, verin belgeyi “kesin emin olacak birileri” incelesin.
Gerekiyorsa yurtdışındaki birkaç ülkeye rica edin onların kriminal laboratuarları belgeye baksın.
“İmza benziyor” dedikten sonra “fotokopi” falan sözleriyle bu işin üstü örtülemez.
Ne medya bu işin peşini bırakır, ne de siyaset.
Ankara’dan bizim Erdem Gül’ün yazdığı kulisi de okuyacaksınız bugün, “Başbakan’ın belgenin gerçekliğinden emin olduğu ve sorumlulara ibretlik bir ceza verilmesini istediği” söyleniyormuş.
Başbakan’ın Genelkurmay Başkanı ile görüşmesinin hemen ardından AKP’nin savcılığa suç duyurusunda bulunması da, Başbakan’ın ne düşündüğünü gösteriyor zaten.
Dün Başbakan Erdoğan MİT Başkanı ile kırk beş dakika görüştükten sonra Çankaya’ya çıktı.
Sanırım, artık gündemdeki konu, belgenin “gerçek olup olmadığı” değil, artık gündemde olan soru, “Başbuğ’un bu belgeyle bir ilişkisi olup olmadığı.”
Albayın sivil savcılar tarafından sorgulanmasının engellenmesi, Genelkurmay Başkanı’nın durumunu da zorlaştırdı.
O albayın sorgulanmasına izin vermedikleri sürece bu ülkede kimse ordunun “fotokopiden dolayı emin olamıyoruz” laflarına inanmayacak.
Ortada ciddi bir suç var.
Ya bu suç “emir komuta zinciri” içinde işlendi ya da ordunun içindeki bir cunta bu suçu işledi.
İki durumda da ordu içinde bir operasyon yapılması gerekiyor.
Ya Genelkurmay Başkanı suçluları yargıya teslim edecek ya da bizzat kendi koltuğu da tehlikeye girecek.
Türkiye, artık daha fazla bu “darbe planlarına”, “andıçlara” tahammül edemeyeceğini gösterdi.
Andıç taraftarı medyanın “olayı saptırmaya” çalışan mırıltıları sizi aldatmasın, halkın içinden gelen sesi dinleyin.
O “uğultuyu” duyun.
Halk, öfkeli.
Öfkeli olmakta çok da haklı.
Ordunun kibrinden, olaylara fütursuzca müdahale etmesinden, suçluları saklamasından, “askerî yargı” gibi hukuki bir ucubenin arkasına gizlenip en ağır suçları görmezden gelmesinden, bomba atanları, cephane saklayanları serbest bırakmasından, yeraltından çıkan silahların hesabını vermemesinden, muhtıralar yazmasından bıkıp usandı halk.

Yeni bir Türkiye istiyor insanlar.
Ordunun da hukuka tâbi olduğu, yargının adil davranmak zorunda kaldığı bir Türkiye.
Bu son andıç, Türkiye’nin dönüm noktası olacak.
Hukuk karşısında üniformalı da üniformasız da eşit hale gelecek.
Üniforma suçu saklamaya yetmeyecek.
Adil, hakkaniyetli, özgür bir ülkede yaşayacağız.
“Halk iradesi” denilen şeyin ciddiyetini anlayacağız.
Albayı, sivil savcılara teslim edin.
Bırakın sorgulansın.
Mayınları çıkartamadığınız gibi imzaların gerçekliğini de saptayamıyorsanız, bunu becerebilen birilerinden yardım isteyin.
Hukuku, yasaları ciddiye almak ordunun asli işine, askerliğe dönmesine de yardımcı olacak, daha güçlü, daha etken, daha saygıdeğer bir orduya sahip olacağız.
Şimdi “dürüst” olma zamanı.
Gerçekleri açıklayın, “benzeyen imzanın” gereğini yapın.
Eski alışkanlıklarla, bu yeni durumun içinden çıkamazsınız çünkü.
Ahmet Altan

AHLAR ÇİKSİN
26-06-2009, 11:45
HAFTANIN MAKALESİ !

Üç aylara girdik.
İyi ki geldin!


Yorgunuz! Herkes yorgun! Kimsede laf yarıştırmaktan adım atacak mecal kalmamış. Cepheleşme had safhada. Husumet diz boyu.

Yalan, iftira, karalama... Ne insafı kaldı yazı yazmanın; ne izanı kaldı konuşmanın. Herkes, kendi ezberini tekrar ediyor. İlgi alanlarımız kâh İran'a takılıyor kâh Turan'a. "Dış güçleri" konuşmaktan iç dinamizmimizi çoktan kaybetmişiz.

Devlet, milletiyle kavgalı. Kendi gölgesiyle yaka paça olan bir devlet, gücünü milletinden alabilir mi?

Aynadaki aksinden ürken, kendini aşıp sonsuz ufuklara kanatlanabilir mi? Kendini aşamayan, "bölgedeki etkin gücünü" uluslararası arenada anlatabilir mi?

Kendi vatandaşının farklılıklarını bir zenginlik sayıp bağrına basmayan, başka ülkelere örnek olabilir mi?

Küçük düşünen, büyük ideallerin altından kalkabilir mi? İmtiyazlı sınıf kavgasını yalan yanlış anlatımlarla farklı bir mecraya taşıyıp üstelik o menhus emelleri kutsayıp toplumsal barışı dinamitleyenler ülkeye huzur ve barış getirebilir mi?

Hayata hep dar bir pencereden bakan, toplumu derdest eden o kadim cendereden kurtulabilir mi?

Sorular çoğaldıkça ruhlarımız kararıyor. Ümitlerimiz soluyor. Çünkü çoğu kez cevapsız soruların amansız pençeleriyle delik deşik oluyor ruh dünyamız.

Evham, bir virüs gibi... Onca acı tecrübeye rağmen birileri hâlâ "kardeş kavgası"ndan beslenmek istiyor.

Nifak tohumu saçıyorlar İrem Bağları'na. Kimilerinin kaleminden kan damlıyor adeta. Kirletilmiş bilgiler atmosferimizi zehirlemiş, nefes alınmaz hale getirmiş...

Yorgunuz! Herkes yorgun!

Neyse ki İlahî bir esinti yetişiyor imdadımıza. Onca bunaltıcı gündemin arkasından şefkatli elini uzatıyor bize. Üç aylara girdik.

Rahmet kapılarının ardına kadar açıldığı o üç mukaddes zaman dilimi bizi çağırıyor kendine. Aslında kendi içimize, ruhumuza, varlık nedenimize davet ediyor yeniden. Eminim birileri kalkıp şöyle de diyecektir: Bunca yoğun gündem dururken o "mübarek üç aylar" üzerine yazı yazmanın zamanı mı şimdi? Ah o "yoğun gündem"! Ah o bitmez tükenmez "güncel polemikler"!..

Şimdi kendimize dönmenin tam zamanı! Çünkü şaşaalı gündem maddeleri arasında en çok kendimizi ihmal ettik.

Tabii ki dış dünyanın hengâmesine de kulak vermek gerekiyor. Hele gazeteciyseniz, siyasetçiyseniz...

Dışarıda yaşananları takip etmek hayatınızın bir parçası haline gelebilir. Ancak o dikkatli takip, kalbinizin sonsuzluk arzularını bastırmayı gerektirmiyor.

Sonuçta insanız. Bir hayat yaşıyoruz. Bir gün saatin tik takları bizim için anlamsız hale gelecek. Bir gün atmayacak kalbimiz. Bir gün yeryüzünün herc ü merci ile bütün alakamız kesilecek.

Madem bir gün "sıcak gündemden kopacağız"; şimdiden belli fırsatları kollayarak özümüze doğru, yani kalbimizin tam merkezine doğru, derin bir seyahate çıkmalıyız!

Kendimize, ruhumuza, vicdanımıza doğru derinlemesine atacağımız her adım, bizi birbirimize daha yakın kılacak. Nefretin yerini sevgi alacak.

Ötekini anlamak, kendini anlamakla başlar. Anlamak gayreti, varlık sebebimizin ortaya çıkmasını sağladığı gibi, dirlik vesilemizin de kılavuzudur.

Özü şefkatle ve merhametle yoğrulmuş bu ülkenin insanı uzun bir zamandan beri ne kendini anlama fırsatı yakalayabiliyor; ne başkasını dinleme iradesini gösterebiliyor.

Üç ayları idrak ediyoruz. Bu gece Regaib Kandili. Yeni doğumların arefesindeyiz. Ruhumuz sevgiyle kanatlanabilir, ufkumuz sonsuzluğa açılabilir. Yeter ki bir şeyleri düzeltmeye kendimizden başlayabilelim...

Yorgunuz! Herkes yorgun!


İyi ki yetiştin imdadımıza ey güzel kandil! Karanlıklar içinde kalmıştık!..




Ekrem DUMANLI


http://****************/~umutfmx/
UMUDUMUZ ......
RADYOMUZ.......

AHLAR ÇİKSİN
04-07-2009, 19:26
........... Sivas ve Başbağlar'ı birlikte hatırlamak! ..........

Dün, Sivas Katliamı'nın on altıncı yol dönümüydü. Bu ülkede yüzlerce yıldır birlikte yaşayan insanlar arasındaki farklılıkları ayrışmaya ve çatışmaya dönüştürme planlarının en acı sonuçlarından biri yaşandı 2 Temmuz 1993'te. Aziz Nesin'in konuşmasına ve Sivas'ta yapılan bir etkinliğe tepkiyle başlayan olaylar sonucunda 33'ü Madımak Oteli'nde toplam 37 kişi hayatını kaybetti. Olaydan sadece üç gün sonra, 5 Temmuz 1993 akşamı Erzincan'ın Kemaliye İlçesi'nin Başbağlar köyünü basan “kimliği meçhul” silahlı kişiler 33 kişiyi kurşuna dizdi. Bazılarına gören bu katliam, Madımak Oteli'nde ölen 33 kişinin intikamıydı.

Türkiye'nin en karanlık ve ürkütücü olaylarından biri olan Sivas Katliamı'nın 16. yıl dönümünde çok önemli, sevindirici bir gelişme oldu.
Pir Sultan Abdal Derneği;
“Geçmişte yaşanan katliamları unutturmamak..........
......... ve .......
......farklılıkların zenginlik olduğu .......
..............bilincini beyinlere kazımak” amacıyla.........
Sivas Katliamı'nda öleni anarken........
Başbağlar Katliamı'nda ölenleri de anma kararı aldı......

Dernek Başkanı Av. Fevzi Gümüş'ün; şu sözlerini ne kadar da önemli:

“Kimileri dediler ki, Başbağlar katliamı Sivas'a misilleme olarak yapıldı; kimileri de Aleviler'in intikamı alındı... Biz diyoruz ki, iki yerde devletin karanlık güçleri işbaşındaydı. Madımak katliamını arkasında hangi karanlık güç varsa, Başbağlar katliamının arkasında da aynı karanlık güç vardı. Madımak katliamının arkasındaki karanlık güçlerin ortaya çıkarılması durumunda, Başbağlar'ın arkasındaki karanlık güçlerde ortaya çıkarılacaktır. Biz, Madımak'ı lanetlediğimiz gibi, Başbağlar'ı da lanetliyoruz ve bu yıl Sivas'ta Başbağlar katliamını da lanetleyeceğiz.”

Bu sözlerin söylenmesi için on altı yıl beklemek zorunda kaldık maalesef.... Bugün toplumun farklı siyasal/sosyal çevrelerinin ......
...........aynı olgun tavrı göstermesi gerekiyor.........
. Türkiye'nin siyasi tarihindeki benzer olaylara bakarken....
............. ölenler ve öldürmüş görünenlerle.....
............. ya da bize sunulan .........
.....mağdur/fail örnekleriyle yetinmemek gerekiyor. ........
Toplumsal bir zaafın nasıl istismar edilebildiğini, nasıl kirli tezgahlar için kullanılabildiğini geç de olsa sorgulayabilmemiz gerekir. Dışarıda insanlar protesto yaparken içeride insan öldürenleri bilmemiz gerekir. Suçlanıp mahkum olanlarla gerçek faillerin farklı olabildiğini bilmemiz gerekir. “PKK yaptı” sözünün her zaman gerçek olmayabileceğini düşünmemiz gerekir. 16 yıl sonra olaylara bakış açısına ilişkin birkaç örnek aktarayım:

Özgür Demokratik Alevi Hareketi'nden Ergin Doğu: “Sivas katliamının sorumlusu olarak kullanılan insanları görmek doğru değildir. Maraş Katliamı örneğini de biliyoruz. Orada da insanları kullandılar. Ama kullanılanlar, kışkırtanlar rejimin hakim zihniyetini uygulayan güçlerdi. Fakat İslami kesimin, Sünni insanlarımızın da özellikle Alevilere karşı sahip oldukları önyargıları artık aşmaları gerekir…”

Muğla Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Necdet Subaşı: “Maalesef bu olay ve bu olayın tekrarıyla oluşan siyasal dil, yangının ömrünü uzatmaktadır. Sonuçları itibariyle bir trajediye yol açan olayda hem Sünni hem Alevi vatandaşlarımız kusurludur. Madımak olayıyla ilgili incelediğim belgelerin tümü başta hükümet olmak üzere her düzeydeki sorumlunun ağır ihmallerine vurgu yapıyordu… Ben olayın bir provokasyon olduğundan şüphe duymuyorum. Ancak kabullendiğim husus Alevi ve Sünniler tamiri bir hayli zaman alacak bu kumpasın kullanışlı birer parçası oldular… Gerek Madımak, gerekse Başbağlar olayı, usta işi kışkırtma olarak birbirimize ulaşma zeminlerimizi yok etmiş, karşılıklı konuşma ortamlarını imha etmiştir.”

Sivas Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Fikret Ünsal: “Olayları planlayıp sahneye koyanlar başka, cezasını çekenler başka. Sivas Madımak olaylarında bir üs olarak kullanılmıştır. Şer güçler emeline ulaşmış, Sivaslılar ise lekelenmiştir. Sivas ve Sivaslı artık bu kirli oyunun aydınlatılmasını istiyor…”

Olaydan üç gün sonra, Başbağlar Köyü'ne gelen silahlı yüz kişi, önce köyün giriş ve çıkışlarını tuttu. Telefon hatlarını kesti. Hiçbir şeyden habersiz, günlük işlerini bitiren, tarlasından evlerine dönen köylüler silah sesleriyle dışarı fırladı. Savunmasız köylüleri meydanda toplayan saldırganlar çocuk, kadın, yaşlı demeden 33 kişiyi kurşuna dizdi. Evler ateşe verildi. Saldıranlar, katliamın “Sivas olaylarına misilleme” olduğuna dair bildiri bıraktıktan sonra çekildi. Binalar yapıldı, köy yeniden imar edildi. Ama 33 kişinin katilleri bulunamadı, bulunmadı. Olaydan sonra yakalananlar birilerinin talimatıyla serbest bırakıldı. Başbağlar'da ölenlerin tek suçu vardı; Sünni olmak...

Madem faili meçhuller dosyalar yeniden açılıyor, karmaşık ilişkiler aydınlatılıyor, yıllarca izi kalacak bu iki olayın öncelikle aydınlatılması gerekiyor. “PKK'lılar saldırdı” diyerek dosyaları kapatmak bir çok şeyin karanlıklar içinde kaybolup gitmesinden başka hiç bir işe yaramayacak. Sivas ve Başbağlar katliamları için yeni bir sorgulama süreci başlatılmalı.

Pir Sultan Abdal Derneği'nin bu yaklaşımını, olgun tavrını alkışlıyor, herkese örnek olmasını diliyoruz.
İbrahim KARAGÜL

http://****************/~umutfmx/
UMUT-RADYO

cevdet.36
04-07-2009, 19:33
borsada 2009 yılı başından bu yana hiç yükselmeyen hep düşen hisse varmı.ben bütün hisselere paragaranti sitesindeki grafiği kullanarak baktım.hisselerin tamamı yüzde 50.hatta yüzde 150 yükselmişler.göz altı pazarını saymazsak.tekfen,ffkrl.ve tire hep düşmüş yanlışım varsa düzeltin.saygılar.

AHLAR ÇİKSİN
06-07-2009, 09:14
"Doktrin" değişti! ........
Düzen de değişiyor!.............
. Atlamayın!.................................
Yiğit Bulut yazdı..

06.07.2009 08:21
1997-2001-2003 ve sonrasında yani "Türkiye ile ilgili" uluslararası "oyun kurucuların" her sahneye inişinde, "çok önemli" olaylar oldu...
Bunların TSK ile ilgili "kısımlarını" özellikle TSK'nın "çok yıpratıldığı" dönemde kaleme aldım ve yazılarımda aktardım... Bugün "bunlardan" yola çıkarak özellikle bir "özetini de" sizlere aktararak, "yeni doktrine" değinmek ve en önemlisi "doktrin değişti" demek istiyorum...
Nasıl mı?
Sevgili dostlarım, geçmişten başlayarak bugünlere gelelim...
"... 1-Clinton Mayıs 1997'de "Yeni bir yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi " adı verilen belgeyi imzaladı. Belgenin özü "ABD çıkarlarına dayanan ekonomik milliyetçiliğin", gerekirse silah gücüyle dünyaya egemen kılınması üzerine bina edilmişti. Aynı belgede şu cümleler yer aldı: "...200 milyon varillik petrol rezerviyle Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, dünyanın artan enerji talebini karşılamada önemli bir rol oynamaya adaydır... Kendi petrol kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD'nin yaşamsal çıkarlarından biridir..."
2- Bölgedeki dinamiklerin ve ABD'nin tavrının değiştiğini düşünen Türk Genelkurmay'!, 1997 de "Milli Askeri Strateji Konsepti'ni (MASK)"değiştirdi.
3- MASK'm değişmesi "doktrin sahiplerini" rahatsız etti. Planın uygulayıcıları, TSK'nın "bölgede barışçıl merkezli bir yapıya sıcak bakmasından ve kararların Brüksel veya Washington yerine Ankara'dan alınmasından" ciddi anlamda rahatsız olmuştu.4- Aynı dönemde ABD makamlarının raporlarında "Türkiye'nin 2015 yılına kadar alacağı tavrın ve ülke içindeki gelişmelerin" ABD'nin "ana çıkarlarının" bulunduğu Büyük Ortadoğu bölgesinde belirleyici olacağı belirtiliyordu...
5-Bunlar olurken Türkiye 1999-2001 arasında tarihinin en büyük "finansal manipülasyonu" ile karşı karşıya kaldı. 57. Hükümet "pasifize" edilip Kemal Derviş'e teslim edilirken, koalisyon partileri siyasi dinamik içinde eridi. "Türkiye'nin değerlerinin tasfiye edilmesi süreci" başladı.
6- "TBMM'den geçmeyen tezkere", "oyun kurucuları" daha da kızdırdı. 2004 yılının Nisan ayında ABD Dışişleri Bakanı Colin Povvel "...Irak bir gün, Türkiye, Pakistan gibi bir İslam Cumhuriyeti olacak..." dedi.
7- Ortadoğu ve Orta Asya'da "kendi amaçları doğrultusunda" TSK'yı "tasarrufu" altına almak isteyen sadece ABD değildi... Avrupa Birliği (AB) de aynı amaçta birçok giriş yaptı ve maalesef kâğıt üstünde bazı kazanımlar elde etti..."
*************************************
Yukarıdakiler artık geçerli değil! .......
............Neden?.................
****************************************
Detayları ile bahsettiğim yapı 2001, 11 Eylül saldırısı sonrası dünya genelindeki "siyasi yapıyı" şekillendiren "diyalektikten" kaynaklanıyordu. Yeni kutuplar "Amerika karşısında Ortadoğu kaynaklı İslami terörün" yerleştirilmesi ile oluşturulmuştu. Amaç "tehdit" algılamasını yeniden kurgulamak ve sonrasında "Ortadoğu işgali, Orta Asya'nın" kontrolünü sağlamaktı. Bunun ekonomik sonuçları da çok açıktı; yükselen petrol fiyatı ve "hareket dinamikleri" değişen ekonomik sistem... Bu yapı 2001 sonrası hayata geçti ve 2007 sonuna doğru çökmeye başladı.
Dünya genelindeki siyasi-ekonomik dinamikler yaklaşık 7 yıl boyunca "askeri-endüstriyel" denklem üzerinde şekillendi. Bu denklemin ana "bileşeni" ve "sonucu" ise ABD'nin "Bush iktidarı" tarafından yönetilmesiydi. Sistemin "marjinal faydasının" gitgide düşmesi ve "sönümlü olması" gereği "yavaşlaması" dünya genelinde "ekonomik kriz" olarak algılandı. Bu zincirleme reaksiyonların doğal sonucu olarak "Bush iktidarı yani askeri-endüstriyel" yapı yerini yeni bir teze yani "Obama iktidarına yani liberal-entelektüel" bir yapıya bıraktı!Şimdi sıkı durun! "TSK'nın Ortadoğu'da ABD'ye engel olmaması" için yıpratılması 1997 sonrası "ABD güç merkezlerine" hâkim olan ve Bush iktidarı ile "doruğa çıkan" yapının "politikasıydı"! Yeni doktrin yani "Obama merkezli" politikaların "TSK'nın yıpratılması" gibi bir "amacı" yok! Hatta tam tersi ABD'nin "askeri alandaki faaliyetlerinin" Ortadoğu ve Orta Asya'da düşmesi için "TSK'nın daha aktif" hale gelmesi gerekli. Türkiye'de bazı siyasetçilerimizin, basının bir bölümünün ve düşünce "merkezlerimizin" anlayamadığı da burası! Onlar hâlâ ABD'nin politikasının "TSK'yı yıpratmak"
üstüne kurulacağını düşünüyorlar! Büyük değişimi gözden kaçırıyorlar. Ancak burada çok önemli bir not düşmem gerekli; "TSK'nın yıprtılması" ile "Amerika'da da olduğu gibi askerin sivillerin" arkasına "geçirilmesi" birbirlerine karıştırılmaması gereken kavramlar! Amerka'da "sivilleşme" yani "askeri-endüstriyel" yapının sindirilmesi hareketi yeni bir "amaç çerçevesinde" yeniden ele alınıyor. Bunun bir bölümü de "Türkiye'ye yansıyor"! Ortadoğu ve Orta Asya'da "yeni doktrin" çerçevesinde rol alacak Türkiye'de "sivilleşme" ve 'TSK'nın sivil otorite ile uyumlu" hale gelmesi çok önemli. Yeni doktrin Türkiye'nin ABD "üyeliği" üzerine değil, yeni "diyalektik" üzerine kuruluyor. ABD karşısında istenerek güçlendirilmiş Rusya-Hindistan-iran-Çin dörtlüsü. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı'nın bir hafta önce Rumlara söylediği
"Türkiye artık süper güç, .........
..sadece kendiyle bağlı,.............
..... karışamayız" ..........

cümlesi çok ama çok önemli! Bu noktada son çıkarım iran konusunda. Çok yakında İran ile Türkiye arasında ABD "destekli" yakınlaşma daha doğrusu "modeller arasında" geçişkenlik başlayacak. İran şimdi "dalgalanan" İran "serbestleşerek" Türkiye modeline yaklaşacak! Konu hakkında "nükleer alanda işbirliği" dahil kulaklarınızla duysanız asla inanmayacağınız "gelişmeler" olabilir! Görüştüğüm Ahmedinejad'ın "yakın çevresi de" aynı sinyalleri veriyor.
Uzun lafın kısası;
model değişti!
Yeni "diyalektik" Türkiye'nin "AB üyeliğini" oyundan düşürürken,
aslında AB modelini tamamen "dışarı" itecek!
Dünya yine iki kutuplu olacak;
"Sol ve Sağ" taraf olarak ikiye ayrılacak!
Bu modelde Türkiye "gerçekten büyük bir süper güç" olabilir!
__AHLAR NOTU__
ÇİN GİBİ
ÖNÜMÜZ AÇILACAK DİYE UZUN ZAMANDIR DÜŞÜNMEKTEYDİM__BU OLABİLİR...

Buradan bütün siyasetçilerimize,
düşünürlerimize çağrı yaparak bitirmek istiyorum;
değişimi lütfen doğru okuyun!
ybulut

bkalkan
07-07-2009, 08:50
Ahlar Hocam yeşil gördüm sizi, hayırlı uğurlu olsun.
Rabbim muaffak eylesin.

bkalkan
07-07-2009, 08:51
Ahlar Hocama ve tüm dostlara hayırlı sabahlar,
Herkesin gönlünce ve kazançlı bir seans geçirmesi dileğiyle.

RADO
07-07-2009, 11:40
Hayırlı olsun sayın abim,en sonun da yazarlığı kaptın yani

AHLAR ÇİKSİN
07-07-2009, 12:25
http://www.radyoislam.net/
EZGİ DOLU DÜNYAMIZ...

Uyuma Türkiye! ........
.......'Dengeler' değişiyor! .......
Yiğit Bulut yazdı..

07.07.2009 08:00
DÜN bu köşede tartışmaya başladık, Amerika destekli "karşıt parça" oluşumu! Yani diyalektiğin diğer tarafı; Rusya, Hindistan, iran, Çin yapılanması...Üstünden 24 saat geçmedi, iki önemli ve hemen bunların altında sorgulanması gereken iki "bağlantılı" gelişme oldu...
Önemli haberlere bakalım Amerika, Rusya ile "nükleer" detaylar dahil "8 ana madde" üzerinde anlaştı... 2- Rus Başbakanı Putin, Türkiye'ye gelmeye karar verdi...
Bağlantılı gelişmelere bakalım:
1- Rus Patriği Türkiye'ye geldi ve "Erdoğan'ı övdü".........
2- ABD, İsrail İran'a saldırırsa "engel olamayacaklarının" altını çizdi!.........
Diyeceksiniz ki; israil'in iran'ı vurması tam ters bir gelişme değil mi? Hani Rusya-Hindistan-İran-Çin yakınlaşacaktı?
Hemen soralım; Rus Patrik İstanbul'da "Erdoğan'ın hangi ülkeye" sert çıkışını övdü? israil... Peki ABD, israil'i hangi ülke ile "karşı karşıya" bıraktı? İran... Böyle bir denge içinde İran hangi ülkeye yakınlaşıyor? Rusya!
Sevgili dostlar, aslında aylardır yazmaya çalışıyorum; denge tamamen değişti, değişiyor! ABD ile Rusya "yeni dünya düzeni" konusunda "net olarak" anlaşmaya vardılar! Şimdi "denklem" ve "dinamikler" tesis edilecek!
Peki kimler kaybedecek?........
Yeni "kutuplaşmada" en belirgin tek bir kaybeden var;.....
________ Avrupa Birliği! ___________
Son bir soru ile bitirelim: Dünya borsaları "tam olarak varlık" gösteremezken, Türkiye AB ile ilgili bir adım dahi atamazken; Türk sermaye piyasaları neden dünya geneline göre % 12-20 daha alıcılı? Dolar neden her fırsatta 1.55 altında?
Cevap çok zor değil; doktrin değişti!.......
Türkiye "artık borçlanarak" günü geçiren bir yapıdan......
........ "yeni bir süper güç" olma yoluna giriyor!......
............... İster inanın, ister inanmayın!..........Olabilir mi? Bizi yönetenler "bu değişimi" doğru anlarlar ve gerekli adımları atabilirlerse; gelecek geçmişten çok farklı olacak!
Ne demiştik?
SEVGİLİ dostlar, "Rusya-ABD" anlaşması ile bütün dünyanın anladığı doğrusu "acaba" demeye başladığı "doktrini" bugün savunmaya başlamadım...
Uzun süredir "üzerinde" ısrar ediyorum... "Hayal" diyen çok oldu ama ben inandım hâlâ da inanıyorum!
Bakın o dönemde neler yazmıştım:
"...1- 1999-2008 arasında petrolün 100 dolar sınırını aştığı dönemde değişen 'Rus makro ekonomik' göstergelerini izliyor musunuz?
2- israil'in, İran'a saldırıyı Amerika destekli bir şekilde başlatabileceğinin tartışıldığı bir yapıda, Rusya'da "neler olabileceğini" tahmin ediyor musunuz?
3- Putin'in attığı imza ile 'Rusya'yı küresel tekellere' kapatmasına ve yeni devlet başkanının 'Rusya, İsviçre olacak' tezine dikkat ediyor musunuz?
4- Avrupa Birliği denilen yapının ekonomik çöküşün arifesinde olduğunu 'görebiliyor musunuz'?
5- Çöken Avrupa'nın yerini 'diyalektik' yapı içinde Rusya-Hindistan-iran-Çin dörtlüsünün almasını sorguluyor musunuz? Sorular daha da uzatılabilir. Yazdıklarımın 'hepsine' sonuna kadar inanıyorum ve 1945-1989-2001 gibi, dünyanın yeni bir 'eksen kaymasının' hemen öncesinde olduğunu düşünüyorum. Düşünüyorum ama 'kafasını kuma gömen' ülkemde, 'Avrupa Birliği yalanından' başka bir şeyi tartışmak mümkün olmadığı için, bu gerçekleri kamuoyuna anlatmam çok zor...
Türkiye ne yapabilir?.......
..... Yapacağımız çok açık;...........
bu değişimi, yeni diyalektiği anlamaya çalışmak.....
..... ve 1945-1960 arasında denenen,......
.... Menderes ve arkadaşlarının 'idamı' ile sonuçlanan sürece doğru hamleler yapmak...
Daha doğrusu bölgede ABD-Türk-Rus ortaklığı için çıkış yolları aramak.
Rusya buna hazır mı diyeceksiniz?
Dünya 'oyuncusu' olmak isteyen Ruslar, bu 'yolu' bizden çok daha net ve akılcı şekilde analiz edebiliyorlar...
Avrupa Birliği yalanından bir an önce kendimizi kurtarır ve çevremizin, dünya düzeninin nasıl şekilleneceğini anlamaya çalışırsak, kurulacak yeni dünya düzeninde yerimizi alırız. Bu adımı atamaz ve Türk kamuoyuna sızmış 'kafa karıştırıcıların' oyunlarına 'kapılırsak' sonumuz 'yok olacak' olan Avrupa'nın kaderini paylaşmaktan başka bir şey değil..."
Türkiye'de 'eski düzene' dayananlar tasfiye olacak...ŞİMDİ gelelim en önemli soruya: "yukarıda yazdıklarım" Türkiye'de ne değiştirecek?
Sevgili dostlarım, çok şey değişecek!
IMF anlaşmasından başka "ekonomik model" bilmeyen, "orta ve küçük ölçekli" şirketlerin aleyhine dahi çalışsa "AB'ye tam teslimiyet tabanlı gümrük birliğini" ülke içindeki "diğerlerini" ezmek için kullanan, IMF'den "borçlan" içeride "kendine transfer et" mekanizmalarını "iş yapmak" diye pazarlayan ve en önemlisi "eski teze göre yerleşik" hale gelenler, çok hızlı "tasfiye" edilecek!
Daha mı açık yazayım! Yazayım! Türkiye'de "iş yapma anlayışını" eski "tehdit" üzerine kuran ve "iş yapmasa" dahi "yerleşik rant mekanizmaları" sayesinde "iş yapar" görünenler "tasfiye olacaklar"!
AHLAR NOTU__ERBAKAN HOCANIN ....
YILLARCA KULLANDIĞI RANT EKONOMİSİ SÖZÜ İLE BİRE BİR ÖRTÜŞMEKTE
Türkiye'de "iş dünyasında her alanda büyük değişimler ve büyük vedalar" göreceksiniz!
Olmaz mı diyorsunuz! Bence acele etmeyin, bekleyin ve gözlerinizle göreceklerinize inanamayacaklarınızı da bence "şimdiden not" edin!
Son olarak 10 puanlık uzman sorusu;
sizce yeni sisteme göre .......
Türkiye'de "hangi ülke destekli kişi ve şirketler" tasfiye olacak!...
Cevap çok zor değil; yeni denklemde "hangi birlik" kaybedecek"?
Not: Bu değişim "PKK'nın tasfiye edilmesinden Ergenekon sürecine kadar" birçok dinamiği etkileyecek! Önümüzdeki günlerde tartışmaya devam edeceğiz.

ybulut

matematikci
07-07-2009, 21:39
üstadlarımın affına sığınarak veriyorum..

amerikan borsasını buradan (http://finance.yahoo.com/echarts?s=%5EDJI#symbol=%5EDJI;range=1d) izleyebilirsiniz

koraykut
07-07-2009, 22:20
yiğit bulut ta yaşanannnnnnnnnn değişimmmm umarımmmmmmm bir bulut gibi geçip gitmezzzzzzzzzzz....

koraykut
07-07-2009, 22:23
IMF anlaşmasından başka "ekonomik model" bilmeyen, "orta ve küçük ölçekli" şirketlerin aleyhine dahi çalışsa "AB'ye tam teslimiyet tabanlı gümrük birliğini" ülke içindeki "diğerlerini" ezmek için kullanan, IMF'den "borçlan" içeride "kendine transfer et" mekanizmalarını "iş yapmak" diye pazarlayan ve en önemlisi "eski teze göre yerleşik" hale gelenler


anahtar paragrafff bbuuuuuuuuuu.
altı çizili yereeeeeeee yüzde yüz katılıyommmmmm. İmf yee ülkeyiiiiiiiii mahkum sananlarrrrrrrrrr KAYBEDENLERRRRRRRRR safındaaaaaaaaa yerrrr arasınnnn İNŞAALLAH.

GoGo
08-07-2009, 09:39
Yeni bir gün yeni bir başlangıç, tüm dostlara hayırlı sabahlar ve bol kazançlar!!!

ömür özdemir
08-07-2009, 09:47
günaydın hayırlı sabahlar bol kazançlar

AHLAR ÇİKSİN
08-07-2009, 09:47
yiğit bulut ta yaşanannnnnnnnnn değişimmmm umarımmmmmmm bir bulut gibi geçip gitmezzzzzzzzzzz....

hayırlı sabahlar bolca kazançlar........
koray dostum ağzına yüreğine sağlık
aynen net olarak çok doğru ifade etmişsin
kişikli yazarlara ihtiyacımız var
insanımızın daha şuurlu olması için bu gayretler sürrmeli_bulut olup uçmamalı
umarız öyle de olur......:clover:



Bu iddia anlam kazandı!
Yiğit Bulut yazdı..

08.07.2009 07:58
Fikri Sağlar çok ilginç bir iddia ortaya attı.
Söylediklerinin bir kısmını daha önce de söylemişti ama ilk defa bu kadar net ortaya koydu.
Sağlar; Altan Öymen'in CHP Genel Başkanı olduğu dönemde, askeri birimler tarafından "CHP'nin o dönemdeki Kürt açılımıyla" ilgili bir rapor yazıldığını ve bu raporun, "Altan Öymen'in başkanlıktan düşmesine kadar giden yolu açtığını" net olarak iddia etti!Dediğim gibi "andıç" tartışmalarında üstünden geçilmiş, konuşulmuş bir rapor ama bence iddia şimdi çok daha net ve yaşananlar ile çok daha anlamlı!
Sevgili dostlarım, her şeyden önce "iddialara" katılmak veya katılmamak için bu yazıyı yazmadım...
Rapor "basılı" ve Sağlar'ın elinde. Önemli olan ayrıntı da burada değil bence!
Detay "kavram karmaşasında" gizli. Askerin "desteklediği" parti olarak sunulan-görülen CHP, Kürt açılımı yapmak istiyor ve yine asker tarafından fişleniyor! Daha da ilginci bu rapor MGK'ya sunuluyor!
Diyeceksiniz ki, "Ama o zaman genel başkan başkası"! Bu "başkan değişsin" diye yapılmış olamaz mı? Bunu söylediğiniz anda "Deniz Baykal'a siyasi otorite" tarafından yönlendirilen suçlamalarla "aynı noktaya" gelirsiniz ki, "konu akıl karıştırıcı, sorgulanması gereken" ama "maddeleştirile-meyen" bir hal alır! Üstüne bir de Başbakan ile Baykal arasındaki "Ergenekon savcısı-avukatı" söylemlerini ekleyin; kafalarımız iyice karışsın!
Daha açık sorayım: Asker, Deniz Baykal'ın "CHP'nin başına geçmesini mi" istiyordu?Sevgili dostlarım, uzun lafın kısası; bu rapor gerçekten "Altan Öymen'i düşürme yolunda" önemli bir adım oldu mu olmadı mı noktası bence "sorgulanmaya" değer! Sadece iddiayı size aktardım ve "sorgulanması" için detayları paylaştım. Son bir not düşerek de bitireceğim; siyasi söylemini hiç tartışmadan "kim olursa olsun" askeri birimlerin, bir partinin hem de "Cumhuriyet değerlerine sahip" olarak algılanan bir siyasi partinin hakkında bu tip bir "rapor yazmayı" görev tanımlaması içinde görmesi "ne kadar doğrudur", bence o da çok ciddi ayrı bir tartışma. Benim kafam çok karıştı. Kim "asker mağduru", kimler "asker taraftarı", kimler "avukat", kimler "savcı"?.. Ben işin içinden çıkamadım, biraz da siz deneyin!

Türkiye'de cin, şişeden çıktı!
TÜRKİYE "süper güç olur
mu" tartışmasını dün başlatmış ve "değişen dünya" tezimi size aktarmıştım. Türk halkı artık uyandı!Bugüne kadar anlatılan "masalları" anlamaya ve "suni gündem" yaratarak, Türkiye'yi özellikle "laik-anti laik" gibi kavramlar etrafında nafile turlar
attıranların "kimler olduğunu"sorgulamaya başladık. Bu yapıya "artık geçit yok"!
Ne güzel değil mi; sen "sistemi oturt", her krizde "kazan"! İş dünyasını "örgütle", siyaseti "iş dinamikleri" altında ez ve Türkiye'de "İrtica var mıdır, yok mudur" diye millet birbirini yerken; sen "hep köşede" dur! Bitti bu düzen, cin şişeden çıktı ve umarım bir daha girmez, kimse sokamaz!

'Ergenekon'un detaylarına yargı ruhuna biz 'karar' vereceğiz!

SEVGİLİ dostlar, Türkiye'de "Ergenekon nedir" sorusuna "yargı" karar verecek, bu tartışılamaz bir gerçek.
Verecek ama sonucu beklerken bizim de söyleyebileceğimiz net bir gerçek var: Türkiye'de "yerleşik düzen" olarak anılan ve bu ülkeyi yıllarca "boş gündem" ile oyalayarak "içini boşaltan" herkes, her kurum "sona çok yaklaştı"! Yani "Ergenekon ruhu" uçmak üzere!
Bırakalım artık bu "irtica" masalını! Hepimiz "Cumhuriyet taraftarıyız" bu bir "kazanım" değil, bu işin "özü", doğası. Olması gereken.
Daha yukarılara bakalım. Atatürkçüyüz,
Cumhuriyetçiyiz... Sorun yok! Peki "yılda 52 milyar dolarımızı" alanlar için ne yaptık? Kalkınmamız için, dengeli "gelir dağılımı" için ne adımlar attık? Çıktık açık alınla
ve boş ceplerle!
Sevgili dostlar, cumhuriyet "silahlı adamları" sokaklara çıkartıp halkı "boş sloganlar" ile sokağa dökerek, arkasından "rantiye" ile "şantiye" arasına sıkışarak "korunmaz". Bunlar boş kavgalar.
Gerçekleri görelim ve ülkede "yerleşik" olan ve böyle kalması için savaş verilen "Ergenekon ruhunu" anlayalım...
Kazanılanın eşit dağıtıldığı, yılda 52 milyar dolarımı 5000 kişinin paylaşmadığı, medyamızın tekelleşmediği, Anayasal düzene bağlı sivil otoritenin "tesis" edildiği ve halkın iradesinin "tekellerce" ezilmeden saygı gördüğü bir Türkiye istiyorum...
Bayrak sallamaya, slogan atmaya karnımız tok! Şimdi bizim olana "sahip" çıkma ve bizi "bizden" eden ruhu anlama zamanı!

AHLAR ÇİKSİN
08-07-2009, 16:18
HAFTANIN MAKALESİ !

Küresel abanma _________
Bilinç kırılması __________________________________________________ ________________________
Coğrafyamız dört bir yandan bir kuşatma bir abanma yaşıyor........
Nereden bakarsak bakalım, nasıl görmeye çalışırsak çalışalım dikkatli bir bakış ve sezgiyle olanı biteni çok rahat anlar ve algılarız. Kimi zaman kimi oluşların bize iyi sonuçlar getirmediği ortada. Etrafımıza şöyle bir göz atar, olanı biteni biraz da soğukkanlı yorumlarsak nasıl bir durum ile yüz yüze olduğumuz anlaşılır.

Çevremizdeki insanların değişimi ve algısının, düşüncelere, davranışlara, yaşama biçimine, sözlere yansıdığı görülür. Artık farklı bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünya bizim dışımızda bir ruha sahip. Öyle ki bütünüyle bir kültürel abanma ile karşı karşıyayız. Evlerimize, çocuklarımıza, mahallemize kadar yansımış durumda. Son dönemlerde ortaya atılan "mahalle" kavramının da artık bir anlamının olmadığı bir gerçekten daha gerçek. Siyasal bölünmeler şu sıralarda bir çıkar kavgası olmaktan başka bir özellik taşımıyor.

Bulunulan durum, içinde yaşanılan ruh çok yabancı bize. İslâmî düşünce geleneğinin ruhu çok farklıdır. Kendi iç dünyasında yoğun bir öz içermekte. Ayrıntılar bütünü oluştururken her ayrıntının ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır.

Bir velinin, bir vaizin, bir şairin, bir bilgenin, bir âlimin hemen her birinin sunduğu şeyler birbirini bütünler. Etkileri ve daireleri elbette ki farklıdır. Son zamanlarda bu özellikteki kimseler dairenin merkezinde değil. Merkezi tutanlar içi boş kimseler.

Televizyonlar, bilgisayarlar, internetler, cep telefonları, ipodlar artık evlerimizde ruhumuzda, hayatımızda. Bu nesneler kendi dünyalarıyla içimizdeler. Onların dili konuşuyor. Gazetelerimiz, yazarlarımız onların dilinin kuşatmasında. Böyle olunca kendimize yabancılaşıyoruz. Bizim kendi kavramlarımız, dilimiz bizden uzaklaşıyor. Siyasal iktidarda olanların renk ve kılıfları bizi yansıtıyor olsa bile bizden değildirler. Ses tonları, vurguları, içerikleri, ruhları bile çok farklı. Toplumun önünde bulunan ve lider konumunda olan birinin çocuklarına bakın, onlar babalarının uzağında. Kendileri de bir değişim yaşadıklarının farkında değiller. Liderler birer semboldürler. Kitleler onlara bakar, onlara özenir. Onların her hal ve davranışı kitleler üzerinde belirleyicidir. Hiçbir şey; hele bu zamanda saklı kalmaz.

Her adım, her söz, her davranış belirleyicidir. Çünkü günümüz insanları düşünceden beslenmiyorlar. Bir futbol takımının bir oyuncusunun çalımları ne kadar önemliyse günümüz siyasal parti liderlerinin ve önde gelenlerinin çalımları, ses tonları bile o kadar önemli ve belirleyicidir. Burada bilinç yoktur, duygu vardır. Daha doğrusu güdü vardır. Duygu kalpten gelir, kalp ise hakikat üzre ise yanılmaz. Günümüz insanı bilgi, sanat ve düşünce ile beslenmiyor. Sağdan soldan derlenen kalabalıklar bir siyasal partinin arenasında gösteri izliyor, heyecan yaşıyor bir güdüyle oraya bağlanıyor.

İslâm düşüncesine ait "medeniyet" kavramının Hıristiyan kültürünün "medeniyet" kavramıyla eşdeğer düşünülmesi bile bir öz değişimi gösterir. İslâm'ın haramları, yasakları, yaşayış biçimi ve özü bile çok farklı.

Hazreti Mevlâna bağlıları öz ışığa bile tahammül edemediler. Şemsin gelişi [biz buna güneşin doğuşu mu desek] etraftakileri rahatsız etti, kıskandı ve kaçırttılar. Oysa o güneş onlara da ışıyabilirdi. Güneşten değil de yansıtıcıdan yararlanmaya çalışanlar hiçbir zaman hakikate eremezler.

Etrafımıza dört bir yandan konulmuş olan yansıtıcıların tamamı yabancı. Hiçbirisi bize ait değil. Kendi kavramlarımızı ve dilimizi unutuyoruz. Yabancı sözcüklerle kendimizi tanımlamaya çabalıyoruz. O tanımlardan çıkan da biz değiliz.

Bir televizyonda Hazreti Ali Efendimize atfen bir sözü, bir vecizeyi anlatın bakalım ne kadar karşılık bulur. Ya da Hazreti Ömer Efendimizin örnek yaşayışından kesitler sunun. Hazineye ait bir mum örneğini verin, nerede nasıl karşılık bulur? Asıl kırılma burada başlar. Balık baştan kokar derler ya öyle.

Siyasal bir tartışmaya girmeye görün. Kişinin, liderin, önde bulunanın yanlışlarını, yolsuzluklarını anlatın nasıl bir tepkiyle karşılaşırsınız. Hemen bir "ama"yla yüzleşirsiniz. Bir şamar gibi yüzünüze çarpılır. Sizi orada durdurur. Söyleyeceklerinizin hiçbir anlamı ve karşılığı yoktur.

Birinin somut bir yolsuzluğunu örnek verseniz: "Ama partinin devamlılığı için bu şarttır" der çıkar işin içinden. Daha ileri bir adım atarsak, hayatında ağzına alkol almamış, bir önder bir siyasal lider için desek ki: "Falan kişi şarap içiyor!" ona vereceği cevabı da hazırdır. "Ama bunun bir nedeni vardır. Böyle yaparsa şu şu işleri yapamaz.

Oraya tutunamaz." Onun için ne haramın, ne kul hakkının ne de bir başka şeyin karşılığı vardır. Hazreti Ömer örneğindeki kesitlerin insan üzerinde ne denli olumlu etkisi var ise, günümüz siyasal liderlerinin önde gelenlerinin örnekleri de o denli olumsuzdur. Keskin bir bilince sahip olan, hayatı boyunca buna özen gösteren birinin çocukları artık küresel abanmanın bir yansımasıysa söylenecek söz tükenmiştir. O keskin bilinçli kimsenin kılıcı bir başka şeyi kesiyor demektir. Bu, bir dairenin merkezden dışa dönük dalgaları halinde yayılmasını sürdürür.

Kendi merkezimizde durmadıkça başkalarının dairesine gireriz...........
........ Bu, sonu olmayan bir uçuruma sürükler.

Ali Haydar Haksal

AHLAR ÇİKSİN
09-07-2009, 15:02
Abdurrahman Yıldırım
Yeşil filizlere ne oldu da..........
piyasalar soluyor?
08.07.2009 07:38:22

Önce piyasalardan başlayalım. Küresel piyasalar son 20 yılın en iyi ikinci çeyreğini yaşamış. Buna kısmen Türkiye piyasaları da dahil. Türkiye Borsası, yüzde 40'lık artışla dünyada en çok prim yapan ikinci piyasa olmasına rağmen, kullandığımız kısmen ifadesi, geçen yıllarda dünyadan bağımsız olarak daha iyi ikinci çeyrekler yaşamamızdan kaynaklanıyor. Yoksa bu yılın ikinci çeyreğinde Türkiye piyasaları da dünya ile paralel hareket etti, hatta pozitif yönde ayrışma içinde bile oldu.

YEŞİL FİLİZ ÖRNEKLERİ:


Bir süre önce küresel piyasalar tarafından tartışılmaya başlanan ve piyasalar yanında reel ekonomide canlanmayı da ifade etmek için kullanılan yeşil filizlere şu örnekleri vermek mümkün:
■ Dow Endeksi 6.470'den 8.878'e kadar yükselmiş. Yüzde 37 yükseldikten sonra yüzde 7.5 düşmüş.
■ Volatilite endeksi VİX, 9 Mart'ta 51.34 değerine kadar yükselmişti. Yani piyasaların tansiyonu çok yükselmişti. 30 Haziran itibarıyla 23.17'ye inmesi finansal piyasaların tansiyonunun önemli ölçüde normalleştiğini gösteriyor.
■ Dünya mal ticaretinin önemli göstergesi kabul edilen Baltık Kuru Yük Navlun Endeksi (BDİ) 663 değerine kadar inmişti. Altı aylık dönemde 3.667'ye çıktı ve yüzde 453 arttı Düştüğü düzey çok istisnai bir durumdu. Sonraki artışı kısmen normalleşmeyi ifade ediyor.
■ Ham petrol fiyatı 34 dolara kadar gerilemişti, 70 doların bile üzerine çıktı. Son günlerde 60 dolara doğru bir gevşeme eğiliminde.
■ Ekonomik faaliyetlerin önemli göstergelerinden bakır fiyatları, 9 Mart itibarıyla 3.567 dolardı. 30 Haziran itibarıyla 5.014 dolara yükseldi.
Bütün bu göstergeler, dünya ekonomisinin depresyona girmeyeceğini, daha kötüye gidilmeyeceğini, krizin resesyonla sınırlı kalacağını ve en kötünün de görüldüğünün işaretleri. Hatta bunun da ötesinde, ekonominin yeniden canlanacağının önceden satın alındığını kanıtlıyor.
Küresel ekonomilerde canlanma bekleniyorsa bu, resesyondan çıkıldığı anlamına geliyor. O zaman son günlerde dünya ekonomisinde ortaya çıkan kötümser beklentiler ve bunun piyasalara negatif yönlü yansımaları neyin nesi? Bunun da yanıtı yazının ikinci kısmında veya madalyonun ikinci yüzünde yer alıyor.

Satışa bahane mi arıyorlar?

Finansal piyasalardaki kötüleşmeye bakarak ekonomilerde beklenen canlanmaya bir şey olduğunu söylemek için hem çok erken hem de doğru değil. Piyasaların bir uçtan diğerine savrulmaları kendi işleyiş tarzlarından. Finansal piyasalar hep olacakları önceden satın alır. Önceden öngöremediklerini sonradan fiyatlara yansıtır, yani düzeltme yaparlar. Boyutları farklı olmakla birlikte piyasalar ya düşer ya da yükselir. Düşüşleri mutlaka yükselişler, yükselişleri de mutlaka düşüşler izler. Nasıl ki 9 Mart'a kadar negatif eğilimleri yaşadık, sonraki dönemde de pozitif gelişmeler devreye girdi. Tıpkı havaya atılan madeni bir parada yazı ya da turanın birbirini izlemesinde olduğu gibi.
Her yükseliş içinde düşüşler, her düşüş içinde de yükselişler olabilir. Ancak bunlar ana trendi değiştirmez. Yani uzun
vadeli yükseliş içinde pekâlâ kısa vadeli düşüşler, hatta orta vadeli düşüşler bulunabilir. Kaldı ki, finansal piyasalarda yaşanan krizler de aslında birer düzeltme olarak nitelenebilir. Bütün bu hareketler olurken piyasalar dengeye gelir. Ancak bu denge çok değişken veya kaygandır. Değişen dengeler kısa vadeli eğilimleri, kısa vadeler de uzun vadeli trendleri oluşturur.
Pozitif bir dönemin ardından negatif dönem de yaşanacak ve bitecek. Tekrar pozitif dönem gelecek. Finansal piyasalar ekonomideki canlanmayı önceden fazlasıyla satın aldı. Her zaman olduğu gibi şimdi biraz da satın alınan durumun gerçekleşmesi beklenecek. Şimdi aldığı bu fazlalıkların bir kısmını dökecek de bunun bahanesini arıyor.

SONUÇ - "Mevsimlerde çiçekler gibi solar, yeniden yeşerirler" Alfred Tennyson

bluetimes43
10-07-2009, 12:31
BAŞKAN MANİPÜLASYONA A8 İLE YETİŞECEK
Piyasalar, VOB ve İMKB’deki manipülasyonla çalkalanırken, SPK Başkanı Akgiray, görevdeki en önemli kararlarından birini makam aracıyla ilgili verdi. Akgiray, yılda 20 adet satılan ve en ucuzu 135 bin Euro olan Audi A8’den aldı
Son günlerde VOB ve İMKB’deki manipülasyon iddiaları ile gündemden düşmeyen sermaye piyasalarında bu kez ‘Audi A8’ krizi patlak verdi. Yaklaşık dört ay önce SPK Başkanlığı’na atanan Vedat Akgiray’ın, eski Başkan Turan Erol’un da kullandığı mevcut makam arabasının yetersiz bularak kuruma, Türkiye’de yılda sadece 20 tane satılan ve liste fiyatı 136 binle 250 bin Euro arasında değişen Audi A8 marka otomobil aldırdığı ortaya çıktı. Zamanının çoğunu SPK’nın İstanbul ofisinde geçiren Akgiray, Kurum’un Ankara’daki merkezine yaptığı ziyaretlerde de yeni aracını yanından ayırmadığı belirtildi.

İMKB’YE CEZA KESİLMİŞTİ

Akgiray’ın otomobil kararı hem SPK hem de bu kurumun sponsoru olan İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda da (İMKB) kulisleri hareketlendirdi. Akgiray’ın yeni aracının özellikle SPK’nın uyguladığı tasarruf tedbirleri nedeniyle 2006 yılında makam otoları geri alınan, cep telefonları iptal ettirilen hatta masalarındaki telefonlarına bile sınırlama getirilen İMKB yönetiminde sıkıntı yarattığı kaydediliyor. Sermaye Piyasası Kurulu 2006 yılında Başbakanlık Tasarruf Genelgesi’ni yürürlüğe sokarak İMKB’nin her türlü harcamasına sınır koydurmuş, uymayan yöneticilere ceza kestirmiş hatta İMKB Başkanı ve Başkan yardımcıları uzun süre maaş alamamıştı. Söz konusu uygulama ancak geçen yıl Başbakanlık’tan gelen direktif doğrultusunda yürürlükten kaldırtılabilmişti. Tasarruf Genelgesi İMKB için kaldırılırken, SPK’nın hálá bu kurala tabi olması nedeniyle yeni Başkan Vedat Akgiray’ın Audi A8 marka otoyu kuruma nasıl aldırttığı ise büyük bir soru işareti taşıyor.

Yaşar Büyükanıt Paşa’ya aynı A8’in zırhlı versiyonu alınmıştı

Genelkurmay eski Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’a geçen yıl emekliye ayrılırken alınan otomobil, SPK Başkanı Vedat Akgiray’ın son aldığı lüks otomobille aynı model. An cak iki araç arasında zırh ve fiyat farkı var. Org. Yaşar Büyükanıt’a emekliliği için alınan Audi A8L marka bir otomobil, tamamen zırhlı, mayın, el bombalarına karşı da dayanıklı. Bu yüzden Büyükanıt’a alınan aracın değeri vergiler de eklendiğinde 500 bin Euro’ya ulaşıyor.

Karacan ve Cansızlar Opel’e, Turan Erol Passat’a biniyordu


Yeni Başkan Akgiray, otomobil tercihiyle kendisinden önceki SPK başkanlarına büyük fark attı. SPK’nın 1990 yıllardaki efsane başkanı Ali İhsan Karacan Opel Vectra otomobile binerken, eski başkanlardan Doğan Cansızlar da görev süresini yine aynı markalı araçla tamamlamıştı. Cansızlar’dan sonra göreve gelen Turan Erol ise mevcut makam aracının yıpranması nedeniyle değişikliğe gitti. Ancak Erol’un seçimi de mütevazi olmuş, tıpkı Opel Vectra gibi İMKB yöneticilerinin de kullandığı Volkswagen Passat’ı seçmişti.
STAR

AHLAR ÇİKSİN
13-07-2009, 09:42
Anla artık değerini ............
Güzel ülkem! ................
Yiğit Bulut yazdı...........

13.07.2009 07:35
BİR başlık daha kullanmak ve özellikle yukarıdaki uyarıyı neye dayandırdığımı vurgulamak istiyorum; Avrupa, Rusya'ya mecbur! Bize bağımlı! Ama biz "uyuyan güzelleriz"!
Sevgili dostlarım, Nabucco projesinde son 48 saat içinde tartışma büyürken, verilerle çok önemli detayların altını çizelim...
Siz de uzak kalmayın ve karşılıklı sorgularken size bir soru sorayım; Türkiye'ye her fırsatta "bizsiz olmaz" havası veren AB ülkelerinin gaz bağımlısı olma katsayılarına hiç göz attınız mı?Ben attım ve daha önceki bir araştırmam için rakamları buldum hatta elimden geldiğince yazdım! Sizlere de arz edeyim, bir göz atın...
Finlandiya %100,
Slovakya %100,
Yunanistan %84,
Polonya %63,
Fransa %23,
Almanya %40,
İtalya %32...
Rakamlar AB ülkeleri adına "korkunç"! Nabucco için bastıran hatta başına eski bir Alman "devlet adamını" geçiren Almanya'nın, bugün için "gaz bağımlısı" olma oranı %40...
Daha ilginç veriler de var; tabloların tamamına bakınca; AB ülkelerinin "gaz bağımlısı olma" oranı ortalamada %50 üstünde! Her AB ülkesi "tam bir" bağımlı!
Sonuç 1: Almanya başta olmak üzere Avrupa'da tam bir "gaz bağımlısı" olma paniği var! Bu panik Türkiye'ye baskıyı artırırken bazı Avrupa ülkelerini de Rusya ile "doğrudan gizli" bağlantılar kurmaya itiyor...
Sonuç 2: Avrupa, bir taraftan kurumsal olarak Rus şirketi Gazprom'u "tekelcilik" ile suçlarken, İngiliz, Alman, İtayan ve Hollanda şirketleri, "Gazprom" ile sürekli "AB standartları" dışında anlaşmalar imzalıyorlar...
Sonuç 3: Konu bu kadar da "dar kapsamlı" değil. Bugüne kadar 16 AB ülkesinde Gazprom "doğrudan yerli ortaklar" ile "şirketler" kurmuş durumda! Şimdi sıkı durun; Gazprom en çok "anlaşmayı" hangi ülkede imzalamış? Cevap çok ilginç: ALMANYA!
Burada bir ara verelim ve başka bir soru soralım; Türkiye'de son dönemde artırılmaya çalışılan "Alman etkisi", Türkiye'ye yapılan "Nabucco'yu imzala" baskısı ve AKP Hükümeti aleyhine "Avrupa'nın gaz bağımlısı bir ülkesinden sürekli dosya gelmesi-AB sermayeli şirketlerin medya imkânları ile karşı yayın yapılması" tesadüf olabilir mi! Ben sordum, sizler lütfen düşünün!
Nabucco'ya gelince...
Reuters haber ajansı "Türkiye'nin %15'lik hak istediğinden" vazgeçtiğini cumartesi günü bir haberinde iddia etti... Açıklama geldi; "vazgeçme yok" dendi ama "alıyoruz" da denemedi!
Değerli dostlar, Türkiye "gaz" konusunda ne olup bittiğinin farkında değil! Veya farkında ama "siyasi otorite" baskıdan bunaldı!
Olan çok açık ve net; Avrupa, bizi "uyanmadan" bir yola sokmaya ve özellikle Alman, İngiliz, Hollanda ve Avusturya şirketleri "Türkiye'nin neye sahip olduğunu anlamasına izin vermeden", oldu bitti yaratarak işi bitirmeye çalışıyorlar.
Sonuç 4: Bence tablo çok açık! 2006-2009 arasındaki elde edilebilecek bütün "ortalama verileri" inceledim... Gaza %50 üstünde bağımlılık "genel katsayısına" sahip bir Avrupa gerçeği var! Büyüyen "ekonomi" ve "değişen nüfus" yapısı ile "bağımlılık katsayıları" her gün daha da artıyor... Türkiye bu gerçeğin çok dışında ve "bulunduğu yer" itibarıyla "kendi gaz sorununu" çok daha kolay çözebilecek potansiyeli var!
Olaya "kendi gerçeklerimiz" ve Rusya-Orta Asya "denklemi" ile bakalım ve bir daha soralım; Türkiye ne yapmalı?
Yapılacak çok açık;
Avrupa tarafından değil .........
olaya "Rusya" ve "Orta Asya" tarafından bakacağız! .......
Dünyanın "neresinde durduğumuzu" bilerek bakacağız!
Avrupa'nın taleplerini ve "zorunluluklarını" Rusya'nın "bizim vasıtamız"la verecekleri ile birlikte analiz edeceğiz! Daha açık yazayım; bu projede ortağımız Avrupa değil Rusya olacak! Avrupa'ya teklif götürüp, "size şunu sağlayabiliriz" ama şartları budur şeklinde yaklaşımlar geliştireceğiz!
Sevgili dostlar, "gaz" ve "NABUCCO" konusunu çok uzun zamandır araştırıyorum.
Bakış açım son derece "objektif" ve "Türkiye'yi koruma odaklı"!
Ayağıma üşenmedim, konuyu araştırırken Rusya'ya bile gittim.
Putin'in sağ kolu Dimitry Peskov ile "görüştüm" hatta bazı konuşmalarımızı "röportaj" olarak TV'de yayınladım, bugün yazdıklarımın bir bölümünü daha önce "her imkân bulduğum" vasıta ile Türk kamuoyuna aktardım! Durum tartışılmayacak kadar kolay görülebilir; AVRUPA, Türkiye'ye muhtaç ve bunu bize hissettirmeden "kullanmaya" çalışıyor! Bizim Avrupa'ya değil, onların bize ihtiyacı var!Sonuç 5: Avrupa Birliği üyelerinde "gaz bağımlısı olma" sendromu gittikçe artıyor! Korkularını hissettirmeden ve özellikle "elimizdekinin değerini anlamamıza" fırsat vermeden işi bitirmeye çalışıyorlar! Türkiye "projeye" fren koymalı ve "bir daha düşüneceğim" diyerek "durmalı"!
Son söz: Buradan Başbakan Erdoğan'a da seslenmek istiyorum; Ergenekon operasyonu "yurtdışı" birçok unsura karşı "1860'dan beri verdiğimiz" mücadeleyi de içeriyor! İnanın bana Nabucco'yu imzaladığımız anda "AKP aleyhine" kim, nerede, ne hazırlıyorsa; ekonomik güçleri daha da artacak, istedikleri olacak! AB'nin bazı ülkeleri ve "onların bağlantılı şirketleri" kaymağı yiyecek, Türkiye "bakacak"! Bir "fren yapalım" Sayın Başbakan, inanın "pişman olmayacaksınız"!

Kerem de ayrıldı!

Ben Hürriyet Almanya'da "yazar" iken Kerem Çalışkan "Almanya'nın başındaki" isimdi! Cuma günü, internet sitelerinde Hürriyet'ten onun da "ayrıldığını" okudum! Çok bile durabildi! Neden mi? İkimiz birilerine göre Almanya'da çok büyük bir hata yapmıştık! Neydi? Kerem'i kim istemedi? Hangi yabancı gazetenin genel yayın yönetmeni "bizim istenmeyen" adam olduğumuzu bildirmek için Türkiye'ye "kime" geldi? Merak ediyorsanız, bekleyin!

ybulut

Gönüladamı
13-07-2009, 10:15
Ahlar Hocam hayırlı sabahlar...

Gönüladamı
13-07-2009, 10:17
Hocam elimde kardmd(0.54) ve goldaş(0.96) maliyetleri ile kağıtlar var... Ne önerirsiniz...Teşekkürler...

AHLAR ÇİKSİN
13-07-2009, 21:41
Hocam elimde kardmd(0.54) ve goldaş(0.96) maliyetleri ile kağıtlar var... Ne önerirsiniz...Teşekkürler...

süper
maliyetler
..uygun yerlerde realize ile ..al sat devam ettirilir....
goldaş da bir mahkeme sürecide izlenmeli

GoGo
13-07-2009, 21:46
Ahlar üstat ve tüm dostlarına hayırlı akşamlar!!!

AHLAR ÇİKSİN
14-07-2009, 09:10
Tesadüfe bak! ...........
.........Ve bu ülke adına ağla! ...............
Yiğit Bulut yazdı..

14.07.2009 06:50

TESADÜFE bak!
Türkiye, tarihinde ilk defa Avrupa ve Amerikalı bankerlere "komisyon" vermeden Çin'den kredi kullanmayı düşündü...
Türk şirketleri Çin'de "büro" ve "fabrika" açmaya başladılar...
TSK ile Çin Ordusu arasında "küresel tatbikatlar" konuşulmaya başlandı...
Bir Türk şirketi, Çin'den "500 milyon dolar" kredi kullandı...
Cumhurbaşkanı, Çin'e gitti ve orada "Avrupa Birliği harici" anlaşmalar imzalanması gündeme geldi...
Savunma ile ilgili "NATO standartları" haricinde "konvansiyonel" silahlar geliştirilmesi konuşulur oldu...
Avrupa ve Amerika "kökenli" yüzer "uçak taşıyan" platformların çok pahalı olduğu tezi eşliğinde "Çin modeli" ortaya çıktı...
Sonunda ne oldu... Olan oldu ve Han Çinlileri, Uygur Türklerine saldırdı!
Soruyorum; ne kadar büyük tesadüf değil mi?
Şimdi başka bir noktadan bakalım...
Han Çinlileri, Uygur Türklerini "katletti".
Sokaklar göstericilerle "doldu-taştı".
IMF ile aylardır anlaşmayan, Çin'den "para alırız" diyen Türkiye, "IMF ile anlaşalım" dedi.
Avrupa'nın "yıllardır" istediği Nabucco Projesi "imzalanamaz" derken, imzalanır hale geldi.
Tatbikatlar, borçlanmalar, işbirlikleri unutuldu! Sokaklar, "Katil Çin" diye bağıranlarla doldu.
Sonra ne oldu?.. Olan yine "bizlere" oldu.
Sevgili dostlar, bütün bunlar "tesadüf" ise benim söyleyecek başka bir sözüm yok. Tesadüfün böylesi!

'Bizi' Almanya'da 'kim' istemedi!

DÜN Kerem Çalışkan ile bendenizin, Almanya'dan "uzaklaştırılmamızı" yazmış ve detayı bugüne bırakmıştım...
Sevgili dostlar, Almanya'da yazı yazdığım dönemde, yazıları buradan gönderiyordum. Sadece oraya özel ve Türklerin sorunlarını "irdeleyen" çalışmalardı...
Türklere yönelik "saldırı" sonrası "Yak bir Türk" başlıklı bir makale kaleme aldım ve o dönem gazeteyi yöneten Kerem Çalışkan da "bunu manşete taşıdı"!
Sonrasında "istenmeyen adam" ilan edildik ve Alman gazetelerinde hakkımda yazılar çıktı!
Doğru bildiğimi yazdım... Yine yaparım!
Sonrasında "nedendir" bilmem, Bild Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kai Diekmann'ın konu hakkında Ertuğrul Özkök'ü "ziyaret ettiğine" ve "Almanya'nın rahatsızlığını" dile getirdiğine dair bir bilgi aldım...
Konuyu iyi bilen biri, "Şimdi bir şey olmayacak ama Ertuğrul, seni ve Kerem'i Almanya'dan uzaklaştıracak" dedi...
Haklı çıktı! Bir süre sonra Almanya'daki yazılarım "natural selection"a uğradı.
Benim için "hayati" değildi, medyadaki diğer işlerim bana bakıyordu! Ama Kerem'in "asıl işi" buydu. Bir süre daha geçti; Kerem Çalışkan o görevden alındı ve sonunda geçen hafta Hürriyet'in "dışına" itildi.
O yazı sonrası bana bunların olacağını söyleyenlere inanmamıştım ama "Kerem'in son durumu" ile "istenen yapılmış" oldu, ben de inandım!
Sevgili dostlarım, ne güzel değil mi; Türkleri "savunan" iki gazeteci, "Kai Diekmann istedi" diye Ertuğrul Özkök tarafından "Almanya'daki Türklere erişemez" hale getirildiler.
Sahi kim bu "Kai" abi? Çok merak ediyorum! Bence bir bakmakta yarar var!

Nabucco'da son sozu Rusya söyleyecek

DİYELİM "borunuzu" döşediniz. İçinden geçirecek "gaz veya petrol" olmazsa ne yaparsınız? Kulaktan kulağa oynarsınız; bir ucundan üfler diğer ucundan dinlersiniz. Nabucco'nun "bugünkü" durumu da aynen böyle. Azeri "gazı ile başlanacak" deniyor ama "Orta Asya'nın gazı, özellikle Kazak gazı" olmaz ise "boru bir süre sonra tısss" yapmaya başlayacak. Putin de aynı konuya parmak bastı ve sordu: "O borudan hangi gaz ve petrolü" basacaksınız? Sevgili dostlarım, dün sabah saatlerinde Putin'in açıklaması "moralleri bozmuştu ki", Amerika'dan açıklama geldi: Rusya da "ortak" olabilir. Orta Asya'da "bugüne kadar edindiğim" izlenimi çok açık yazacağım: Rusya "evet" demez ise, ne Kazakistan ne de başka bir ülke gaz verir. Korktukları için değil; stratejik "çıkarlarının" büyüyen "Rusya ile olduğunu" düşündükleri için. Nabucco imzalandı. Boru boydan boya geçecek ve umdukları tutarsa sonrasında gaz da gelecek. Ne diyelim: Haydi hayırlısı!
Bir örnek ile bitireyim: Kuzu çevirmede de "metal bir boru, koyunu boydan boya geçiyor" ama sonu "koyun için iyi" bitmiyor! Dikkat et güzel ülkem!

ybulut

bkalkan
15-07-2009, 06:54
Ahlar Hocama ve tüm değerli takipçilerine hayırlı sabahlar.
Hayırlı, bereketli ve bol kazançlı bir gün olması dileğiyle.

AHLAR ÇİKSİN
15-07-2009, 16:05
Ahlar Hocama ve tüm değerli takipçilerine hayırlı sabahlar.
Hayırlı, bereketli ve bol kazançlı bir gün olması dileğiyle.

sağolasın.............
.varol.........

Gönüladamı
16-07-2009, 01:15
süper
maliyetler
..uygun yerlerde realize ile ..al sat devam ettirilir....
goldaş da bir mahkeme sürecide izlenmeli

Hocam bu ara sağlık işleri ile meşgul olduğumdan cevabınızı ancak görebildim... Öncelikle ilgilendiğiniz için Allah(c.c.) razı olsun...teşekkür ederim...uygun kademeleri de yazarsanız müteşekkir olurum...hayırlı geceler...

emirhan0007
17-07-2009, 03:25
SAYIN HOCAM ve DEGERLİ ARKADASLARI
Cumanız mübarek, Hayırlı cumalar sabahı, Cumanın bereketi ve nuru üzerinize olsun inşaallah...dileğiyle...Allah'a emanet olun...

AHLAR ÇİKSİN
17-07-2009, 07:26
hayırlı cumalar.....
Bolca kazançlar........
bankalararın kredi sistemine alternatif olmalı
dünyada bir teknoloji şirketi bankaları aşarak kredi kullandırmaya başlamış
bizde de banka tekeli kırılmalı
kredilerden gelen halen gayri resmi bazılarının yaptığı kar diğer sektörlere dağılmalı

Hamzah
17-07-2009, 14:14
ahlar hocam yazarlığıız hayırlı olsun...tebrikler.

akara303
20-07-2009, 00:49
Yüce Allah; kandilimizi yaksın,
Yüreğinde Allah ve habibinin aşkı bulunan herkesin kandili mübarek olsun...

AHLAR ÇİKSİN
22-07-2009, 09:29
Yüce Allah; kandilimizi yaksın,
Yüreğinde Allah ve habibinin aşkı bulunan herkesin kandili mübarek olsun...

HAFTANIN MAKALESİ !

Miraç Kandili...


İnkarın, mucizeyle karşılaştığı bir kurtarılmış zamandır Miraç...


İmanın, gaybla imtihan olduğu...


Hayat durur, zaman durur, mekan dürülür...


bi kutlu nebidir, amca kızı Ümmü Hani nin evindeki sıcak yatağından doğrulan...


ve Miraç bir yolculuktur, alemlere gönderileni, alemlerin sahibiyle buluşturan...


Yerler hazır, gökler hazır, melekler muntazır, alem Hatice kadar hüzünlü, Ebu Talib kadar yalnız ve Taif kadar acımasız.


Bir şerefli Nebidir, yaşadığı hüzünlerden doğrulan, hüzün tohumlarında sevgilinin davetini büyüten.


ve bir selamlaşmadır Miraç...


Cebrail, Adem, Yusuf, İdris ve Harun ve Musa ve İbrahim...



Esselamü Aleyküm ya Muhammed (s.av) ve bir aleyküm selam verahmetullahtır Miraç.


Ve bir buluşmadır, aşıkun maşukuna adım adım yaklaşması...


Kabe kavseyn kadar, Sidretül Müntehaya kadar..


ve sevenden gelen Ettehiyyatü lillahu vesselevatü vettayyıaeta sevilenden gelen,
esselamü aleyke ya eyyühennebiyy ve rahmetullahi veberaktüh mukabelesidir miraç.



ve Miraç bir mukabeledir.



ve Miraç bir mukabeledir.



..Allah’ım mübarek elçin hürmetine, unuttuklarımızı hatırlat, kaybettiklerimizi buldur, uzaklaştıklarımızı yakınlaştır, yanlışlarımızı doğrulaştır.



Allah’ım; kutlu Nebin hürmetine; yoksulları yoksulluklarıyla, zenginleri zenginlikleriyle güzelleştir, fazileti aramızda paylaştır.



Allah’ım; en sevgilinin hürmetine; yönsüz kaldığımızda yönümüzü, yolsuz kaldığımızda yolumuzu göster.



Allah’ım mübarek Miracın hürmetine; ümit kesilmeyecek merhametinle, bizi, hayatımızı, dünyamızı temizle.



Bizlere senin olan, senden olan, sana olan güzelliği ver.



Amin
Amin
Amin





Mübarek Miraç Kandilinizi Tebrik Eder,Alem-i İslama Hayırlara Vesile Olmasını Temenni Ederiz.

Miraç ile ilgili diğer yazıları okumak için;
http://www.umutfmforum.com/mirac-kandili-b119.0/

Biz Hayatı Seslendiriyoz.
http://***********
www.umutfmforum.com
www.umutcocuk.com


Detay
CANLI YAYINN
İSTEK HATTI
Farklı Pencerede Dinle

24 Saat online Kuran

24 Saat Mealli Hatim

AHLAR ÇİKSİN
22-07-2009, 09:58
hayırlı sabahlar ...........
bol bereketli kazançlar.....

Biz Hayatı Seslendiriyoz.
http://***********
www.umutfmforum.com
www.umutcocuk.com

..Allah’ım ......
Mübarek elçin hürmetine, unuttuklarımızı hatırlat, kaybettiklerimizi buldur, uzaklaştıklarımızı yakınlaştır, yanlışlarımızı doğrulaştır.
Allah’ım; kutlu Nebin hürmetine; yoksulları yoksulluklarıyla, zenginleri zenginlikleriyle güzelleştir, fazileti aramızda paylaştır.
Allah’ım; en sevgilinin hürmetine; yönsüz kaldığımızda yönümüzü, yolsuz kaldığımızda yolumuzu göster.
Allah’ım mübarek Miracın hürmetine; ümit kesilmeyecek merhametinle, bizi, hayatımızı, dünyamızı temizle.
Bizlere senin olan, senden olan, sana olan güzelliği ver.

Amin
Amin
Amin

AHLAR ÇİKSİN
23-07-2009, 09:02
YÖK Katsayı uygulamasını kaldırdı

YÖK, 2010 yılından itibaren uygulamaya konulacak iki aşamalı üniversiteye giriş sisteminde ''Yerleştirme puanlarının hesaplanmasında ağırlıklı ortaöğretim başarı puanlarının 0.15 katsayısı ile çarpılmasına,
adaylardan öğretmen lisesi veya meslek lisesi mezunu olanların kendi alanlarındaki programları tercih etmeleri halinde ağırlıklı ortaöğretim başarı puanlarının 0.06 ek katsayı ile çarpımı sonucunda bulunan değerin puana ekleneceğini'' bildirdi.
Meslek lisesi mezunu adayların ek puanla girebildikleri kendi alanlarındaki her program için bir LYS puan türünün yası sıra bir de YGS puan türü belirlenecek. Meslek lisesi mezunu olup olmadığına bakılmaksızın, adayların bu programlara yerleştirilmesinde her iki türden puanlarının büyük olanı esas alınacak.
YÖK Genel Kurul toplantısının ardından yapılan yazılı açıklamada, bugünkü toplantıda, üniversiteye giriş sistemi ile ilgili alınan karara göre yeni sistemde uygulama şöyle olacak:
''-Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ile Lisans Yerleştirme Sınavı'ndaki (LYS) ağırlıklı puanların her biri, kendi içinde 100-500 arasındaki puanlara dönüştürülecek
-Ağırlıklı Ortaöğretim Başarı Puanı (AOBP) en büyüğü 500, en küçüğü 100 olacak şekilde hesaplanacak
-Yerleştirme puanları hesaplanırken AOBP 0.15 katsayısı ile çarpılacak
-Adaylardan öğretmen lisesi veya meslek lisesi mezunu olanlar kendi alanlarındaki programları tercih etmeleri halinde AOBP'leri 0.06 ek katsayısı ile çarpılacak ve bulunan değer, 0.15 katsayısı ile hesaplanan puana eklenecek
-Meslek lisesi mezunu adayların ek puanla girebildikleri kendi alanlarındaki her program için bir LYS puan türünün yası sıra bir de YGS puan türü belirlenecek. Meslek lisesi mezunu olup olmadığına bakılmaksızın, adayların bu programlara yerleştirilmesinde her iki türden puanlarının büyük olanı esas alınacak.''
Yükseköğretim Kurumu (YÖK) Genel Kurulu sonrasında yapılan açıklamada, gelecek yıldan itibaren uygulamaya konulacak yeni üniversiteye giriş sisteminin ''daha işi ölçme ve değerlendirme yapabilen, öğrencilerin ortaöğretim başarılarını dikkate alan, fırsat eşitliğini ve kişisel başarıyı öne çıkaran, yakın programların gereksinim duyduğu farklı bilgi ve becerileri göz önünde tutan bir sistem olarak tasarlandığı'' kaydedildi.
YÖK'ten yapılan yazılı açıklamada, ''üniversiteye giriş sistemiyle ilgili mevcut sistemin gereksinimlere ve sorunlara cevap vermediği, değişmesi gerektiği konusunda gerek konunun ilgili tarafları gerekse toplumun büyük kesiminde bir mutabakat olduğu'' ifade edildi.
YÖK Genel Kurulu'nun ''Türkiye'nin Yükseköğretim Strateji Raporu'nda da bu konunun irdelendiği'' hatırlatılan açıklamada, YÖK Genel Kurulu'nun 14 Şubatta üniversiteye giriş sistemiyle ilgili kapsamlı bir çalışma yapılmasına karar verdiği, bunun kamuoyuyla paylaşıldığı ve bugün kararlaştırılan sistem değişikliğine giden sürecin bu şekilde başlatıldığı belirtildi.
Genel kurul tarafından bu çalışmaları yürütmek için ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan ve 4 YÖK üyesinden bir çalışma grubu oluşturulduğu kaydedilen açıklamada, başta üniversiteler olmak üzere ilgili bütün tarafların görüşlerinin sorulduğu, üniversiteler, ilgili eğitim sendikaları, sivil toplum örgütleri, işveren örgütleriyle akademisyenlere ait olmak üzere 400'ü aşkın görüşün YÖK'e iletildiği belirtildi.
Bu görüşlerin tasnif edilerek değerlendirildiği ve hazırlanan raporun YÖK'ün 15 Ocak 2009 tarihli toplantısında üyelere sunulduğu hatırlatılan açıklamada, değişikliğin sistemin bütününde yapılmasının benimsendiği, konunun ilgili taraflardan gelen görüşler ve strateji raporu dikkate alınarak ÖSYM'nin yıllar içerisinde kazandığı tecrübe çerçevesinde konunun şekillendirilmesinin kararlaştırıldığı ifade edildi.
Açıklamada, şunlara yer verildi:
''Bu çerçevede ÖSYM tarafından somutlaştırılan öneri ve taslak 29 Ocak 2009'da YÖK'te karar altına alınarak kamuoyuna açıklanmıştır. Yükseöğretim lisans ve önlisans programlarının puan türleri ve ders ağırlıklarını tespite yönelik olmak üzere üniversitelerden yeniden görüş talep edilmiş ve gelen bu görüşleri değerlendirmek üzere ÖSYM Başkanı Yarımağan başkanlığında çeşitli üniversitelerin rektör, dekan ve öğretim üyelerinden bir çalışma grubu oluşturulmuştur.
Komisyon tarafından hazırlanan rapor, 9 Temmuz 2009'da YÖK Genel Kurulu'na sunulmuş, 21 Temmuz 2009 tarihi itibariyle Genel Kurul'un aldığı kararlarla yeni sistem büyük ölçüde tamamlanmıştır. Yeni sistem, daha işi ölçme ve değerlendirme yapabilen, öğrencilerin ortaöğretim başarılarını dikkate alan, fırsat eşitliğini ve kişisel başarıyı öne çıkaran, yakın programların gereksinim duyduğu farklı bilgi ve becerileri göz önünde tutan bir sistem olarak tasarlanmıştır.''
Üniversiteye girişte gelecek yıldan itibaren uygulanmaya başlanacak iki aşamalı yeni sistemde sınavın, tüm adayların katılacağı ilk aşamasında 160 soru sorulacak, 160 dakika süre verilecek. İkinci aşamada ise soru sayıları ve süreleri testlere göre farklılık gösterecek.
YÖK Genel Kurulu toplantısının ardından yapılan yazılı açıklamaya göre, sınavın birinci aşaması olan Yükseköğretime Geçiş Sistemi'nde (YGS), Türkçe, Temel Matematik (Geometri dahil), Sosyal Bilimler ve Fen Bilimleri testinin her birinden 40'ar olmak üzere toplam 160 soru yöneltilecek. Adaylara toplam 160 dakika süre verilecek.
Sınavın ikinci aşaması olan Lisans Yerleştirme Sınavı'nda (LYS) ise soru sayıları ve süreleri testlere göre değişecek. Buna göre LYS-1 ile LYS-3'ün sınav süresi 120 dakika, LYS-2 ve LYS-4'ün sınav süresi 135 dakika, LYS-5'in soru sayısı 80, süresi 120 dakika olacak.
YGS sonucunda altı ayrı puan türü belirlenecek. Bu puan türlerinin her birinde testlerin yüzde olarak ağırlıkları farklı olacak.
Buna göre, YGS-1'de Türkçe'nin ağırlığı yüzde 20, Temel Matematik'in ağırlığı yüzde 40, Sosyal'in ağırlığı yüzde 10, Fen'in ağırlığı yüzde 30; YGS-2'de Türkçe'nin ağırlığı yüzde 20, Temel Matematik'in ağırlığı yüzde 30, Sosyal'in ağırlığı yüzde 10, Fen'in ağırlığı yüzde 40; YGS-3'de Türkçe'nin ağırlığı yüzde 40, Temel Matematik'in ağırlığı yüzde 20, Sosyal'in ağırlığı yüzde 30, Fen'in ağırlığı yüzde 10; YGS-4'te Türkçe'nin ağırlığı yüzde 30, Temel Matematik'in ağırlığı yüzde 20, Sosyal'in ağırlığı yüzde 40, Fen'in ağırlığı yüzde 10, YGS-5'de Türkçe'nin ağırlığı yüzde 37, Temel Matematik'in ağırlığı yüzde 33, Sosyal'in ağırlığı yüzde 20, Fen'in ağırlığı yüzde 10, YGS-6'da Türkçe'nin ağırlığı yüzde 33, Temel Matematik'in ağırlığı yüzde 37, Sosyal'in ağırlığı yüzde 10, Fen'in ağırlığı yüzde 20 olarak belirlendi.
YÖK, gelecek yıldan itibaren uygulamaya konulacak .........
...iki aşamalı yeni üniversiteye geçiş sisteminde,.................
.. birinci aşama ''Yükseköğretim Geçiş Sınavı'' (YGS).........
......... ve .........
.ikinci aşama ''Lisans Yerleştirme Sınavı'''nın ...........
(LYS) taban puanlarının daha sonra karara bağlanacağını bildirdi.
YÖK Genel Kurul toplantısının ardından yapılan yazılı açıklamada, yeni üniversiteye giriş sisteminin detaylarına ilişkin bilgilere yer verildi.
Buna göre, ikinci aşama olan LYS'nin Matematik-Fen (MF), Türkçe-Matematik (TM), Türkçe-Sosyal (TS) ve Dil puan türü gruplarının her birinden birden fazla puan türü oluşturuldu. MF puan türü grubu MF-1, MF-2, MF-3 ve MF-4, TM puan türü grubu TM-1, TM-2 ve TM-3, TS puan türü grubu TS-1 ve TS-2, Dil puan türü grubu da DİL-1 ve DİL-2 puan türlerinden oluşacak.
Puan türleri ile her bir puan türünde Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ve LYS testlerinin yüzde olarak ağırlıklı dağılımları şöyle:
-MF grubundaki puan türlerine göre, MF-1'de Türkçe yüzde 11, Temel Matematik yüzde 16, Sosyal yüzde 5, Fen yüzde 8, Matematik yüzde 26, Geometri yüzde 13, Fizik yüzde 10, Kimya yüzde 6 ve Biyoloji yüzde 5; MF-2'de Türkçe yüzde 11, Temel Matematik yüzde 11, Sosyal yüzde 5, Fen yüzde 13, Matematik yüzde 16, Geometri yüzde 7, Fizik yüzde 13, Kimya yüzde 12, Biyoloji yüzde 12; MF-3'te Türkçe yüzde 11, Temel Matematik yüzde 11, Sosyal yüzde 7, Fen yüzde 11, Matematik yüzde 13, Geometri yüzde 5, Fizik yüzde 13, Kimya yüzde 14 ve Biyoloji yüzde 15; MF-4'de Türkçe yüzde 11, Temel Matematik yüzde 14, Sosyal yüzde 6, Fen yüzde 9, Matematik yüzde 22, Geometri yüzde 11, Fizik yüzde 13, Kimya yüzde 9 ve Biyoloji yüzde 5.
-TM grubundaki puan türlerine göre, TM-1'de Türkçe yüzde 14, Temel Matematik yüzde 16, Sosyal yüzde 5, Fen yüzde 5, Matematik yüzde 25, Geometri yüzde 10, Türk Dili ve Edebiyatı yüzde 18 ve Coğrafya-1 yüzde 7; TM-2'de Türkçe yüzde 14, Temel Matematik yüzde 14, Sosyal yüzde 7, Fen yüzde 5, Matematik yüzde 22, Geometri yüzde 8, Türk Dili ve Edebiyatı yüzde 22 ve Coğrafya-1 yüzde 8; TM-3'te Türkçe yüzde 15, Temel Matematik yüzde 10, Sosyal yüzde 10, Fen yüzde 5, Matematik yüzde 18, Geometri yüzde 7, Türk Dili ve Edebiyatı yüzde 25 ve Coğrafya-1 yüzde 10.
-TS grubundaki puan türlerine göre, TS-1'de Türkçe yüzde 13, Temel Matematik yüzde 10, Sosyal yüzde 12, Fen yüzde 5, Türk Dili ve Edebiyatı yüzde 15, Coğrafya-1 yüzde 8, Tarih yüzde 15, Coğrafya-2 yüzde 7 ve Felsefe Grubu yüzde 15; TS-2'de Türkçe yüzde 18, Temel Matematik yüzde 6, Sosyal yüzde 11, Fen yüzde 5, Türk Dili ve Edebiyatı yüzde 25, Coğrafya-1 yüzde 5, Tarih yüzde 15, Coğrafya-2 yüzde 5 ve Felsefe Grubu yüzde 10.
-Yabancı dil grubundaki puan türlerine göre, DİL-1'de Türkçe yüzde 15, Temel Matematik yüzde 6, Sosyal yüzde 9, Fen yüzde 5 ve Yabancı Dil yüzde 65; DİL-2'de Türkçe yüzde 25, Temel Matematik yüzde 7, Sosyal yüzde 13, Fen yüzde 5 ve Yabancı Dil yüzde 50 olarak belirlendi.
Açıklamada, YGS ve LYS sınavlarının taban puanları ve sistemin gerek duyduğu diğer hususların YÖK Genel Kurulu tarafından daha sonra karara bağlanacağı belirtildi.
Ön lisans ve lisans puan türlerinin programlara göre belirlenen dağılımının yarın YÖK'ün internet sitesinde açıklanacağı bildirildi.
-ÜYELERDEN KARŞI OY-
Kurul üyelerinden Prof. Dr. Fikret Şenses'in kararın bütününe yönelik karşı oy kullandığının belirtildiği açıklamada, üyelerden Prof. Dr. Atilla Eriş, Prof. Dr. Ali Ekrem Özkul ve Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu'nun da ''yerleştirme puanlarının hesaplanmasında Ağırlıklı Ortaöğretim Başarı Puanları '0.15' katsayısı ile çarpılır''kararına karşı oy kullandıkları bildirildi.
Öte yandan, ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan, YÖK'te yarın düzenleyeceği basın toplantısıyla yeni sistemin ayrıntılarını anlatacak.
Açıklamada, YÖK Genel Kurulu'nun bir sonraki toplantısının 27 Ağustos Perşembe günü yapılacağı bildirildi.

A.A.

ÇOLAK
23-07-2009, 09:39
Gününüz aydın kazancınız daim olsun arakadaşlar...

AHLAR ÇİKSİN
24-07-2009, 11:04
[KÜRSÜ]
Bir kere değil on kere hizmet ettin
Hiç şüphesiz seyahatin dinimizi anlatma hususunda çok önemli bir yeri vardır.

Onun irşad ve tebliğdeki bu ehemmiyetini anlamak için Efendiler Efendisi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu nurefşan beyanını hatırlayabiliriz: O buyuruyor ki; "Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihaddır." (Ebu Dâvud, Cihad 6).

Cihadın değişik mânâları vardır. Bunlardan birisi maddî cihaddır ki vatan ve millet düşmanlarıyla karşı karşıya gelme, yaka paça olma demektir. Bu, cihadın bir buududur. Cihadın diğer bir buudu ise i'lâ-yı kelimetullahtır. Yani Allah'ın adının gönüllerde yüceltilip yayılması için cehd ve gayret içinde olmaktır. İşte bu mânâda cihad her zaman cari ve her zaman yapılması gereken mukaddes bir vazifedir. Hem öyle bir vazifedir ki, biz, dua ve isteklerimizde bir gaye-i hayal, bir mefkûre hâlinde hep onu ister ve sürekli; "Allah'ım! Din-i Mübîn-i İslâm'ın dünyanın dört bir yanında şehbal açmasını nasip eyle ve bizi de bu işte istihdam buyur." diye talepte bulunuruz.

Hem Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanları içinde cihada denk ikinci bir amel yoktur ve ona denk bir şey yapılamaz. Bu husus Ebu Hureyre Hazretleri'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle anlatılmaktadır: "Allah Resûlü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gün şöyle bir soru sordular: 'Ey Allah'ın Resulü! Allah yolunda yapılan cihada hangi amel denk olur?' Buyurdular ki, '(Başka bir amelle) ona güç yetiremezsiniz.' Soruyu soranlar ikinci ve hatta üçüncü sefer tekrar sordular: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) her seferinde aynı cevabı verip: '(Bir başka amelle) ona güç yetiremezsiniz.' dedi ve sonra şunu ilave etti: 'Allah yolunda mücahede edenin misali, mücahid cihaddan geri dönünceye kadar hiç ara vermeksizin oruç tutan, namaz kılan ve Allah'ın ayetlerini okuyup duran kimse gibidir.'" (Buharî, Cihad 2; Müslim, İmâret 110)

Niyetin Enginliği

İşte yukarıda anlatılanlar muvacehesinde umumi mânâsıyla cihadı ele aldığımızda, bu ümmetin seyahatinin daha ziyade cihada bağlandığını görüyoruz. Öyleyse kendini irşad ve tebliğe adamış hakikat gönüllüleri de her şeyden önce i'lâ-yı kelimetullah niyetiyle seyahat etmeli ve yolculuklarını Din-i Mübîn'i anlatma gayesine bağlamalıdırlar. Bu noktada "Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur." (Buhârî, Bed'ü'l-vahy 1) hakikatini hatırlayabiliriz. İşte insan bu sağlam niyetle yola çıkabilirse yapabildiği kadar cihad vazifesini yapar; yapamadıklarını da Allah (celle celaluhu) o halis niyete bir karşılık olarak yapmış gibi kabul buyurur.

Zaten kulluğun temelinde de bu espri söz konusu değil midir? Diyelim ki biz altmış sene yaşıyoruz. Bu altmış senenin bütününü ibadetle geçiremiyoruz. Ömrümüzün bir hayli vakti uykuda ve çocukluk çağında geçerken; bir kısmı da hastalıklarla geçiyor ve neticede biz Rabb'imize karşı kulluğumuzu hakkıyla ifa edemiyoruz. Fakat Allah (celle celâluhu) onu tamam olarak kabul buyuruyor. Konuyla alâkalı bir başka misal olarak da şunu söyleyebiliriz; bir mü'min gece yatmaya hazırlanırken "Bir dinleneyim de kalkıp sabah namazımı zinde olarak kılayım" mülâhazasıyla uyursa Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müjde dolu beyanları içinde onun solukları bile tesbih olur. İşte bu, niyetle boşluk doldurma mevzuudur.

Şimdi asıl konumuza dönecek olursak eğer biz ta baştan i'lâ-yı kelimetullah ve ruh u revani Muhammedî'nin şehbal açması adına sağlam bir niyetle yola çıkar ve niyetimizi işin sonuna kadar koruyabilirsek, seyahat boyunca boşluklarımız olsa, maksadımızı tam tasarlayıp canlandıramasak, onu kâmil mânâda tam temsil edemesek bile öyle inanıyor ve ümit ediyoruz ki Allah (celle celâluhu) rahmetiyle boşluklarımızı dolduracaktır.

Bu arada yeri gelmişken konunun başka bir yönüne de dikkat çekmek istiyorum. Diyelim ki, günümüzde bir mü'min İslâmiyet'in bir kere daha günün şartlarına göre anlatılması için doğrudan doğruya birilerine bir şeyler anlatmak veya bir seminer vermek niyetiyle yola çıktı. Şimdi böyle bir yolculuk cihad sayıldığından, yol boyu onun hareketleri, benzini, emeği, enerjisi, yorgunluğu... bütün bunlar ahirette o kişinin sevap kefesine konulur. Çünkü hadis-i şeriflerde de ifade buyrulduğu gibi Allah yolunda cihad için kullanılan hayvanların tersi bile öbür dünyada terazinin sevap kefesine konulacaktır. (Buhari, Cihad 46) Bu sebeple böyle bir mü'min ötede (Allahu a'lem) şu sürprizlerle karşılanacaktır: Bir; sen orada hakkı söyleyip hakikate tercüman oldun. İki; tavır ve davranışlarınla yani temsilinle de bunu anlattın. Üç; onca sıkıntı çekerek oraya ulaştın. Dört; seyahat için bunca masrafa girdin. Beş; bu iş için vaktini ayırdın... Şimdi bütün bunların hepsi ötede bir araya getirilip toplanır ve o insana denilir ki; "Sen bir değil, beş defa, on defa hizmet ettin."

ÖZETLE:

1- Kendini irşad ve tebliğe adamış hakikat gönüllüleri de her şeyden önce i'lâ-yı kelimetullah niyetiyle seyahat etmeli ve yolculuklarını Din-i Mübîn'i anlatma gayesine bağlamalıdırlar.

2- Bir mü'min gece yatmaya hazırlanırken "Bir dinleneyim de kalkıp sabah namazımı zinde olarak kılayım" mülâhazasıyla uyursa Efendimiz'in müjde dolu beyanları içinde onun solukları bile tesbih olur.

:yukari:3- İnsanlara hak ve hakikat adına faydalı bir şeyler anlatmak niyetiyle yola çıkan birinin yol boyunca davranışları, benzini, emeği, enerjisi, yorgunluğu... bütün bunlar ahi-rette o kişinin sevap kefesine konulur.


24.07.2009 09:18:11

BAYRAM
24-07-2009, 20:25
:clover:sayın ahlar hocam ve dostlarına cümleten hayırlı akşamlar ve iyi hafta sonları:clover:

AHLAR ÇİKSİN
27-07-2009, 09:02
HAYIRLI SABAHLAR
VE
MUTLU HAFTALAR......

IMF’ye Kasım Paşa’nın tokadı gerek...
27/07/2009

Hasan PULUR -

ALLAH aşkına şu IMF işi ne oldu?
Adamların dediğini kabul ettik mi, yoksa “Bizden bu kadar?” deyip kapıyı gösterdik mi?
Sayın Başbakan “Van minüt!”ten sonra, bir ara IMF’ye de esip gürlemişti.
Güngör Uras Hoca’ya göre, Maliye Bakanı Washington’a gitti geldi, Başbakan’ı ikna etmeyi başardı, şimdiden, daha para pul almadan IMF direktiflerini uygulamaya başladık, yakında IMF’li günlere dönermişiz, hele bir de imza atalım da?
* * *
IMF’li günler nasıl günler?
Güngör Uras’a göre “IMF’li günler” ikiye ayrılıyor:
1-IMF ile yaşam
2-IMF güdümlü yaşam.
Ne demek bunlar?
“IMF ile yaşamda, ülke ekonomideki kendi hedeflerini özgürce belirler. Bu hedeflere ulaşmak için uygulayacağı politikaları ortaya koyar. Teknik anlatımıyla kendi stratejisini ve bu strateji çerçevesinde uygulanacak kendi programını önceden hazırlar. Sonra bu programa ve politikalara, IMF’nin desteğini sağlar.
Ama bunları beceremez ise, işte o zaman da “Ben beceremiyorum, gel sen bizi kurtar IMF efendi” diyerek IMF’ye teslim olur.
IMF güdümlü yaşamda, ülkeyi IMF’nin iktisatçıları yönetir. Hükümetin ne yapacağını, nereden para bulacağını, nereye harcayacağını onlar belirler.”
Bu ikisi arasında çok büyük fark varmış...
Acaba ne?
Biz bu memleketin evladıyız. İşler kötü gider ise faturayı biz ödeyeceğiz. Neyin bizim insanımızı üzeceğini, neyin mutlu edeceğini biz biliriz. Bizim için ekonomi politikalarının hedefi “insan”dır. İştir. Aştır. Biz yanlış yaparsak faturayı biz öderiz. Bizim gidecek başka ülkemiz yok.
IMF’nin uzmanları, değişik ülkelerden Washington’a gelen profesyonel iktisatçılardır. Onlar bir ülkeyi “rakamlarla değerlendirir”. Onlar için (ve de IMF için) önemli olan ülkenin ithalat, borçlanma kanalının tıkanmamasıdır. Ülkenin ithalat ve kredi borçlarını zamanında ve tam olarak ödeyebilmesidir. Onlar için “insan” değil “rakam” önemlidir. Onlar hata yapar ise, bir program daha hazırlarlar. Onlar hiçbir fatura ödemezler.
Biz ne istiyoruz? Üretim artsın, ihracat artsın, halkın işi artsın istiyoruz. Ülke büyüsün istiyoruz. Halkın ekmeği ile oynamayalım, fakire, hastaya iyi bakalım diyoruz.
* * *
ŞİMDİ anladınız değil mi?
Bizler “Bu memleket bizim” derken, IMF’liler “Ne diyor bunlar?” diye birbirlerine bakarlar.
Bizim için üretim çok önemlidir.
IMF için üretim önemli değildir, onların hedefi üretim değil, ithalat, borç alma, borç ödemedir.
Peki, bunun sonu nereye gider?
Nereye gideceğimizi aybaşlarında cüzdanlara bakınca çok iyi anlayacağız.
Ya da çarşı, pazardaki fiyatlara...
Neyse yine umudunuzu kaybetmeyin!
O, IMF denilen herif-i nâşerifler, Kasım Paşa’nın tokadını bir yerlerse anlarlar dünyanın kaç bucak olduğunu...
Biz 70 sent’e muhtaç olmuş insanlarız.
Kim korkar, hain IMF’den...

AHLAR ÇİKSİN
28-07-2009, 10:55
İslamcı değerler düşüşte mi?

27.07.2009 14:53
İktidarla birlikte gelen imkanlar ve kitleselleşme İslami camianın değer ve ideallerini zayıflattı mı?

Pazar ilavesinde hayli ses getirecek bir röportaj yayınlandı. Yeni Şafak Gazetesi’nde kaleme aldığı yazılarıyla kendi mahallesinden sert tepkilerle karşılaşan Ayşe Böhürler, İslami kesimin düşüşe geçtiğini iddia ediyor. Böhürler’e göre; hayatın kendisiyle idealizmin uyuşmadığı görüldü, kapitalizmin kuşatan yaşam tarzı İslami kesimi değiştirdi. “İdeallarimizi ve inancımızı sağlam tutamadık” diyen Böhürler’in başörtüsü hakkındaki sözleri de ilginç: “ Bugün olsa örtünür müydüm, bilmiyorum. O zaman çevremde örtülülerin sayısı azdı, bunu manasını bilerek yapıyorlardı. Şimdiki ortamda o manayı bulabilir miydim, bilmiyorum”
İktidarın İslami kesimi merkeze taşıdığı ve yeni imkanlar sunduğu tartışmasız. İktidar ve kitleselleşme İslami camianın değer ve ideallerini zayıflattı mı? İslami kesimin değişimi çağa uyum sağlama olarak mı yoksa değerlerinden uzaklaşma olarak mı algılanmalı?


MEHMET BEKAROĞLU SAADET PARTİSİ ÜYESİ

İslami kesim iktidarla imtihanı kaybetti

1994’te RP’nin belediyeleri alması, ardından hükümet, 28 Şubat süreci ve Ak Parti iktidarı… Bu süreçte İslami kesim büyük işlere, ihalelere girdi, iktidarı tattı.
İdealist projeler geriye atıldı, nefisler öne çıktı.
Kapitalizmin sağladığı imkanlar ve para İslami kesimde çözülmeye yol açtı, yozlaşmalar yaşandı.
İslami kesim mevcut ekonomik ilişkileri ele geçirmeye, iktidarı ele geçirmeye çalıştı ve geçirdi de.. O da bir yaşam tarzı dayattı.
İslami kesim bu imtihanı kaybetti ve düşüşe geçti.
Çünkü stratejiler yanlıştı, siyaset anlayışı yanlıştı..........
AHLAR NOTU:
HACI HOCA DA BİR YANA .......
DİNİMİZİ EN AZ YAŞAYAN MÜSLÜMAN FERTLERİMİZİN BİLE 5 VAKİT NAMAZI KILIYOR OLMASI GEREKİR
BİZİ BİRLİĞE DAYANIŞMAYA HUZURA KUVVETLİ BİR ŞEKİLDE BU SAYEDE ULAŞTIRACAK EN ÖNEMLİ KRİTERDİR NAMAZ
NAMAZ DİNİN DİREĞİ
NAMAZ İLLA NAMAZ

İktidarı, tartışmadan elde ettikleri için kendileri olmaktan çıktılar. Ama çok geniş bir kesim ideallerini halen taşıyor, talep ettiklerimiz bunlar değildi diyor. Çok sayıda başörtüsünü çıkaran, sakalını kesen olduğu gibi, daha da sarılan geniş bir kitle de var. Ve bu kitle iktidarın imkanlarını kullananları itiyor, yeniden organize oluyor.

ÖZLEM ALBAYRAK Yeni Şafak Gazetesi yazarı

Birkaç başörtülü jipe bindi diye,..........
..başörtüsü zayi olmaz.........

İslami kesimin ideallerini ve imanını sağlam tutamadığı görüşüne
katılırım, ama bu tanım içine koyduklarımızın tüm dindarları
kapsamadığını kabul ettiğimizde. İslami kesim dediğimiz; hayatını medyadan
takip edebileceğimiz, siyasi, sosyal ve yazınsal aktörleri olan küçük,
kültürel bir cemaat aslında. Ve bu insanların dönüşümü, ilke sahibi
dindarları ürkütüyor olabilir. Gerçekten de, zenginlik kapıyı çaldığında,
maneviyat bacadan kaçar. Doğrudur yani, bu kesim değer gibi pahada ağır
şeylerde baş aşağı gidiyor.

Ama hala çocuğuna israfın günah olduğunu öğütleyen, iyi
kalpliliği salık veren, teselliyi dinde aramasını söyleyenler de var ve bu
kesimin oranı yukarıda söz ettiklerimle kıyas kabul etmez büyüklükte
Kapitalizmin nimetleri dindar başları çok döndürdü kabul, ama aynı dinamikler dini gerekçelere dayalı kolektif kimlik inşalarını da diyalektik biçimde harekete geçirdi. Ve İslami kesim dediğimiz de, üç yazarla, beş siyasetçiden ibaret değil. Daha önemlisi, toplumsal değişimin kaynakları, en çok çözülmüş olanların, miadını doldurmaya en yakın olanlar olduğunu söyler.

Böhürler, başörtüsünün eskiden, devlet baskısına ve sosyal baskılara karşı bir direniş kimliğinin sembolü olduğuna gönderme yapıyor gibi geldi bana. Oysa baskılar bırakın azalmayı, artarak sürüyor. Devlet baskısı ve sosyal
baskıya küreselleşmenin tektipleştirici baskısı da eklendi. Birkaç
başörtülü jipe bindi diye, başörtüsünü zayi edecek değiliz, değil mi?


AHMET KEKEÇ Star Gazetesi yazarı

Çağ değişirken insanın da değişmesi normal

İktidardaki siyasi partiyle ilişkilendirilmesi yanlış, iktidarda bir parti var ve daha öncekilerde olduğu gibi belli bir yıpranma sonucu gidecek. ‘İslami kesim’ sınıflandırmasının sosyolojik olarak doğru olmadığını düşünüyorum. Dini hassasiyeti olan insanlar diye tanımlarsak, evet onların süreç içinde değiştiğini düşünüyorum. Bu insanlar siyaset eliyle merkezde yer almaya başladılar. Doğal olarak da değiştiler. Bunun bir felaket olduğu kanısında değilim. Çağ değişiyor, üretim biçimi değişiyor, bir sürü parametre değişirken insanın değişmemesi absürd olur. Daha modern bir çağa geçtikçe insanlar da değişiyor. Bunu ahlakla da ilişkilendirmem.

platinn
30-07-2009, 20:04
merhabalar hocam, darguwa ustadın topiğine bunu yapiştırmışsınız

AHLAR ÇİKSİN´isimli üyeden Alıntı

HAFTALARCA GÜNLERCE ÖNCESİ GÖRDÜĞÜMÜZ
********36.586__43.000*******

VE............HEDEF BANDIMIZDA İLERLEMEKTEYİZ
........ŞAŞMADAN
...........VE.........
....................ŞAŞIRMADAN......
. . . .....:yukari:.43.000 ...:yukari:... E NE KALDI Kİ.....

DOSTLAR İYİ AKŞAMLAR........
MUTLU YARINLAR.........

endex 43000 i siz mi yazdınız, eger siz yazdıysanız bir de bu endeksin duzeltmesi nerede gelecek onuda soyleseniz de zarar gormeden çıksak, her inişin bir cıkışı oldugu gibi her cikisin da bir inişi vardır malum hele hele boyle %4-5lık cıkışların inişi olmazsa şaşarım.
Siz soylemediyseniz bunu onceden kim gormuşse o bize bir yardımcı olsa

AHLAR ÇİKSİN
31-07-2009, 14:34
İmam Hatip Ortaokulları geri gelsin!..

Katsayı zulmüne karşı çıkanları “Bu iş YÖK’ün yetkisindedir” diyerek reddeden Danıştay, kendi kararını görmezden gelir mi?..
Danıştay bu, gelir mi gelir...
Karşınızda; “Okul idarecisi dediğin çarşıda pazarda da örtünmeyecek, aksi takdirde öğrencilerine kötü örnek olmuş olur!.” tuhaflığına imza atmaktan çekinmeyen bir yüksek yargı organı varsa...
“Zamanında kendilerini bağlamışlardı” diyemezsiniz...

Böyle bir durum işte, öğrencilerle velileri hâlâ rahatlamış değil...
Başlarına nelerin geleceğini, neye hazırlanırken neyle karşılaşacaklarını bilemiyorlar...
Beklemenin de faydası yok. İyisi mi, yeni adımlar atmak.
Halk çocuklarının önünü kesmeyi görev belleyenlerin işlerini iyice zorlaştırmak...
Evet; Hükümet, YÖK’ün bu adımını iyice anlamlandırmak için o büyük adımı atmalı...
Ara dönemin millet düşmanı zorbalarının, sırf “İmam Hatip Ortaokulları”nı ortadan kaldırmak için, zamanın “atanmış yarasa”larına dayattığı “kesintisiz eğitim” modelini ortadan kaldırmalı.
Eğitimi “kesintili” hale getirmeli.
Bu 5 artı 3 olabilir, 4 artı 4 olabilir, 4 artı 5 olabilir vesaire...
Nasıl olursa olsun, bu rezillik ortadan kaldırılsın!..

Ne pis bir model bu; 6-7 yaşlarında elimizden aldıkları çocuğu, hiçbir değerlendirmeye tabi tutmadan ve aslında işe yarar bilgi vermeden 15 yaşında mezun ediyorlar...
O diploma neye yarar?.. Mezununa ne sağlar?..
Olsa olsa, üniversite imtihanına giriş vizesi!..
Bunun dışında bir anlamı yok; bu sistemde “lise mezunu” olmak bir halta yaramıyor yüksek lisanslıların aç gezdiği bu ülkede.

Vakit’e konuşan uzmanların dikkat çektikleri meseleler önemli.
Mesela;
İlkokul 1’deki çocukla 8’deki delikanlıyı aynı mekanda buluşturuyorsunuz...
Burada izah edilebilecek ve daha çok da izah edilmesi münasip olmayacak bir dolu sakıncası var bu işin.
Bunları fazla deşmeksizin, “sapık bir uygulama” olduğu konusunda eğitimcilerin hemfikir olduğu kesintisiz modeli ortadan kaldırıp, “ortaokul” modeline gitmemiz gerekiyor.
Mesleki Ortaokul... Ve tabii, İmam Hatip Ortaokulları!..

Şimdi denecek ki; senin derdin başka!..
Evet başka; ben İmam Hatip Ortaokullarının geri gelmesini istiyorum...
Hiç İmam Hatipli olmadım, lâkin İmam Hatiplilerin büyük bir bölümünün, İmam Hatipli olmayanlardan çok daha iyi eğitim aldıklarını biliyorum...
Örnekleri önümde; (A.H.C misali) birkaç imalat hatası hariç, düzgün çocuklar.
Üstlendikleri vazifeyi bihakkın yerine getirmek ve aldıklarını helal ettirmek için canla başla çalışıyorlar.
Mezuniyet törenlerinde içip içip manitalarıyla birlikte ağaca toslayan “kayıp gençler” arasında İmam Hatipli olanını -pek- göremezsiniz.
İmam Hatipli olmak iyi bir şeydir; benim aileme yegâne sitemim de zamanında imam hatibe göndermemesindendir!..

Burası böyle, ben öncelikle İmam Hatip Ortaokulları’nı düşünüyorum.
Benim böyle düşünmem, böylesine tarafgir olmam kesintisizin yanlış bir model olduğu gerçeğini değiştirmez...
Bu işe ömrünü vermiş ve dünyadaki uygulamaları da yerinde incelemiş, dahası yaşamış olan eğitimciler de benim gibi düşünmekte.
Dün, böyle bir uzmanla birlikteydim.
Sayın Ercan Aslaner, Almanya’da 14 yıl öğretmenlik ve 3 yıl da Eğitim Ataşeliği yapmış bir eğitimci.
Yıllardır, “Türkiye için nasıl bir eğitim” modeli üzerine kafa patlatıyor...Bu alanında gerçek bir derya olan Sayın Aslaner ile “nasıl bir model” üzerine sohbet ettik.
Almanya’nın eğitim modeli hakkında uzun uzun bilgi verdi bize.
Aslında Almanya’nın da değilmiş bu model; sistemi Osmanlı’nın son dönem eğitim nazırlarından Emrullah Efendi’ye aitmiş...
Almanlar da “Tûbâ Ağacı Nazariyesi” adı verilen bu modeli alıp, bugünkü noktaya gelmelerini sağlayan en önemli unsuru; yetişmiş insan unsurunu temin için kullanmış.
Sayın Aslaner modeli bir saatte anlattı, benim o kadar yerim yok.
Meseleyi Realschulelere, Hauptschulelere boğmadan özetleyecek olursak;
Öğrencinin yaratılıştan gelen yeteneği ilk 4 veya 6 yılda tespit ediliyor.
Ve bu yetenek doğrultusunda, “veli ile işbirliği” halinde yönlendirme gerçekleştiriliyor.
(Ha bu arada; Almanya’nın faşist zihniyetinden kaynaklanan ve özellikle de Türk gençlerine zarar veren “kasti haksızlıklar” da yapılmıyor değil...
Model doğru, uygulamada yanlışlıklar var.
Bunun da ele aldığımız mevzu ile alakası yok.)
Bu parantez arasından sonra konumuza dönelim:
Oradaki modelde, eğitim çok küçük yaşlarda başlıyor.
Küçük yaştan itibaren çocuğu ele alan eğitimciler, “rehberlik” uzmanlarının da yakın takibiyle yetenekleri tespit etmiş oluyorlar.
Öğrencinin eğitimin hangi aşamalarında hangi okullara devam edeceğine de, sınavla filan karar verilmiyor...
Bu konuda; öğretmenlerin ve okul idarecilerinin kanaatleri önem taşıyor.
Eğitimin her aşamasında, her türlü mesleğe yönelmek mümkün ama esas mesele öğrenci velisinin çocuğunun durumu hakkında tam manasıyla bilgi sahibi olabilmesi.
Biz, hele çocuğumuz biraz içe kapanıksa “seçilen mesleğe uygun olmadığını” ancak üniversite yıllarında, hatta daha sonrasında anlayabiliyoruz...
Sayın Aslaner’in örneklerle destekleyerek verdiği bilgiye göre, Almanya’da bu iş çok erken yaşlarda halledilmiş oluyor.
Ondan sonrası veliye kalmış; öğrenciyi okulun tavsiyesi doğrultusunda yönlendirmek ya da yönlendirmemek meselesi.

Şurası da var;
Milli Eğitim, Çalışma Bakanlığı ve İş İdaresi (İş ve İşçi Bulma Kurumu) arasında nasıl bir işbirliği tesis edildiğini, “Rehberlik” (yol, yön gösterme) hizmetinin her şehirde bulunan “daire”lerde nasıl verildiğini anlattıkça eğitimci dostumuz; “Bizim oralara varmamıza en az elli sene var” diye düşünmeden edemedik...
Şimdiden oraları düşünmenin anlamı yok; üniversitelerin imkan ve kapasitelerini mevcut kargaşaya son verecek seviyeye getirmek, Türkiye’nin en az yarısındaki göstermelik eğitimi “reel” hale getirmek vesaire uzun vadeli işler...
Şu anda yapılabilecek olan, hemen harekete geçerek “kesintisiz modele” son vermek.
Öğrencilerin, dördüncü veya beşinci yılın sonunda yeteneklerine uygun alanlara kaydırılmasını temin edecek bir “rehberlik sistemi” hemen kurulamayacağına göre, bu işin el yordamıyla yapılmasına imkan verecek kurumları yeniden eğitime kazandırmak...
Onlar da, evet, ortaokullarımız...

Kim hangi ortaokulu isterse istesin...
Ben İmam Hatip Ortaokullarını istiyorum...


Serdar Arseven

AHLAR ÇİKSİN
03-08-2009, 17:43
Finansal Ergenekon yaşanıyor
Türkiye'nin Roubin'i Yiğit Bulut'tan çarpıcı açıklamalar..

03.08.2009 16:34:00
1946 sonrası Recep Peker hükümeti ile “yerleşik düzen” ortaya çıktı. Bu yerleşik düzen hiç kimsenin sivilleşmesine izin vermez. Bu düzen, “Sen IMF ile anlaşacaksın, bize bu parayı vereceksin” diyor. Reel sektör yok, sanayi yok. Ama bankalar kar ediyor. Türkiye’de Finansal Ergenekon yaşanıyor.


Yaşananlar bana göre kriz değil büzüşmedir. Genleşen bütün trendler büzüşür. Kutsal kitaplarda da yazar 7 yıl kıtlık oldu, 7 yıl bolluk oldu. Dolayısıyla o yazan cümle zaten ekonomideki ana kuralı gösteriyor. Her büzüşme, genleşmeyle biter her genleşme, büzüşmeyle biter. Doğumun arkasında ölüm vardır.

Finansal entelektüel yapı tekrar ön plana çıkacak. Askeri sınai kompleks aşağı doğru bastırılacak yerine sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, tekrar kağıt ekonomilerinin, merkez bankalarının güçlenmesi, önümüzdeki dönemde şişen ekonomik balonlar göreceksiniz.

Ulus devletlerin tasfiye edildiği, büyük şirketlerin kartelleştiği bir dünya düzenine doğru gidiliyor. Türkiye oyunu akıllı oynarsa, AB’den uzak durursa, IMF ile anlaşmazsa, elini serbest tutar ve yeni dünya düzenini sorgularsa bu işten kazançlı çıkar.

EKONOMi SiYASETE SiYATE EKONOMiYE BAĞLIDIR
Ekonomik konular dışında siyasi yaklaşımlarıyla da bir hayli konuşulan, yıllardır Doğan Medya Grubu’nda çalışan Yiğit Bulut, Ciner Medya Grubu’na geçti ve kendi tabiriyle “yerleşik düzen”e karşı çıktı…

Ülke siyasetiyle ekonomisinin iç içe olduğunu sürekli yazılarında belirten, Yiğit Bulut’la, Habertürk’teki odasında özel bir söyleşi gerçekleştirdik. Küresel krizle başladığımız röportaj Türk ve dünya ekonomisi, siyaseti, Türkiyesiz yeni dünya düzeninin olmayacağı, Türk medyası ve Türkiye’nin patronlar Kulübü TUSİAD’a kadar uzandı.

Yiğit Bulut yine sivri dili ve farklı analizleriyle karşımızdaydı. Mesela Türkiye’de finansal Ergenekon’un yaşandığını söylerken, IMF ile anlaşma yapılmasını isteyen TUSİAD’ı Kanarya Sevenler Cemiyeti’ne benzeten Bulut, “TÜSİAD haddini bilmeli” diyor. Bulut, Türk medyasında 20 yıldır genel yayın yönetmenliği yapan bir kişiyi de hedef aldı. İşte, Bulut’un çarpıcı analizleri ve özel röportajın ayrıntıları:


Geçen ay açıklanan rakamlara göre rekor bir daralma yaşandı ve Türkiye ekonomisi yılın ilk çeyreğinde yüzde 13.8 küçüldü. Bu ne anlama geliyor?

Daralmadan sonra basında çıkan haberlere bakarsak, şöyle bir hava esmeye başladı. “Türkiye felakete gidiyor, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük daralma bunun dönüşü nasıl olacak…” gibi haberler çıkmaya başladı. Bir kere ben şunu söylemek isterim. Evet daralma var, ve bu daralma İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gördüğümüz en büyük daralma. Ama dünya genelinde zaten, İkinci Dünya Savaşı’nı bırakın son 150 yıldır görmediğimiz, iki tane trend gördük. Birincisi dünya 2001 sonrasında 11 Eylül saldırısı sonrası ortaya çıkan yüksek petrol fiyatıyla 150 yılda bir ancak gelebilecek bir büyüme yaşadı. Dünya piyasaları 2001’den itibaren oluşmaya başlayan yeni tezle birlikte özellikle 2003’te tamamen yükseliş trendi yaşadı. Ekonomi hem genleşti, hem sermaye piyasaları patladı, hem emtialarda, hem sermaye piyasalarında dünyada daha önce hiç görmediğimiz fiyatlar gördük. 1980 ile 2001 arasında petrol fiyatı 38-40 dolar arasını hiçbir zaman aşamadı. Şimdi 70 dolarları konuşuyoruz ve “petrol fiyatları düştü” diyoruz. 150 doları zorlayan trendler gördük. Böyle bir yapı içinde inanılmaz bir genleşmenin, inanılmaz bir büzüşmeye dönüşmesi normal. İnanılmaz genleşirseniz, inanılmaz büzüşürsünüz.

Piyasalarda yaşanan bu gelişmeler beklenilen bir şey miydi?
Bana göre kesinlikle beklenilen bir şeydi. Tabii bu rakamlar 2009’un ilk 3 ayını yansıtıyor. Biz 2009’un ikinci 3 ayını yaşıyoruz, hatta ikinci 3 ayını da çıkmak üzereyiz. Dolayısıyla böyle bir yapı içerisinde baktığımızda ikinci 3 aya ait açıklanacak rakamlar, durumun dipten dönüş olduğunu net olarak gösterecek.

AHLAR ÇİKSİN
03-08-2009, 17:56
TARİH TEKERRÜR EDİYOR: 7 YIL KITLIK YEDİ YIL BOLLUK
2001 ile 2007 arası büyük bir büyüme oldu dediniz. 2007’den sonra küresel ekonomik kriz başladı…

Yaşanan olay bana göre kriz değil, büzüşme. Genleşen bütün trendler büzüşür. Kutsal kitaplarda da yazar 7 yıl kıtlık oldu 7 yıl bolluk oldu. Dolayısıyla o yazan cümle zaten ekonomideki ana kuralı gösteriyor. Her büzüşme genleşmeyle biter her genleşme büzüşmeyle biter. Doğumun arkasında ölüm vardır.

Küresel ekonomik kriz bilinen bir şeydi diyorsunuz. Ama bazıları “biz böyle bir kriz beklemiyorduk nereden geldi bu kriz” dediler, “hükümet hazırlıksız yakalandı” dediler. Hükümet sizce de hazırlıksız mı yakalandı?


Olabilir. Hükümet de beklemiyordur ama ben bekliyordum. Benim bütün yazılarımda bu vardı. 2007’nin başından itibaren dünyanın net olarak büzüşmeye gideceğini, bunun bir kriz olmayacağını ama çok sert hareketler göreceğimizi söyledim. Dünyanın büzüşmeye doğru gideceğine nereden vardım onu söyleyeyim. Ekonomiden yola çıkarak değil, bir fizik kuralından yola çıktım. Bir sistem genleşirken her saniye o sisteme güç eklemezseniz, bir süre sonra o sistem durağanlaşır ve o sistem kendi üstüne büzüşmeye başlar ve kapanmaya başlar. Bu fizik kurallı ve istisnası yoktur. Genleşen her sistem yeni saniye güç gerektirir.

Örnek verir misiniz?
Bunun dünyada tek bir istisnası var. O da evrenin genleşmesi. Evren her saniye dışarı doğru genleşir. Evren genleşmesini durdurduğu anda zaten kendisine kapanacak ve büzüşmeye başlayacak. Kıyamet dediğimiz şey başlayacak. Ama evren şu an dünyadaki sistemlerden farklı olarak sürekli genleşiyor. Sürekli genleşen her sistem yeni güç gerektirir. Kozmos ile kaos arasındaki geçiş. Siz sistemi düzenli tutmak isterseniz, yani kozmos halinde tutmak isterseniz sisteme her saniye güç eklemek zorundasınız. Güç eklemeniz bittiği anda o anda kaosa dönüşmeye başlar. İlk önce durağanlaşır sonra çöker.

BALON YAVAŞ YAVAŞ ŞİŞMEYE BAŞLADI
Peki dünya ekonomisi kendisine güç eklemedi mi?

Yüksek petrol fiyatı arttı. Belli bir noktaya geldikten sonra sistemin genleşmesine artık katkı sağlayamaz hale geldi. Yüksek petrol fiyatının sağladığı marjinal fayda gitgide düştü, sıfıra gelince sistem kendi üstüne kapanmaya başladı. Sistemin genleşmesi tamamen petrol fiyatıyla ilgili. Geçici büyümeydi şimdi geçici olarak küçülüyor, normale dönecek oturacak. Bu kriz değil dünyada, Türkiye’de yaşanan da kriz değil.


Başbakan teğet geçecek derken doğru mu söyledi diyorsunuz?
O Türkiye ile dünya arasındaki konuşulması gereken bir konu. Dünyada kriz diye bir şey yok bu bir büzüşme. Göreceksiniz bundan 1 sene sonra IMKB’de kaç seviyesini konuşacağız, dolar endeksinde kaç seviyesini konuşacağız. Artık yavaş yavaş balon şişmeye başladı.

KÜRESELLEŞME DAHA VAHŞi BiR AŞAMAYA GEÇiYOR

Ekonomistler, uzmanlar 2010 yılında düzelmeler olacağını söylüyor ve siz de bu söyleyenlerin içerisinde yer alıyorsunuz.

Bütün krizler servet transferidir. Herkes parasını koyar, her kriz sonunda kazananlar ve kaybedenler üretir. Sonuçta parayı varillere koyup sokaklarda yakmadık, dolayısıyla para kaybolmadı. Birilerinin elinden, birilerinin eline geçti, transfer oldu.

Kimlerin elinden kimlerin eline geçti?
Bu krizde birileri 300 dolardan altın toplamaya başladı. Birileri 30 dolardan petrol kontratı toplamaya başladı, birileri 7 binden dol endeksi stoklamaya başladı, birileri 7 binli seviyelerden başlarsak 2001’lerden itibaren başlarsak 0.42 sent’le 1 dolar arasında IMKB’de hisse toplamaya başladı. Endeks olarak söylüyorum. Topladı topladı zirvelere gelindi ve o para, birileri hala dünya yukarı gidecek diye düşünürken gelen karlarla birlikte birilerinin parası birilerine transfer oldu. Yine aynı şey bankalarla ilgilidir. Amerikan devleti bankalara 1 trilyon dolar nakit para verdi. Senatoda bir senatör dedi ki “Para kime verildi?”. Merkez Bankası başkanın cevabı da şu oldu: “Devlet sırrıdır açıklayamam.” Belçika’ya baktığınızda küçücük bir devlettir. Büyüklüğü açısından da küçücük geleceği açısından da küçücük, ama bankalarına 70 milyar dolar para verdi.

Baktığınız zaman devletlerin varlıklarını özel sektöre transfer ettiler. Küreselleşme tersine mi dönüyor diyorlar. Hayır, küreselleşme daha vahşi bir aşamaya geçiyor.

Vahşi aşama ne demek?
Devletlerin varlıklarının özel sektöre transfer olması demek. Bu kriz olmasaydı Amerikan halkının 1 trilyon dolarını bankalara verebilir miydiniz? Veremezdiniz. Dolayısıyla burada oynanan oyun çok açık. Devletlerin varlıkları özel sektöre devredildi, şimdi bundan sonraki süreçte ulus devletleri tasfiye edecekler.
n Bu ekonomik kriz olarak görülüyor ama aslında bu siyasal bir kriz mi demek istiyorsunuz?
Kesinlikle. Ekonomideki bütün büyük değişimler siyasetten gelir. Siyasetteki bütün büyük değişimler de ekonomilerden gelir. Bunun istisnası yoktur.


SAVAŞ İÇİN ÇANAKKALE’DEN GEÇMEYE GEREK VAR MI?
1929 ekonomik krizden bir süre sonra İkinci Dünya Savaşı çıktı diye düşünürsek. Bu krizden sonra bir savaş olabilir mi? Böyle bir şeyi öngörüyor musunuz? Benim ilk aklıma gelen İran oluyor…

Zaten savaş oldu ve bitti. 11 Eylül saldırısı sonrasında Amerika’nın Ortadoğu’ya yerleşmesi zaten savaştı. Artık ilkel bir savaş düşünmemek gerekiyor. Savaş zaten oldu ve bitti. Savaş olurken Ortadoğu işgal edildi. Türkiye’de bankalar gitti, telekomünikasyon şirketleri gitti, rafineriler gitti, limanlar gitti, şimdi otoyollar gidiyor. Savaşa gerek var mı, Çanakkale’den geçmeye gerek var mı? Zaten Türkiye’nin her şeyini almışsınız. Irak işgal edildi, Irak Merkez Bankası kontrol altına alındı, Irak petrolleri kontrol altına alındı. Savaş birçok bölgede devam etti. Avrupa Birliği çöktü. TÜSİAD destekli liberal aydınlarımız bunu söylemeye cesaret edemezler ama AB projesi bitti.

Peki neden sürekli hükümetin demeçleri AB’ye girmeliyiz gireceğiz şeklinde oluyor? Görmüyorlar mı?

Ama hiçbir şey yapılıyor mu? Hükümet de bunu görüyor. IMF ile anlaşıyor mu? Anlaşmıyor. Dünyada İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki sistem, 4 bacaklıdır. IMF, Dünya Bankası, NATO ve BM. 11 Eylül saldırısı sonrası ortaya çıkan sistem sadece Amerikan Merkez Bankası ve Amerikan ordusunun sert güç kullanımına dayanır. 11 Eylül saldırısından 2007 Kasım’ına kadar devam eden bu sistemde Dünya Bankası eridi gitti, IMF yok oldu. Var ama yok hiçbir gücü yok. NATO tamamen prestij kaybına uğradı ve baktığımız zaman BM’de çok ciddi sorunlar var. ABD, BM’nin hiçbir kararını dinlemedi, BM’nin prestiji sıfıra indi. 4 bacaklı sistem tasfiye oldu yerine, Amerikan Merkez Bankası ve Amerikan’ın sert güç kullanımıyla 2001–2007 arasını geçirdik. Şimdi tekrar sistem geriyle sarıyor. Obama iktidarı askeri sınai kompleksini aşağı doğru çekerek, ki böylece sivilleşme sürecinin başlatıyor. Ki bu durum Türkiye’deki sivilleşme süreciyle paraleldir. Bugün TSK ile hükümet arasındaki kavga aslında Atlantik’in öbür tarafına dayanır. Bu durum, dünyadaki sivilleşme sürecinin Türkiye’ye yansıması. Dikkat edin dünyadaki son 1 yıl içinde olan askeri darbeleri ABD desteklemedi, özellikle de Ocak ayı sonrasında olanları desteklemedi. Mesela Honduras buna bir örnek teşkil eder. ABD karşıtı devlet başkanını düşürdüler, ama ABD orduyu desteklemedi. ABD karşıtı devlet başkanının yerinde kalmasını istiyor. Şimdi sivilleşme dönemi, Obama iktidarı ve sert güç kullanımından dönüşen dünyanın değişik bir yapısı ortaya çıkıyor.

KAĞITTAN PARA KAZANMA DÖNEMİ OLACAK
Nereye doğru dönüşüyor?
Finansal entelektüel yapı tekrar ön plana çıkacak. Askeri sınai kompleks aşağı doğru bastırılacak yerine sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, tekrar kağıt ekonomilerinin, merkez bankalarının güçlenmesi, önümüzdeki dönemde şişen ekonomik balonlar göreceksiniz. Mesela Brezilya borsası tarihi rekor kırdı haberlerini duyacağız en geç 24 ay içerisinde. Amerikan borsası 12 bini geçti, 14 bin geçti haberlerini duyacağız. Tekrar kağıttan para kazanma dönemi başlıyor. Dolayısıyla askeri sahaya sür kavga çıkar, petrol fiyatını yükselt haberlerinden para kazanma dönemi yerine kağıttan para kazanma dönemi olacak. Yalnız şunu da belirtmek isterim. Bu son dönüşümdür. Dünyadaki büyük konsolidasyon dönemi başlıyor. Bu dönem ulus devletlerin yok olması, büyük şirketlerin dünyaya yayılması ve küçük şirketlerin tasfiye olmasını getirecek.


Peki Türkiye desem bu süreç içerisinde ne söylersiniz?

Türkiye zaten bu süreci yaşadı. Büyük uluslararası dev karteller zaten bütün şirketleri ele geçirdi. Şimdi siz bugün cep telefonu faturanızı kime ödüyorsanız İngiltere’deki adam da aynı şirkete ödüyor. Türkiye’nin alacağı birkaç yol daha var. Mesela şu olacak? Siz su şebekesinin aylık taksitinizin faturasını kime ödüyorsanız, Arjantin’deki adam da ona ödeyecek. Şu andan itibaren küreselleşme öylesine hızlanacak ki, bundan sonra şunları da göreceğiz?

Belediye hizmetlerinin tekelleştirilip şirketlere devredilip satılması ve arkasından başka süreçler ortaya çıkacak. Bunlar daha önce Arjantin’de, Brezilya’da yaşandı. Onun için çok hızlı küreselleşen, ulus devletlerin tasfiye edildiği, büyük şirketlerin kartelleştiği bir dünya düzenine doğru gidiliyor. Bu tamamen liberalizm çöktü tezinin tam tersidir. Aşırı liberal vahşi bir kapitalizm geliyor.

AHLAR ÇİKSİN
03-08-2009, 18:01
AB’den uzak durmalı IMF ile anlaşmamalıyız

Bu süreçte Türkiye ne kaybedecek, ne kazanacak?
Türkiye oyunu akıllı oynarsa, AB’den uzak durursa, IMF ile anlaşmazsa, elini serbest tutar ve yeni dünya düzenini sorgularsa bu işten kazanır. Yeni diyalektik şunun üzerine kurulacak: eski diyalektik neydi? ABD süper güç karşısındaki süper güç Rusya, arada kalan bir dünya. Hiç kimse gerçekleri sorgulayamadı. Çünkü ABD ve Rusya devletleri arasında yok olduk gittik. Sonra diyalektik ne oldu? ABD ve karşısında Ortadoğu kaynaklı İslami terör. Herkes bu ikisinin arasında kaldı. Şimdi yeni diyalektik ABD karşısında Rusya, İran, Hindistan, Çin. Dolayısıyla ABD karşısında Kafkasya, Ortadoğu, Orta Asya, Uzakdoğu’dan oluşan bir bileşkesinden meydana gelen yeni bir güç oluşuyor. Ve ABD bunu isteyerek yaratıyor. Çünkü diyalektik olmazsa dünyayı yönetemezsiniz. Mesela Türkiye’de AKP ile CHP olmazsa sistemi kurgulayamazsınız. Siyah olmazsa beyazın bir anlamı yok, beyaz olmazsa siyahın bir anlamı yok. Dolayısıyla ABD bunu bilerek yapıyor. Çin’de 650 milyar dolar para var, 500 milyar doları Amerikan parası. Çin madem korkutan süper bir güç neden Amerika Çin’e para koyuyor. Hücrenin bir bölümü daha var. Çin Amerika’ya mal satmazsa büyüyemez ve yaşayamaz. Bunun için Çin, Amerikan hazine bonolarını almak zorunda. Kısa vadede yeni diyalektiğin oluşum sürecinde Amerikan hazine bonosunu seve seve alacak kasasına koyacak. Orta ve uzun vadede yeni diyalektik oluşurken de oradan altına geçecek, altın fiyatları daha da yukarı gidecek, altından da yeni rezerv paraya geçecek.

Türkiye bu coğrafyada merkez bir konumda ve Türkiye’de neler olacak? Mesela Türkiye Orta Asya’ya mı Uzak Asya’ya mı yönelmeli?
Türkiye liberal olmalı. Liberal derken aklını ve iradesini serbest bırakmalı. 1945 sonrası diyalektikten bahsettim. 4 bacaklı dünya düzeninden söz ettim. 1945 sonrası Türkiye’de yerleşik bir düzen çıktı. Büyük şirketler ortaya çıktı, bu büyük şirketlerin siyasette uzantıları ortaya çıktı, bankacılık sektöründe hortumlar ortaya çıktı. Bu hortumların medyayla ilişkisi ortaya çıktı. Türkiye’de yerleşik bir düzen var. Tabiri caizse bir finansal Ergenekon var. Bugün Tayyip Erdoğan bankalar hakkında konuşuyor ama hükümetin gücü bile bankalarla ilgili hiçbir şey yapmaya yetmiyor. Bakın açıklanan verilerden bir detay vermek istiyorum. Türkiye’de bütün sanayi şirketleri çökmüş, sadece bankaların karı artmış. Bu ne demek reel sektör çökerken, bankaların karı artıyorsa bankalar bizim damarımıza kanül takmış demek. Yani bizim varlığımızı banka transfer ediyor. Bu Türkiye’de 1945 sonrası kurulan sistemin kavgası. Türkiye’de gördüğümüz bu büyük kavga esasında yerleşik düzen içerisinde tutunmaya çalışan sistemin parçalarıyla, yeni dünya düzeni çevresinde evrim geçiren sistemin yeni parçalarının birbiriyle sürtüşmesi kavga etmesidir. Türkiye’de yerleşik bir düzen var. Ve bu yerleşik düzen Türkiye’nin IMF ile anlaşmamasına izin vermek istemiyor. Bugün gazetelerde birçok köşe yazarına bakın IMF ile anlaşmazsak felaket olur diye yazıyor.

TÜSİAD’ın, IMF ısrarı yanlış

Türkiye oyunu akıllı oynarsa, AB’den uzak durursa, IMF ile anlaşmazsa, elini serbest tutar ve yeni dünya düzenini sorgularsa bu işten kazançlı çıkar.


TÜSİAD ve birçok iş adamı IMF ile anlaşmak için bastırıyor…
Evet TUSİAD da birçok iş adamı da bastırıyor. “Borçlanmazsak batarız” diyorlar.
n Yurt dışından yatırım yapmak isteyenlere güven vermek için anlaşma yapılması gerektiği savunuluyor...

O işin hikaye kısmı. O para gelirse o yerleşik düzen o parayı emecek zaten. IMF’den 35 milyar dolar borç alacağız, yerleşik düzenin parçalarına parayı dağıtacağız, sistem eski tas, eski hamam devam edecek. Bakın ben AKP hükümetini hiçbir zaman desteklemedim. AKP’ye oy da vermedim. Ama şu anda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu yerleşik düzene karşı verdiği kavgayı desteklemek gerekiyor. Yani IMF ile anlaşmam dediği zaman ailesine, oğluna, gemiciğine o işine bu işine basının bir bölümünde bir hakaret fırtınası başlıyorsa ve acayip şekilde eleştiriliyorsa, onların hepsi tamamen “IMF ile anlaşmayalım, bankacılık sisteminde düzenlemeler yapalım” demesiyle ilgilidir. Yerleşik sistem içerisinde 1945 sonrası oluşan o kökler toprağa daha da sarılıyor ve “Biz buradayız. Sen IMF ile anlaşacaksın, bize bu parayı vereceksin. Biz buna alıştık. Başka da bir şey bilmeyiz.” diyorlar. Bankaların karının artması da zaten bunu gösteriyor. Reel sektör yok, sanayi sektöründe hacim daralmış ama bankalar kar ediyor. Şimdi böyle bir yapı içinde bu yerleşik düzeni mutlaka tasfiye edilmesi gerekiyor. Yani finansal Ergenekon. Bu kavgada oradan kaynaklanıyor. Yeni dünya düzenine geçerken Türkiye’nin takıldığı yerden aklını kurtarması gerekiyor. İradesini kurtarması lazım. Bakıyorsunuz Bir AB senaryosu Türkiye’ye yutturulmuş. Hükümet Allah’tan hiçbir şey yapmıyor. Hükümet Çin’den borçlanmaya gitti. Çin’den daha düşük faizle 22 milyar dolar alma durumu var. Ve Türk Telekom, yüzde 45’i devletin olan bir özel şirketi Çin’den 500 milyon dolar sendikasyon kredisi aldı. Sendikasyon derken şirket tarafından anında kullanılabilir bir kredi olarak bunu söylüyorum.


Dolayısıyla ekonomik anlamda hükümet iyi şeyler yapıyor mu diyorsunuz?

Şu anlamda iyi şeyler yapıyor. Yerleşik düzenle kavga etmesi doğru. Biz bu yerleşik düzeni söküp atamazsak hayat boyu özgürleşemeyiz. 1946 sonrası Recep Peker hükümetinin ilk devalüasyonu sonrası yerleşik düzen ortaya çıktı. Bu yerleşik düzen hiç kimsenin sivilleşmesine izin vermez. Bu ülkede Başbakanlarla medya iç içedir, bu ülkede Başbakanlarla bankalar iç içedir, bu ülkede siyasetle her türlü dinamik iç içedir. Başbakan iş adamlarının yatlarıyla tatil yapar, bankalarla iç içedir, bankaların ihale zarfları konutunda açılır, böyle bir rezalet dünyanın neresinde var? Türk Ticaret Kanunu şu andaki haliyle Patagonya’dan bile daha kötü. Şimdi size hizmet aldığınız bir şirketten 40 milyar liralık bir fatura geldi. İtiraz etmeniz için ilk önce ödemeniz gerekiyor. Önce ödüyorsunuz sonra itiraz ediyorsunuz. Dünyanın neresinde böyle bir saçmalık var. Düzen tamamen sistemin büyük parçalarının, sistemin küçük parçalarını yok etmesi, semirmesi, sömürmesi üzerine kurulmuş.

Hükümetin ekonomi kurmayları gelen krizi görmediler mi? Ve sizin bu söylediklerinizi yapabilecek güce sahipler mi?


Eğer bu kurmaylar değiştiremiyorlarsa o kurmayları değiştirirsiniz. Yeni kurmaylar alırsınız. Sonuçta bu Türkiye’nin savaşı. Baktığınız zaman Türkiye’nin orta ve uzun vadede özgürleşme savaşı. Finansal olarak özgür olamazsanız hiçbir zaman özgür olamazsınız. Bu çarpışmayı Türkiye’de çok iyi yorumlayan kimse yok. Yılda 5 bin kişiye 50 milyar dolar sadece faiz ödüyoruz. Yani 70 milyon insan çalışıyor 5 bin kişiye 50 milyar dolar ödüyoruz.

Türkiye’deki o 70 milyon insanı zincire vurun bakalım, çalıştırın çalıştırın yılda ancak 50 milyar dolar kazanırsınız. Dolayısıyla Türkiye bir anonim şirkete dönmüş. 5 bin kişi bu hisseleri ele geçirmiş. 70 milyon insan çalışıyor bu 5 bin kişi yatıyor. Bunların bir kısmı yabancı, bir kısmı gerçek kişi, bir kısmı tüzel kişi. Dünyanın neresinde hazine bonosu saklaması, takası numarayla yapılır. Türkiye’de hazine bonosunun kime satıldığı bilinmez. Yapılamadı hükümetler buna cesaret edemedi, numarayla satılır hazine bonosu. Bugün mesela Türk hazine bonolarının 2 milyar dolarını elinde tutan İngiltere’de oturan bir kişinin kim olduğunu öğrenemezsiniz. Sadece onun aracılık yaptığı banka bilir. O banka da numarayla alır numarayla saklanır. Takas isme değildir ve bu çok önemlidir. Bugün Türk hazine bonolarının yüzde kaçı Alman bankalarında yüzde kaçı İngiliz bankalarında, yüzde kaçı içerdeki yerleşik düzenin bileşenlerinde bilmemiz gerekiyor. Böyle giderse Türk halkı özgürleşemez. Roma’da eskiden Collesium’u kurarlardı Gladyatörleri birbirlerine kapıştırırlardı. Oradaki halk onlara bakarken millet malı götürürdü.

Türkiye’de de aynen öyle. Sabah televizyonlarda kadın programı, akşam evlilik programı, futbol programı, millet onları seyrederken, o yerleşik düzen malı götürüyor bunu çok iyi anlamamız lazım.


Özelleştirmeler bu hükümet döneminde gerçekleşti.
Hükümetle ilgili dikkat ederseniz son dönemdeki hareketlerini destekliyorum. Ekonomik krizle birlikte hükümet de aklını başına devşirdi. Başbakan ne dedi: “İyi ki halk bankasını satmamışız. İyi ki kamu bankaları var.” Dolayısıyla geçmişte Başbakan’ı da yanıltmış olabilirler. Biz Halk Banka’sını satsaydık, kamu bankalarını satsaydık bugün Türkiye’nin hali ne haldeydi. Amerika’da kamu bankaları yaratıldı. FED baskısıyla Amerikan devletinin kontrolünde kamu bankaları yaratılmaya başlandı. Şimdi böyle bir yapı içerisinde “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” modeline karşıyım. Ama kontrollü şekilde özelleştirme yapılır.

Yunanistan’da da yapılıyor, Almanya’da da yapılıyor. Ama bankacılık sektöründe yüzde 20’yi geçmeyecek ki Avrupa’daki rasyo budur. Resmi olarak yazılmaz tartışılmaz, ayıptır, çünkü onlar liberal adamlardır, hiçbir ülkede yüzde 20’yi geçmez. Nerede geçer? Çekoslovakya’da geçer, Macaristan’da, Romanya’da geçer. Zaten AB de onları niye içine aldı? Onların varlıklarını emmek için. Hitler’in işgal etmek istediği her yeri AB üyesi yaptılar. Hitler oraları tankla aldı AB isteyerek aldı. İnsanlara imza attırdı ve üzerine de teşekkür ettirdi. Oralarda bankacılık sistemini sanayiyi ele geçirdi. Şimdi Doğu Avrupa ülkelerinde insanlar aç ve çöküş var. Bugün Almanya Fransa para vermiyor. Zaten onları emmek için aldı para vermek için almadı ki… Böyle bir yapı içerisinde Türkiye’nin üretim modeline geçmesi gerekiyor. Ve bu yerleşik düzenin hoparlörleri var Türkiye’de. IMF ile anlaşmayın dediğiniz zaman en büyük saldırı, Dünya Bankası’nı ciddiye almayın en büyük saldırı, AB’yi sorgulayın en büyük saldırı. Bunları kırmamız gerekiyor. Halkın gerçekleri görmesi ve öğrenmesi gerekiyor. Türkiye var olan model içinde damar yolu açık, kanül takılmış, kan şişeye boşalıyor. Buna birilerinin dur demesi gerekiyor.


Bankacılık sektörüne Başbakan’ın müdahale etmek istemesi çok olumludur, IMF ile anlaşmamak istememesi çok olumludur, MB’nın elinin güçlenmesi çok olumludur. Bütün bunları çok iyi tartışmak gerekiyor. Türkiye model olarak doğru yolu bulmak üzere.

TUSİAD HADDiNi BiLSiN

Bana bu yerleşik düzeni daha somut hale getirir misiniz? Ve sıralayabilir misiniz? Bankalar mı, iş adamları mı, büyük medya patronları mı?


Kim Türkiye’nin özgürleşmesine karşıysa, kim askerin yerine oturmasına sivilleşme sürecine karşıysa, kim IMF ile anlaşmayı istiyor ve hatta bunun üzerine inanılmaz şekilde senaryolar üretiyorsa, kim içerde siyasi dalgalanmayı artırmaya çalışıyorsa, kim koalisyon hükümeti kurdurmaya çalışıp tek parti hükümetleri idare edemiyoruz koalisyonları daha rahat oynatırız diyorsa yerleşik düzen odur. Dolayısıyla IMF anlaşması isteyen herkese ben şüpheyle bakarım. IMF’nin durumunu bilip Türkiye’nin borçlanmasını isteyip bunun da güven olarak kim piyasalara anlatıyorsa şüpheyle bakarım. Eninde sonunda bu yerleşik düzen köklerinden kopacak.


Hangi siyasi iktidar olursa olsun…Evet hangi siyasi iktidar olursa olsun. Ancak eskisi gibi Mesut Yılmaz gibi hükümetleri kurdururlarsa, yerleşik düzenin ömrü uzar. Ama AKP hükümeti olsun, B parti hükümeti olsun, C parti hükümeti olsun, gerçekten ayakları üzerinde duran tek parti hükümeti bu savaşı yapmak istiyorsa, Türk halkını özgürleştirmek istiyorsa mutlaka bu yerleşik düzenle savaşmak zorundadır. Bakın mesela TÜSİAD tabiri caizse hükümete posta koyuyor. TÜSİAD hukuken Tophane’de Kanarya Sevenler Cemiyeti var, onun gibidir yani bir dernektir. Eğer bu kadar çok kendine güveniyorsan, TÜSİAD üyelerinden bir parti kurarsın, çıkarsın meydanlara, girersin seçimlere, Cem Boyner gibi, binde 40’ını alırsın, yoluna devam edersin.

Eğer bu kadar iddialı iseler kursunlar bir parti iktidarı da ele geçirsinler ne yapmak istiyorlarsa yapsınlar. Ama siyasi otoriteyi hükümet kim olursa olsun bu kadar ağır eleştirmeye, siyasi otoriteye emir vermeye kalkmaya, direktif vermeye kalkmaya, kamuoyunu yönlendirmeye TÜSİAD’ın hakkı yok. O zaman Kanarya Sevenler Cemiyeti de çıksın bir şeyler söylesin. Yani TÜSİAD haddini bilsin bence.

AHLAR ÇİKSİN
03-08-2009, 18:05
NABUCCO Projesi AB için çok önemli
Türkiye’den Nabucco gibi birkaç tane petrol gaz boru hattı geçmezse, önümüzdeki 10- 15 yıl içerisinde, İtalya’da kalorifer yanmayacak, Fransa’da hastanelerde ameliyat yapılmayacak. Dolayısıyla Türkiye bunu da çok iyi görmeli.

Türkiye’deki siyasal krizlerin sebebini ekonominin iyi yönetilmemesi olarak görebilir miyiz? Mesela alt kimlik üst kimlik sorunu olabilir. Asker sivil ilişkileri olabilir, Güneydoğu sorunu olabilir, bunların hepsi buna mı bağlı diyorsunuz?

Kesinlikle Türkiye bölge itibariyle dünyanın en önemli jeostratejik jeopolitik konumunu şu anda altında tutuyor. Bizim bu topraklar altımızdaki topraklar, yeni dünya düzeninin yeni diyalektiğin merkezi.

YENİ DÜNYA DÜZENİNDE TÜRKİYE’SİZ HİÇBİR SENARYO HAYATA GEÇEMEZ
Sadece coğrafi konum olarak mı söylüyorsunuz? İçindeki hazineleri açısından mı mesela madenleri açısından…

Her açıdan söylüyorum. Bakın burası İstanbul Doğu Roma İmparatorluğu’nun değil, Roma İmparatorluğunun başkentidir. 1. Konstantin Roma’dan ayrıldı Paganlar’dan kaçmak zorunda kaldı ve İstanbul’a geldi ve İstanbul yıllarca Roma’nın başkentiydi. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun merkezi Anadolu toprakları, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi İstanbul, Edirne Anadolu topraklarıdır. Baktığınız zaman bu coğrafyaya hakim olmayan güçler dünyaya hakim olamazlar. Bu coğrafyaya hakim olmak için dünyadaki bu kavga veriliyor. Türkiye’deki bu kavga veriliyor. Yeni dünya düzeninde ABD karşısında Ortadoğu kaynaklı İslami terör çökünce, karşısında Rusya, İran, Hindistan, Çin çıkıyor. Dolayısıyla Türkiye merkez. AB yok artık çöktü.

NABUCCO GİBİ PROJELER OLMAZSA FRANSA’DA AMELİYAT YAPILAMAZ

Türkiye’den Nabucco gibi birkaç tane petrol gaz boru hattı geçmezse, önümüzdeki 10- 15 yıl içerisinde, İtalya’da kalorifer yanmayacak, Fransa’da hastanelerde ameliyat yapılmayacak. Dolayısıyla Türkiye bunu da çok iyi görmeli. Rusya Azerilerle Kazakistan’la anlaşma yaptı, bütün gazı topladı Nabucco’ya da bir şey kalmadı. Avrupa kaybeden, Avrupa’nın hiç şansı yok. Amerikan Dış İşleri Bakanlığı müsteşar yardımcısı “Türkiye artık bir süper güçtür, ABD’nin Türkiye’ye söyleyecek hiçbir sözü olamaz, bir tek kendisiyle bağlıdır ne isterse onu yapar.” Bakın bunu KKTC ile ilgili olarak söylemiyor Türkiye ile ilgili olarak söylüyor. Bugün baktığınız zaman TSK’nın gerek gelişimi, gerek teknik donanımı, gerek personel sayısı, Avrupa’da eşine rastlanamayacak bir konuma geldi. Şimdi böyle bir yapı içerisinde bir devlet nasıl güçlüdür? Güçlü merkez bankası vardır güçlü ordusu vardır. Avrupa’da merkez bankası yok ordu yok. Türkiye’de merkez bankası gitgide güçleniyor, ordu zaten güçlü. Böyle bir yapı içerisinde ABD’nin doğal müttefiki Türkiye’dir. Dolayısıyla yeni dünya düzeninde Türkiyesiz hiçbir senaryo hayata geçemez. Ama bu içerdeki yerleşik düzen özellikle Avrupa’daki bankalarla organik bağı olan yerleşik düzen buna karşı direniyor. Bunu görmemiz lazım. IMF ile anlaşın diyenler kimler? Avrupa’dan gelip Türkiye’den banka alan, Avrupa’daki ana bankası devlet desteğiyle yaşayan bankaların temsilcileri ve TÜSİAD. Dünyada IMF’ye güven falan kalmadı. Herkes IMF ile dalga geçiyor.
Kesinlikle ve kesinlikle IMF ile anlaşmadan, AB senaryosundan kurtularak yolumuza devam etmemiz gerekiyor, başka seçeneğimiz yok. Önümüzde çok hür yeni senaryolar var. İçerdeki yerleşik düzeni yenmemiz lazım.


Bir holdingin bayan patronu “Büyük yatırım yaptık” diyor. Şaka gibi bizimle dalga geçiyor…

Finansal tabanlı günümüzde üretimin dışarıya itildiği model, sağlıklı bir siyasi yapı ve sağlıklı bir sosyoloji dinamik üretmiyor diyorsunuz. Üretimin dışarıya itildiği model ne demek bunu Türkiye üzerinden ifade eder misiniz?
Biz ithal malları kullanan ve üretimi dışarı iten bir ülkeyiz. Yerleşik düzenin istediği sistem de bu zaten. Mesela meyve suyu reklamını ele alalım. Markete gidin Afrika malı meyve suyu satılıyor, Made in Africa yazıyor. 0. 75 liraya satılıyor. Kur şu anda 1.50. Yerli meyve suyu bunun iki katına satılıyor. Böyle bir yapıda siz kuru bu kadar düşük tutarsanız kura sürekli basarsanız ve sıcak para kuru basarken faizden sürekli kazanırsa siz ithal mallarını kullanmayı teşvik ederseniz ve üretim zincirlerini de sürekli ithalatçı haline getirirseniz üretimi dışarı itersiniz. Türkiye’ye sürekli ithal eden üretmeyen bir modeli pompalıyorlar. 1978’de Dünya Bankası raporu var. Raporda diyor ki: Siz üretmeyeceksiniz. Siz market yani pazarsınız. Yazarı kim? Dünya Bankası’na girmiş uzman Kemal Derviş. 2001’de apar topar Kemal Derviş’i gönderdiler. Peki Kemal Derviş’e en çok kim sahip çıktı? Cevap yerleşik düzen. Bunları bütün Türkiye bilsin. Söyleyemiyoruz, konuşamıyoruz. Neden? Çünkü en büyük reklam veren. Reklamveren en büyüktür, kraldır mantığı basının özgürlüğünü elinden alır. Böyle bir yapı içerisinde Türkiye üretmelidir. Üretmeden bir ülke kalkınamaz. Osmanlı’yı batıran nedir? 1839 Baltalimanı Anlaşması’yla İngiliz mallarının Osmanlı topraklarında satılmaya başlanması ve Osmanlı’nın üretmeyip onları tüketmeye başlaması. Bu modelden vazgeçeceğiz. Üretmek ekonominin ana maddesidir.


Bir holdingin patronu bir bayan gazetede demeç veriyor ve diyor ki: “O kadar büyük yatırımlar yaptık ki.” Ne yaptınız ablacığım diyorsunuz? Bir yerde bir toprak parçası almışlar. 4 tane duvar örmüşler çevresine, üzerine iki ytong koymuşlar rafları dizmişler 90 günlük vadeli çekle piyasadan malı topluyorlar, halka peşin satıyorlar. 400 liraya da orada arkadaşları kasiyer, güvenlik görevlisi diye istihdam etmişler, bir de yabancı ortak almışlar ve Türkiye’nin en büyük yatırımını yapmışlar. Şaka mı bu? Dalga mı geçiyor bizimle aptal mıyız bu kadar? İthal getirdiğiniz peyniri satıyorsunuz, bunun adı yatırım oluyor. Bu tip söylemler bu tip modeller dünyada çöküyor. Türkiye’de üretmemiz gerekiyor. Yavaş yavaş sıcak para tabanlı ithalatla genleşen ekonomiden ürettiği için, genleşen ekonomi modeline geçeceğiz.

20 yıldır gazetenin genel yayın yönetmeni
onu hiçkimse oradan koparamıyor

Anlattığınız yerleşik düzen yeni dünya diyalektiği fotoğrafının içinde medyanın rolü nedir?
Türkiye’de medya da çok değişiyor. Taşlar yerinden oynadı. Özgürleşme sürecinde çok seslilik artmaya başladı. Yandaş medya, sırdaş medya, merkez medya diye ayırıyorlar. Bu bana göre külliyen saçmalık. Yani IMF ile anlaşmayı savunan merkez medya IMF ile anlaşmayı savunmayan kenarda kalmış medya. IMF ile anlaşmaya karşı çıkmak, AB’ye karşı çıkmak Türkiye’nin gerçeği. Medyada yerleşik düzenin yerleşik adamları var. 20 yıldır gazetenin genel yayın yönetmeni, 20 yıldır orada oturuyor, hiç kimse koparamıyor. Yerleşik düzenin bütün kökleriyle bağlantı halinde. İttihat ve Terakki’den beri Almanya’dan gelen derin köklerle bağlantı halinde. Medyada bu tip insanlar var. Bunlar medyadan temizlenecek. Ben bu savaşı zaten başlattım.
Habertürk’e transferinizle mi başlattınız?
Bir kere şunu söyleyeyim bu transfer değil. Bir lira dahi konuşulmadan aldım ceketimi ve geldim. Bu transfer değil, bu yaptığım hareket Türk medyasının 11 Eylül’üdür. Yerleşik düzen içinde bulunup yerleşik düzen kaygısıyla gazetecilik yapan adamlara karşı savaş açtım. Gazetecinin hiçbir bağlantısı olamaz. Göreceksiniz Türk medyasında bundan sonra çok daha büyük hareketlenmeler olacak.

AHLAR ÇİKSİN
04-08-2009, 11:37
Nevsehır ıl ozel ıdaresı ıl encumenı
baskanlıgı, merkez ve acıgol ılcelerı sınırları ıcerısınde kalan, 4 bın 50
hektarlık jeotermal kaynak alanını ıhaleye cıkardı.
Arama ruhsatı suresı 3 yıl olarak belırlenen ısın ıhalesınde taban bedelı
40 bın 500 lıra, katılımcılardan alınacak olan yuzde 3`luk gecıcı temınat tutarı
ıse bın 215 lıra olarak belırlendı.
ıhale, 20 agustos 2009 tarıhınde saat 11.00`de nevsehır ıl ozel
ıdaresınde ``acık teklıf usulu`` ıle gerceklestırılecek.
Soz konusu ıhaleye katılmak ısteyenler sartnameyı, ıl ozel ıdaresı ımar
ve kentsel ıyılestırme mudurlugunden temın edebılecekler.
*****************************************
:yukari:Jeotermalde Avrupa birincisiyiz

26 Ekim 2006 11:32


Vakıf Başkanı Mehmet Ali Doğan, Türkiye'nin potansiyelinin 5 milyon konuta merkezi ısıtma sağlayabileceğini belirtti


Türkiye, 31 bin 500 megavatlık jeotermal potansiyeli ile dünyanın yedinci, Avrupa'nın ise birinci ülkesi konumunda. Jeotermal Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Doğan , konut ve işyerlerinin ısıtılmasında kullanılabilecek dışa bağımlı olmayan, ucuz, yenilenebilir, tükenmeyen ve çevre dostu jeotermal enerjiyi " 21. yüzyılın enerjisi'' olarak niteledi.

Türkiye'nin sahip olduğu jeotermal potansiyelinin 5 milyon konuta merkezi ısıtma sağlayabileceğini belirten Mehmet Ali Doğan, " Bu değer, 9.3 milyar USD/yıl fuel-oil eşdeğeri, 30 milyar metreküp doğalgaz eşdeğeri ve 30 milyon adet motorlu aracın karbondioksit emisyonunu azaltma eşdeğeridir'' dedi.

Türkiye'de bugün için tüm teknik çalışmaları tamamlanmış, finansman çalışmaları devam eden 250 bin konutun jeotermal enerji ile merkezi ısıtma sistemi projesi bulunduğunu anlatan Doğan, dünyada, jeotermal enerji ile 3 milyon konut eşdeğeri jeotermal ısıtma yapıldığını kaydetti. Doğan,
Türkiye'de de
İzmir Balçova ve Narlıdere,
Afyonkarahisar,
Ağrı Diyadin,
Balıkesir Gönen,
Kırşehir, Ankara Kızılcahamam,
Kütahya Simav,
Afyon Sandıklı,
Balıkesir Edremit ilçesi ve Güre beldesi,
Nevşehir Kozaklı,
Balıkesir Bigadiç,
Denizli Sarayköy'de
toplam 100 bin konutun uzun yıllardır jeotermal enerji ile ısıtıldığını ifade etti.

Avrupa Birliği'nin üye ve aday ülkelere 2010 yılına kadar kullandıkları enerjinin en az yüzde 12'sinin yenilenebilir kaynaklardan karşılanması zorunluluğu getirdiğini ve Türkiye'nin de bu konuda taahhütte bulunduğunu anımsatan Doğan, "Ülkemizde yenilenebilir enerji kaynaklarının günümüzdeki kullanımı ise halen yüzde 3'ün altındadır. Ülkemizin AB'ye yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı noktasında vermiş olduğu bu taahhüdü yerine getirilebilmesi, hedeflenen orana ulaşabilmesi ve çok daha ucuza ısınabilmemiz için yenilenebilir enerjiden ısı enerjisi olarak faydalanmanın başında gelen jeotermal enerji ile yapılacak olan merkezi ısıtma sistemleri büyük bir önem taşıyor'' diye konuştu.

Doğan, konut ısıtmasında kullanılan yakıtların birim konut maliyetlerine bakıldığında jeotermal enerjinin doğalgaz, kömür ve petrolden çok daha ucuz olduğuna dikkat çekerek çevreye hiçbir zararı bulunmayan ve hava kirliliği yaratmayan jeotermal öz kaynağın ihmal edilerek hava kirliliği de yaratan doğalgazın seçilmesinin çevre bilinci ve çevre hukukuna aykırı olduğunu vurguladı. Çekirdek bir ailenin aylık doğalgaz harcaması 200-250 YTL arasında değiştiğini belirten Doğan, jeotermal enerji ile merkezi sistem ısıtma yapılan bölgelerde ise çekirdek bir ailenin ısınma giderinin aylık JEOTERMAL harcaması 40-50 milyon YTL arasında olduğunun altını çizdi. Konut ısıl konforunda kullanılan yakıtlardaki karbondioksit emisyonunun sera etkisini değerlendiren Doğan, "Kömür yüzde 100, petrol yüzde 81, çevre dostu denilen doğalgaz yüzde 57 olup, jeotermal enerji yüzde 3 ile yok denecek kadar az ve çevre dostu enerji kaynağımızdır'' dedi.

BAYRAM
05-08-2009, 10:47
:clover:sayın ahlar cıksın üstadıma ve dostlarına hayırlı günler herşey gönlünüzce olsun:clover:

AHLAR ÇİKSİN
05-08-2009, 14:02
*****************************************
:yukari:Jeotermalde Avrupa birincisiyiz

26 Ekim 2006 11:32


Vakıf Başkanı Mehmet Ali Doğan, Türkiye'nin potansiyelinin 5 milyon konuta merkezi ısıtma sağlayabileceğini belirtti


Türkiye, 31 bin 500 megavatlık jeotermal potansiyeli ile dünyanın yedinci, Avrupa'nın ise birinci ülkesi konumunda. Jeotermal Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Doğan , konut ve işyerlerinin ısıtılmasında kullanılabilecek dışa bağımlı olmayan, ucuz, yenilenebilir, tükenmeyen ve çevre dostu jeotermal enerjiyi " 21. yüzyılın enerjisi'' olarak niteledi.

.



:yukari:............

SIMAV BELEDIYE BASKANI KASIM KARAHAN, EYNAL
KAPLICALARI`NDA YENI JEOTERMAL ENERJI KUYUSU ACMA RUHSATININ MADEN TETKIK ARAMA ENSTITUSU`NDEN (MTA) ALINARAK, ZORLU GRUBUNA VERILDIGINI BILDIRDI.
KARAHAN, BU YIL 78`INCISI DUZENLENEN SIMAV PANAYIRI`NIN ACILIS TORENINDE, ISITMA AMACIYLA KONUT, IS YERI VE SERALARDA KULLANILAN JEOTERMAL ENERJIYLE ILGILI YATIRIMLARIN TEHLIKE ALTINDA OLDUGUNU SAVUNDU.
EYNAL KAPLICALARI`NDAN SAGLANAN ENERJININ ILCEYE BUYUK KATKI SAGLADIGINA ISARET EDEN KARAHAN, SOYLE KONUSTU:
``EYNAL KAPLICALARI`NDA DAHA ONCE MTA`NIN ELINDE BULUNAN YENI ENERJI KUYUSU ACMA RUHSATININ, KUTAHYA IL OZEL IDARESI`NCE ZORLU GRUBU`NA VERILDIGINI OGRENDIK. BU RUHSATIN IPTALI ISTEMIYLE ESKISEHIR BOLGE IDARE MAHKEMESI`NE DAVA ACTIK VE YARGI ASAMASINDA ISLEMLER DEVAM EDIYOR. BUNUN YANINDA SIMAV`IN
KOYLERIYLE BIRLIKTE YER ALTI ZENGINLIKLERININ SON CIKAN MADEN YASASINA GORE BUYUK CAPLI SIRKETLERIN ELINE GECTIGI TESADUFEN ORTAYA CIKTI. DSI GENEL MUDURLUGU TARAFINDAN IZMIR`IN ICME SUYU IHTIYACININ 2022 YILINDA SIMAV CAYI`NDAN KARSILANMASI YONUNDE CALISMALAR BASLATILDIGI DUYUMUNU ALDIK. EYNAL, CITGOL VE
NASA KAPLICALARI, IZMIR`E ICME SUYU SAGLAYACAK BARAJ HAVZASI ICINDE KALACAK.``
KARAHAN, ILCENIN GELECEGINE ILISKIN ENDISELERI BULUNDUGUNU ANLATARAK, ``BU DURUMLAR MORALIMIZI BOZUYOR. SIMAV HALKI VE SIVIL TOPLUM ORGUTLERIYLE ISBIRLIGINE GIDEREK SORUNLARIN COZUMUNE KATKI SAGLAMAYA CALISACAGIZ`` DEDI.


-AA-

broke
05-08-2009, 17:55
tüm dostların kandilini kutlar hayırlara vesile olmasını dilerim...