PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ülkemizin geleceğine dair net yazılar...



Sayfa : [1] 2 3

AHLAR ÇİKSİN
26-06-2007, 18:56
....................ÜLKEMİZİN GELECEĞİNE DAİR NET YAZILARI DEĞERLİ VE KALİTELİ VE DE KARİYERLİ YAZARLARIMIZDAN ALINTILAR BURADA SİZLER İÇİN BURAYA AKTARMAYA ÇALIŞACAĞIM.....
.....................ZAMAN ZAMANDA DEĞERLİ ARAŞTIRMA VE YAZILARI DERLEYECEĞİM.........
.....................SİZLERİN DE KATKILARINI BEKLERİM......
:thumbsup:

AHLAR ÇİKSİN
26-06-2007, 19:04
..........VE İŞTE İLK YAZIMIZ SEÇİM VE SONRASINA AİT...........

.........Seçim sonrasında kriz var mı? .................................
Muhalefet kanadı, istikrarın koalisyonlu formülleri üzerinden önündeki alanı açmaya çalışırken Başbakan ters bir hamle yaparak kriz uyarısında bulundu. Başbakan'ın, "Şu anda Türkiye bu seçimlerden sonra bir cumhurbaşkanlığı seçimi krizi ile karşı karşıyadır." sözü, gerçekte bir kriz uyarısı değil bir ikaz. Seçmenden anayasayı değiştirecek bir oy desteği talebi.
Önümüzde duran sandıktan bugünkü Meclis tablosuna yakın bir sonuç çıkarsa, 367 şartından dolayı Meclis cumhurbaşkanını seçemeyecek.
Üç ihtimal var: Birincisi, iktidar yeni bir seçime gitme riskini göze almak yerine muhalefetin önerdiği adayı seçecek. Aynı durum Meclis başkanlığı için de geçerli. Veya muhalefet, siyasal sistemi kilitleme sorumluluğu altında tekrar seçime gitmektense hükümetin adayının seçilmesine, oturumlara katılarak fırsat verecek. Peşinden getireceği pazarlıkları iki taraf da göze alamayacağı için, hem seçime gidilecek hem de sistem referandum ile değiştirilecek. Türkiye, seçimden sonra mutlaka anayasa değişikliğine gidecek.
CHP'nin seslendirdiği "uzlaşma" efsanesi, retorik olarak etkileyici; ama gerçeklere uymuyor. Anayasaya göre cumhurbaşkanını seçebilecek durumda olan bir partinin, bu hakkından sarf-ı nazar ederek muhalefet ile pazarlığa oturması, parti rekabetinde, hele seçim öncesinde o partiye neler kaybettirir? O zaman muhalefet "uzlaşma"yı, cumhurbaşkanının kim olacağına göre değil, siyasî avantaj kazanmak şeklinde kullanmaz mı? Aksini kim ileri sürebilir? Baykal'ın AK Parti adayını açıklamadan önce AK Partili isimleri telaffuz etmesinin bir "çatlak derinleştirme operasyonu" olduğu ortada değil miydi? 1982 Anayasası ile yapılan üç cumhurbaşkanlığı seçiminin hiçbirinde cumhurbaşkanı uzlaşma ile seçilmedi. Sezer'in ismi, DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinin cumhurbaşkanlığı krizi yüzünden çatlamasını ve sona ermesini engellemek için "ehven-i şer" olarak bulunan bir formül olmuştu. 99 seçimlerinin temel rekabet konusunu hatırlayalım. Yıpratıcı rekabet 91 ve 95 seçimlerinde olduğu gibi ANAP ile DYP arasında geçmişti. Tartışılan konu ise bu iki partiden hangisi sandıktan önde çıkarsa, o partinin liderinin Çankaya'ya çıkmaya hak kazanacağı idi. DSP ve MHP'nin bu sert rekabetin dışında kalarak seçimlerden oy patlamasıyla çıktıklarını hatırlayalım. Bugün, 22 Temmuz'a yaklaşırken, partilerin oy yüzdeleri üzerinde cumhurbaşkanlığı seçim krizinin payını kim inkar edebilir? ANAP'ın siyaset sahnesinden silinmesi, DP'nin barajın altında seyretmesi, AK Parti'nin iktidar yıpranmasının bütün dezavantajlarını bir anda avantaja çevirmesi, cumhurbaşkanlığı seçimi denklemi içinde oluşmadı mı? Demek ki cumhurbaşkanının seçimi, hiçbir zaman sadece cumhurbaşkanı seçmek anlamına gelmiyor.

AK Parti'nin Seçim Beyannamesi'nde yer alan "cumhurbaşkanının yetkilerinin sınırlandırılması" vaadi kriz uyarısına karşılık krizin çözümüne yönelik belki en ciddi hamle niteliği taşıyor. AK Parti, cumhurbaşkanının yetkilerini parlamenter sistemle uyumlu hale getireceklerini, yani mevcut yetkilerin olması gerektiği gibi sembolik olacağını söylüyor. Şayet her cumhurbaşkanlığı seçimi krize kaynaklık ediyorsa ve cumhurbaşkanlığı da sistemin önemli bir unsuru ise karşınızda bir sistem sorunu duruyor demektir. Sistemi düzeltmeden sorunu çözemezsiniz. Sorun ise kısaca, parlamenter sistem ile uyumlu olmayan cumhurbaşkanlığı makamının icra, yasama ve yargı ile ilgili kullandığı yetkilerdir. Krizler bu aşırı yetkileri emanet edeceğiniz kişiden çıkıyorsa, bu yetkileri emanet etmezseniz sorun da sona erer.

Türk siyasal sistemi, -buna rejim de diyebilirsiniz- cumhurbaşkanının aşırı yetkileri yüzünden tıkanıyor. Parlamenter sistemin kendi mantık ve bütünlüğüne bağlı kalarak sembolik cumhurbaşkanını gerçekten sembolik yetkilerle donatırsanız, her cumhurbaşkanlığı seçimini krize gerekçe olmaktan çıkartmış olursunuz. Her krizin bir çözümü vardır. Kronik hale gelen krizler ise ancak sistemi değiştirerek çözülür.


26 Haziran 2007, Salı

11 yorum
OKUR YORUMLARI Tümü»»

Cumhurbaşkanı

1982 Anayasasının cumhurbaşkanı tanımı çok başarısız. Bence ülkemizde Cumhurbaşkanı, Almanya ya da İsrail cumhurbaşkanları gibi sembolik yetkileri olan, siyasi...

Eyüp Tuncer
26.06.2007, Salı 17:07


YA ANAYASA MAHKEMESI?

Mesele Cumhurbaskanligiyla bitmiyor. Orda cok daha müdahil ve maalesef ideolojik yozluklardan masun olmayan bir kurum var: ANAYASA MAHKEMESI. Bu kurumunda gör...

Ahmet TIRIS
26.06.2007, Salı 16:45

kriz mi priz mi

baykal efendi kriz tüccarlığı şampiyonluğunda elmas kupa aldığını unutmuş tayyip beye saldırıyor.milletin meclis prizinden köstek fişlerini çekeceğini biliyor ...

bengeldim
26-06-2007, 19:12
sayın AHLAR ÇIKSIN topiğiniz hayırlı olsun.Ama sdece ülkenin geleceği seçimle şekillenmez diğer etkenlerden bahsetmek gerekir. (karanlık) güçlerin oyunu hakkında bilgi sahibi olmak gerek. değilmi.

ayrıca neden bu kadar ortalık toza dumana veriliyor.sebeplerini hiç düşündünüzmü acaba.

AHLAR ÇİKSİN
26-06-2007, 21:54
sayın AHLAR ÇIKSIN topiğiniz hayırlı olsun.Ama sdece ülkenin geleceği seçimle şekillenmez diğer etkenlerden bahsetmek gerekir. (karanlık) güçlerin oyunu hakkında bilgi sahibi olmak gerek. değilmi.

ayrıca neden bu kadar ortalık toza dumana veriliyor.sebeplerini hiç düşündünüzmü acaba.


........EVET SEÇİM EĞİL SADECE GELECEĞİMİ İLGİLENDİREN KONULAR OLAAK BURADA........

...............TABİKİ SİZLERİN DEĞERLİ KATKILARIYLA OLACAK BU.............


.........MESELA AİLE ÇOOOOOOK ÖNEMLİ ........

....MESELA DOĞRULARIMIZ GERÇEKLERİMİZ NELER OLMALI.......

...........ülkemin geleceğine AİT konulardaki yazılarınızı beklerim.......:yes:

AHLAR ÇİKSİN
26-06-2007, 22:06
TOPLUMSAL EĞİTİME İHTİYACIMIZ VAR .......HER KONUDA..LAKİN DİN EĞİTİMİ HEPİMİZİN VE ÇOCUKLARIMIZIN TATİLDE FIRSATLAR İÇİNDE FIRSAT OLMALI....
..............Yaz Kur'an kurslarının hatırlattığı! ............


Yolda yürürken yerde gördüğünüz bir kâğıdın üzerinde Allah isminin yazılı olduğunu görürseniz basıp geçemez, hemen eğilip alır, hürmetle korumaya çalışırsınız. Çünkü üzerinde Allah ism-i celalini taşımaktadır bu kâğıt. O kutsal isim o kâğıdı hürmet edilecek dereceye yükseltmiştir.
İşte insan da aynen bu kâğıt gibidir. Kalbi, gönlü, hafızası kutsal konulardan bomboş ise, kendini kıymetlendirecek bir değerden mahrum demektir. Böyle değil de, en azından namazda okuyacağı kadar Kur'an'dan ayetler ezberlemiş, yani kalbine Allah'ın kelamını yazdırmışsa, artık o kimse ayak altına düşecek boş kâğıt değersizliğinden çıkmış, üzerinde Allah ismi yazılı değerli kâğıt kutsiyetine yükselmiştir. Hem öylesine yükselmiştir ki, Rabb'imiz de kelamını ezberleyerek kalbine yazdırmış olan bu kulunu, cennetine layık görmekle kalmıyor, ayrıca şefaat etme izni vereceğini de vaat ediyor.

Bu konuya bir misal: 1950 senesinde Kayseri'de aldığım hafızlık diplomamda yazılan hadis-i şerif bu şefaat etme olayını çok açık şekilde ifade ediyor. Birlikte okuyalım bu özel ve güzel müjdeyi. Şöyle haber veriyor Peygamberimiz(sas) Kur'an'ı ezberleyip manasıyla amel eden hafızın imtiyazlı durumunu:

-Kim Kur'an'ı önce öğrenir, sonra ezberler, ezberlediği Kur'an'ın emirlerine uygun şekilde de yaşarsa, o kimseyi Allah, ezberlediği Kur'an hürmetine cennetine almakla kalmaz, ayrıca akrabalarından (cehenneme gitmesi kesinleşen) on kişiye de şefaat ederek kurtarma izni verir!..

Evet, ünlü hadis kitabı İbni Mace'den alınan hadis aynen böyle haber veriyor Kur'an'ı önce okumasını öğrenen, sonra da ezberleyerek manasıyla da amel eden hafızın Allah yanındaki itibarını.

Bilhassa Kur'an kursuna giderek ya da evinde özel gayretle Kur'an öğrenerek bazı sûreleri ezberleyenler, bu müjdeden hissedar olabilirler. Tatil devresi böyle bir fırsatı değerlendirme, başarıyı sağlama devresidir...

Bu konuda Hazret-i Mevlânâ'dan vereceğimiz bir takdir örneği, Kur'an okuyanın değerini daha da net şekilde ortaya koymaktadır. Bir gün huzuruna giren bir genci daha kapıda iken ayağa kalkarak karşılayan Hazret-i Mevlânâ, bununla da kalmaz, genci makamına çağırıp kürsüsüne oturtur, kendisi de karşısına geçip iki dizi üzerine oturarak gencin karşısında hürmetle bekler.
Çevredekiler koskoca Mevlânâ'nın makamını bir çocuğa terk edip de karşısında diz çöküşünü uygun bulmazlar da itiraz yollu sorarlar. Büyük insan, çocuğa bu hürmetin gerekçesini şöyle açıklar:

- Bu genç der, Kur'an'ı ezberlemiş bir hafızdır. Kalbinde Kur'an yazılıdır. Siz sokakta üzerinde Allah yazılı bir kâğıdı görünce hemen hürmet göstererek eğilip alıyor, yüksek bir yere koyuyorsunuz. Ben de kalbine Kur'an'ın tamamını yazdırmış bir gence hürmet gösteriyor, ayağa kalkıyorum. Sizin hürmet gösterdiğiniz kâğıt üzerindeki yazıdan daha fazladır bu gencin kalbinde yazılı Kur'an!.. Hazret-i Mevlânâ sözlerini şöyle tamamlar:

- Sadece ben değil Allah (cc) da kelamını ezberleyerek amel edenlere büyük değer veriyor, onu cennetine almakla kalmıyor, ayrıca şefaat etme izni de veriyor, akrabalarından cehenneme gidecek on kişiye de şefaat ederek kurtarma hakkı tanıyor!.. Yeter ki o insan ezberlediği Kur'an'ın içeriğiyle amel etmede bir ihmale düşmesin.

Ne dersiniz, bu tatil devresinde böyle özel ve güzel müjdelerden bizler de hissedar olsak mı?
Biz de kalbimize yazdırmış olacağımız Kur'an'dan sûrelerle kendimizi değerli hale getirsek mi? Yoksa hiçbir şey ezberlemeden boş kâğıt gibi kalma değersizliğini mi tercih etsek? Takdir elbette tercih edenin olacaktır. Ama hiç olmazsa namazda okuyacağımız sûreleri okuyup kalbimize yazdırma değerini kazanmalıyız bu tatil devresinde... Gönül razı olmuyor boş bir kâğıt gibi değersiz kalmaya...
.......................... AHMED ŞAHİN .........................
................a.sahin@zaman.com.tr Aile Sağlık ............

20 Haziran 2007, Çarşamba

AHLAR ÇİKSİN
26-06-2007, 22:20
........EVET SEÇİM DEĞİL SADECE GELECEĞİMİ İLGİLENDİREN KONULAR OLAAK BURADA........

...............TABİKİ SİZLERİN DEĞERLİ KATKILARIYLA OLACAK BU.............


.........MESELA AİLE ÇOOOOOOK ÖNEMLİ ........

....MESELA DOĞRULARIMIZ GERÇEKLERİMİZ NELER OLMALI.......

...........ülkemin geleceğine AİT konulardaki yazılarınızı beklerim.......:yes:

Tatilde........................... 'hayırlı insan'
................... ve.................. 'hayırlı hane' nasıl olur?

Yazımıza başlık olarak aldığımız soruyu, Kur'an kurslarının hizmete başladığı şu tatil devresinde size de sormayı düşünüyorum. Ne dersiniz sorayım mı? Sor, diyorsanız önce 'hayırlı insan'ı, sonra da 'hayırlı hane'yi sorayım izin verirseniz. Söyler misiniz lütfen:
- Hayırlı insan kimdir, nasıl olur?

- Kime göre hayırlı insan? diyorsanız hemen onu da arz edeyim.

- Hem Allah yanında hem de Resulüllah'ın yanında hayırlı insanı soruyorum!

- Güzel ahlak ve amel sahibi kimseleri hayırlı insan olarak sayabilirsiniz. Bu doğru da olabilir. Ama benim dikkate vermek istediğim hayırlı insan bunlar değildir.

Ben, Efendimiz'in (sas) ) yaptığı hayırlı insan tarifine dikkatinizi çekmek istiyorum. Hadiste tek cümle içinde hayırlı insan nasıl tarifini buluyor bakın:

- Hayırlı insan, Kur'an'ı öğrenen ve öğreten insandır!

Evet, tartışılmayan bir hayırlı insan tarifidir bu.. Kur'an'ı önce öğrenen sonra da isteyene öğreten insan... Elbette öğrendiğinin içeriğiyle de amel eden insan...

Bu tarife göre hayırlı insan olmak hiç de zor değildir. Hiç bir maliyeti yoktur çünkü... Sadece gönülde duyulacak aşk ve şevke ihtiyaç vardır. Hepsi o kadar.Hepsi o kadar.......... Bu tatil devresi ise, bu aşkı şevki duymak için bulunmaz bir fırsattır. Hemen herkesin üstesinden geleceği bir başarıdır bu. Yeter ki bu iradeyi gösterin, şimdiye kadar ihmal ettiğiniz Kur'an'ı okumayı öğrenin ya da ilerletin...

Bu takdirde ne olur biliyor musunuz? Bakın ne olur...

- Siz hayırlı insan olduğunuz gibi evinizi de hayırlı hane haline getirmiş olursunuz.

İsterseniz hadislerden bir de hayırlı hane tarifini okuyalım. Bakalım evlerimiz nasıl hayırlı hane haline gelirmiş görelim. Efendimiz (sas) Hazretleri buyuruyor ki:

- Hayırlı hane, içinde Kur'an okunan hanedir! Melekler içinde Kur'an okunan haneye hayırlı misafirler olarak üşüşürler, şeytanlar da o haneden şerli işgalciler olarak kaçışırlar!'
Evet, içinde Kur'an okunan hayırlı haneye melekler üşüşürler, şeytanlar da kaçışırlar... Çünkü, meleklerin üşüştüğü evde hep hayır olur, bereket olur, huzur olur...

Hatta böyle hayırlı hanede Kur'an'ı yanlışsız okuyanlarla yanlışlı okuyanlar da birlikte bulunabilirler. Yanlışsız okuyanlara her harf başına onar sevap verilirken, yanlışsız okumak için emek verip gayret gösteren öğrencilere de daha fazlasıyla sevap verilir. Yanlışsız okumak için verdikleri emek, çektikleri zahmet, sevabın artmasına sebep olur. Kur'an'ı yanlışsız okumak için çaba gösterenlere verilen bu sevap fazlalığı unutulmamalıdır!

Siyerde Kur'an okunan eve meleklerin semadan üşüştüklerine dair olaylar nakledilmektedir. Bunlardan birini özetleyerek arz edeyim...

Büyük sahabi Üseyd bin Hudayr, Medine'deki evinde gece Kur'an okumaya başlar. Bu sırada dışarıda bağlı duran atı da bir şeyler görmüş de ürkmüş gibi kişnemeye başlar. Üseyd okumayı kesince atın da sesini kestiğini anlar, tekrar okumaya başlar. At tekrar kişnemeye başlayınca: 'Bu ata neler oluyor?' diye okumayı keserek dışarı çıkıp da baktığında, evin avlusunda kanatlarını kısmış sakince dinleyen ışıktan kuşların birden göklere yukarı uçuşup gözlerden kaybolduğunu görür. Sabah erkenden mescide giderek gördüklerini Efendimiz (sas) Hazretleri'ne aynen anlatır. Aleyhissalat-ü ve's-selam Efendimiz şöyle buyurur:

- Biliyor musun o göklere doğru uçuşup giden nurdan kuşların neler olduğunu?

- Bilmiyorum ya Resulellah!

- Onlar evinde okuduğun Kur'an'ı dinlemek için gelen meleklerdi. İçinde Kur'an okunan eve melekler dinleyici olarak gelirler. Eğer okumayı bırakmayıp da sabaha kadar sürdürseydin, onlar da sabaha kadar dinlemeye devam edeceklerdi.
İşte bu olaydan da anlıyoruz ki, Kur'an okuyan kimse hayırlı insan, Kur'an okunan ev de hayırlı hane olma vasfını kazanır. Çünkü melekler hem hayırlı insana hem de hayırlı haneye gelirler.

- Şimdi sıra geldi bizim hayırlı insan, hanemizin de hayırlı hane olması meselesine.

- Ne dersiniz, hissemiz ne kadardır bu hayırlı insan ve hayırlı hane tarifinden? Kur'an okuma azim ve gayretimizle kendimizi hayırlı insan haline getiriyor, evimizi de meleklerin Kur'an dinlemek üzere gelecekleri hayırlı hane durumuna kavuşturuyor muyuz? Ne dersiniz bu soruya?


26 Haziran 2007, Salı

........TOPLUMSAL EĞİTİME İHTİYACIMIZ VAR .......HER KONUDA..LAKİN DİN EĞİTİMİ HEPİMİZİN VE ÇOCUKLARIMIZIN TATİLDE FIRSATLAR İÇİNDE FIRSAT OLMALI....:)

bengeldim
26-06-2007, 22:47
Bir gayen var mı?

Ne kış dedim ne bahar
İçtim sabaha kadar

Erken ağardı saçlar

Yılların günahı ne?

Ben şaşırdım yolumu

Yolların günahı ne?

Gayesi olmayan insan yoktur. Kimisinin gayesi ulvîdir, kimisinin gayesi süflîdir. Her insan kendisine şunu sormalıdır: "20 sene sonra ben ne olacağım?" İnsanın bir gayesi olacak ki, 20 sene sonra o gayeye ulaşsın...

"Ben zengin olacağım", "Ben falan sanatta usta olacağım", "Ben İslam alimi olacağım"... Bunlar insanların gayesi olabilir.

Gaye yokuşun başında bir noktadır. O noktaya ulaşmak için, o yokuşu tırmanmak gerekir. Tahsil yapmayan, sanat öğrenmeyen, bir konuda uzmanlaşmayanın hayatı zor olur. Öyleyse öncelikli gayemiz şu olmalıdır: "Şu dünyada kimseye muhtaç olmadan nasıl yaşayabilirim?" Bu problemi hallettikten sonra, "Kendim için, ailem için, akrabalarım için ne yapabilirim?" Bu sorulara cevap buldukça hayat güzelleşir. İnsanı koşturan hedefidir, gayesidir. Gayesi olmayanların hayatı sönük geçer. Ulvî bir gaye, insanı yüceltir. Bir karar vermek, insanı bir menzile götürüyor!.. Seçme hakkı bizde!..

Yani...

Kendimizi bir konuya vermemiz lazım. O konuya odaklanmamız lazım. Dikkatle çalışmamız lazım. Anlaya anlaya gitmek lazım. Mukayeseler yapmak lazım. Çalışmalarda bunlara dikkat etmek lazım.

Topraktaki köklerden, gökteki yıldızlara kadar her şeyde sıddıkiyet vardır. Hepsi birbirine bağlıdır. Sıddıkiyet çok önemli. İnsan evvela kendine yâr olacak! İnsan, samimi olarak bir şeye bağlanmalı. Bağlandığı şeyin prensiplerine uymalı. Eğer bazı prensiplere uyulmazsa, o manevî irtibat kopar.

Zaman bir nehir gibi akar. Yaşadığımız anın, hayatı verenin isteğine uygun olup olmadığına bakmak lazım. Çünkü o an gelip geçecek. Öyle hızlı bir akış var ki, insan şaşırıyor. Mademki zamanın dakikaları bize aittir, ömrümüzün parçalarıdır onlar; onları değerlendirmek de bize düşer. Nefeslerimiz sayılıdır. Aldığımız nefes sayısı tamamlandığı anda, bu dünyadaki ömrümüz bitecek. Ölüm o kadar yakın... Ölüm o kadar uzak...

İnsan, en güzel hayata, en güzel şartlara namzet olarak yaratılmıştır. İnsan niçin yaratıldığını bilmezse yanlış hareket eder, perişan olur.

Hayatı yanlış tutuyorlar.

Hayatı yanlış tutmak ne demektir? Yaşam şeklimizi maddî ve manevî menfaatlerin dışında tutmaktır.

Şartlar ne olursa olsun, idealimiz yürümeli. Çocuk önce emekliyor, sonra koşulara katılıyor. Bir şey bütünüyle elde edilmezse, bütünüyle de terk edilmez. İnsan ne durumda olursa olsun, hayatını iyiye de kullanabilir kötüye de...

Hayat, Allah'ın bize verdiği bir arabadır. İstersen çarp bir duvara, istersen gidebildiğin yere kadar git, Allah'ın izn-i inayetiyle.


HEKİMOĞLU İSMAİL

saygı ve sevgilerimle.

solemn
26-06-2007, 22:54
Demokrasi kültürü

En az iki yüz seneden beri Türk toplumuna çeşitli reçeteler yazılmakta ve bunların her birisi ile “zakkum” tattırılarak kurtuluş vadedilmektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, dün de bugün de yöneticilerimizin bu topluma tepeden bakması, onu adam yerine koymaması ve netice itibariyle ona güvenmemesidir?
En iyimser ifadeyle bu tavır içinde olanların ileri sürebilecekleri tez; toplumun henüz yeterli demokratik kültüre kavuşmuş olmaması keyfiyetidir.
Bundan dolayıdır ki, tüm yaptırımlar; yöneticiler marifetiyle tepeden, zorla bu topluma dikte ettirilir ve uygulanır. Toplumun, bunları isteyip istemediğine bakılmaz.

Toplum hasta kabul edilir
Toplum adeta hasta kabul edilir ve nasıl ki hastaya tedavi metodu ve ilaç sorulmazsa, topluma da böyle birşeyi sormaya gerek yoktur!
Çünkü onlara göre bu toplum, henüz reşit değildir! Yani rüşdünü ispatlamamıştır! Neyi isteyip neleri istemeyeceğini bilmez! Hatta daha da ileri giderek toplumun kendi zararına olanları isteyebileceği ve menfaatine olanları da istemeyeceği kanaatindedirler.
Hasbel kader toplumun tepesini ele geçirmiş bu “zorba” takımının zoruna bakın ki, içinden çıkmış oldukları toplumu bu denli karalıyabilmekte ve onu cahillikle ve ne isteyip istemeyeceğini bilmemekle suçlamaktadırlar!
Bu durum; bütün dünya devletleri içerisinde sadece bize hasdır. Hiçbir ülkenin yöneticisi kendi halkıyla böylesine alay etmez, edemez.
Bizim halkımız ise, o gün bugündür; kendisine yapılanları büyük bir şaşkınlık ve tedirginlik içerisinde sabırla seyretmektedir. Bu büyük milletin mayasında devlet; “ebed-müddet”tir. Ona asla isyan edilmez. Bu büyük millet, inancının gereği tevekkül sahibidir. Otuz iki dişini gömmüş, umutla şafak vaktinin sökün edip ortalığın aydınlanmasını bekler!

Başka partilerin kazanması
Aynı zihniyetleri demokratik hayatımızda da görmekteyiz. Kendi partilerini iktidara getirmeyen millet için; “Zaten akıllı olsaydı, bizi seçerdi!” demeğe getirirler. Bu zihniyet için demokratik anlayış, kendileri takdir edilince yani kendi partileri kazanıncadır!
Başka partilerin kazanması halinde; “Bu millet yeterli demokratik kültüre ve olgunluğa sahip değildir; bundan dolayı bizi tercih etmediler” derler.
Bilmiyorum anlatabildim mi ; işte, “millete rağmen”ci bu partiler, bütün bunlardan dolayıdır ki, milletten ümitlerini kesmişlerdir ve iktidarları için milletin dışında bir kapı aramaktadırlar!
Kimlerin milletten, kimlerin ise güç odaklarından iktidar istediklerini her gün ibretle izlemekteyiz. Bu da gösteriyor ki, demokrasiden nasip almayanlar, millete dayatmak isteyen sergerdelerin ta kendileridir.
Milletimiz o mehabetli yerinde durmakta ve her seçim döneminde de bunlara gerekli cevaplarını vermektedir.
Anlayana!..
-----BEN Mİ KALBİMİN SAHİBİYİM,KALBİM Mİ BENİM ,ANLAMADIM GİTTİ,,,AH AŞK AH,,--

bengeldim
26-06-2007, 23:53
Dil ne bilir,şekeri şerbeti,
Aldıgın lezzeti,baldanmı sandın!
Ne arı,nede ağaç verir nimeti
Elmayı,narı daldanmı sandın!

Baharı gönderir al gelin gibi,
Bir hazineki görünmez dibi,
O Cemil'dir Cemal O'nun tecellisi
Güzeli yeşilden,aldanmı sandın!

Çok istesende inadın olmaz,
Takdirden öte muradın olmaz,
O uçurursa,senin kanadın olmaz,
Uçmayı kuştan,kartaldan mı sandın!

O'nun emriyle göktedir varlıklar,
O'nun emriyle yerde kalabalıklar
O dilerse,kavağa çıkar balıklar
Şu düzenli hayatı faldanmı sandın!

Gördüğün,göremediğin...göz O'nun
Bildiğin,bilemediğin...öz O'nun
Dediğin,diyemediğin...söz O'nun
Kelamı dudaktan,dildem mi sandın!

O dilerse, azlar çok olur,
O dilerse varlar yok olur,
O dilerse açlar tok olur,
Tokluğu paradan puldan mı sandın!

İbrahim duada Nemrut!un ateşinde,
Ateşler gülzar olur,türlü esrar işinde,
Oğul razı kurbandır babasının peşinde,
Kesmeyen bıçağı İsmail!den mi sandın!

Zulmün kucağında Musalar doğar,
Açılır Bahr-ı Ahmer küffarı boğar,
Sükut edince esbap bıldırcın yağar,
Yoksa nusreti ebabilden mi sandın!

Kah gülersin,kah dilhunsun gözyaşına,
Gün olur tuz bulamazsın aşına,
Dün,bugün ne geldiyse başına,
Eden O'dur,eyleyen O...kuldanmı sandın!!

Ateşini söndürdün,suyuda kaldın
Sütünü içtin de,koyunda kaldın,
Dünyayı evlattan maldan mı sandın,
Bülbülün zarını gülden mi sandın!

O'nun sanatı varlığın nakışında,
O'nun şefkati ananın bakışında,
O'nun rahmeti suyun akışında,
Suyu pınardan gölden mi sandın!

Ellerin titrer,fer kesilir gözlerde,
Kapılırsın pek amansız bir derde,
Maraz,musibet ancak bir perde,
Kul!Eceli Azrail'den mi sandın!

A'male bakarsın ateşi tartar,
Rahmete bakarsın ümüdi artar,
Kurtar beni ALLAH'IM kurtar,
Gönül Necatı amelden mi sandın!!

AHLAR ÇİKSİN
27-06-2007, 19:42
......Seçim havası ..........
.

Seçime sayılı günler kaldı, bir ayın altına indi. Ancak ülke sathına seçim havası tam egemen olamadı. Yurtdışından gelen bir arkadaşım dün 'Hayret sokaklarda seçimin hiç esamisi okunmuyor, neden böyle?' diye sordu.
Bunda insanı rehavete sürükleyen yaz sıcağının etkisi var. Bir de miting programlarının azlığı dikkat çekici. Sadece iktidar partisi günde iki-üç miting yapıyor. Oysa meydanları boş bırakmaması gereken muhalefet partileri olmalıydı. Her biri, bugünleri, yani seçim atmosferini bekliyor değiller miydi? Şüphesiz söyleyecek çok sözleri var, hem kendilerini anlatacaklar, hem de hükümetin yapamadıklarını... CHP bu hafta sadece Keşan'da miting yapacak. MHP lideri Devlet Bahçeli ise hafta sonu meydanlarda. Demokrat Parti'nin miting sayısı ise üç. Buna karşılık AK Parti'nin pazartesi ve çarşambayı uluslararası toplantı nedeniyle pas geçmesine rağmen tam 11 ilde miting programı var.
Muhalefetin, seçmenin tercihini etkilemek için meydandan meydana koşmaları gerekmez mi? Mazeret olarak havanın aşırı sıcaklığı ileri sürülebilir. Aynı bahane iktidar partisi için de geçerli. Neredeyse AK Parti'nin boş günü yok. Günün tam ortasında da halkın karşısına çıkıyor, akşama doğru da. Muhalefet partileri acaba mitinglerin önemine ve faydasına mı inanmıyor? Ekranlardan verilen mesajları yeterli mi görüyor? Öyle düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Türk toplumunun siyaset kültüründe mitingler anlamını hiç yitirmedi. Seçmen oy vereceği partinin liderini karşısında görmek, yerel sorunlarına ilişkin mesajları bizzat duymak istiyor. Doğrusu ben muhalefet partilerinin çok az miting yapmasını anlamakta zorluk çekiyorum. Hiç tartışmasız Anadolu'da seçimin yegane göstergesi mitingler...

Daha önce de dikkat çekmiş olabilirim, yeri gelmişken tekrar vurgulamayı gerekli görüyorum. Miting ve seçim çalışmalarıyla Güneydoğu'ya bütün partiler ağırlık vermeli. Bölgeden ne kadar çok parti milletvekili çıkarırsa yeni dönemde ülkenin normalleşmesine o denli katkı yapar. Güneydoğu'da meydan, bölgenin hassasiyetleri üzerine siyaset yapan bağımsız adaylara bırakılmamalı. Ancak bu noktada zayıf davrandıkları gözlerden kaçmıyor. Diyarbakır'dan, Siirt'ten, Van'dan milletvekili çıkaramayan partiler Türkiye'yi kucaklayamaz, ayrıca ülke yönetiminde etkin olmaları pek olası değil. Bölge insanının duygu ve düşüncelerini yansıtan doğru temsilcileri mutlaka Meclis'e taşınmalı.

Miting meydanlarındaki kalabalık ve coşku, seçimin sonuçlarına dönük fikir veriyor. Ancak bu sürecin olmazsa olmazı anketlerdir. İsabet oranları çok tartışılsa da toplum, siyasetin nabzını ve genel havayı kamuoyu araştırmalarının sonuçlarından öğrenebiliyor. Bugünlerde yine anketler havada uçuşuyor, gazete sayfaları, televizyon ekranları anket tablolarından geçilmiyor. Dün Zaman'ın manşetiydi, anketler arasında uçurum var. Aradaki farklar yüzde 50'leri buluyor. Barajı geçen parti sayısını iki gösteren de var, beşe çıkaran da. Pek hesapta olmayan geçen seçimin sürprizi Genç Parti'yi yüzde 10'un üzerine çıkaran anketlere rastlanıyor.

Hemen hepsinde kararsızların oranı hayli yüksek... Kanaatim halkın kararını çok önceden verdiği yönünde, bu seçimlere has özellik bu. Öyle pek değiştirmeye de niyetli değil. 'Seçmen kararını iki ay öncesinden verir, bir daha değiştirmez.' diyen Tarhan Erdem haklı galiba. Genel olarak Türk seçmeninin son dakikacı olduğuna inanır, son gün veya bir iki gün kala tercihini belirler diye düşünürdüm. 22 Temmuz seçiminde, sokağın nabzına baktığımda kararın çoktan verilmiş olduğunu görüyorum, sabırsızlıkla sandığı bekleyenlerin oranı çok yüksek.

Artık meydanlar mitinglerle demokrasi şölenine dönüşmeli ve seçim havası ülke sathına egemen olmalı. Sayılı günler kaldı zira

MUSTAFA ÜNAL
m.unal@zaman.com.tr

AHLAR ÇİKSİN
27-06-2007, 19:57
Kurslarda özel halde iken Kur'an öğretme ve öğrenme imkânı yok mu?..


Tatil döneminde kız çocuklarına Kur'an öğreten hanım öğretmen karşılaştığı zorluğu anlatarak sorusunu şöyle sormuştu:- Yaz döneminde Kur'an öğretme devremiz uzun değildir.
İki aydan da kısa bir zaman dilimi içinde ne öğretebilirsek onu fırsat biliyoruz. Ancak bazen öğretmenin, bazen de yetişkin kız öğrencilerin özel halleri oluyor bu kısa devrede. Bu yüzden öğretme ve öğrenmeye ara vermek zorunda kalıyoruz. Bu kısa devreyi de tam olarak değerlendirememenin azabını yaşıyoruz. Buna bir çare bulmak için tanıdığımız zatlara, "Özel hale giren öğretmen ve öğrencinin Kur'an öğretme ve öğrenmesine izin veren bir görüş yok mu?" diye sorular sorduk. Bazıları, Hanefilerde ve diğer iki mezhepte yoktur; ama Maliki'de izin vardır, dediler. Bazıları buna da sıcak bakmadılar. Özel halde iken Kur'an öğretilemez de, öğrenilmez de diyerek öğretme ve öğrenme yolunu tümüyle kapadılar. Burada sorumuz şudur:

- Siz nasıl bakıyorsunuz bu özel hal engelimize? Şu kısa devredeki Kur'an öğrenimine ara vermemek için hak mezheplerden birinin olur görüşüyle amel etme imkanımız olamaz mı? Özellikle Diyanet'in hazırladığı ilmihalde olumsuz görüşler bildirildikten sonra olumlu görüşün de şu şekilde ifade edildiğini görmekte, bununla amel etmeyi faydalı bulmaktayız. 213. sayfada deniyor ki:

-... Malikiler ve İbn-i Hazm dahil bir grup İslam bilgini, özel halin irade dışında! oluşundan hareketle, hayız hali başlayan kadının lehine bir ayırım yapmayı gerekli görmüş, özellikle Malikiler kadınların Kur'an öğretimi ve öğrenimi için böyle bir ruhsata ihtiyacı bulunduğu noktasından hareket etmişlerdir!.." Diyanet İlmihali (İsam)

Bu durumda biz de şu kısa Kur'an öğretme ve öğrenme devresinde bu ruhsattan istifade ile Maliki görüşüyle amel edemez miyiz? Nitekim seferilikte yola mahremsiz gitmek zorunda kalan Hanefi hanımların Şafii'nin görüşüyle amel ederek çare buldukları gibi, özel halde iken de Kur'an öğretme, öğrenmek için Maliki mezhebinin ruhsatıyla amel ederek biz de çare bulamaz mıyız?"

********

Cevap: Peygamberimizin; "Ümmetimin ihtilafında (farklı görüşünde) rahmet vardır." buyurduğunu biliyoruz. Bu hadisi yorumlayan alimler, "Bir mezhebin görüşünde zorluk bulunursa diğer hak mezhebin kolaylık sağlayan farklı görüşüyle (mecbur kalınan durumlarda) amel edilmesinde rahmet olur." demişlerdir. Mecbur kalınan zaruri hallerde uygulanacak bir çaredir bu. Nitekim hayatın mecbur kalınan diğer safhalarında bu tercihler yapılmakta, ifade edildiği gibi, hacca mahremsiz gidemeyen Hanefi hanımlar Şafii görüşüyle hareket ederken, tavafta abdestini korumak isteyen Şafiiler de Hanefi görüşüyle amel ederek çıkış yolu bulmaktalar. İmam-ı Şafii Hazretleri'nin Bağdat'ta Hanefi görüşüne göre kıldırdığı bir sabah namazında Kunut duasını okumaması üzerine yaptığı açıklamada; "Ben Bağdat'ta Hz. İmam'ın misafiri durumundayım. Ona hürmetimi ifade etmek için onun mezhebiyle amel ettim." diyerek gerektiğinde başka hak mezhebin görüşüyle amel edilebileceğine işarette bulunmuştur.
Şu kısa yaz devresinde Kur'an kurslarında öğretme ve öğrenme fırsatı bir zarurettir.

Bu zarurete dayanarak Maliki'nin kolaylık sağlayan görüşüyle amel edilmesine gerekçe vardır gibi geliyor bana... Yani, kurslarda Maliki görüşüyle amel edilerek okutma ve okumaya ara verilmemesi daha uygun olur diye düşünmek mümkündür. Kaldı ki, Hanefi ilmihallerde de özel halde olanlar, birer kelime atlayarak Kur'an okuyup öğretebilirler, diye bir çare de gösterilmektedir. Bundan da faydalanarak öğrenime ara vermemek mümkündür.

Elbette bu çareyi zayıf bulanlar, kendi mezheplerinin görüşleriyle amel etmede ısrar ederler. Onlara yanlış yapıyorlar, denmez; Kur'an öğrenimine ara vermeye razı oluyorlar başka hak mezhebin kolaylık sağlayan görüşüyle amel etmeye razı olmuyorlar, demekle yetinilir, bir tartışmaya girme gereği duyulmaz. Duyulmamalıdır...


27 Haziran 2007, Çarşamba
AHMED ŞAHİN
a.sahin@zaman.com.tr

AHLAR ÇİKSİN
27-06-2007, 19:58
Bilmiyorum Bayan üyemiz Varmidir.........olsun Babalar Okular Bilirler......bilgili Babayi Kim Sevmezki.........

RADO@10
27-06-2007, 20:40
abi güzel yazıların için teşekkür eder,devamını bekleriz,sevgiler saygılar:kiss:

AHLAR ÇİKSİN
29-06-2007, 00:10
Cumhurbaşkanı seçimi ve Anayasa

10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin sonuna yaklaştıkça ortam geriliyor.
Demirel gittiği her yerde Cumhurbaşkanını halkın seçmesini savunuyor.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal 11. Cumhurbaşkanını yeni meclisin seçmesi gerektiğini ileri sürüyor.
AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eşi türbanlı olduğu için Çankaya’ya çıkartmayacaklarını söylüyor.
AK Parti ise “11. Cumhurbaşkanını bu meclis seçecek” diyor.
Siyasiler böyle konuşurken vatandaş her gün değişik senaryolar yazıyor, farklı komplo teorileri üretiyor.

Atatürk’ten Sezer’e
Mustafa Kemal Atatürk’ten Ahmet Necdet Sezer’e kadar 10 Cumhurbaşkanı görev yaptı.

TBMM Atatürk’ü 15, İsmet İnönü’yü 12, Celal Bayar’ı 10, Cemal Gürsel’i 5, Cevdet Sunay’ı 7, Fahri Korutürk’ü 7, Kenan Evren’i 7, Turgut Özal’ı 4, Süleyman Demirel’i 7, A. Necdet Sezer’i 7 yıl için Cumhurbaşkanı seçti.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu 1960’da Cemal Gürsel 1, 1980’de Kenan Evren 2 yıl genelkurmay başkanı sıfatıyla Devlet Başkanlığı yaptı.

Atatürk, İnönü, Bayar, Gürsel, Sunay TBMM’de yapılan ilk turda Cumhurbaşkanı seçilirken Korutürk 15. Özal, Demirel ve Sezer 3. turlarda seçilebildiler.
Evren ise 1982 Anayasası’nın halk oylaması sonucu Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu.

Anayasa ve temsilde adalet
Anayasa’nın 101 ve 102. maddeleri Cumhurbaşkanının TBMM üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ve gizli oyla 7 yıl için seçileceğini öngörüyor.
İlk 2 oylamada üçte iki çoğunluk oyu sağlanamaması halinde üçüncü oylamada üye tam sayısının salt çoğunluğuyla seçilir. Cumhurbaşkanı seçilen kişi ikinci defa seçilemez.
Son günlerde AK Parti’nin TBMM’de temsilde adaleti sağlamadığı gerekçesiyle bu meclisin Cumhurbaşkanını seçemeyeceği iddialarında bulunanlar Özal, Demirel ve Sezer’in kaç oyla Cumhurbaşkanı seçildiğine ve TBMM’de temsil edilen partilerin oylarına bakmak lazım.Turgut Özal 20 Ekim 1989’da Cumhurbaşkanı seçilirken ANAP TBMM’de yüzde 36 oy ile temsil ediliyordu. Özal’ın başında bulunduğu ANAP 1989 yerel seçimlerinde oyunu yüzde 20’lere kadar düşürmüştü.

450 milletvekilinin bulunduğu TBMM’de Özal ilk turda 247, ikinci turda 256 oyla gerekli oyu sağlayamazken üçüncü turda aldığı 263 oyla Cumhurbaşkanı seçilebilmişti. 7 yıl için seçilen Özal 1993’te vefat etti.

Bugün mecliste AK Parti’nin temsilde adaleti sağlamadığını en çok telaffuz eden Süleyman Demirel, 16.5.1993 tarihinde 9. Cumhurbaşkanlığı seçimine DYP’nin 10 Ekim 1991 seçimlerinde aldığı yüzde 27.03 oyla katıldı.

Birinci turda 234, ikinci turda 225 oy alan Demirel üçüncü turda 450 kişiden oluşan TBMM’de 244 oyla Cumhurbaşkanı seçildi.

Demirel’in Cumhurbaşkanı seçildiği 19. Dönem TBMM’de DYP’nin yüzde 27, ANAP’ın yüzde 24, SHP’nin yüzde 20, RP’nin yüzde 16, DSP’nin yüzde 10 oyu vardı.

Katıldığı her toplantıda Cumhurbaşkanını halkın seçmesini söyleyen Demirel, Cumhurbaşkanlığı koltuğunda otururken TBMM’nin kendisini ikinci kez Cumhurbaşkanı seçtirecek ve 5+5 sistemi getirecek Anayasa değişikliğine alkış tuttu.

Demirel’in TBMM tarafından ikinci kez Cumhurbaşkanı seçilmesine olanak sağlayacak Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz’ın teklifi rededildi.

10. Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer ise 5.5.2000 tarihinde 550 milletvekili bulunan TBMM’de 330 oy ile seçildi.

Sezer’in Cumhurbaşkanlığı seçildiği 21. dönem TBMM’de DSP’nin yüzde 22, MHP’nin yüzde 17, FP’nin yüzde 15, ANAP’ın yüzde 13, DYP’nin yüzde 12 oyu bulunuyordu.

Daha da ilginci Özal’a 1989’da oy veren milletvekillerinin çoğu 1991 seçimlerinde TBMM’ne giremedi.

Demirel’e 1993’te oy veren 1991 yılında TBMM’ye giren milletvekillerinin yarıdan fazlası 1995 seçimlerinde milletvekili seçilemedi.

3 Kasım 2002’de yapılan seçimlerde 2000 yılında Sezer’e oy veren partilerden DSP yüzde 1, MHP yüzde 6, DYP yüzde 9, ANAP yüzde 5 oy alarak TBMM dışında kaldı.

Rakamlar Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Özal, Demirel ve Sezer’in kendisine oy veren milletvekilleri bir sonraki seçimde seçilemediklerin göre Cumhurbaşkanının güven tazelemesi gerekirdi.

O günlerde güven tazelemekten korkup Cumhurbaşkanlığı koltuğunda paşa paşa görev süresinin uzatılması için kulis yapanların bugün temsilde adaletten söz etmeye hakları yok.

[U]Cumhurbaşkanını milletvekilleri değil halk seçmelidir. Doğru olan da budur.

Yanlış olan bugüne kadar Cumhurbaşkanını milletvekillerinin seçmesini isteyenlerin bugün halkın seçmesini savunmalarıdır
U]

...........GALİP ATAMAN.........[/QUOTE]

RADO@10
29-06-2007, 01:27
aynen yazara katılıyorum :yes:

AHLAR ÇİKSİN
30-06-2007, 00:06
'367 uzlaşmaysa, son turlarda niye aranmıyor?'
Köşk seçimini kilitleyen 367 kararının gerekçelerine tepkiler sürüyor. Anayasa hukuku profesörü Mustafa Kamalak, 'uzlaşma' yorumuna karşı çıkarken, mahkemeye "Uzlaşma ilk iki tur için gerekliyse son iki tur için niye geçerli değil? Uzlaşmadan 3. ve 4. turda neden vazgeçiliyor?" diye sordu.


Mustafa Kamala - Abbas Gökçe

1982 Anayasası'nı hazırlayan dönemin Anayasa Komisyonu Üyesi Abbas Gökçe ise Anayasa'da uzlaşma şartının olmadığına dikkat çekti.
Gökçe, mahkemeye şöyle seslendi: "Yasama görevini yapan kişiye ne hakla uzlaşın dersin? Demokrasi çoğunluk rejimidir. Çoğunluk, uzlaşmak zorunda mıdır? Bunun için hukukçu olmaya gerek yok."

Yüksek Mahkeme'nin, Meclis'i işlemez hale getiren yorumunu Anayasa'da olmayan uzlaşma şartına bağlaması son üç cumhurbaşkanlığı seçimini de tartışmalı hale getirdi. Çünkü hiçbir aday 367 oy alamadı. Merhum Turgut Özal'ın seçildiği oylamalarda SHP, Genel Kurul'u terk ettiği için 3'te 2 çoğunluk bulunamadı. Süleyman Demirel'in aday olduğu seçimlerde Genel Kurul'a ilk turda 422, ikinci turda 425, üçüncü turda 431 vekil hazır bulundu. Ancak Demirel 244 oyla Köşk'e çıktı. Ahmet Necdet Sezer'de ise katılım oranı birinci turda 530, ikinci turda 527, üçüncü turda 517 olarak gerçekleşti. Sezer de mahkemenin uzlaşma oranı olarak baz aldığı 367'ye ulaşamayarak 330 oyda kaldı. Söz konusu çelişkilere dikkat çeken Mustafa Kamalak, gerekçenin sağlam zemine oturmadığını ifade ederken, uzlaşmanın 3. ve 4. turlarda neden aranmadığının altını çizdi.

1982 Anayasası'nı hazırlayan dönemin Anayasa Komisyonu Üyesi Abbas Gökçe, Anayasa'da uzlaşma zorunluluğu bulunmadığını belirtti. Gökçe, "Kusura bakmasınlar, yetki aşımı var. Yasama görevini yapan kişiye ne hakla uzlaşın dersin? Demokrasi çoğunluk rejimidir. Çoğunluk uzlaşmak zorunda mıdır? Bunun için hukukçu olmaya gerek yok. Uzlaşma zorunlu bir şey değil." diye konuştu. Anayasa'nın 96. maddesindeki toplantı yeter sayısıyla ilgili hükmün açık olduğunu vurgulayan Gökçe, şöyle devam etti: "Evvelce Meclis'in toplanması ve karar çıkarması zor oluyordu. Yarıdan bir fazlayla toplanıyordu, kolay olsun 184'le toplansın diye indirdik. Zorlamayla 367 gerekir demenin nasıl bir mantığı olabilir?"
Anayasa hukukçularından Prof. Dr. Zafer Üskül de içtüzük değişikliğinin söz konusu olmadığını söyledi. Mahkeme'nin bir eylemli içtüzük değişikliğine dair gösterdiği gerekçeleri hukukî bulmayan Üskül, şu görüşü dile getirdi: "Mahkeme, içtüzük ihdası kabul edildiği için toplantı yeter sayısı 184 mü yoksa 367 midir tartışması yaptı. Cumhurbaşkanının uzlaşma ile seçilebileceğinden hareketle toplantı yeter sayısının da 367 olmasına karar verdi. Oysa oradaki ifade karar yeter sayısını gösteriyor. Ayrıca uzlaşma ile seçim sonucu olarak hangi oyda olacağının belirtilmesi gerekir. Bunu Anayasa yapmıştır. İlk iki turda üçte iki, sonraki iki turda 276'yı yeterli bulmuştur. Bunun dışında bir uzlaşma tarifini Anayasa Mahkemesi yapamaz. Yaptığı zaman iptal etme kararı ile Anayasa'da ciddi bir değişiklik olur. Mahkeme, Anayasa'yı değiştirdi. Çok eleştirilecektir." Metin Arslan, Habib Güler, Ankara
:confused:

AHLAR ÇİKSİN
30-06-2007, 00:20
İşte MGK'yı Krize Sokan Diyalog
Türkiye'nin en hayati kurumlarından MGK'yı kilitleyen diyalog ortaya çıktı. İşte Cumhurbaşkanı Sezer ve Dışişleri Bakanı Gül arasında gerilimin fırladığı o diyalog
Türkiye'nin en hayati kurumlarından MGK'yı kilitleyen diyalog ortaya çıktı. İşte Cumhurbaşkanı Sezer ve Dışişleri Bakanı Gül arasında gerilimin fırladığı o diyalog. Şamil Tayyar/Star

MGK'yı Kilitleyen İşte O Diyalog

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, randevu alıp Çankaya Köşkü’ne çıkıyor. Çantasından çıkardığı bir dosyayı Sezer’e sunuyor. Dosyada, büyükelçiler kararnamesinin taslağı var. Sezer, şöyle bir bakıyor, sonra ‘Teşekkür ederim, bende kalsın. İncelemem lazım’ diyor.

Gül, şaşırıyor. Oysa onun niyeti, taslak metindeki isimler üzerinde istişare yaparak, o toplantıda kararnameye son şeklini vermek. Sezer dosyayı almak isteyince, Gül, o mahcup edasıyla devreye giriyor: ‘Efendim. MGK Genel Sekreteri Büyükelçi Yiğit Alpogan’ın Londra’ya atanması da söz konusu. Burada konuşuruz diye yazmadık ama yerine Polonya Büyükelçimiz Sayın Ecvet Tezcan’ı düşünüyoruz.’

Sezer, tereddütsüz ‘Hayır, olmaz’ diyor. Büyükelçiler kararnamesi üzerinde görüş belirtmeden inceleme için süre isteyen Sezer’in bu konudaki kesin tavrı dikkat çekiyor. Birkaç saniye sonra Sezer’in neden bu kadar kararlı olduğu anlaşılıyor: ‘Bu görev için Almanya Büyükelçisi Mehmet Ali İrtemçelik’le çalışmak ister misiniz?’

Başbakan Erdoğan’ın Almanya ziyareti sırasında bir Türk vatandaşının sorusu üzerine eleştirdiği büyükelçinin MGK Genel Sekreteri olarak önerilmesi, cevabı önceden belli bir soru gibiydi. Gül özür diliyor: ‘Efendim, takdir edersiniz ki, bizim sayın Mehmet Ali İrtemçelik’le çalışmamız çok zor.’

Bu diyaloglar sonraki görüşmelerde benzer şekilde devam ediyor. Dışişleri, iki isim daha öneriyor: Feridun Sinirlioğlu ve Ünal Çeviköz. O tarihte biri Telaviv, diğeri Bağdat Büyükelçisi. Sezer, İrtemçelik’te ısrarlı, ‘Nuh’ diyor ‘Peygamber’ demiyor.

Yukarıdaki diyalogun üzerinden yaklaşık 6 ay geçti. Aylar sonra olsa da MGK krizinin sır perdesini araladık ama durum çok vahim. MGK Genel Sekreteri’nin görev süresi 5 ay önce doldu, Londra için gün sayıyor. Üstelik, İngiliz Kraliyeti’nden agremanı (uygunluk) bile geldi. Londra Büyükelçisi Akın Alptuna yaş haddinden emekliye ayrıldı, 5 hafta önce koltuğunu boşalttı.

Maalesef, MGK gibi kritik bir kurumun en üst düzey bürokratik ataması, Çankaya’ya takılmış görünüyor. Üstelik ‘veto’ edilen tüm isimler, iktidar partisinin arka bahçesinde yetişmiş değil, aksine yıllarını mesleklerine adamış çok başarılı diplomatlar.

Bakalım, zirvedeki bu inat daha ne kadar sürecek

AHLAR ÇİKSİN
30-06-2007, 00:41
Tarhan Erdem'e göre,
CHP'nin seçim beyannamesi akıl dışı ve halktan kopuk
CHP'nin eski genel sekreterlerinden Tarhan Erdem, partinin seçim beyannamesine sert eleştiriler yöneltti. Radikal Gazetesi yazarı Erdem, dünkü yazısında beyannameyi 'akıl dışı, halktan ve uygarlıktan kopuk' olarak nitelendirdi.


Beyannamenin başında "Türkiye bir yol ayrımındadır." uyarısı bulunduğuna dikkat çeken Erdem, benzer bir saptamanın MHP beyannamesinde de, "Türkiye tarihi bir dönüm noktasındadır." şeklinde yer aldığını belirtti. Ardından şu değerlendirmeyi yaptı: "MHP, 'bölünme' tehlikesinden çıkarak ülkemizin ve milletimizin 'ağır bir saldırı altında' olduğunu bildiriyordu. CHP ise terör tehdidini öngörmekle birlikte, 'din esaslarının devlete hâkim olması tehdidi'ne ağırlık vermekte. CHP'nin temel çıkış çizgisinin, 'Laik düzen ve Cumhuriyet'in çağdaş kazanımlarına karşı komplolar', 'Politika, kamu yönetimi ve eğitimin din tacirleri ve tarikatlar tarafından kuşatılması çabaları' olduğu anlaşılmaktadır. CHP'ye göre, halkımız, 'Ülkemizin üzerine bir karabasan gibi çöken tehlikenin farkına varmış ve devletine, laik Cumhuriyet'ine ve geleceğine sahip çıkma kararlılığını ortaya koymuştur.'
İki muhalefet partisine göre
Türkiye iki büyük tehlikeyle karşı karşıyadır: 'Bölünme' ve 'Karartma'!
Bekir Ağırdır, bu iki tehdidi çok güzel adlandırdı: 'Öcü'! Yönetim sistemimiz hakkında ne dersiniz? Aman öcü var, bölünürüz!
Eğitim sorunumuz? Dokunma öcü var, okullarımız laiklik kuşatmasından kurtulmalıdır! Irak meselesi? Daha neler, öcülerin oradan beslendiğini bilmiyor musun? Bütün konuların ve çözümlerinin arka planında bu 'iki öcü' durmakta, her köşeden devletimizi tehdit etmektedir! Bu 'öcü politikaları' ile devlet yönetimi nasıl bağdaşacak, anlamak zor!"
CHP'nin kamu yönetimi gibi konulardaki bakış açısını da eleştiren Erdem, yazısını şöyle noktaladı: "Ne diyeceğimi gerçekten bilemiyorum! Bu kadar akıl dışılık, bu kadar halktan ve uygarlıktan kopukluk anlaşılır gibi değil!" Politika Servisi


29 Haziran 2007, Cuma :eek:

AHLAR ÇİKSİN
30-06-2007, 01:37
Papa ve cumhurbaşkanı seçiminin ortak gerekçesi /
Kenan Çamurcu .....................
Vatikan’da Papa 16. Benedikt’in, bundan böyle papa seçiminin kardinallerin üçte iki çoğunluk ile yapılacağını karara bağlayan gerekçesi ile, Türkiye’de Anayasa Mahkemesinin cumhurbaşkanlığı seçimi için üçte iki oturum çoğunluğu kararının gerekçesi aynı zamanda yayınlandı.
Gerçi Vatikan’da bundan böyle papa seçiminin krize dönüşebileceğine dair tartışmalar yapılmıyor. Ama Türkiye’de Başbakan Erdoğan miting meydanlarında, cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda Türkiye’yi esaslı bir krizin beklediğini haykırıyor. İşin ilginç tarafı, partisinin eski adayı Abdullah Gül bütün açıklamalarında aday olmayı sürdürdüğünü söylediği halde yapıyor Erdoğan bunu. Hatta bir iki televizyona, Gül’ün adaylığı konusundaki sorulara karşılık, onun da aday olma hakkı bulunduğunu ama partinin yetkili kurullarının bunu değerlendireceğini hatırlatmayı ihmal etmeden.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin Anayasa Mahkemesi kararı yüzünden krize dönüşebileceğini düşünenler tabii ki var. Ama mesela Baykal, cumhurbaşkanlığı seçiminin tam uzlaşma gerektirdiğini, bunu AKP’nin başaramadığını, bir sonraki Meclis’in nasıl uzlaşarak ve kolaylıkla bu seçimi yapacağını meydan okuyarak açıkladı.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde Meclis’in üçte iki çoğunlukla açılmasını gerekli gören Anayasa Mahkemesi, cumhurbaşkanlığı seçiminin uzlaşma gerektirdiğini ve üçte iki çoğunluğun hem oturum açarken, hem seçim yaparken gerekmesini buna bağladı. Ama Meclis başkanlığı için böyle bir gereklilik olmadığını da belirtti.
Anayasa Mahkemesi’nin kararını AKP ve bu partiyi destekleyen çevrelerin siyasi bulduğunu biliyoruz. Daha önceki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uygulanmayan üçte iki çoğunlukla oturum açma kuralının AKP iktidarında uygulanmasını oyunun kuralını değiştirmek olarak görüyor ve seçmene şikayet ediyorlar.
Fakat Erdoğan’dan başlayarak AKP’lilerin böyle zayıf bir gerekçeye sığınmaları aslında Anayasa Mahkemesi kararının gücüne güç katacak bir yaklaşımdır.
AKP’lilerin yaklaşımına bakarak söylersek, bir anayasa yorumu, daha önce ihtiyaç duyulmadığı için yapılmadı diye hiçbir zaman yapılmayacak mı demektir? Eğer bir gün ihtiyaca binaen o hüküm daha önce hiç duyulmadık biçimde yorumlanır ve bu yorum da hukuki kriterler çerçevesinde yapılırsa siyasi beklentiye uymuyor diye bir kenara mı bırakılacaktır?
Cumhurbaşkanlığı seçiminde oyunun kuralının değiştiği itirazı da haklı gözükmüyor.
Oyunun kuralı denen şey, o güne kadar yapılmamış bir yorum nedeniyle uygulanan yöntemdir ve bu yorum yapıldıktan ve Anaya Mahkemesi tarafından kabul gördükten sonra kural bu şekilde belirlenmiş demektir.
Anayasa Mahkemesi üyeleri AKP karşıtı kişiler olsa ve verdikleri kararda da bir AKP’liyi seçtirmemeyi amaçlasalar bile bu gizli siyasi niyeti açığa vurmadıkları sürece ortaya çıkan karar hukukidir. AKP’lilerin anlamadıkları, karara karşı çıkarken ülkenin anayasal denetim kurumunun hukuki mülahazasına siyasi bir muhalefet şerhi koyduklarını farketmemeleridir. Anayasa Mahkemesi’ni siyasi karar vermekle suçlarken aslında kendileri de aynı şeyi yapıyorlar.
Bütün bunlar bir yana, Başbakan Erdoğan’ın beş yıllık iktidarı boyunca anayasa reformu başta olmak üzere ülkenin siyasi rejiminde iktidar ve egemenliğin tanımından seçim sistemine ve idari düzenlemelere kadar bir dizi alanda reform yapmak için bol bol vakti vardı. Ama AKP, tek parti iktidarının gücünü bu işler için kullanmak yerine iktidarını korumak için yabancıların öngördüğü yasal ve anayasal değişikliklerle zamanını doldurdu.
Erdoğan’ın her defasında seçmen karşısına geçip Türkiye’yi değiştirdiklerini söylemesi yabancıların talepleri doğrultusunda yapılan reformlar bunlardır ve halkın gerçek ihtiyaçlarına dayalı reformlar için parmaklarını kımıldatmamışlardır.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde son dakikaya sıkıştırılmış anayasa değişikliği girişimleri bunun en açık kanıtıdır.
Erdoğan, cumhurbaşkanlığı için adayını toplumsal kesimler ve siyasi partilerin uzlaşması ile belirlemek yerine, demokratik çoğunluğun kendisinde olduğu, dolayısıyla buna kendisinden başkasının hakkı olmadığı gerekçesine dayandırmıştır.
Fakat aynı bakışaçısı başörtüsü yasağı, imam hatipler (ve dolayısıyla meslek liseleri), seçim barajının indirilmesi, seçim sisteminin temsilde adalete izin verir hale getirilmesi, partiler yasası vs. gibi konularda hiç geçerli olmadı.

Anayasa Mahkemesi’nin gerekçesi, aslında Erdoğan’ın gerekçesine karşı yazılmış gözüküyor.

Erdoğan, sandıktan çıkan iktidarın herşey demek olduğunu dile getirdikçe, hukuk devleti fikrinden hareketle muhtemelen hep aynı tepkiyle karşılaşacaktır.

AHLAR ÇİKSİN
30-06-2007, 15:07
Avrupa ne diyor, ne yapıyor?

GÜNÜN YAZILARI.............
.....................Avrupa ne diyor, ne yapıyor?
ABDÜLHAMİT BİLİCİ .......................

Rus lider Putin, Türkmen gazının Rusya üzerinden Avrupa'ya taşınmasını öngören anlaşmaya 14 Mayıs'ta imza attığında, bundan en fazla kaygılanması gereken tarafın Avrupa olduğunu ifade etmiştik.
Çünkü bu adım, Ukrayna üzerinden gelen doğalgazda 2005 kışında yaşadığı krizden sonra kaynaklarını çeşitlendirmek için alarma geçen Avrupa'nın kalesine atılmış bir goldü. Önümüzdeki dönemde enerji ihtiyacı daha da artacak olan Avrupa'nın, bu ihtiyacını karşılayacağı önemli adreslerden biri Hazar bölgesiydi. Hazar havzasında doğalgaz yönünden en zengin ülke ise Türkmenistan'dı. Moskova'nın yeni anlaşması, önceki yükümlülüklere ilaveten Türkmenistan'ın 2009'dan itibaren her yıl 10 milyar metreküp daha Rusya'ya gaz sağlamasını karara bağlıyordu.
Gerçi yeni Türkmen lider Berdimuhammedov, uzun vadeli çıkarlarının Çin, Hindistan, İran ve Trans-Hazar alternatiflerini içeren boru hatlarını gerektirdiğini ve bu hatlara yetecek doğalgaz bulunduğunu söylüyordu. Ancak enerji konusunu yakından takip eden uzmanlar, bu kadar iyimser değil. İmzalanan bu anlaşmalarla diğer alternatiflerin büyük yara aldığı tezini savunuyorlar. Bu hadiseye, Rusya'nın başta Avrupa olmak üzere Hazar'da gözü olan Çin ve ABD gibi küresel aktörlere karşı bir hamlesi olarak bakılabilir. Ayrıca Moskova'nın Orta Asya ülkeleriyle yakın ilişkisi sayesinde böyle bir adım atması da fazla şaşırtıcı görülmeyebilir.
Ancak Rus doğalgaz devi Gazprom ile İtalya arasında varılan Güney Mavi Akım anlaşması, Moskova'nın, AB'nin genel hedefleri rağmına Avrupa ülkeleriyle de iş tutabildiğini göstermesi bakımından manidar. Bu durum, dış politikada cüce olduğu kabul edilen AB'nin, uluslararası politikanın birincil meselesi haline gelen enerji diplomasisi alanında da ortak bir vizyondan uzak olduğunu kanıtlıyor. :eek:
Petrol fiyatlarının yükselmesiyle birçok sorununu çözen ve aniden enerji süper gücü haline gelen Rusya, Batı'nın özel alaka gösterdiği Ukrayna'nın boru hatları sistemindeki konumunu by-pass edecek projelerle pozisyonunu daha da güçlendirmeyi hedefliyor. Baltık Denizi'nin altından Almanya'ya ulaşacak bir boru hattı ile Ukrayna dışında bir güzergâh oluşturmaya çalışan Moskova, 900 kilometrelik bir boru hattıyla Karadeniz'in altından Bulgaristan'a ulaşacak güney Mavi Akım hattı ile de Türkiye'yi atlayarak Bulgaristan'a ulaşmış olacak. Bu hattın bir kolu Arnavutluk üzerinden İtalya'ya, diğer kolu ise Romanya ve Macaristan üzerinden Avrupa'ya ulaşacak. Nitekim Putin, bu hafta İstanbul'daki Karadeniz Ekonomik İşbirliği toplantısına gelmeden önce, Hırvatistan'da Balkan enerji zirvesinde muhataplarıyla bu konuları ele almıştı. Dikkat edilirse burada adı geçen ülkeler, ya AB üyesi ya da üyelik sürecindeki ülkeler. Halbuki AB'nin enerji konulu tüm belgelerinde, kaynakların çeşitlenmesine ve dolayısıyla Rusya'ya olan bağımlılığın azaltılmasına sürekli vurgu yapılıyor.
Geçtiğimiz yıl mart ayında AB'nin hazırladığı enerji raporu özellikle bu noktanın altını çiziyordu. Rapor, bugün AB'nin yüzde 50 oranında enerjide dışa bağımlı olduğunu hatırlatıyor ve 15 yıl sonra dışa bağımlılığın doğalgazda yüzde 80'e, petrolde ise yüzde 90'a fırlayacağı uyarısında bulunuyordu. Halen AB'nin doğalgaz ithalatının yarısını Rusya'dan karşıladığını ifade eden rapor, bir yandan Rusya ile ilişkilerin önemini belirtirken, diğer yandan yeni alternatiflerle bu bağımlılığın azaltılmasını öneriyordu. Rapordaki çerçeveye en uygun projelerden biri, kuşkusuz Nabucco projesiydi. Ancak Hazar ve Ortadoğu'daki kaynakların Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaştırılmasını hedefleyen proje, teknik fizibilite çalışmaları Haziran 2004'te başlamış olmasına rağmen hâlâ sürüncemede. Projenin Avrupalı ortaklarının yeni angajmanları, Türkiye'yi bir ortak gibi değil de sadece güzergâh ülkesi olarak görme eğilimi ve İran'la yaşanan sorunlar yüzünden projenin hayata geçirilmesi gecikiyor.

Her şeye rağmen, Bakü-Tiflis-Ceyhan, Şahdeniz ve Samsun-Ceyhan projelerinde sağlanan başarılar, Türkiye'nin enerji koridoru olma şansını yitirdiği yorumlarının abartılı olduğunu gösteriyor. İçeride yaşadığımız siyasi kriz, Türkiye'nin enerji diplomasisine odaklanmasını zayıflatmış olabilir. Ancak Avrupa'nın kendi amaçlarıyla bu kadar çelişen adımlar atmasını anlamak kolay değil.


30 Haziran 2007, Cumartesi[/QUOTE]
:disgust:

AHLAR ÇİKSİN
30-06-2007, 15:27
İsveçli sosyal demokrat gözüyle AB, AKP ve CHP
Genel Başkan Deniz Baykal'ın izlediği politikalar nedeniyle Türkiye'de kimi sosyal demokratlar CHP'nin Sosyalist Enternasyonal'den (SE) çıkarılmasını istiyor. Bazı Baykal yandaşlarına göre ise CHP'nin bu "enternasyonalist" kuruluşta "bir dakika dahi durmaması" gerekiyor. Türkiye'de bu tartışma devam ederken ve liderliğindeki CHP'nin siyasi kimliğinin iyice ortaya çıktığı seçim kampanyası sırasında Baykal (hem de başkan yardımcısı olduğu) SE'in Cenevre'deki Konsey toplantısına katılıyor.
Baykal'ın SE'de nasıl karşılanacağını bilemiyorum; ama İsveçli bir sosyal demokrat milletvekili, bir önceki hükümetteki sosyal güvenlik bakanı ve halen Avrupa Sosyalist Partisi'nin Türkiye ile AB arasındaki katılım müzakerelerini izleyen çalışma grubunun üyesi Morgan Johansson'un, yayınlanmak üzere Expressen gazetesine ve Türkiye'deki dostlarına gönderdiği "CHP, SE'den atılmalı" başlıklı makale, bir İsveçli sosyal demokratın gözüyle AB, AKP ve CHP değerlendirmesini içermesi bakımından hayli ilginç. Makaleyi kısaltarak dikkatinize getiriyorum:
"Avrupa'da işbirliği ve dayanışma rüyası, Türkiye ile AB arasında cereyan eden katılım müzakerelerinde sınavdan geçiyor. Bu rüya, Degerfors'dan Diyarbakır'a bütün Avrupa'da herkesin serbestçe seyahat edebilmesi ve yerleşebilmesi vizyonudur! Ne yazık ki bu büyük vizyon bugün hem AB ülkelerinde hem de Türkiye'de milliyetçi güçlerin tehdidi altında. Bu güçler birbirleriyle garip bir dans içinde karşılıklı güveni sarsmaya devam ediyor.
"Bu kısırdöngüdeki son halka Fransa Başkanı Nicolas Sarkozy. 26 Haziran günü AB ekonomik ve mali konular faslının açılmasını önleyerek Türkiye ile katılım müzakerelerinde frene bastı. Bu kararda Fransa'nın rol oynadığı anlaşılıyor. Sarkozy seçim kampanyasında Türkiye'nin üyeliğine güçlü bir şekilde karşı çıkmıştı. Şimdi sözlerini fiile geçirmesi hem AB hem de Türkiye için çok kaygı verici. Türkiye'deki tepkiler beklendiği gibi oldu: Milliyetçi güçlerin ekmeğine yağ sürüldü ve AB-yanlısı AKP hükümeti zor durumda kaldı. 22 Temmuz'da genel seçimlerin yapılacağı dikkate alındığında durumun vahameti daha da iyi anlaşılabilir.
"Türkiye birkaç yıldır, kökleri Siyasal İslam'da olan bir parti tarafından yönetiliyor. Dinsel temelli partiler hakkında istediğinizi düşünebilirsiniz; ama AKP ülkeyi iyi yönetti. AB ile müzakereler, insan hakları ve kalkınma alanlarında başarılı oldu. AKP aşırı İslamcı olmaktan uzak, geniş görüşlü, farklı fikirlere saygılı bir parti; sosyal politikalar konusundaki görüşleri de sosyal demokrasiye yakın. Başarısının mimarları Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdüllah Gül. AKP, Gül'ü cumhurbaşkanı seçtirmeyi başaramayınca erken seçim zorunlu oldu. Seçimin Anayasa'daki kurallara göre yapılması bekleniyordu. Ne var ki anamuhalefet partisi, kendine sosyal demokrat diyen ve birkaç yıldır SE'e üye de olan CHP, seçimi engelledi. Silahlı Kuvvetler de seçim sürecine müdahale tehdidinde bulundu.
"Askerî müdahale tehdidinin bütün siyasilerden tepki görmesi beklenirdi. Ne var ki CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, AKP'yi iktidardan uzaklaştırmak için adeta askerî müdahaleye davetiye çıkardı. Baykal'ın bu tavrı en sağcısından en solcusuna kadar Türk medyasından ve entelektüellerinden büyük tepki gördü.
Seçim araştırmaları AKP'nin yüzde 40, CHP'nin 20, aşırı milliyetçi MHP'nin de 10 dolayında oy alacağını gösteriyor. Seçim kampanyasına milliyetçi temalar hakim. Kuzey Irak'a askerî müdahalede bulunulmasını savunan CHP, MHP ile koalisyon yapma niyetini gizlemiyor. "
Türkiye'de cumhurbaşkanlığı seçimini kundaklayan, askerî müdahaleye davetiye çıkaran, sonra da aşırı milliyetçilerle işbirliği yaparak Avrupa'ya sırt çevirmeye ve başka bir ülkeyi işgal etmeye hazırlanan bir 'sosyal demokrat' parti ile karşı karşıyayız. Bunların hiçbiri kabul edilemez. CHP, Sosyalist Enternasyonal'in hoşgörü sınırlarını çoktan aşmıştır; bu nedenle bu partinin sosyal demokrat partiler ailesinden atılması gerekir.":1eye: ŞAHİN ALPAY
s.alpay@zaman.com.tr[/QUOTE]

AHLAR ÇİKSİN
07-07-2007, 13:58
Üçüncü Dünya Savaşı, Türkiye’den çıkabilir…
Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor. Bu ülke korkulduğu gibi ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı.

Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeyle sakatlandı.

Cumhuriyet boyunca süren “kültürel bölünme” artık iyice keskinleşti.

Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısının önünde çıkaran, kadınlarının başını örttüğü, erkeklerinin sokağa pijamayla da çıkabildiği, erkek çocuklarının kahveye gittiği, kızlarının tam bir baskı altında yaşadığı, türküyle arabesk arası bir müzikten hoşlanan, belki de hiç kitap okumamış, hiç dansetmemiş, hiç karı koca birlikte lokantaya gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, evlerinde floresan lamba yakan, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli kalabalık bir kitle var.

Diğer yanda ise kız lisesiyle Robert Kolej yelpazesinde eğitim görmüş, bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dansetmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okumuş, müzik zevki pop şarkılarla klasik müzik arasında dolaşan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızların flörtüne izin verilmese bile göz yumulan, Allah’a inanan ama ibadete pek aldırmayan, kadınlarının başını örtmediği, şarabın kalitesinden pek anlamasa da kadın erkek bir arada gidilen bir gezmede içki de içmiş, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da okumuş yazmış, Batı standartlarına yakın bir grup var.

Bu iki grubun yaşam tarzı birbirinden kopuk.

Onları, Batı’daki sınıflar arasında ortak bir zevk yaratan kilise müziği, dini resimler, İncil’in sinemalara bile yansımış hikayeleri gibi birleştirecek kültürel bir zemin yok.

Hayatları, zevkleri, inanışları birbirinden farklı.

Hatta birbirine düşmanca.

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış.

Şimdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Kalabalıklar. Ve her seçimi kazanacak siyasi bir güçleri var artık.

İkinci grup ise azınlıkta. Ve artık bir daha seçim kazanma ihtimalleri yok.

Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.

Daha Batılı olan “ikinci grup”, Batı’nın siyasi değerlerini kabul ederse bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için Batı’ya ve Batı’nın demokratik değerlerine düşman oluyor.

Yaşam tarzı olarak Batı’ya düşman olan kesim ise iktidarı ancak Batı’nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için Batı’yla ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

Bu kültürel parçalanmada “ordu” önemli bir role sahip.

Eğer, birinci grubu desteklerse ve Batı’nın demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek.

Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor. Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor.

Bu iki grup siyasi iktidar için son kez çarpışmak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.

Birinci grup ekonomik olarak da güçlü artık, Anadolu’da üretim yapıyor, “devletle” arası iyi olmadığı için malını dış dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.

İkinci grup parasal güç olarak da kuvvetli değil.

Dış dünyayla iş yapan, dışardan borçlanan büyük burjuvazi, Türkiye’nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğine inanan entelektüel kesim, devletin yapısının değişmesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen bir grup bürokrat, birinci grubun destekçileri.

Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir kısmı ikinci grubun arkasında.

İkinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidarı elinde tutmasının mümkün olmadığını kavradığından şimdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşinde.

Cumhurbaşkanı seçimi kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini açıkça ortaya koydu.

Ordu destekli ikinci grup artık seçim de istemiyor.

Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor.

Cuntalardan söz ediliyor.

Peki, darbe olursa ne olur?
Yaşam tarzı Batı’ya daha yakın olan grup orduyla birlikte iktidara gelir ve Batı’nın desteğini kaybeder.

Avrupa buna kesinlikle karşı çıkar.

Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadoğu politikalarını desteklemesi karşılığında darbeyi kabullenebilir aslında. Ama Amerika’nın önünde de ciddi bir engel var. “Demokrasi getireceğim” diye Irak’ı işgal eden bir ülke, dünyaya ve kendi kamuoyuna Türkiye’deki “darbeyi” niye desteklediğini açıklayamaz. Ve Irak faciasından sonra ikinci bir “zorlamayı” gerçekleştirecek gücü yok. İstese de istemese de darbeye karşı çıkacak.

Silahını ve parasını Batı’dan alan bir ordu ve ülke, Batı’dan koptuğunda ne yapacak?

Sanırım uzun zamandır bunu düşünüyorlar ve korkarım bunun cevabını buldular.

Türkiye’de darbe olursa, tarihte bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş yeni bir oluşumla karşılaşacak dünya.

Türkiye, olası bir darbeden sonra, Rusya ve İran’la ortaklık kurmak isteyecek.

Silahı, enerjiyi ve parayı bu iki ülkeden alacak.

Rusya’yla İran’ın elindeki doğal gaz, petrol ve nükleer güç, Türkiye’yi bir süreliğine de olsa ayakta tutmaya yeter.

Ama Rusya, Türkiye, İran bloku dünyanın bütün dengelerini değiştirir.

Ortadoğu’nun kontrolünü tümüyle ele geçirir.

Avrupa’yı küçük kıtasına hapseder.

Kafkaslar’ı, Afganistan’ı, Pakistan’ı kendi gücüne katar.

Müslüman dünyayla yakın bir ilişki kurar.

Petrol kaynaklarına egemen olur.

Çin’le işbirliği yapabilir. Bu gelişme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya’dan oluşan “Batı”nın dünyadaki etkinliğini inanılmaz bir biçimde azaltır.

Yeni blok asker, enerji ve para açısından çok güçlenir.

Böylece, Türkiye’deki çatlama dünyada büyük bir çatlamaya yol açar.

Eğer Üçüncü Dünya Savaşı çıkacaksa, sanırım, bu çatlamadan çıkar.

“Asla böyle bir şey olmaz” diyebilirsiniz… Niye olmayacağına dair elinizde çok kuvvetli veriler varsa, söyleyin.

Ama, ya olursa… Ki bana çok mümkün geliyor.

O zaman ne yapacaksınız?

Bugün Türkiye’de kamplaşan ve bölünen insanların da…

Türkiye’yi Avrupa dışına itmeye çalışan, eski bir imparatorluk olmanın bir yanıyla çok görkemli, bir yanıyla çok zayıf mirasına sahip olan bir ülkeye küstahça davranan, işbirliği yerine “başöğretmenlik” yapmaya kalkan Avrupa’nın da…

Türkiye politikasında “ikili” oynayıp, kurnazlık ettiğini sanan Amerika’nın da…

Bu senaryoyu bir düşünmesini isterim doğrusu.

Türkiye’de yaklaştığı görülen kanlı bir çatışmanın bütün dünyayı yakması sandığınız kadar uzak bir ihtimal değil.

Hiç unutmayın ki ilk dünya savaşı tek bir tabancanın patlamasıyla başlamıştı.

7 Mayıs 2007, Pazartesi

AHLAR ÇİKSİN
08-07-2007, 13:00
PKK nedir?.. Bu soruya doğru ve tam cevap verebilecek kaç kişi çıkar bu ülkede?.. PKK dağa çıkmış, PKK ovaya inmiş, PKK asker öldürmüş, PKK aşağı, PKK yukarı... Bunlar benim sorumun cevapları değildir.
Bendeniz PKK uzmanı değilim. Okur-yazar bir vatandaş olarak PKK’dan ne anladığımı açıklamak istiyorum.
(1) Dıştan öyle görünse de PKK bir Kürt hareketi değildir.
(2) PKK köken bakımından “made in Israel’dir.
(3) Ermenilerin de PKK ile çok yakın ilişkileri vardır.
(4) PKK ABD tarafından desteklenmektedir.
(5) PKK’yı 30’a yakın devlet dolaylı şekilde destekliyor.
(6) PKK terörünün gölgesinde 100 milyarlarca dolarlık uyuşturucu ticareti yapılıyor. Bunu kimler yapıyor? Sadece PKK’lılar mı?
(7) Yine PKK tozdumanı içinde büyük miktarda silah ticareti ve kaçakçılığı yapılmaktadır.
(8) PKK, Kürt devleti kurmak veya Kürtlere özerklik kazandırmak için değil, Türkiye’yi parçalamak ve bölmek için kurulmuş ve harekete geçirilmiştir.
(9) PKK’nın en büyük zararı Kürtlere olacaktır.
(10) Bundan dört beş yıl kadar önce İstanbul’un yeraltı dünyasında büyük bir değişiklik yapıldı; mafyatik yapıda birilerine üstünlük sağlandı. Bunu kimler yaptı?
(11) 23 yıldan beri Türkiye PKK’yı bitirebilirdi. Lakin bitirilmedi. Kimler bitirilmesine engel oldu? Niçin?
(12) ABD’nin “Biz PKK’yı desteklemiyoruz...” demesine inanan varsa doğrusu çok aptal ve cahildir.
(13) “Apo’yu niçin asmadın, ipin mi yoktu?... Peki sen niçin asamadındı... İp vereyim de as..,” gibi tartışmalar ve çekişmeler Türkiye için ne büyük bir talihsizliktir.
(14) ABD ve İsrail Irak’ı böldüler ve kardeş kavgası çıkartmakta başarılı oldular... Filistinlileri birbirine düşürdüler... Lübnanlıları birbirleriyle gırtlaklaştırıyorlar. Türkiyeyi de bu cehennemi iç savaşın içine çekmek istiyorlar. Malum... Büyük Ortadoğu Projesi...
(15) ABD ve İsrail Ortadoğu’da güçlerini yitirince Kürtler büyük zarara uğrayacaklardır. Bir kavmin ille de bir devlet çatısı altında olması şart değildir. Hitler’in ideolojisi Almanlara çok pahalıya mal oldu... Azerîler iki devlette yaşıyor. Araplar sürü sepet devlete sahip. Türkler de öyle. Kürtleri bir devlet çatısı altında toplama hayal ve ideolojisi belki de 3’üncü dünya savaşının patlamasına sebep olacaktır.
(16) Türkiye’de Türklerle Kürtlerin ayrılması mümkün değildir. Kürt nüfusu ülke geneline dağılmıştır.
(17) Vaktiyle Arnavutlar Osmanlı’dan ayrılıp bağımsız bir devlet kurdular ve başlarına gelmedik kalmadı. Şu anda Arnavut halkı Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’da yaşıyor. Yunanistan’ın kuzeyinde de bir miktar Arnavut var. Bunların hepsinin bir ülkede, bir devlette, bir bayrak altında toplanması ancak bir hayaldir.
(18) Kürt kökenli halkımızın çoğunluğunun PKK’yı desteklemediğinden eminim.
(19) Yakın tarihimizde sadece bir kısım Kürtlere zulm edilmemiştir. En büyük zulme Müslüman Türkler uğramıştır.

AHLAR ÇİKSİN
08-07-2007, 13:04
Bu Sefer Halk Yanılırsa Ülke ve Devlet Batar
KAMPANYA’da sadece siyasî partiler mi var? Hayır, onlar ikinci plandadır. Bu seçimler Türkiye’nin var olup olmaması, bütünlüğünü koruyup koruyamaması, bağımsız olup olmaması ile ilgilidir ve dış ve iç büyük DERİN güçler çok yakından ilgilenmekte ve kampanyaya katılmaktadır. Peki kimler vardır bu kampanyada? Sayayım:

(1) ABD vardır. ABD bu seçime kayıtsız kalamaz. Onun tuttukları, tutmadıkları, kayıtsız veya kayıtlı olarak destekledikleri vardır.
(2) Bu seçimler İsrail için de çok ama çok önemlidir. Ortadoğu’da gerçek, âdil, kalıcı bir barış isteyenler seçimleri kazanırlarsa İsrail’in işi zor olacaktır.
(3) AB seçimlerle yakından ilgilenmektedir.
(4) Sabataycılar için de seçimler bir hayat-memat (ölüm kalım) meselesidir,
(5) Büyük BEYAZ sermaye çok yakından ilgileniyor.
(6) Siyasete hiç karışmaması gereken, ABD ve İsrail ile derin ilişkileri ve işbirliği olan dinî bir cemaat seçimlerde sanki bir siyasî partiymiş gibi hummalı bir faaliyet göstermekte ve taraf tutmaktadır.
(7) Yine, seçimlerle hiç ilgilenmemesi gereken önemli bir devlet kurumu ve gücü de böyledir.
Cumhuriyet tarihinde bir kısmı düzmece, bir kısmı çoğulcu ve gerçek birçok seçim yapılmıştır. Bu seçim, onların hepsinden önemlidir. Türkiye halkı bu seçimlerde isabetli, doğru, olması gerektiği gibi bir tercih yapamaz; Allah saklasın yanlış, ters bir tercih yaparsa ülkesinin ve devletinin kuyusunu kendi elleriyle kazmış olacaktır.
Halk sandıklara gider, oyunu atar, seçilenler iktidar olur, millî irade böylece yerine gelmiş olur... Ne kadar aldatıcı, ne kadar yanlış bir izah... Halk yanılmaz, yanlış ve hatâ yapmaz değildir. Önümüzde tarihimizin en hayatî seçimi vardır. Büyük bir yanlış, büyük felâketler getirecektir.
Bu sefer halk yığınları çok zor durumdadır. Bir kere kötü medya tarafından, kötü eğitim tarafından milyonların beyinleri yıkanmıştır. Toplum, hafızasını yitirmiştir. Birkaç sene önce “Keşke ellerim kırılsaydı da onlara oy vermeseydim...” diyenler şimdi “Filancalara çok kızdığım için yine onlara oy vereceğim...” şeklinde konuşuyor.
Halk şaşkınlık içinde kalırsa ne demokrasinin kıymeti kalır, ne de çoğulculuğun.
Bu seçimlerde DOĞRULUK-DÜRÜSTLÜK kavramı ve değeri üzerinde konuşulmuyor. İyi ve temiz idare konusunda 10 üzerine 3 küsur not almış bir ülkede temizlikten bahs edilmiyorsa o ülke batmış demektir.
Seçimlere birkaç gün kala taraflar büyük gürültü bombaları patlatacaktır.
Ortaya çok vahim yolsuzluk dosyaları çıkartılacaktır. Böyle yüzlerce dosya yıllardan beri derin (DERİN) dondurucularda bekletilmekte idi.
Bir tarafı vurmak için birileri gizli cephanelikleri bulup kamuoyunu heyecan içinde bırakacaktır.
Evet seçimlere birkaç gün kala eteklerdeki bütün taşlar boşaltılacaktır.Bu seçimlerde akıl almaz paralar harcanmaktadır. Kazanırlarsa, 1 koyanlar 100 kazanacaktır.
Siyasî partilerden birinin sahibinin dış bankalardaki gizli hesapları bulunacak, pazara çıkartılacak, gözler önüne serilecek. Gizli hesaplar, kara paralar sadece onlar mıdır?
Türkiye halkı bu seçimlerde YANLIŞ, HATÂLI, İSABETSİZ bir tercih yaparsa intihar etmiş, ilmiği boynuna kendi elleriyle geçirmiş olacaktır... Haydi hayırlısı!..:yes:

............................M.Şevket EYGİ ..........YAZAR..........
.............................(ÖNCEKİ yazımızda yazara aittir.)..........

AHLAR ÇİKSİN
21-07-2007, 15:18
İstikrarlı hükümet gelirse faiz hemen 2-3 puan düşerSuzan Sabancı Dinçer, Türk ekonomisinin son 5-6 yılda büyük bir istikrar kazandığını belirterek “Türkiye son yıllara kadar çok patinaj çekti. Bugün istikrarlı ama gelecek on yılda yapılacakların çok önemi var. Seçimlerden istikrarlı bir sonuç çıkar ve reformlara devam edilirse Türkiye’nin geleceği çok parlak” dedi. Dinçer, istikrarlı bir hükümet kurulması halinde faizlerin seçim sonrasında hemen 2-3 puan düşebileceğini de belirterek, “Kamu kağıtlarına gelen yabancı ilgisi bunu gösteriyor” diye konuştu.
İlk kez 10 yıl önce Güney Amerika’da kurulan daha sonra özellikle gelişmekte olan ülkelerde ofisler açan Endeavor’un hedefi etkin girişimcileri tesbit ederek desteklemek.
Dinçer’le Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan istihdamın arttırılması girişimcilerin nasıl gelişeceği, nasıl destekleneceğini konuşurken doğal olarak ekonomiye de değindik.
Dinçer, Türkiye’nin son 5-6 yılında doğru politikaların uygulandığını, IMF programı, Avrupa Birliği süreci ve dünya ekonomisinde yaşanan konjonktürle birlikte de ciddi bir istikrar yakalandığını söylüyor. Bu tarihe kadar çok patinaj çeken Türkiye için bundan sonrasının önemli olduğunu dile getiren Dinçer, “Seçimlerden kim çıkarsa çıksın görevi Türkiye’nin refahını arttırmaktır. İstikrarlı bir hükümet çıkar reformlara devam edilirse Türkiye’nin geleceği çok parlak” dedi.
Türkiye’nin en büyük holdinglerinin ikinci ve üçüncü kuşağı bir dernek buluşturdu. Endeavor Derneği’nin kuruluş öyküsü nedir? Bu kadar başarılı işadamlarını, işkadınlarını biraraya getiren amaç nedir?
Merkezi New York’ta bulunan Endeavor, bu sene dünyada 10’uncu yılını kutluyor. Faaliyetlerine ilk olarak Güney Amerika’da başladı. Şu an Arjantin, Brezilya, Şili, Kolombiya, Meksika, Uruguay, Güney Afrika ve Türkiye’de çalışmalarına devam ediyor. Türkiye Avrupa’daki ilk ofis olarak kuruldu. Bölgedeki diğer ülke ofislerinin kuruluş çalışmalarına destek verecek. Genişleme planı içinde bir sonraki hedef ülkeler arasında Hindistan ve Mısır var.
Endeavor gelişmekte olan ekonomilerin değişimine, etkin girişimcileri tesbit edip destekleyerek katkıda bulunuyor. Etkin girişimciler büyük fikirlere ve etkin planlara sahip. Bu girişimciler yüzlerce hatta binlerce kişilik istihdam sağlayan yüksek büyüme gücüne sahip şirketler yaratma potansiyeline sahip oluyor. Türkiye’de de bu girişimcileri bulmak için çalışıyoruz. Bu girişimcilere dünya çapında stratejik danışmanlık sunarak ve sermayeye ulaşımda aracılık yapıyoruz. Endeavor’un rehberliğinde rol modeller haline gelen girişimciler diğer girişimcileri risk alma ve yenilikçiliğe yönlenme konusunda cesaretlendirmekte ve sürdürülebilir ekonomik büyüme yaratmakta.
Küçük girişimcilerin ana sorunları dünyada farklılık gösteriyor mu? En önemli sorunlar ne?
Finans kurumları genellikle yatırımlarını büyük ya da çok uluslu şirketlerine yapıyor. Mikro finans olanakları sağlayan kuruluşlar ise toplumun en fakir kesimine kendi geçimlerini sağlayacak kadar gelir yaratan işler için kredi sunuyor. Arada bir boşluk mevcut. Yenilikçi büyüme potansiyeline sahip girişimciler için destekler çok sınırlı. Biz Endeavor olarak bu boşluğu doldurmaya çalışıyoruz. Mentorluğa ve desteğe erişim konusunda sıkıntı çeken etkin girişimciler ile birlikte çalışarak ekonomik kalkınmaya ve değişime ivme kazandırıyoruz.
Türkiye’de girişimci ruhu var ama kaynaklar yetersiz. Başarı hikayeleri bulmakta zorlanıyor musunuz? Artırılması için neler yapılmalı?
Türkiye’nin ve diğer gelişmekte olan ülkelerin her köşesinde becerikli ve umut vaadeden girişimcilerin olduğuna inanıyoruz. Bu girişimciler bazı zorluklarla karşılaşıyor. Karşılaştıkları sorunlar arasında örnek rol modellerinin eksikliği, yeni iş yaratma konusunda kısıtlı bilgi, sermayeye ulaşımdaki engeller, güven eksikliği ve yönetim tecrübesi ilişki eksikliği başta geliyor.
Endeavor etkin girişimciyi nasıl seçiyor?
İlk seçiminizi kısa süre önce yaptınız. Çok zorlandınız mı?
Girişimcileri seçerken şu kriterlere bağlı kalıyoruz. Yüksek büyüme ve istihdam yaratma potansiyeli. Büyük düşünme, yenilikçi ürün, hizmet, pazarlama, yönetim metodu veya bakış açısı. Takım çalışmasına açık olma, sunulan desteklerden yararlanabilme, etkin girişimcilik ruhu, vizyon ve liderlik potansiyeli. Titiz ve çok adımlı bir seçim sürecimiz var. En yenilikçi, yüksek büyüme potansiyeline sahip ve liderlik potansiyeli gösteren adaylar Endeavor girişimcileri arasına girebiliyor. İki turlu bir seçim sistemimiz var. Önce girişimciyle görüşüyoruz sonra ikinci turda girişimci Endeavor rehberleriyle görüşüyor. Kazanan ülke jürisine katılmaya hak kazanıyor. Sonra uluslararası seçim paneline göre seçim yapılıyor.
Endeavor seçtiği etkin girişimcilere yönelik destek programını hazırlamadan önce bir ihtiyaç analizi yapıyor. Bu çalışmanın sonunda belirlenen istek ve ihtiyaçlar doğrultusunda 18 aylık bir hareket planı hazırlanıyor.
Örnek var mı?
8 bin dolara başladı... 2 milyon dolarla girdi, 800 milyon dolara sattı.
Risk sermayesi kavramı da yeni yeni gündeme geliyor. Küçük şirketlerin finansman sorununa çözüm olarak gelişen bu sistem yaygınlaşıyor mu?Türkiye’de verimli bir girişimcilik ortamı yaratmanın bir parçası olarak girişimcilere yönelik finansman araçlarının geliştirilmesi için çalışıyoruz. Melek yatırımın desteklenmesi ve yapılanması konusunda projeler geliştiriyoruz. Türkiye’de yatırımcı profilini inceleyen bir araştırma başlatıyoruz. Potansiyel yatırımcıların ve etkin girişimcilerin birarada olduğu bir network yaratmak önemli bir adım. Endeavor uluslararası verilerine göre binden fazla Lemek Yatırımcı ve Risk Sermaye Grubu Endeavor Girişimcisi sıfatını geçerli değerlendirme kriteri olarak tanıyor. Bu da girişimcilere finansman girişimcilere finansman aktarımında büyük bir fırsat yaratıyor. Endeavor bir banka ya da yatırım fonu değil tabii ki. Doğrudan bir finansman yaratmıyoruz ama bu konuda net work sağlamış oluyoruz.
Türk ekonomisinin yüzde 99’unün küçük ve orta ölçekli işletmelerden oluştuğu biliniyor. Ancak bu şirketler uzun yıllar boyunca finansman kaynaklarına ulaşamadı. Şimdi durum değişiyor gibi. Akbank’ın son günlerdeki reklamı da dikkat çekici. Bu gelişmeyi nasıl yorumluyorsunuz?
Küçük ve orta ölçekli işletmelere yönelik finansman imkanlarının kısıtlı olmasının nedeni gelişmekte olan tüm ülkelerde olduğu gibi ekonomideki istikrar. Türk ekonomisi son 5-6 senedir istikrar kazandı. Bu gelişme de bu istikrarın sonucudur. Faizlerin çok yüksek olduğu, konjonktürün çok sık değiştiği ülkelerde yatırım yapmak, kredi vermek, kredi verdiğiniz kuruluşların durumunu izlemek çok zor.
Faizler ise ekonomik istikrarla doğrudan bağlantılı. Reel faizlerin, nominal faizlerin düşmeye başlaması, enflasyonun düşüyor olması bankaları da finans sektörünü de finans şirketlerini de KOBİ bankacılığına yönlendirmekte. Bu tür kurumların yaşayabilmeleri, büyüyebilmeleri için kredi bulmaları gerekiyor. Krediyi bulup, kara dönüştürebilmeleri için de reel faizlerin düşmesi gerekiyordu.
Oysa uzun yıllardır Türkiye’de reel faizler yüzde 30-40’lardaydı...
Evet... Türkiye’de reel faizler 30-40’lardaydı. Böyle bir ortamda hazine ana borçluydu. Bu oranlarda faiz ödeyen bir hazinemiz vardı. Böyle bir ortamda kredi stokunun büyümesi pek mümkün ve sağlıklı değildi. Faizlerin bu kadar yüksek olduğu bir ortamda yatırımcı da parasını bankaya, hazine bonosuna yatırmayı tercih ediyordu. Çünkü getiri çok yüksekti. Böyle bir ortamda kişiler neden risk alsınlar ki. 'İş mi yapayım, Hazine’ye mi vereyim' diye düşündüğünde ikincisi çok daha kuvvetli çıkıyordu.
Faizlerin düşmesiyle şimdi normalleşme başladı mı? Bankalar asli işlerine mi dönüyor?
Şimdi reel faizlerin düşmesiyle yatırımcı da artık sepetini dağıtmak, getirisini arttırmak istiyor. Bu tip ülkelerde bu tip ekonomilerde faizler düştükçe, iş yaratan değer daha çok artar. Şu anda borsadaki hareketler de bunu gösteriyor. Şirketlerin değeri artıyor. Bankalar da şimdi tekrar asıl işlerine dönüyor. Olması gereken noktaya geliyor. İşlerin değeri faizler düştükçe daha fazla artar. Bu koşullarda da yatırımcı genelde kaynağını işe yatırmaya başlar. Bu da girişimcileri destekleyen kuruluşlar için tam zamanıdır. Endeavor da tam zamanında oluşmuş bir kurumdur. 4 sene önce olsaydı kurucu üyeleri ne kadar iyi de olsa başarılı olamazdı. Ama bugünkü noktada çok doğru zamanda kurulmuştur. Türkiye şimdi buna hazırdır. 5 senenin sonunda istikrar yakalanmıştır. Ancak önümüzdeki dönem çok önemlidir.
Türk ekonomisindeki istikrara nasıl ulaşıldı. Doğru politikalar uygulanarak mı, yoksa dünya konjonktüründe zaten bu süreç yaşanıyordu Türkiye’de yararlandı mı diyebiliriz?
Doğru işler yapılmadan buralara gelinmezdi. Dünya konjontürü de olumluydu. İkisi birlikte ilerledi. Evet, dünyada likidite fazlası var ama bazı ülkelere bakıyoruz oralara bu sermaye hiç gitmiyor. Neden gitmiyor? Reel istikrarsızlık, politik sorunlar nedeniyle gitmiyor. Politikalarda istikrar, ekonomik program çok önemliydi. IMF programı Türkiye’ye çok yaramıştır. Avrupa Birliği (AB) konusunda yapılan reformlar, alınan yollar daha çok yolumuz olmasına rağmen olumlu yansımıştır. Buna karar verebilen bir hükümetin olması eklenince Türkiye bu istikrarı yakalamıştır.Bu istikrarın sürmesi neye bağlı?
Türkiye’nin çok azimli olması gerekiyor. 72 milyon nüfusu Türkiye için bir kazançtır, potansiyeldir. Ama nasıl bir kazançtır? Bu ülkede ekonomik istikrar varsa politik istikrar varsa, alınacak kararları, yapılacak reformları azimle, ciddi bir şekilde uygulayabilecek bir kurum varsa kazançtır. Türkiye son 5 yılda çok büyük yol katetmiştir. Geçen iki senede gelen yabancı sermaye miktarı, son 20 seneye eşittir. Ama dünya çapına baktığınızda bu çok önemli bir rakam değildir. Tabii şimdi Türkiye’nin önündeki 5-6 hatta 10 senesi çok önemli. Bu dönemde herhangi bir kaza yapmazsa, gerek sosyal gerek ekonomik reformları ciddi ve doğru bir şekilde uygularsa Türkiye’nin bulunduğu yer itibariyle ben geleceğini çok parlak görüyorum. Genç ve girişimciliğe yatkın bir nüfus, iyi eğitimli bir nüfus büyük avantajdır. Ayrıca Türkiye doğu ve batı arasında olmasıyla, müslüman ve laik olmasıyla sentez bir ülkedir.Gelecek on yıl önemli dediniz. Çok yakın bir tarihte seçimler gerçekleşecek. Seçim sonrası için kaygılarınız var mı? Neler öneriyorsunuz?
Ben öncelikle seçimlerin Türkiye’ye hayırlı olmasını dilemek istiyorum. Demokratik sistemde sonuçlara herkesin saygı göstermesi lazım. Ama herkesin hem oy verenlerin, hem oy isteyenlerin, hem meclise girecek partilerin büyük bir sorumluluğu var. Hepimizin sorumluluğu ülkemizi daha iyiye daha başarıya götürmek. Sonuçları şu anda görmek zor. Arzum seçim sonucunda istikrarlı bir sonuç çıkması. Türkiye’nin herhangi bir şekilde patinaj çekmemesi. Çünkü Türkiye son 20 yıla baktığınız zaman, son 6 seneyi çıkarırsak çok patinajlar çekti. Dünya konjonktründe haketmediği kadar gerilere düştü. Türkiye pırıl pırıl bir ülke. Büyük bir potansiyeli olan bir ülke, bu ülkenin konumundaki hakettiği yeri alabilmesi için hep birlikte hareket etmemiz gerekir. Demokrasinin en önemli başarısı refahın artmasını sağlamaktır. Seçenlerle seçilenler arasındaki ilişkinin sağlam olması gerekiyor.
Türk ekonomisinde istikrar sağlandı ama reel faizler hala dünyanın en yüksek oranlarında. Sıcak para tartışmaları da sürüyor. Faizler düşecek mi?
Faizler gerçekten yüksek. Bunu hep söylüyoruz. Ancak son enflasyonun iyi çıkması, düşmüş olması çok pozitif. Seçimlerde istikrarlı bir sonuç çıkarsa, önümüzdeki dönemin istikrarı faizleri pozitif etkileyecektir diye düşünüyorum. Seçimden sonra istikrarlı bir hükümetin olması halinde faizlerin 2-3 puan aşağı hemen düşebileceğini tahmin ediyorum. Zaten bunu da şu anda ihalelerde görüyoruz. Türkiye’ye gelen yabancı sermayeden kamu kağıtlarına gelen taleplerde çok ciddi bir artış var. Seçimlerin sonuçları çok etkileyici olacaktır.
Cari açık da büyük sorun. Sürdürülebilir olması yeterliymiş gibi bir kanı var. Kalıcı olarak çözüm nedir?
Cari açığın kalıcı çözümü ancak üretimin artmasıyla olur. Bu da istihdamın artmasını sağlar. Türkiye’ye gelen yabancı sermaye en üst katmandan geldi. Önce en regüle sektör bankacılığa geldi. Mevcut iyi şirketler satılıyor, el değiştiriyor. Bu yatırımların istihdam yaratacak yatırımlara dönmesi için istikrar çok önemli. Türkiye’de yeni yatırımlar yapılması, orta sınıfın refahının artıyor olması lazım. İşte burada yine bizim gibi girişimciliği destekleyen firmalara büyük görev düşüyor.
Endeavor Türkiye ilk Uluslaraarası Seçim Paneli’ni 10-12 Haziran’da İstanbul’da gerçekleştirdi. 10 şirket 19 girişimci arasından yemeksepeti.com, Dükkan, Pozitron ve Pi Works Endeavor Girişimcileri olarak seçildi. Endeavor Türkiye Ofisi Genel Sekreteri Didem Artop, uluslararası değerlendirmede Türk girişimcilerin tutkulu, hızlı ve büyük düşünmeleriyle farklılaştığını ve global bakış açısına sahip olduklarının ortaya çıktığını söylüyor.

Referans Gazetesi 17.07.2007:thumbsup:

jaleozgenturk@referansgazetesi.com

bugra54
21-07-2007, 19:33
Leyla Zana: Söylediklerime kızanlar 5-10 yıl sonra bunu uygulayacaklar
Kapatılan DEP'in eski milletvekili Leyla Zana, ''İnancım şu ki söylediklerime bugün kızanlar, 5 ya da 10 yıl sonra bunu gerçekleştirecek ve uygulayacaklar'' dedi.
Demokratik Toplum Partisi'nin (DTP) bağımsız adaylarına destek vermek üzere Van'a gelen Zana, Bostaniçi Beldesi Belediye Başkanı Gülcihan Şimşek, bağımsız milletvekili adayı Fatma Kurtulan ve partilerle birlikte Cumhuriyet Caddesi'ndeki esnafı ziyaret etti.
Zana, Iğdır'da yaptığı konuşmayla ilgili gazetecilerin sorularını yanıtlarken, Türkiye'nin bölünmemesi gerektiğine inananlardan biri olduğunu belirterek, ''Ben bu halkın diliyim. Aynı zamanda halkımın da beklentilerini dillendirdim. Türkiye'nin geleceğini de orada görürüm. Türkiye'nin çıkarını bunda buluyorum. İnancım şu ki, (söylediklerime) bugün kızanlar 5 yıl sonra ya da 10 yıl sonra bunu gerçekleştirecekler ve uygulayacaklar'' dedi.
Bir gazetecinin, açıklamalarının partinin mi yoksa kendisinin mi fikri olduğunu sorması üzerine Zana, şu yanıtı verdi:
''Söylediklerim tümüyle kendi fikrimdir. Parti bu fikrimi destekler mi desteklemez mi onların bileceği bir şeydir. Ahmet Türk demek sadece parti demek değildir. Partimiz içinde de değişik görüşler var.''

BUDA BİZİM SUÇUMUZ HALKLAR ÖZGÜRLÜK

AHLAR ÇİKSİN
01-08-2007, 19:41
Sünni-Alevi evliliğinde mutluluk nasıl sağlanabilir?

Bu konuya girmeden önce önemli bulduğum bir hususu baştan ifade etmeliyim. Biz en başta Alevi-Sünni kardeşliğinin kuvvetlenmesini arzuluyor, akrabalıklarla kaynaşıp birleşmeyi faydalı buluyoruz. Bu ülkede bu yakınlaşmaya ihtiyaç vardır.
Birlikten, kardeşlikten, hoşgörü ve geniş anlayıştan zarar gelmez, fayda ise kesindir. Herkes kendi yorumuyla baş başa kalıp başkalarına da saygı duysa mesele biter. Ancak baştan böyle düşündüğümüz halde konunun içine girdiğimizde karşımıza bazı sosyolojik gerçekler çıkar ve bunları bir yuvanın huzuru, mutluluğu için konuşup düşünmek zorunda olduğumuzu da anlarız. Şöyle ki:

Aile içinde karşılıklı fikir ve inanç birliği olması halinde huzur ve saadet söz konusu olur. Şayet böyle bir fikir ve inanç birliği yoksa huzur ve mutluluğun var olacağını sanmak da sebepsiz iyimserlikten başka bir manaya gelmez. Zıt düşünce sahiplerinin mutlu yuva kuracaklarını söylemek bilmem ne kadar gerçekçi olur. Nitekim bazen aynı anlayışta olan Sünni evlilerin dahi hayatı çekilmez hale getirip yuvayı yıktıklarına şahit olurken, zıt inanç ve düşüncede olanların birlikte mutlu olacaklarını nasıl iddia edebiliriz?.

Bu sebeple Alevi ile Sünni gençlerin yuva kurarken mutluluklarını sağlayacak ortak noktalarının var olup olmadığını tespit etmek zorundayız. Bunu düşünmeye mecburuz. Var mı inançta, yorumda ters düşürmeyecek, geçimi bozmayacak miktarda birlik, beraberlik? Varsa mesele yoktur. Yoksa işte o zaman mesele vardır.

- Var mı, yok mu?

- Onu ben bilemem. Ancak taraflar bilirler. Çünkü onlar bir araya gelecek, buluşacakları ortak noktalarını konuşacak, vazgeçilmezlerini kendileri tespit ederek karar vereceklerdir. Ortak inançlarını baştan tespitte zaruret derecesinde ihtiyaç vardır. Taraflar vazgeçilmezlerini baştan konuşur da anlaşamayacaklarını baştan tespit edip geriye çekilirlerse araya bir husumet girmez. Ancak baştan bunları konuşmaz, dönülemeyecek yerlere vardıktan sonra zıtlıklarını fark ederek geriye çekililerse araya husumet girebilir. Bu sebeple baştan mutlaka konuşmalılar ortak inançlarını.

- Nasıl tespit edebilirler ortak oldukları inançlarını?

Bizim anladığımıza kadarıyla Alevi demek Ali'yi seven demektir. Ali'yi seven ise İslam'ı Ali'nin anladığı gibi anlar, Ali'nin inandığı gibi inanır.

Akla bu değerlendirmeler gelmektedir. Şayet Alevi olduğunu söyleyen taraf da böyle düşünüyor da: "Ben de İslam'ı, bağlısı olduğum Ali'nin anladığı gibi anlıyor, onun azize hanımı Fatıma validemizin anladığı aile hayatını ortak nokta olarak kabul ediyorum" diyorsa, bunu da durumu geçiştirmek için değil de gerçekten de böyle inandığı için söylüyorsa bunların evlenmesinde mutluluk söz konusu olabilir. Çünkü Sünni genç de İslam'ı Ali'nin ve Fatıma validemizin anladığı gibi anlıyor, onun aile hayatını kendine örnek alıyor.

Ehli beytin bu iki örneğinin hayatları ise Kütüb-i Sitte hadisleri ve Diyanet'in yayınları ile net bir şekilde anlatılmıştır. Bu sebeple tarafların baştan bu örnekleri iyi konuşup ortak noktalarını açıkça tespit etmeleri gerekmektedir. Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın Müslümanlığı buluşacağımız ortak noktamızdır. Hadisler ve siyer kitapları da bu örnek hayatı açık ve net şeklide bizlere anlatmış, biz onları örnek alıyoruz aile hayatımızda, diyebilmeliler. Böylesine açık ve net bir örnekte ortaklıkları varsa mutluluk da vardır. Şayet aile hayatında örnekleri yoksa, örneği olmayan aile hayatını kime göre düzenleyecekler, hangi değerler etrafında birlik kurup zıtlaşmalardan kurtulacaklardır?.. Biri bir örneği esas alıyor, öteki bunun aksini savunuyorsa ortak nokta nasıl bulunacak, anlaşma nasıl sağlanacak?

Taraflar bunları baştan konuşup tespitte bulunmalılar sıhhatli karar verebilmek, mutlu yuva kurabilmek için...


01 Ağustos 2007, Çarşamba
AHMED ŞAHİN
a.sahin@zaman.com.tr

AHLAR ÇİKSİN
01-08-2007, 19:46
Seçime uymayan karargâh hesabı

Seçimler üzerinden daha 10 gün geçmedi, seçimlerde rol oynayan faktörlerin doğru tespiti bir kenara bırakıldı. Modern toplum balık hafızalıdır, önemli de olsa bir konunun kitlelerin hafızasında yer bulma süresi en çok 23 gün olarak hesaplanır. Bunun anlaşılır bir izahı olsa da, 'aydınlar'ın ve bilim adamlarının hayret ve merak saiklerinin bu kadar zayıflamış olması vahim bir durumdur.
AK Parti'yi bir daha iktidara getiren seçim konusunda iki ana hüküm verildi: İktidar partisi ve taraftarı yazarlar "AK Parti başarılı bir 4,5 yılın ödülünü kazandı" dedi; özellikle CHP yanlısı iktidar seçkinleri "bu halk adam olmaz, seçim sonuçları akılla açıklanamaz" deyip işin içinden çıktılar.

Bu iki hüküm de tatminkar değildir. Rahmetli Bediüzzaman'ın tasnifiyle "Ehl-i rahat" zihinleri tatmin eder sadece. "Ehl-i taharri" sahibi zihinler asıl gerçeğin peşinden koşmak zorunda. Basit hükümlerle yetinsek kendimizi ve başkalarını yanıltmış oluruz. Ayrıca balık hafızalı modern toplumun determine edilmesi herkesin "Ehl-i rahat zihinli kitleler" haline getirilmesiyle mümkündür.

Benim cevabını aradığım soru şu: AK Parti'nin bazı konularda başarılı olduğunda hiç kuşku yok. Fakat asıl bir iktidarı tayin etmeye yarayacak hakiki sebepler bu seçimlerde sahiden rol oynadı mı? Ben bu sorunun cevabının verildiği kanısında değilim, kendimi ikna etmedikçe başkalarına açıklayıcı bir çerçeve sunamam. Elimizdeki veriler zihnimizi kışkırtmaya devam ediyor. Şöyle ki:

28 Mart 2004 yerel seçimlerinde AK Parti'nin Türkiye'nin genelinde il genel meclisi oyları yüzde 41,7 idi. Fakat 2005'ten itibaren düşüşe geçti. Bir ara İstanbul'da oy oranı yüzde 21'e kadar indi. 2006 ve Nisan-2007'ye kadar bu düşüş sürdü. Düzenli olarak yükseliş ve inişleri takip eden A8G Araştırma Şirketi'nin -bana göre güvenilir- verileri şöyle:

17-20 Haziran 2006: Yüzde 24,6; 9-10 Eylül 2006: 23,5;16-17 Aralık 2006: 30,1; 20-21 Ocak 2007; 34,0; 17-18 Şubat 2007: 32,9; 17-18 Mart 2007: 31,7; 28-29 Nisan 2007: 40,8; 19-20 Mayıs 2007: 39,3; 9-10 Haziran 2007: 37,9; 23-24 Haziran 2007: 38,3; 30 Haziran-1 Temmuz 2007: 37,5; 7-8 Temmuz 2007: 39,1; 14-15 Temmuz 2007: 41,8.

Bu tablo bize Mart-2007'ye kadar AK Parti'nin yüzde 24 ile 31 arasında seyrettiğini gösteriyor. 27 Mart 2007 günü Başbakan'a sunulan bir araştırmada AK Parti'nin oyları yüzde 28,3 idi. 27 Nisan 2007 gecesi bir muhtıra verildi. 28-29 Nisan günlerinde AK Parti'nin oyları bir anda tam 10 puan artıp yüzde 40,8'e çıktı. Seçime girdiğimiz son haftada ise oylar yüzde 41,8 idi.

Oyları yüzde 41,8'den 46,5'e çıkartan olaylar ise şunlardır:
1) Erbakan Hoca'nın Çağlayan meydanındaki konuşmada bağlamı dışında kullanılan "Bizans çocukları" tanımlaması;
2) İbrahim Tatlıses'in "18'lik Bodrumlu kızlar" ve bunun on bin civarında etkili kişinin GP'den istifa etmesi ve diğer GP sempatizanları üzerinde doğurduğu olumsuz etki;
3) Leyla Zana'nın seçime iki gün kala yaptığı rijid konuşma;
4) İran'la imzalandığı açıklanan Doğalgaz Ön Mutabakat" anlaşması ve hükümetin biz "Amerika'ya rağmen bunu hayata geçirme iradesine sahibiz" yönündeki kararlılık açıklaması;
5) Başbakan'ın Isparta konuşmasında "Ya tek başıma iktidar olurum veya istifa ederim" deyip CHP dışındaki bütün parti seçmenlerine çektiği rest.
Kanaatimce bu beş faktör, 27 Nisan postmodern muhtırasından sonra oylarını yüzde 31'lerden yüzde 41'e çıkartan AK Parti'ye 6,5 puan daha ilave etmiştir. :silly:

AK Parti'nin başarıları yanında asıl onu 46,5 çıkartan faktörün "tepki ve korku unsurları" olduğu doğruysa -rakamlar bunu teyid ediyor-; pekiyi, bu iki faktörü ortaya çıkaranların ve elbette AK Parti'ye karşı olanların hesabı neydi: Belli ki birileri "bir ev"de (karargah) bir hesap yaptı, hesap "çarşı"ya uymadı. "Çarşıya uymayan bir hesap" yapmak kimin fikriydi ve şimdi bu hesabı yapanlar acaba ne düşünüyor.
ALİ BULAÇ
a.bulac@zaman.com.tr
01 Ağustos 2007, Çarşamba

AHLAR ÇİKSİN
02-08-2007, 19:40
Uyuşturucu ile mücadelede tarihi karar
Yargıtay 10. Ceza Dairesi, tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri öngörülen uyuşturucu kullanma eyleminin, uyuşturucu bulundurma suçunun güçlü bir kanıtı olduğu gerekçesiyle cezalandırılması gerektiğine hükmetti.

Zeytinburnu 3. Asliye Ceza Mahkemesi, ''kullanmak için uyuşturucu bulundurmak'' suçundan yargılanan ve tıbbi tahlil sonucu uyuşturucu kullandığı saptanan bir sanığı Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 191/1. maddesi uyarınca 1 yıl hapis cezasına ve 191/2. maddesi uyarınca tedavi ve denetimli serbestlik tedbirlerinin uygulanmasına mahkum etti.
Adalet Bakanlığı'nın kanun yararına bozma talebinde, TCK'nın 191. maddesinde uyuşturucu madde satın alan, kabul eden ya da bulunduranlar için cezai müeyyide öngörüldüğü, kullananlar için herhangi bir yaptırım düzenlenmediği belirtildi ve kararın bozulması istendi.
Talebi görüşen Yargıtay 10. Ceza Dairesi, kanun yararına bozma talebini yerinde görmedi.
Dairenin kararında, TCK'nın 191. maddesinin gerekçesine göre uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmanın değil, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek ya da bulundurmanın suç olarak tanımlandığı anımsatıldı.
Bir kişinin uyuşturucu madde kullanması eyleminin, rızası dışında zorla veya hileyle verilmesi durumları dışında, öncelikle kendi iradesiyle bu maddeyi eylemsel ya da hukuksal olarak elde etmesini gerektirdiğine değinilen kararda, bir başka kişinin enjekte etmesi ya da içirmesinde de rıza gösterilmesinin ''uyuşturucu bulundurma'' suçunu oluşturacağı kaydedildi.
Kararda, uyuşturucu madde kullanımının tıbbi bir bulgu olarak saptandığı ve failin üzerinde ayrıca uyuşturucu madde ele geçirilememesi nedeniyle kullanılan uyuşturucuyu bulundurma eyleminin somut olarak görülemediği, algılanamadığı durumlarda, varlığı kesin bir olgu olan ve yasada suç olarak tanımlanan bulundurma eyleminin yok sayılmasının mümkün olmadığı belirtildi.
-''EŞİTLİK İLKESİNE AYKIRI''-
Bir kişide uyuşturucu madde kullanımının tıbben saptanmasının uyuşturucu madde bulundurmayı ortaya koyan güçlü bir kanıt niteliği taşıdığına işaret edilen kararda, bu durumda failin ''uyuşturucu madde bulundurmak'' eyleminden cezalandırılması ve ayrıca tedavi ve denetimli serbestlik tedbirlerinin uygulanmasına karar verilmesi gerektiği kaydedildi.
Kararda, ''Aksi görüşün kabulü halinde, hayatında hiç uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmayıp ilk kez ve belki de basit bir merakla uyuşturucu veya uyarıcı madde bulundurup henüz kullanmayan bir kişiye bulundurmak suçundan ceza verilecekken, sürekli kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde bulunduran, ancak olay anında üzerinde bu madde ele geçirilemeyen kişilere hapis cezası verilemeyecek olması eşitlik ilkesine açıkça aykırılık oluşturacaktır'' denildi.

02 Ağustos 2007, Perşembe

AHLAR ÇİKSİN
05-08-2007, 12:13
CHP'nin altı sebebi

CHP'nin seçim yenilgisinin tek gerekçesi var: Liderlik. Ve bu yenilginin gerekçesi geçmişe ait değil; bugün de hükmünü icra ediyor. CHP'yi bu ağır hezimete sürükleyen liderlik, bu yenilginin sebebi olan siyaset yapma tarzı ile hâlâ sonuç almaya çalışıyor. Baykal kendisini hezimete sürükleyen şeyleri tekrarlıyor: "Kriz çıkartmak", dün oy almak içindi, bugün koltuğunu muhafaza etmek için. Baykal, genel başkanlığı kurtarmak için gündem değiştirmeye çalışıyor. Seçim hezimetinin ana gerekçesi olan cumhurbaşkanlığı seçim krizini, gündemi değiştirmek için parti içi muhalefetin önüne taktik bir hamle olarak sürüyor. Söylediklerinin cumhurbaşkanlığı seçimine hiçbir etkisi yok; dönüp AK Parti'ye veya diğer partilere bir mesaj vermiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerinden, koltuğunu hedefleyen muhalefete bir set çekmeye çalışıyor. Kullandığı gerekçeyi bile değiştirmeye ihtiyaç duymuyor: "Çatışma tehdidi". Çözümü de aynı: Uzlaşma. Baykal'ın yeniden ısıttığı bu polemiği, parti içindeki sorunları çözmek için dışarıda bir kriz yaratarak tırmandırma taktiğine sıradan bir örnek olarak almalıyız.

"Uzlaşma olmazsa tekrar çatışma ve gerginlik dönemi başlar. Kurumlar arasında huzursuzluk çıkar." diyor, tam da eleştiri oklarını alacağı Parti Meclisi toplantısı öncesinde. Ortada, cumhurbaşkanlığı seçimine dair, CHP'nin kararını bekleyen bir durum yok. Gündemde sadece CHP'nin aldığı seçim sonuçlarının tartışılacağı Parti Meclisi toplantısı var. O zaman "çatışma" mesajı kime? Parti Meclisi'ne mi? "Kurumlar arasında huzursuzluk çıkar" sözü, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni "ne duruyorsunuz" diyerek huzursuz etmekten başka anlam taşıyor mu? Bu sözün Parti Meclisi öncesi söylenmesinin sebebi ne? Başta Sarıgül olmak üzere bir taraftan muhalefet cephesine göz dağı vermek, öbür taraftan güya "Kurumlar"a "sizin adamınız benim" mesajı göndermek değil mi?

Baykal'ın "uzlaşma" tanımının da giderek daraldığı görülüyor. Zaman değişiyor, şartlar değişiyor, dengeler değişiyor. Baykal ise her şeyin aynı kaldığını düşünüyor. DTP'den söz ederken; "AK Parti kimi koyarsa aslan gibi destekleyecek. Başka bir partimiz de (Ne kadar gizemli bir üslup değil mi? MHP'nin ismini vermemeyi başarıyor) "Biz de Genel Kurul'a gireceğiz" dedi. Mesele yok. İstediğini koyar ve seçtirir." Bu sözler, seçimlere dair bütün öngörüleri boş çıkan bir köşe yazarına değil, "uzlaşma" arayan Baykal'a ait. Ve Baykal son darbeyi şu sözlerle vuruyor: "Sakın ha yanlış yapma...Türkiye'nin cumhurbaşkanını bir parti içi konu gibi ele alma. Gel bizimle konuş." Bu sözler gerçekten bir darbe; ama ne AK Parti'yi ne de cumhurbaşkanlığı seçimini hedef alıyor. Baykal Parti Meclisi üyelerinin önüne, "ben, evet ben, sadece ben "kurumlar"ı da seferber ederek, krizi tırmandırarak, CHP'yi AK Parti'nin tek muhatabı haline getirerek "uzlaşma"yı gerçekleştiririm" iddiasını koyuyor.

Durup tekrar soralım: Baykal'ın "kaynaşma, bütünleşme ve barış" yolu olarak sıraladığı bu sözlerin, cumhurbaşkanlığı seçimi ile herhangi bir bağlantısı var mı? Meclis CHP olmadan cumhurbaşkanını artık, Anayasa Mahkemesi'nin "367 kararı ile tanımladığı uzlaşma"ya göre seçebilecek durumda değil mi? O zaman "Kurumlar" üzerinden "çatışmayı tahrik eden" bir siyasî parti lideri ile uzlaşılır mı? Daha ötesi Türkiye'de hangi cumhurbaşkanı böyle bir uzlaşma ile seçilmiş?

CHP'nin seçim yenilgisi için bulduğu altı gerekçe; aslında seçim sonuçları için CHP'lilerin tekrarladığı "mantığa veya akla uygun değil" gerekçesinden başka bir şey değil. "Halk akla uygun karar vermedi", yani "aptalca karar verdi" hükmü nasıl açıklanabilir? İddiaya göre "tarikatlar, ikinci cumhuriyetçiler ve belirli odaklar iktidarı desteklediler"; halk da "aptal olduğu" için onlara inandı.
Bu "altı mantıklı gerekçe"ye göre "mantıklı olmayan" halkın yarısı, "akıl dışı" bir karar vererek AK Partili oldu. Gerçi bu altı gerekçenin açıklamasında, CHP'ye ait gerekçelerin daha sonra tarafsız bir araştırma ile belirleneceği söyleniyor. Ama ortada, taktiği stratejinin üstünde tutan bir "köylü kurnazlığı" durmuyor mu? Amaç, sağlıklı gerekçeler bulmak değil, hezimet sonrası yükselen hesaplaşma dalgasını durdurmak.

CHP'nin seçim yenilgisinin tek gerekçesi var: Liderlik. Ve bu yenilginin gerekçesi geçmişe ait değil; bugün de hükmünü icra ediyor. CHP'yi bu ağır hezimete sürükleyen liderlik, bu yenilginin sebebi olan siyaset yapma tarzı ile hâlâ sonuç almaya çalışıyor. Baykal kendisini hezimete sürükleyen şeyleri tekrarlıyor: "Kriz çıkartmak", dün oy almak içindi, bugün koltuğunu muhafaza etmek için. Baykal, genel başkanlığı kurtarmak için gündem değiştirmeye çalışıyor. Seçim hezimetinin ana gerekçesi olan cumhurbaşkanlığı seçim krizini, gündemi değiştirmek için parti içi muhalefetin önüne taktik bir hamle olarak sürüyor. Söylediklerinin cumhurbaşkanlığı seçimine hiçbir etkisi yok; dönüp AK Parti'ye veya diğer partilere bir mesaj vermiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerinden, koltuğunu hedefleyen muhalefete bir set çekmeye çalışıyor. Kullandığı gerekçeyi bile değiştirmeye ihtiyaç duymuyor: "Çatışma tehdidi". Çözümü de aynı: Uzlaşma. Baykal'ın yeniden ısıttığı bu polemiği, parti içindeki sorunları çözmek için dışarıda bir kriz yaratarak tırmandırma taktiğine sıradan bir örnek olarak almalıyız.

"Uzlaşma olmazsa tekrar çatışma ve gerginlik dönemi başlar. Kurumlar arasında huzursuzluk çıkar." diyor, tam da eleştiri oklarını alacağı Parti Meclisi toplantısı öncesinde. Ortada, cumhurbaşkanlığı seçimine dair, CHP'nin kararını bekleyen bir durum yok. Gündemde sadece CHP'nin aldığı seçim sonuçlarının tartışılacağı Parti Meclisi toplantısı var. O zaman "çatışma" mesajı kime? Parti Meclisi'ne mi? "Kurumlar arasında huzursuzluk çıkar" sözü, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni "ne duruyorsunuz" diyerek huzursuz etmekten başka anlam taşıyor mu? Bu sözün Parti Meclisi öncesi söylenmesinin sebebi ne? Başta Sarıgül olmak üzere bir taraftan muhalefet cephesine göz dağı vermek, öbür taraftan güya "Kurumlar"a "sizin adamınız benim" mesajı göndermek değil mi?

Baykal'ın "uzlaşma" tanımının da giderek daraldığı görülüyor. Zaman değişiyor, şartlar değişiyor, dengeler değişiyor. Baykal ise her şeyin aynı kaldığını düşünüyor. DTP'den söz ederken; "AK Parti kimi koyarsa aslan gibi destekleyecek. Başka bir partimiz de (Ne kadar gizemli bir üslup değil mi? MHP'nin ismini vermemeyi başarıyor) "Biz de Genel Kurul'a gireceğiz" dedi. Mesele yok. İstediğini koyar ve seçtirir." Bu sözler, seçimlere dair bütün öngörüleri boş çıkan bir köşe yazarına değil, "uzlaşma" arayan Baykal'a ait. Ve Baykal son darbeyi şu sözlerle vuruyor: "Sakın ha yanlış yapma...Türkiye'nin cumhurbaşkanını bir parti içi konu gibi ele alma. Gel bizimle konuş." Bu sözler gerçekten bir darbe; ama ne AK Parti'yi ne de cumhurbaşkanlığı seçimini hedef alıyor. Baykal Parti Meclisi üyelerinin önüne, "ben, evet ben, sadece ben "kurumlar"ı da seferber ederek, krizi tırmandırarak, CHP'yi AK Parti'nin tek muhatabı haline getirerek "uzlaşma"yı gerçekleştiririm" iddiasını koyuyor.

Durup tekrar soralım: Baykal'ın "kaynaşma, bütünleşme ve barış" yolu olarak sıraladığı bu sözlerin, cumhurbaşkanlığı seçimi ile herhangi bir bağlantısı var mı? Meclis CHP olmadan cumhurbaşkanını artık, Anayasa Mahkemesi'nin "367 kararı ile tanımladığı uzlaşma"ya göre seçebilecek durumda değil mi? O zaman "Kurumlar" üzerinden "çatışmayı tahrik eden" bir siyasî parti lideri ile uzlaşılır mı? Daha ötesi Türkiye'de hangi cumhurbaşkanı böyle bir uzlaşma ile seçilmiş?
Karşımızda duran CHP'yi ve Baykal'ı bu sözlerden yakalamalıyız. Halkın sandıkta mahkûm ettiği ne solculuk, ne sosyal demokrasi ve ne de akıl ve mantık süzgecinden geçirilmiş bir parti politikası idi. Halk, sadece kriz ile var olan, var olabilmek için sürekli kriz çıkartan bir partiyi, daha doğrusu liderliği mahkûm etti. Türkiye'yi anlayan bilim adamlarının % 20'lik CHP oyunun bu "mantık dışı" yapısını çözmeleri gerekmez mi? Sahi CHP'nin aldığı % 20 oy mantıkla nasıl açıklanabilir?

CHP'nin seçim yenilgisini altı sebebe irca etmek mümkün. O zaman altı defa "Baykal" ismini yazmak gerekir.
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
05 Ağustos 2007, Pazar

AHLAR ÇİKSİN
08-08-2007, 13:36
Enflasyon lobisi ve hurafalere ağır darbe...

Mayıs ayında yayınlanan “Enflasyon Lobisine” başlıklı yazımızda, önümüzdeki üç ayda enflasyonda belirgin düşüş olacağını vurgularken, enflasyonun bir türlü düşmemesinden cesaret alarak belirli seviyelerde düşüşe direnç olduğu hurafesini yaymaya çalışan ve bu doğrultuda kutlama hazırlıklarına başlayan lobinin heveslerinin kursaklarında kalmasının en büyük dileğimiz olduğunu belirtmiştik. Kısa sürede bu dileğimizin gerçekleştiğini gördük. Keşke başka bir şey dileseymişiz...

Temmuz ayında TÜFE % 0.73 düşüşle piyasa beklenti düzeyi olan % 0.3'lük düşüşten daha olumlu ancak bizim % 0.5’lik düşüş tahminimize yakın gerçekleşmiştir. TÜFE’de yıllık fiyat artışı son 4 ayda 4 puan gibi keskin bir düşüşle % 6.9’a gerilemiştir. Bu 2003 bazlı TÜFE endeksinin tarihindeki en düşük yıllık artışa işaret etmektedir.

Ayrıca, şimdiden hedefle uyumlu patikanın Eylül sonu belirsizlik aralığı üst sınırı olan % 7.3’ün altında kalınabileceği sinyalini vermektedir. Düşüşte büyük ölçüde giyim ve gıda fiyatlarındaki sırası ile % 0.7 ve % 7.7’lik gerileme etkili olmuştur. Burada işlenmemiş gıda fiyatlarında, önceki iki ayın birikimli % 7.5 düşüşünün üzerine, % 2.1 daha gerileme yaşandığı ve olumsuz mevsim şartlarının etkisinin beklenenin altında kaldığı izleniyor.

Enflasyonda mevsimselliğin ötesinde olumlu gelişmeler yaşandığını, çekirdek göstergeler ve hizmet fiyatları açıkça yansıtmaktadır. Merkez Bankası'nın enflasyon dinamikleri açısından önem verdiği H çekirdek fiyat göstergesindeki aylık değişim % 0.63 ile düşüş yönünde olurken, buradaki yıllık artış da % 7.55 ile önceki aya göre 1.1 puan daha gerilemiştir. İlgili göstergenin mevsimsellikten arındırılmış aylık artış hızındaki yavaşlama devam ederken, son üç ayın eğilimi yıllıklandırılmış olarak % 4.9’a, son altı ayın eğilimi ise % 7.1’e gerilemiştir.

Enflasyondaki düşüş açısından en önemli risk olarak görülen hizmet fiyatlarında ise Nisan’da başlayan iyileşmenin, Haziran’daki aradan sonra Temmuz’da yeniden güçlendiği izlenmektedir. Bizim hesapladığımız hizmet fiyatlarındaki yıllık artış, Haziran’a göre 0.7 puan gerilemeyle % 10.2 seviyesine inmiştir. En önemlisi, kira fiyat artışı % 18.6 ile Ağustos 2005’ten bu yana en düşük seviyesine inmiştir.

İç talepteki yavaşlamanın enflasyon üzerinde olumlu etkisi görülmeye devam ederken, hizmet fiyatlarındaki düşüşün yeniden başlaması ve çekirdek enflasyondaki düşüşün güçlenmesi olumlu bir görünüm getirmiştir. İşlenmemiş gıda ürünleri ve enerji fiyatlarına ilişkin riskler önemini korumakla birlikte önümüzdeki dönemde enflasyonun ana eğiliminin aşağı yönlü olmaya devam edeceği tahmin edilmektedir.
Merkez Bankası, son PPK toplantısında kısa vadeli faiz oranlarında öngörülen ölçülü indirim sürecinin yılın son çeyreğinde başlayabileceği değerlendirmesinde bulunmuş, ancak önümüzdeki dönemde dış talebe, kamu harcamalarına ve orta vadeli enflasyon görünümünü etkileyen diğer değişkenlere dair veri ve bilgi akışına bağlı olarak, olası faiz indirimlerinin zamanlaması ve miktarının farklılaşabileceğini vurgulamıştı.

Önümüzdeki aylarda seçimler öncesi mali hedeflerde oluşan sapmanın kısa vadede telafi edileceğine dair işaretlerin güçlenmesi Bankanın harekete geçmesini kolaylaştırıcı etkide bulunacaktır. Ayrıca, enflasyonda gelinen seviyenin ileriye dönük enflasyon beklentilerini de iyileştirmede etkili olacağını düşünüyoruz. Bu doğrultuda, TCMB’nin faiz indirimlerine Ekim’de başlayacağı ve yılsonuna kadar 100 baz puanlık indirime gideceği beklentimizi koruyoruz.:thumbsup:


...................Enflasyon düşürülebiliyormuş demekki...

..............................EHİL ELLERLE.........................:yes:

AHLAR ÇİKSİN
09-08-2007, 10:44
Gülen: Şov gibi yağmur duası olmaz

Fethullah Gülen, yağmur dualarının yapılış şeklini eleştirdi. Gülen “Televizyonu çağıracaksınız. Öyle şovla, yağmur duası olmaz ” dedi, nasıl olması gerektiğini anlattı:
09 Ağustos 2007 09:35


Zamanında gerekli önlemler alınmadığı için kuraklıkla yüzyüze kalan Türkiye çareyi yağmur duasında arıyor. Günlerdir ülkenin dört bir yanından yağmur duasına çıkan vatandaşların görüntüleri geliyor ekranlara. Sonunda Diyanet de yağmur dualarıyla ilgili bir karar alarak Miraç Kandili olan Cuma günü camilerde yağmur duası edileceğini açıkladı. Ancak susuzluğa karşı umut bağlanan yağmur duaları için okyanus ötesinden tepki geldi.

Amerika’da yaşayan Fethullah Gülen, yağmur dualarının yapılış şeklini eleştirdi. Yağmur dualarındaki görüntüleri eleştiren Gülen, “Böyle televizyonu çağıracaksınız, kameralar çalışacak. Öyle şovla, yağmur duası olmaz ” dedi.

"Elbiseni tersine çevir"
Kişisel internet sitesindeki ses dosyasında kuraklık ve susuzluk konusunu değerlendiren Fethullah Gülen,ABD’ye gittiği yıl hiç yağmur yağmadığını, beraberindeki arkadaşlarına yağmur duası yapmalarını istediğini belirtti ve “Ertesi gün yağmur başladı. O gün bugündür yağıyor” dedi.

Gülen yağmur duası ile ilgili görüntüleri şöyle eleştirdi: “Televizyonun verdiği şekilde gördüm. Öyle olmaz o mesele. O mesele icabında yüreğin durur, yüreğin durur bayılırsın yere yığılırsın, elbiseni tersine çevirirsin, Allah resulü öyle yapmış ve saatlerce durmuş. ”

AHLAR ÇİKSİN
13-08-2007, 01:11
Kürtlerin ateşle imtihanı

Şeyh Said'in bir 'Kürt ayaklanmacısı' olduğu tezi başta olmak üzere, yüzyılın büyük bilgesi Bediüzzaman'ın, II. Abdülhamid zamanında bağımsız bir Kürdistan oluşması yönünde çaba gösterdiği türünden yüzlerce gerçek dışı iddianın zihnimizi bir çöp yığınına dönüştürdüğü bugünlerde, modern(ist)/seküler/Batıcı aydınların, Kürtlerin de yabancısı olduğu başka bir paradigmanın içinden ürettikleri 'Kürt sorunu' söz grubundan yola çıkmak, kendisini Müslüman olarak niteleyen nice kişinin örneğin şöyle bir cümle kurmasına neden olmuştur, olmaktadır:
"Müslümanlar arasında, Kürt veya Türk kimliğini vurgulamaya gerek yok, Müslüman olmak bize yetmiyor mu? diyen tehlikeli bir tutum var..." Böylesi cümleleri kuran ve kendini Müslüman olarak niteleyenlerin niyetinden kuşku duymuyorum. Ama en hafif ifadesiyle sağlıklı düşün(e)mediklerini, reaksiyoner kavramlarla konuştuklarını sanıyorum.
Bu ülkede pek çok 'millet' (kavim) yaşamaktadır, Kürtler de bunlar arasındadır ama bu 'milli kimlik' baskılanmış, hor görülmüş, sözgelimi dillerini her alanda özgürce kullanmaları engellenmiştir. Yakın zamanda devlet televizyonunda başlatılan haftada bir yarım saatlik yayın için dahi onlarca sene düşünülmüş, tartışılmıştır. Bunun, yani bir milletin dilini kullanamamasının, Abdurrahman Arslan'ın ifadesiyle, bir 'özgürlük sorunu' olduğu açıktır. Bu sorunu Türk, Laz, Çerkes veya başka milletten birinin dert edinmesinden daha insani bir şey de olamaz. Vaktiyle Dersim'in köyleri yakılırken vicdanı kanayanların başında merhamet göğünün yıldızı Bediüzzaman geliyordu. 'Birinin hatasıyla başkası mesul olamaz' ilkesini her fırsatta vurguladı. Hatta, 'bir gemide dokuz cani bir masum bulunsa dahi o gemi kanun-ı adaletle batırılamaz' diyerek Hz. Ali'nin uğrunda şehit olduğu mutlak adalet ilkesini yaşamının merkezine yerleştirdi.
Sorun kimlik meselesi değil

Arslan, yukarıda andığım cümlesinin devamında şöyle diyor: "Kürtlerin sorunlarını değerlendirdiğimizde sorun bir kimlik meselesi olmaktan çıkmakta; mesele Kürtlerin kendi dillerini konuşamamak gibi ciddi bir özgürlük sorunu halini almaktadır. İslam bir kavme kendi diliyle kendi dinini yaşama hakkı tanımaktadır. Bunu da 'dini' hayatın karşılığı olarak kullandığını belirtmek istiyoruz. Eğer Kürtler veya başka bir kavim böyle bir özgürlük sorunu ile karşı karşıya bulunuyorsa, bu durumda sorunu ortadan kaldırmak bütün Müslümanlar için bir 'farz-ı ayn' haline gelmiş sayılır. Müslümanlar ister Türk, Kürt, Arap isterse Çerkes ya da Laz olsun; kendilerini ulusal kimlikle kolayca adlandırabileceklerini düşünüyorlarsa bilsinler ki bu kimliklendirme ahirette işe yaramayacaktır."

Bence sorunun kalbi, son cümlededir ve İslam kimliğinin belirleyici olduğu gerçeğini bize yeniden hatırlatmaktadır. Türk modernleşmesinin laik ve milliyetçi boyutunun önümüze getirdiği bu kriz öylesine büyümüş ve kanserleşmiştir ki, bir adalet bakanı, Mahmut Esat Bozkurt, bu ülkede Türk olmayan kavimleri onların hizmetçisi gibi görebilmiştir.

Burada sorun, 'Kürt hareketi' denilen şeyin karşı çıktığı geleneğin en patolojik taraflarını bizatihi kendisinin üretmesidir. 'Kürt hareketi' sözünün içeriğindeki (milliyetçi) vurgu, muhalifi olduğu veya ağır biçimde eleştirdiği diğer milliyetçilikler kadar patolojiktir.

Bunca zaman rencide edilmiş bir 'ulus'un sorunlarını böylesine tepkisel bir dille ifade etmesi bir ölçüde anlaşılabilir. Sorun bugün gerçekten de alabildiğine giriftleşmiş, karmaşıklaşmıştır. Bu zihinsel kaosu derinleştiren unsurlardan biri de PKK'dır. Ülkeye yaklaşık dört yüz milyar dolara, en az kırk bin insanın canına mal olan bu sorunun (örgütün) Türkiye'nin en istikrarlı döneminde, 2 Ekim 1984'te (Şemdinli) ilk eylemini gerçekleştirmesi tesadüf olamaz.

Ankara Washington Hattı'nda Tamer Korkmaz'la bunu da konuşmuştuk. Uğur Mumcu'nun öldürülmesiyle ilgili ilginç bir anekdot aktaran Korkmaz şöyle demişti: "'Uğur Mumcu'nun çözdüğü olaylardan birisi 12 Mart döneminde daha büyük ceza almaktan kurtarılan Abdullah Öcalan'ın nasıl daha sonra derin devletin elinde, yani o çizgide palazlandığını çözmüş olmasıyla ilgili. Öcalan'la ilgili olarak, 12 Mart döneminin savcısı Baki Tuğ tam ceza verilecekken MİT tarafından kendisine "bizim adamımızdır" yazan bir kağıt geldiğini ve uzun süre ceza almak yerine üç aylık cezayla kurtarıldığını Uğur Mumcu'ya söylüyor. Uğur Mumcu o kağıdı Baki Tuğ'dan alamadan hunhar bir suikasta kurban gitti. Bu da onun birtakım şeyleri çözmüş olmasıyla alakalı yani sisteme temel anlamda muhalif olmayan, ama zaman zaman eleştiriler yapabilen bir insanın dahi hayatının tehlikede olabileceğini burada görüyoruz.'"
Kürtlerin ateşle imtihanı tam da bu süreçte, PKK'nın 'Kürt sorunu'nu temsil iddiasıyla yola çıkıp, cinayetler işlemeye başlamasıyla ağırlaşıyor. Mumcu, PKK ve Öcalan'ın bir Amerikan projesi olduğunu söylüyordu. Korkmaz bunu şöyle açımlamıştı: 'Evet, baktığımız zaman 1980 öncesi yapıyı kurgulayan Amerika, bir şekilde ceza almayan Abdullah Öcalan ve daha sonra Abdullah Öcalan'ın 1978-1979'da başında bulunduğu PKK'nın güçlen(diril)mesi ve sonradan 1984'te birdenbire vahşi baskınlarla ortaya çıkması: Resim budur... 1984'te Şemdinli ve Eruh baskınıyla ortaya çıktı, ABD destekli PKK terörü ve Türkiye'yi can evinden vuran bir süreç başlamış oldu. Şimdi hiçbir şey bilmediğimizi farz ederek şöyle düşünelim... O anda Türkiye'de hangi güç hakim? 1984 yılında demokrasiye geçileli birkaç ay olmuş ama darbe yönetimi etkinliğini sürdürüyor.

PKK'yı palazlandıran güç...

Çünkü Türkiye'de 12 Eylül yönetiminin zehirleyici etkileri büyük oranda 1985 Eylül ayına kadar devam etmiştir. Yani 1984 yılında tam da bu olayların bu döneme denk gelmesi Özal hükümetinin hızını kesmeye, gidişatını da kontrol etmeye yarayan ve Türkiye'nin kendi kabuğunu kırmaya başladığı bir zaman diliminde ülkemizin önüne çok ağır bir faturanın çıkarılmasıyla ilgili bir sürecin başlangıcıdır. 1983'ün son ayında kurulan yeni hükümetin, Özal'ın başbakanlığını yaptığı ANAP iktidarının ilk kırk günde önemli ekonomik reformları gerçekleştirdiğini ve Özal'ın en başarılı döneminin 1984-1987 yılları arasında yaşandığını hatırlayalım... Türkiye'nin önüne tam da böyle bir zamanlamayla terör belası konuluyor, dikkat ediniz... Kurgusal bir terör belasıdır, bu. Şöyle düşünün: 12 Eylül yönetimi o dönemde 1980'in sonbaharından itibaren herkesi içeri alıyor. Sağı solu ne var ne yoksa hepsini içeri alıyor. Astığı astık kestiği kestik bir yönetim. Egemen mi, hem de nasıl. Her tarafta hakim... Böyle bir dönemde normal şartlar altında 1978-1979'da palazlandığını düşündüğümüz bir PKK hareketinin 1980-1984 arasında un ufak edilmiş olması gerekirdi değil mi? Evet, normal şartlarda öyle olması gerekirdi. Ama olmadı. Neden acaba?

Tersine 1984'te birden parlayan ve büyümeye başlayan, bir kâbus dalgası gibi PKK terörü güçlenmeye başlıyor. Bakınız bu kurmaca, kontr bir harekettir. 12 Mart öncesinden beri "gizli resmi saksı"da yetiştirilen Öcalan'a PKK kurdurulmuş ve PKK bu ülkenin, bu milletin başına 1984'ten itibaren özellikle bela edilmiştir!' Bütün bunlar, üzerinde düşünülmesi, konuşulması, soğukkanlı biçimde araştırılması, yorumlanması gereken iddialar.
Yine Bediüzzaman'ın Kürtlere yönelik bir uyarısına dikkat çekmek istiyorum (metin sadeleştirilmiştir): "Beş yüz yıldır yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. İlâhi hikmet denilen âlem makinesinin nizamı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan Allah'ın nurani kanununun kurucusu olan ilâhî hikmet, ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emrediyor ki: Ayrılık, gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkili ile Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek İslâm güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumî ahengi muhafaza ediniz." :)


Sadık Yalsızuçanlar..........

........................ Kürtlerin ateşle imtihanı............

bugra54
14-08-2007, 10:39
Malum tarihi mekanda yapılan ‘anlaşmanın’ esasını ise, Türkiye’nin önündeki 10 yıllık zaman dilimini içeren stratejik-güvenlik konuları, etnik özellikle de ‘Kürt dosyasının’ oluşturduğu öne sürülüyor. Kürt meselesine kesin siyasi çözüm üretme ve de Kuzey Irak’ta Türkiye lehine bir dizin planın (askeri operasyon da dahil) AKP’nin ‘kontrollü gücü’ aracılığıyla gerçekleştirilmesinde karar kılındığı belirtiliyor. Fotoğrafın fonuna bakalım; ‘Irak, 3’e bölünmek üzere, Barzani haddini aşmış, Türkiye’ye ağır etnik kışkırtma- terör ithali tehdidin ötesine geçmiş vaziyette, içemizde var olan tehlikeli ‘etnik’ kaşımaların derhal yok edilmesi şart, Irak’ta iç savaş yoğunlaştığında, burada, sokaklarda nelerin tetikleneceğini hepimiz çok iyi biliyoruz. ‘O tarihi mekanda’ yapıldığı varsayılan anlaşmayı, KÖŞK’e çıkacak ismin belirlenmesini de çözüm planı çerçevesinde değerlendirin’ diyor kaynaklarım.

Duyduğum iddiaları konunun uzman isimlerinden, araştırmacı-yazar Faik Bulut’a aktardım, işte BULUT’un analizi;

‘Güler Hanım, bahsettiğiniz tez ve iddiada gerçeklik payı var. AKP, devlet tasarımı/imalatı olmaktan ziyade içinde devletin belli odakları olan bir partidir. Kürt meselesinin AKP’ye çözdürülme girişimi yeni bir şey değil. 1996 seçiminde bu rol REFAHYOL hükümetinde Erbakan’a biçilmişti (İslam kardeşliği çerçevesinde). Bir-iki girişim oldu ama sonuç alınamadı. Bu kez ise AKP’nin rolü daha farklı. Zira muhtemel (veya iddia edilen) çözüm konseptinin kapsamı daha geniştir; AKP’nin bölge temsilcileri-siyaset mühendisleri, Meclis’teki Kürtler, ABD, Avrupa Birliği ve Iraklı Kürtler!

CHP-MHP koalisyonu iktidar olsaydı, bir süre çok sert politikalar denenecekti; muhtemelen büyük zarar ziyan yaratılacak, Kürt-Türk kavgası dahi yaşanabilecekti. Onca kan ve ateşten sonra MHP-CHP de başa dönüp, bugün AKP’ye maledilen çözüm yöntemini benimseyeceklerdi. Anlaşılan bu yöntemin büyük risk taşıdığı kabul edildi. Dolayısıyla AKP’nin daha az riskli ve kapsamlı (iç ve dış destekli) konsepti tercih edilecekmiş gibi görünüyor. Çünkü AKP, özel olarak Kürt düşmanlığına dayalı bir siyaset söylemine sarılmadı. Asla Kürtsever bir parti de olmayan AKP, Doğu ve Güneydoğu’da oy patlaması yaptı ama Güneydoğu’daki Kürtler, deyim yerindeyse Türkçü siyasi maceraların hışmından kurtulmak için AKP’nin gölgesine sığınarak savunma/himaye pozisyonu aldılar.’

Evet Köşk konusunda çoktan anlaşma sağlanması bir yana... İlaveten sağ ve solda bütün siyasi yapı yeniden biçimlendirilecek... AKP’nin ‘kontrollü gücü’ aracılığıyla gerçekleştirilecek ‘bir dizi’ planın neler olduğunu yaşayıp göreceğiz (tabii bana aktarılan bu tezler doğru ise).

:thumbsup:

szyhb
14-08-2007, 11:44
Sayın RADO, gıda üzerine hammadde üretimi yapan, işleyen, satışa sunan bir şirket yakında halka arz olabilirmi..

AHLAR ÇİKSİN
15-08-2007, 19:03
Sayın RADO, gıda üzerine hammadde üretimi yapan, işleyen, satışa sunan bir şirket yakında halka arz olabilirmi..

evet olursa güzel olur paylaşıma devvam..........:thumbsup:

AHLAR ÇİKSİN
15-08-2007, 19:04
.................................................. ..........................................
.................................................. ..........................................
ULUSLARARASI KRİZ ROLLERİ DEĞİŞTİRDİ
Parası biten yabancılar Türk bankalarının kapısında

Uluslararası piyasalarda geçen hafta iyice şiddetlenen kriz, döviz bolluğu yaşayan Türk bankalarına yaradı. Bankalar, ellerindeki fazla dövizi yurtdışında acil kaynak sıkıntısına düşen uluslararası bankalara yüksek faizle satmaya başladı. Yabancıların fonlama ihtiyacı hem dolar hem de euro üzerinden karşılandı. İki gün içinde yurtdışındaki bankalara verilen borç tutarının 10 milyar doları bulduğu belirtiliyor.
Bir bankacı olayı şöyle özetiyor: “Yabancı bankalarla her zaman döviz alışverişi yaparız. Ancak burada aktif taraf hep biz oluruz. Dövize ihtiyacımız varsa gecelik piyasadan döviz alırız. Ya da elimizde döviz fazlası olursa onu da gecelik olarak borç veririz. Faizi onlar belirlerler. Bizden alırken düşük, bize satarken yüksek oran teklif ederler. Şimdi tam tersi. İsviçre’den, İngiltere’den, İspanya’dan, İtalya’dan, Almanya ve Fransa’dan hiç ummayacağımız yabancı bankalar bize gelip döviz borcu istiyor. Biz de veriyoruz ama piyasa ortalamasından daha yüksek faizle. Cuma günü uluslararası piyasalarda doların gecelik faizi yüzde 5.8 gözükürken biz yüzde 6.30 faizle para sattık. Diğer Türk bankaları da bunu yaptı.” Bir başka bankacı da bunun Türk bankalarının 2001’den sonra güçlenen mali yapısını gösterdiğini söyledi.
Merkez hâlâ döviz alıyor

Öte yandan dünya piyasalarındaki dalgalanma ve likidite sıkıntısına karşın Türkiye’de Merkez Bankası düzenlediği döviz alım ihalelerinde hâlâ piyasadan dolar çekmeyi sürdürüyor. Kurdaki dalgalanmayı fırsat olarak gören bankalar son 12 gün içinde Merkez Bankası’na toplam 1 milyar 15 milyon dolarlık satış yaptı. Söz konusu dönemde düzenlenen ihalelere gelen satış teklifi ise 1.65 milyar doları buluyor.

ABD’deki mortgage krizine devlet el koyuyor

ABD Merkez Bankası’nın (FED) eşine az rastlanır piyasa müdahalesinin ardından kredi piyasaları kurtarma operasyonuna ABD Hükümeti de katıldı. Hükümet kendisinin de ortak olduğu ABD’li mortgage devleri Fannie Mae ve Freddie Mac’in piyasa payını yüzde 10 ile sınırlayan yasayı değiştirmeye hazırlanıyor. ABD kanunları gereği 10 trilyon dolarlık mortgage piyasasında en fazla yüzde 10 pazar payı ile hizmet verebilen devlet destekli mortgage şirketleri de bu büyük değişime hazırlanıyor. Uzmanlar kredi piyasasına para akışı ile çözüm bulmak isteyen ABD Hükümeti’nin piyasaya bu yolla milyarlarca dolar akıtacağını belirtiyor. Karar ABD borsalarında işlem gören devlet destekli mortgage şirketlerinin hisselerinde hızlı çıkışlara neden oldu.

Fazla likidite ile $ faizi % 1’e indi

Fransız devi BNP Paribas’ın üç yatırım fonunda çıkan ödeme sorunu nedeniyle yeniden alevlenen uluslararası para krizi dünya piyasalarında olağanüstü gelişmeler yaşanmasına neden oluyor. ABD ve Avrupa gibi dev piyasalar Türkiye’nin 2001’de yaşadığına benzer bir likidite kriziyle boğuşurken, onlarca merkez bankası mali sistemin çökmemesi için bankacılık sistemine sınırsız para desteğinde bulunuyor. Krizin şiddetlendiği Perşembe ve Cuma günü merkez bankaları tarafından piyasalara verilen para tutarı 326 milyar dolara ulaşıyor. Ancak güven bunalımı nedeniyle bankalar birbirlerine borç vermeyi kestiği için piyasalar normal zamanlardaki gibi işlemiyor ve merkez bankaları tarafından verilen paralar ancak geçici iyileşmeler sağlayabiliyor.

FED’in önceki gün yaptığı müdahaleyle piyasaya verdiği 38 milyar dolarlık taze kaynak da benzer bit etki yarattı. Cuma günü geç saatlerde ABD’deki dolar faizi inanılmaz bir hızla düştü. Gündüz paniğe kapılıp yüzde 5.25 ve üzerinde faizle borçlanan bankacılık sistemi, piyasa kapanışına yakın dakikalarda ellerindeki fazla parayı ne yapacağını bilemedi. Paraya doyan piyasada borç alıcısı çıkmayınca doların faizi yüzde 1’e kadar indi.

Vatan / Oğuz KARAMUK-12.08.2007 16:52:yes:



.......BU..........

..........HABERİ........

.......HERKES...EKONOMİST ..PROF_SPEK..............

...........ÇOOOK.................................. .....

..............İ Y İ ...............................................

...........................O K U S U N L A R ...............................:thumbsup: :thumbsup::thumbsup:

bugra54
16-08-2007, 10:49
Evet, birileri bugün AKP’nin arkasına gizlenip, ülkemizin dünya ölçeğinde hangi gücün yanında yer alacağına da müdahale etmeye çalışıyor. Türkiye’de şu anda ‘ABD’ci ve ABD’yi korkutan AVRASYACI modelin savunucularının kavgası yaşanmakta. Bir başka kavga daha; Türkiye’de mevcut islam algısı, Washington’da masa başında üretilip bir CEMAAT’in taşeronluğuna teslim edilen ‘ABD İslamı’ ile yer değiştirilmeye de zorlanmakta. İlaveten, Türkiye’yi kendi yönetim biçimleri olan ‘fedaratif yapı’ya geçirmek, üniter devleti yıkmak isteyenlerin, Kürtçü gruplar tarafından yürütülen ‘federasyon’ tezine dayalı anayasa taslağı da kavga nedenlerinden üçüncüsü.
:yes:

AHLAR ÇİKSİN
16-08-2007, 13:20
SAYIN BUGRA ....................

............BU kadar acımasız olmayınız....

....................ve.............

...............tek yönlü bakmayınız.............

.memleket bizim ...

....lütfen katkıda bulununuz........

.....cemaat de demeyiniz......

.........insan çoğu zaman bilmediğinin düşmanı olur............

..............siz kapasiteli birisiniz bu anlaşılıyoor.....

...LÜTFEN.sizden anlayış belkiyorum.............

Pusat
16-08-2007, 21:38
İyi akşamlar ,
Mübarek Cuma öncesi kabus dan beter bir perşembe yaşadık maalesef,
Bize bu şekilde zarar veren ve devletimizin en tepelerinde oturanlara saygısızlık etmek istemeyiz ama nedense birileri hala Devlet düşmanlığı yapmaya devam ediyor birileri de ülkenin gündemi kendisine kilitlenmişken çıkıp açıklama yapma gereği bile duymuyor yazıklar olsun böyle baş a diyorum ......
27 Nisan e-muhtırasının kimin yada kimlerin oyunu olduğunu çıkıp Devlet adamı hassasiyetiyle açıklayamayan daha doğrusu öyle bişey yokmuş gibi davranan çok değerli büyüğümüz çok yazık ediyorsunuz bu Millete bu kadar husumet besliyor olmanıza inanmak istemiyoruz .......
Sizler bizlerin ve Devletimizin bütünlüğünü ve güvenliğini sağlamakla görevlisiniz ve hakkınızda şer güçlerinin kötümser senaryoları kurgulanırken ve bunlar ayyuka çıkmışken neden çıkıp da ben siyasetçi değilim ben ülkemin güvenliğini sağlarım demokrasi içinde olan olaylarda bize atfedilen ..... bu işden rahatsız söylemleri tamamen yanlış ve gerçek dışıdır demiyorsunuz bu kadar basiretsiz olamazsınız e-muhtıranın ne önünde ne arkasında durdunuz nasıl oluyorsa bu işler anlayamıyoruz bari bugün aynı oyuna gelmeyelim ......
Felaket tellallarının ağzına laf vermeyi bırakın artık ve çıkıp iki kelime edin memleket menfaatine ve bulunduğunuz makama yakışır şekilde .......
Size olan güvenimizi son dönemde susuşunuzla sarstınız telafi etme şansı bugün elinizde iken değerlendirin bunu yoksa birilerinin sizleri susturduğunu düşüneceğiz ki bu tamamen bizi güvensiz kılabilir .......
Yeter artık saygıdeğer mevkide bulunan ..... ........... taşıdığın apoletlerin hakkını ver gayri devlet ve millet sizlerden birlik ve beraberlik sağlayıcı sözler ve hareketler beklerken susma hakkınız yok kusura bakmayın ......

ve çok saygıdeğer namı diğer vetocu büyüğümüz sizinle beraberliğimiz son bulsun artık ve çekilip gidin yeter çok yoruldunuz veto etmekten bu millet sizleri hiç bir zaman unutmayacak keza her tekere taş koyabilme becerisini her babayiğit gösteremez takdire şayan işler yaptınız sizi oraya oturtanların emirlerini çok fevkalede bi şekilde yerine getirdiniz teşekkürler ......
değerli büyüğümüz sizi hukuk adamı sanıyorduk ilk başlarda ve belki de tarafsız olucak millet menfaatlerini gözetecek ve gerçekten cumhurun reisi olucak sandık teşekkürler bizi yanılttınız ....... artık ülkenin fertleri olarak sizi ve perdenin arkasından sizi oynatanlardan bıktık çekilin ve Gölge etmeyin başka ihsan istemezük ....... umarım makamı boşalttıktan sonra o yüce makamda geçirdiğiniz ve cumhur la alakasız reislik yaptığınız yılların hesabını düşünürsünüz ....... Ulu Önder Atatürk ün makamında oturdunuz ve ne ilke nede inkilap ile işiniz olmadı bravoooooo ........ en kısa sürede hukuk dışı olarak oturduğunuz o koltuğu bırakmanız temennisiyle zira sizi arka planda oynatanlara belli mi olur belki de bi 6 ay daha size mahkum edebilirler bizleri .....

ökkeşhoca
16-08-2007, 23:31
iyi akşamlar arkadaşlar...

Bu günü ve bu günün kapanışlarını anlatabilecek daha iyi bir anlatım tarzı bulamadım… buyrun birlikte okuyalım…

Bir gün iki arkadaş karar verip borsaya girmişler… ortaya birer milyar para koymuşlar… bir iki yıl boyunca sürekli beraber hareket etmişler… güzelde para kazanmışlar… derken yolları ayrılmış… farklı farklı hisselerde işlem yapıp memleketinde sayılı borsacıları arasına girmişler…

Aradan bir süre sonra iki arkadaş karşılaşmışlar… yolda yürürlerken birinin aklına bir muziplik gelmiş… yerde gördüğü hayvan pisliğini göstererek diğerine:

Şu pisliği görüyor musun demiş... eğer onu yersen sana 10 milyar lira demiş… bir pisliğe bir paraya bakan arkadaşı dayanamayıp pisliği yemiş… pisliği yemeği teklif ettiğine bin pişman olan vatandaş üzüle üzüle 10 milyarı arkadaşına vermiş… aradan birkaç dakika geçtikten sonra bu sefer aynı soru diğerinden gelmiş… 10 milyarını kaybetmenin acısıyla kıvranan vatandaş hiç düşünmeden pisliği yemiş… bu sefer de o aynı soruyu sorduğuna bin pişman bir şekilde parayı iade etmiş…

Yedikleri …a bir süre üzülen borsacılar

Şimdi bizim yaptığımız p.. yemek değil mi demiş…

Kaptırdığı 10 milyarı geri kurtarmanın sevincinde olan borsacı:

Olur mu canım … 20 milyarlık işlem hacmi yaptık demiş…

AHLAR ÇİKSİN
19-08-2007, 15:50
Ezan İle Birlikte Açılan Çiçeğin Sırrı -
19/08/2007


Manisa'nın Selendi ilçesinde emekli öğretmen Ramazan Tuna'nın yetiştirdiği halk dilinde ezan çiçeği ismi ile bilinen bahçe çiçeği görenleri şaşkına çeviriyor.

Halk dilinde Ezan çiçeği ismi ile bilinen bahçe çiçeği, görenlerin ilgisini çekiyor. Ezan çiçeği, akşam ezanı okunmaya başladığında tomurcuk haline gelip ezan okunduktan sonra 5 dakika içerisinde açılıyor. Tomurcuktan açılmaya başlayan çiçek, pıtır pıtır ses yapınca da görenleri hayretler içerisinde bırakıyor

Akşam Ezanı ile Yatsı ezanı arasında sarı renkte açan çiçek, sabah gün açtığında renk değiştirerek güneş ışığı ile birlikte kırmızı olup yine güneş ışığı ile kuruyor.
Çiçekleri yetiştiren Ramazan Tuna, "2 yıl önce yeğenimin Afyonkarahisar'dan getirdiği çiçekten bir dal alıp kendi bahçeme diktim. İlk önce nasıl olduğunu bilmiyordum. Büyüdüğünde yani çiçek açma zamanı geldiğinde ben de merakla açmalarını izlemeye başladım. O günden sonra kendi ellerimle bakımını yapıp, sabah akşam suladım. Onları çocuklarım gibi el üstünde tuttum. Evime misafirliğe gelen arkadaşlarım, çiçeklerimi hayranlıkla izliyor" diye konuştu.


gelin dostlarım........

....BİZ DE BU ÇİÇEK GİBİ EZAN VAKTİNİ BEKLEYELİM........GÜZEL GİYSİLERİMİZİ GİYELİM_ÇİÇEK GİBİ......

.....VE....

.....HAKKIN HUZURUNDA NAMAZA DURALIM.............

...HEM 3 AYLAR DA BAŞLADI.........

.RAMAZANA HEM HAZIRLANMIŞ DA OLURUZ.........

....BÖYLECE DAHA GÜZEL GÜNLERİMİZ OLACAĞINA İNANIYORUM............:thumbsup:

AHLAR ÇİKSİN
21-08-2007, 19:15
................HAFTANIN MAKALESİ !..............

..............................KİMSİNİZ ! ? ...............

Kimlik… Kimlik, kim olduğunu tesbit etmektir… Kimlik,benliğin belirsizliğini çözmektir… Benliğin kimliğini tesis etmek ve tanımaktır… Bireyin kendi farkındalığını ortaya koyan “kimlik”tir… Kendi bilinçliliğini tesis eden ise “benlik”tir…

Kimlikle birlikte kişilik, benlik, özbenlik,ego ve şahsiyet sık sık kullanılır.Kişilik, kişinin dışarıdan görülen halidir. Kimlik ise insanın kendisini nasıl algılayıp kiminle özdeşleştirdiğine göre anlam kazanan bir olgu ve değerdir. İmaj varlığın dışarıdan algılanmasıdır… Kimlik ise varlığın kendi kendini tanımlamasıdır.



Bu durum kişiler kadar gruplar, toplumlar ve topluluklar içinde geçerlidir.Çünkü kimlik “aidiyet” esasına dayalı bir kavramdır.

Heidegger kimlik tanımını şöyle özetler:

“İnsan varlığı yalnız var olmakla kalmak istemez, bir yandan da kim olduğunun bilgisine ve sorumluluğuna sahip olmak ister.”

Bir müslümanın kimlik tanımından anladığı nedir?

Kişinin kendisini, bilincini, varlığını yaratılış amacına uygun ortaya koyabilmesidir.

Kimliğimizi kavramsallaştıran model; meşruiyetini (kaynağını) İslam’dan dinamiğini Kur’andan (vahiyden) alan, evrensel sorumluluğu olan, fitne ve zulmün izalesi, adaletin ikamesi ilkesi ile özgürlükçü bir ruhla hilafet, imamet, şahit ve varis konumunda olmaktır. Tevhidi düzlemde şekillenen kulluk bilinci…

Kimlik tanımlamasında diğer boyut ise “karşıtlıktır.”

Kimlik bir “aidiyet” meselesi ise buradan hareketle insan, kimlerden olduğunu belirlerken, kimlerden olmadığını da veya kimlere karşı olduğunu da ortaya koyar. Hatta belkide kim olduğunun bilincine, kimlere karşı olduğunun bilgi ve basireti ile ulaşır. Kimlik konusunun görülmeyen boyutuda bu karşıtlıkta yatar. Yani kişinin kimliği birazda kimlere karşı olduğu ile bilinmektedir.

Mü’min için bu karşıtlık sırasınca akidevi bir gerekliliktir.Sahih bir kimlik için böylesi bir netleşmeye ve ayrışmaya ihtiyaç vardır… Cahiliyeden soyutlanma, Tağutu red, İslami kimliğin özü ve özelliğidir.

Hz. İbrahim (as)’ın vurgusu bu temayı içermiyor mu?

“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki “Biz sizden ve ALLAH’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek ALLAH’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.” (Mümtehine-4)

Hz. İbrahim’in “üsve-i hasene”sinde bu karşıtlığı görüyoruz.

Hz. Muhammed (sav) değişik vesilelerle bu gerçeğe dikkat çekmiyor muydu?

“Ben şöyle şöyle yapanlardan uzağım…”

Bu bağlamda şu sorulara cevap aramamız gerekiyor. Gerçekten biz kimiz? Kimliğimiz nedir? Kendimizi kime nisbet ediyoruz? Neyi temsil ediyoruz? Ne ile anılmak, kim ile tanınmak istiyoruz? Kendimizi nisbet ettiğimiz Hz. Peygamber (sav) bizim için “İşte bunlar bendendir”, diyecek mi? Var oluşumuz, duruşumuz neye tekabul ediyor?

İşte tüm bunlar için yaratılışımıza dönmemiz, kimlikteki öze ve ruha inmemiz gerekiyor…

Ruhunu bul, kimliğin ortaya çıkar… Ruhun krizi, kimliğinde krizidir… Hangi ruh?

Yüce Kitab’ın tesbiti ile:

“ALLAH (insanı) şekillendirdi ve ona kendi ruhundan üfledi.” (Secde-9)

“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman…” (Hicr-29)

ALLAH (cc) o balçıktan yarattığı insanı ruhu ile böyle yükseltti… Ruhundan üfleme, ne güzel bir şereflendirme… Ne güzide bir kimliklendirme… :thumbsup:

AHLAR ÇİKSİN
21-08-2007, 19:22
................HAFTANIN MAKALESİ !..............

..............................KİMSİNİZ ! ? ...............

Kimlik… Kimlik, kim olduğunu tesbit etmektir…

Çamura, toprağa, kana, tene, ete, renge dayalı bir kimlik değil… Tanımını ve anlamını ruhtan alan ulvi ve kudsi bir kimlik…

İslam bağlılarını bu hassasiyet ile donattı. Yanılgı ve yanlışlara karşı duyarlılık aşıladı… Farklılığını kimliğe yansıttı… İşte bu kimlikle tebarüz edenlerden bir tablo…

Ebu Zer Gıfar-i ile Bilal-i Habeşi aralarında münakaşa yaptıkları sırada Ebuzer Bilal’e:

“Ey siyah kadının oğlu!” diye hakarette bulunmuştu. Bunu duyan Rasulullah kızmış, Ebu Zer’in yüzüne kızgın bir nazar atfederek şöyle demişti:

“Ey Ebuzer! Ölçü taştı, sözünü geri al, beyazın oğlunun siyahın oğluna hiçbir üstünlüğü yoktur.”

Ebuzer mahçup ve perişan… Efendimiz (sav)’in sözleri bütün sıcaklığı ile hassas olan Ebu Zer’in kalbine işler. O çirkin sözün keffaretinden dolayı “Bilal ayağını başıma basmadıkça başımı yerden kaldırmayacağım” der.

İşte İslami kimliğin özü ve ruhu…

Bu nefhanın sahibi ALLAH azze ve celle… Bu kimliği veren O (cc)…

O halde bu kimlik nasıl kazanılır?

Bunun üç adımı vardır:

[COLOR="Magenta"]Bulmak… (iman)…

Tanımlamak… (İslam)…

Korumak… (İ’tisam)…

Bulmak yani iman… Kelime-i tevhid ile gerçekleşen ve ilkeleşen kimlik… ALLAH’ı rab, İslam’ı din, Muhammed-i nebi, mü’minleri kardeş kabullenip onlardan razı olmak ve bunlara asla alternatif aramamak…

İslam’i kimliğin besmelesi demek olan tevhid, insanı bir taraftan tek Yaratıcının varlığıyla buluştururken, diğer yandan mü’minler toplumunun üyesi yapmakta ve ona sosyal kimliklerin en kapsamlısını, ümmet kimliğini sunmaktadır.

Tanımlamak yani İslam… İlahi İrade’ye teslimiyet… Kişinin kendini vahyin kılavuzluğuna açık ve hazır hale getirmesi… Hayata müdahil olan ve kuşatan Kur’an disiplinine göre şekillenmek…

“… Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman. Şahit olun ki biz Müslümanlarız! deyiniz.” (Ali imran-64)

Bu kimliğe; evreni, insanı, eşyayı şahit tutmak… Kimliğin tanımı ve kimliğe tanıklık…

Korumak yani İ’tisam… Kimliği korumak ve taşımak… Kur’an ve Sünnete temessük… Vahye sımsıkı tutunmak… ALLAH’ın hablinden ve Habib’inden kopmamak…

“… ALLAH’a sımsıkı sarılın. O sizin Mevlanızdır. Ne güzel mevladır, ne güzel yardımcıdır.” (Hac-78)

“Hep birlikte ALLAH’ın ipine sımsıkı yapışın, parçalanmayın…” (Ali imran-103)

Kimliğin yaralanmaması, lekelenmemesi, parçalanmaması için ihtimam…

En temel sorumluluk; Müslüman kimliği korumak… Düşünüyorum, şu zamanda Müslüman kimliği kazanmak mı, kazandıktan sonra korumak mı daha zor? Sanıyorum korumak daha ciddi bir sorun…

Çağımız insanı alabildiğine değişken, esnek ve dönüştürülmeye yatkın bir özellik taşıyor. Fıtratına ve hilkatine uzak bir durum arzediyor… Sabiteleri, kutsalları hızla aşınan ve silinen toplumlar var. Egemen güçler sistematik ve süreklilik içinde kimliksizleştirme, kişiliksizleştirme, iradesizleştirme, kıblesizleştirme, ruhsuzlaştırma operasyonlarını sürdürüyorlar. İşte kimlik mücadelemiz tam da burada başlıyor.

Resmi ideolojinin yeni kimlik ihdası, postmodern süreçte hız kazandı. Neoliberal rüzgarı da arkasına alan mühendislik çabaları sınır tanımıyor.

Vahyin kılavuzluğundan koparılan nesiller, sünnete sırtı dönük zihinler mutlaklaştırılan rasyonalizasyonun sürüklemesi ile dünyevileştiler. Sekülerize edilen bir İslam ve Müslüman prototipi ile karşı karşıyayız. Bu da krizi derinleştiriyor.

Liberal tonlar taşıyan kimlik… Demokratik argümanların vahyin önüne geçtiği, hümaniter vurguların baskın çıktığı ılımlı ve uyumlu bir İslami kimlik… Kendilerini evrensel kabullere ve redlere alabildiğine açık tutanlar kimlik krizine maruz kalmaktan kurtulamıyorlar. Evrensel olanı üretmeleri beklenenler, evrensele teslim olmayı tercih ettiler.

Modernleşme ise, başkalaşma ve yabancılaşma olarak algılandı… Hazcı, çıkarcı, fırsatçı açılım ve yaklaşımlarla kimlik yozlaşması derinleşti. Çoğu zaman değişimle, başkalaşım ayrıştırılamadı…Hassasiyet şuydu; söylenmek istenen değişmemek, gelişmemek çağrısı değil; çözülmemek çürümemek, kimlik kaybına uğramamaktı…

Bugün her düzeyde kimlik dayatması ve kuşatması altındayız. Etnik… İdeolojik… Politik… Kurumsal… Gruplar… Sınıfsal… Cinsel… Sportif kimlikler… Hepside bizi kendine çağırıyor… Kimileri çağırmadan icbar ediyor…

Propaganda, baskı, şiddet ile aşamalı olarak yürütülen operasyonun amacı şuydu; Önce İslami kimliği taşıyanları susturma… Bir sonraki adım kimliği unutturma… Daha ilerisi başkalaştırma ve en son yok etme…

Kimliğimiz her geçen gün yeni bir yara alıyor… Kişiliğimiz kayboluyor… Direnç, metanet, sabır tükeniyor… Moralsiz ve güvensiz gönüller… Müfsidlerin hedefe koyduğu kimlikler delik-deşik… Sistematik bir kirletme ile kişilikler tanımaz halde… Zihin ve kalp kirlenmesi… Sosyal ve siyasal kirlenmeler… Ticari ve ahlaki kirlenmeler… Öyle ki, kirlilik, kirlendiğini fark edememe noktasına ulaşmış durumda… Bunlar neyin ürünü, vahyin kurallarına ters düşmenin sonucu…

Değerlerinden uzaklaşan, dayanak ve dinamiklerinden kopan, profanlaşmaya açık duran ilkesiz nesiller… Vizyon ve imaj peşinde tükenen insanlar hangi dünyanın insanları?

Bugünün insanı kimliğini, kişiliğini hatta var oluşunu satışa sunarak “kazanç” ve “başarı” hesapları yapıyor…

Hayatımızı, kimliğimizden ve kişiliğimizden feragat ederek kuramayız, sürdüremeyiz…

Konjonktürün, sürecin, reel politiğin kimliğimizi, kişiliğimizi bölmesine, parçalamasına makul yorumlar bulma yanılgısına son verebilmeliyiz…

Kişiliğimizi, benliğimizi çirkinleştiren, kirleten dayatmalardan, davranışlardan, durumlardan arınmamız, aklanmamız gerekiyor… Tevbe ve takva ile kendimizi korumaya almamız kaçınılmazdır… Günahların asliyetimizi ve aidiyetimizi örtmesine, öldürmesine müsaade etmemeliyiz. Kırılgan ve kaypak kişiliklerle hangi yola çıkılabilir ki? Kimliklerimizde günah, isyan, zulüm lekeleri taşıyoruz... Benliklerimizde başlayan siyah noktalar önü alınmazsa bu günümüzü de, geleceğimizi de karartacaktır…

Erdem, ahlak, hikmet ve takva ile tahkim ve tashih edilmeyen kimlikler belirsizlik ve bulanıklık girdabında boğulmaya mahkumdur…

Kimliğimize yönelik karartma ve tahrifat yaygınlık kazandı. Egemen güçler kimliksizleştirdiği, kişiliksizleştirdiği insanların duyarsızlığından ve tepkisizliğinden istifade ile ömrünü uzatmak istiyor… Kimliğimizin, benliğimizin, ruhumuzun sömürgeleştirilmesine tahammül edebilir miyiz?

Tercihlerimizle, kimliğimiz çelişmemeli… Duruşumuz kimliğimizin fiili yansıması olmalı… Kimlik ve pratik arasındakii tutarsızlık, yetersizlik, kararsızlık krizin temel nedenleridir…

Kimliği gizlemenin, geri adım atmanın, kimliği tartışmaya açmanın kendini savrulmaya terk etmek olduğunu unutmamak lazım…

Kendilerini bir özne olarak ifadelendirmeyenler, gerçekleştirmeyenler saygınlık ve değer sahibi olamazlar… “Öteki”leşmekten, “nesne”leşmekten de kurtulamazlar… Kişi, kendi kalabilme oranında irade sahibi olur… Müslüman, kimliğinin farkındalığı nisbetinde muktedir olabilirler…

Müslümanın kollektif kimliğinin sosyal ve günlük hayattaki tezahürleri, “şeair-i İslam” diye bilinen değerlerdir. İslam’ın tanıtıcı özel ve vazgeçilmez simgeleri, ALLAH’ın kendisine taat vesilesi ve işareti kıldığı herşey yaşatılmalı ve yüceltilmeli… Ezan, Kur’an, namaz, Kabe, hac, sünnet…

Böyle olması gerekirken, bu gün parolamız, şiarlarımız, sembollerimiz, simgelerimiz, ritüellerimiz nasıl bir vakıaya işaret ediyor? Nasıl anılmamızı, nasıl bilinmemizi beraberinde getiriyor?

Kimliksizlik ya da çok kimlilik girdabında özgür ve özgün bir kimlikle var olabilmeliyiz… Şimdi soralım her alana ve her zamana aynı kimlik mi, yoksa döneme ve duruma göre ayrı kimlikler mi? Kamusal, kurumsal, bireysel, toplumsal, siyasal, özel, tüzel kimliklerimiz Müslüman üst kimliği ile örtüşüyor mu yoksa gömlek değiştirir gibi kimlik mi değiştiriyoruz?

Bu kimlik, mahcubiyet duyacağımız veya uzak kalabileceğimiz bir kimlik değildir… Olmazsa olmazımızdır… Selman-ı Farisi’nin tesbiti ile:

“Ene ibn’ül İslam – Ben İslam’ın çocuğuyum.” Selman’ın bu tesbitine Rasulullah (sav) şu taltif ile karşılık veriyor:

“Selman bizim Ehli beytimizdendir.”

Bir başkası asalet, necabet, şöhret peşinde koşsa da biz var olmamızı İslam’a borçluyuz. Kimlik mücadelemiz devam edecek… Yeniden bir kimlik donanınmına, bir kimlik kuşanımına, bir kimlik inşasına ihtiyacımız var… Kimlikte başlayan yıpranma, yozlaşma, parçalanma, tahrifat karşısında duyarsız kalmamız kabul edilemez… Yenilenen, bilenen ve direnen bir kimlikle sorumluluk almak durumundayız…

Stadyumlarda futbola meftun yığınların çığlıkları belki de bir kimlik arayışının işareti olabilir…

Popstar kuyrukları; televole neslinin şaşkınlık ve sapkınlığı kimlik ihtiyacının aciliyetini hatırlatmıyor mu?

Özgür ve özgün bir kimlikle insanlar üzerindeki tanıklığımızı ve örnekliğimizi tamamlamalıyız…

On iki yaşına kadar Kur’an’la arasına set çekilen çocukların durumu, kimlik krizinin derinliği hakkında gözlerimizi açıyor olsa gerek…

“İmam-Hatip”ler ve “başörtüsü” konusu aynı zamanda İslami kimliğe yönelik kin ve öfke yüklü bir saldırganlığın boyutlarını gösteriyor…

Bu zulüm ve zulmet çağında muharref ve mülevves bir kimlikle kabul göremeyeceğimize göre sahih ve salih bir kimlikle var olmalıyız…

Bu kimlikte muvahhid, muttaki, mücahid karakterimiz belirginleşmeli…

Bu kimlik, esenlik yurdunda “rıza” ve “rıdvan”la buluşma vesilemiz olacaktır…

[SIZE="3"]Krizden kurtuluş yolu: İman !

manas
24-08-2007, 00:27
sayin Ahlar ciksin,tebrik ederim,tesekkürler

AHLAR ÇİKSİN
26-08-2007, 00:37
Müslüman'ın 'helal gıda' rehberi

Türkiye'de yakında uygulanacağı belirtilen Helal Gıda Standardı üzerine tartışmalar sürerken Müslümanların yaşadığı birçok Avrupa ülkesinde helal gıdaya ilişkin kurallar yürürlükte bulunuyor.
İngiltere'de yürürlükte olan Gıda Yasası Uygulama Rehberi'nde yer alan helal gıda standardına göre, kesilecek hayvanın bıçağı bilenirken görmemesi gibi ilginç ayrıntılar var.

İngiliz Gıda Yasası Uygulama Rehberi'nde, kamu görevlilerine yönelik olarak helal gıda standardına yönelik ipuçlarına yer veriliyor.

İngiltere'de yürürlükte olan Gıda Yasası Uygulama Rehberi'nde yer alan helal gıda standardına göre, kesilecek hayvanın bıçağı bilenirken görmemesi de bulunuyor.

İngiliz kamu görevlilerinin denetim yaparken kullandıkları Gıda Yasası Uygulama Rehberin “Gıda Yasası Uygulayıcıları için Helal Gıda Konuları” üzerine hazırlanan ekine göre, kesimi İslami kurallara göre yapılmamış, sağlığı bozan, kirli ve tüketim için uygun olmayan etler helal sayılmıyor. Rehberde, son kullanım tarihi' geçen etler de helal olarak nitelendirilemiyor. Bir Müslümanın haram yiyecek satması ciddiye alınıyor, hile ve aldatma olarak değerlendiriliyor.

Rehberde Kur'an-ı Kerim'in diğer maddeler yanında domuz, kan, kokmuş et ve alkol tüketimini yasakladığı, bir gıdanın helal olması için içinde bulunan malzemelerin de helal olması gerektiği belirtildi.

Bir gıdanın helal olması için hazırlama, işleme, arıtma, imalat, paketleme, depolama, ithalat, dağıtım, taşıma, ulaştırma, satış aşamasında başta temizlik diğer koşullara uyulması gerekiyor.

ÖRNEKLER

Rehbere göre, helal gıda üretmek isteyen bir girişimci sadece helal gıda standartlarına değil gıda yasalarına da uymak zorunda bulunuyor. Helal gıdalarda şu özellikler aranıyor:

“-Hayvan kesim işlemi sırasında canlı olmalı, kasap İslam şeriatı ve yürürlükteki yasalarla uyumlu biçimde çalışmalı.

-Yiyecek içinde domuz ya da ürünleri bulunmamalı.

-Alkol ya da sarhoş edici maddeler kullanılmamalı.

-Hazırlama alanı ya da aletler helal ya da helal olmayan yiyeceklerde karışık şekilde kullanılmamalı.”

Denetçilerin taze et konusunda şüpheye düştüklerinde, ilgili Bölge Et Hijyen Hizmet Bürosu aracılığıyla, resmi cerrah veterinerle bağlantıya geçebilecekleri kaydedilen rehberde, kesim işlemiyle ilgili İslami şeriat kuralları şöyle sayıldı:

“-Hayvanlar tercihen doğal mekanlarından uzaklaştırılmış olmalı.

-Yemleri hayvan bazlı ürünler içermemeli.

-Çiftlik ve barınaklardaki hayvanlar usulüne uygun şekilde bakıma tabi tutulmalı. Kesimden önce beslenmeli ve su ihtiyaçları karşılanmalı.

-Kesimden sonra, yalnızca sağlıklı hayvanların kesildiğine ilişkin inceleme yapılmalı.

-Kesimhanede hayvanların kesimini, kanını, diğer hayvanlar görmemelidir. Bu, kesim alanının, izleyen işlemden önce temizlenmesini gerektirir.

-Hayvanlara hiçbir şekilde işkence yapılmamalı.

-Tüm kesimler belgeli kesimhanelerde yapılmalı.

-Kasap keskin bir bıçak kullanmalıdır ve hayvanın önünde bilenmemeli. Kesim sırasında çırpınmayı kısıtladığı için omuriliğe dokunmamalı.

-Kasap her hayvanın kesiminde 'Bismillah Allahu Ekber' demeli.”

Rehbere göre, ambalajsız haram yiyecek helal bir yiyeceğin karşısında duruyorsa, uygun etiketlemeyle ayrılacak. Rehberde, “Bununla birlikte, helal ve haram yiyecekler arasında herhangi bir dolaylı ya da doğrudan temas (örneğin aynı bıçak ya da doğrama tahtasının kullanılması) helal eti harama dönüştürebilir” denildi.

Görevlilerin helal gıdalar için rutin ve şikayete bağlı denetim yapmaları gerektiği belirtilirken “Örneğin konserveler arasında yapılan bir denetimde etin domuz eti olduğu ortaya çıkarsa bu bir Müslüman için haram anlamına gelecek, içerik ve etiketleme açısından gıda yasası ihlal edilmiş olacaktır” denildi.

Şu anda helal gıda sertifikası veren az sayıda sistem bulunduğu belirtilirken kimi Müslüman kuruluşların helal gıdalar için şemsiye bir sertifika sistemi oluşturmak için işbirliği yaptıkları kaydedildi.

.
.

AHLAR ÇİKSİN
26-08-2007, 00:52
Yine camiler ve imamlar
Faruk BEŞER
fbeser@stargazete.com

Bu ülkede her kesimden yüzde 80 insanımıza doğrudan ulaşabilme bilgi ve mesaj verebilme şansına sahip yegáne kesimin din hizmetlileri olduğunu her zaman düşünür ve söylerim. Bu sebeple bu insanların bilgi, ahlak ve kültür seviyelerinin sanıldığından çok daha önemli olduğunu bir kez daha hatırlamalıyız. Yeni yönetimiyle Diyanet bu konuda bazı adımlar attı ve atıyor. Bunları takdirle karşılıyoruz. Nasıl sonuç alındı bilmiyorum ama büyük illerimize ilmi yeterliliğini akademik unvanıyla ispatlamış bilim adamlarının müftü olarak atanması bu adımlardan birisi. Ancak aşağıdan başlaması gereken hizmetlerin basit sanılabilecek üç tanesini de kendi hesabıma hatırlatmak istiyorum:

NAMAZ MEMURLUĞU

Her cemaate gittiğimde şeytan beni şu noktadan gıdıklamıştır: Böyle hızlı namaz olmaz. Hiçbir rüknün hiçbir dua ve tespihini tam söyleyemeden imamın komutu yetişiyor ve sen sadece ona yetişebilmek için koşturuyorsun. Namaz ‘Allah’ı anma/zikir’ için kılınır. Bu hızla insan sadece sayıyı tamamlamayı düşünebiliyor. Şeytan böyle diyor işte.

Oysa camilerdeki namaz farzlardan ibarettir. Sünnetlerde asıl olan onların evlerde ya da başka yerlerde kılınmasıdır. Camide kılınıyorsa zarureten kılınıyor. Öyleyse imamlar ve müezzinler farzların önünden ve ardından okunmaları gereksiz şeyleri kesip onlardan farzlara sadece iki dakika daha vermiş olsalar farzı adam gibi kılmış olacağız.

Mesela benim mezhebime göre gizli namazlarda imamın arkasında fatihanın okunması gerekir ve ben hiçbir imamın arkasında bunu tamamlayamam. Ruküda ve secdede manaları düşünerek tespihleri asla üçe tamamlayamam. O zaman da şeytan bana, işte bu sebeple cemaate gitme, böyle imamın arkasında namaz kılınmaz diye fısıldama imkánı bulur.

Çeşitli Arap ülkelerinden gelen dindar akademisyen misafirlerim, mahallemizin mescidine bir defa geldi, ondan sonra hiç gelmediler. Oysa namaz aynı zamanda evrensel bir iletişim eylemidir.

Bu arızanın çözümü kesinlikle imamları tek tek ikna etmek değildir.

Camilerdeki Ses Düzeni

İKİNCİ problem camilerdeki son derecede kötü seslendirme sistemleridir. Son gittiğim Cuma hutbesinde isyan etmemek için kendimi zor zapt ettim. Sanki gizli bir el, hatiplerin söyledikleri anlaşılmasın diye camiyi gürültüye boğmaktadır. Bunda bizim cahil dernek yöneticilerimizin ihmali birinci derecededir. Gereksiz ve cibilliyetsiz süslemelerle caminin içini acemi ressam tuvaline çevirmek için verdikleri paralara acımazlar da -çünkü bunlar gösteriştir- kaliteli bir ses cihazına verecekleri paraya acırlar.

İmamların, arkalarında üç tane cemaat olduğu zaman dahi ses cihazlarını açmaları ise ayrı bir marazî tezahürdür. Oysa cemaati etkileyen şey, kuru gürültü, hatta son derece güzel seslerle icra edilen artistik okumalar değil, imam efendinin, Allah’ın huzurunda ona tekmil veriyor duygusuyla ihlasla ve candan okuması, okurken cemaatin rızasını değil, Allah’ın rızasını düşünmesidir. Nice artistik okuyanların cemaatlerinin az ve vasıfsız, buna karşılık sesi güzel olmadığı halde candan okuyan imamların cemaatlerinin çok ve heyecanlı olduğuna şahit olmuşumdur. Güzel ses elbette bir nimettir, ihlasla birleştirildiği zaman iki kat etkili olur. Ama sesi güzel imaların buna mağrur olduklarını çokça görmüşüzdür.

Camilerin TemizliĞi

DİNLERİMİZ üzerinde konuştuğumuz yabancıların bana ilk söyledikleri şeylerden birisi camilerdeki çorap kokusudur. Herkesin pis çoraplarıyla bastığı yere siz nasıl yüzünüzü koyabilirsiniz, derler. Oysa mesele onların söylediği kadar değildir. Müslümanlar temiz (olması gereken) inanlardır. Ayaklarını dahi günde kaç kez yıkarlar. Hatta Efendimiz bu konuda o kadar titizlik göstermiş ki, ‘Parmak aralarınızı dahi iyice temizlemezseniz oraları ateş temizler’ diye yaptırım koymuştur. En ufak bir rahatsızlık verici koku taşıyanların camiye girmemelerin tavsiye etmiştir. Özellikle Cuma günleri boy abdesti alınmadan camiye gelinmemesini öğütlemiştir. Bu sebeple aynı mekánlara gayri müslimler girmiş olsalardı da siz kokuyu o zaman görseydiniz.

Buraya kadar tamam. Ama yine de müslümanlar bu konuda görevlerinin tam bilincinde değildirler. Özellikle de yaz günlerinde camilerimizin kokusu rahatsız edici boyutlarda olabiliyor. İşçi, yolcu, esnaf herkes sürekli giymekte oldukları çoraplarıyla camiye girmekte sakınca görmemektedirler. Bu durumun bir çaresi olmalıdır. Bunun alternatifi, camiye hiç gelmemeleri ya da yalınayak girmeleri değildir. Bu durum temizlik açısından, özellikle kuzey ülkeleri için problemlidir. Mesela herkesin çantasında, ya da cebinde camiye girerken giyeceği pırıl pırıl bir çorabı bulunabilir.


Yaş Çayı kurusu ile satmak


Soru

Sevgili Hocam, bir imamın gündeme getirdiği bir konuyu görüşlerinize sunmak istiyorum. Bizler çay üreticisi olarak çayımızı bazen özel fabrikalara satıyoruz. Onlar da bize para yerine ürettikleri kuru çaydan veriyorlar. Bunu bazen hemen bazen de bir iki ay sonra alıyoruz. Bu yapılan işlemin faiz olduğunu söylediler. Cevabınızı bekliyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Selamlar. (Ahmet Okutan).

Cevap

Bu olayın aslı şudur: Bazı kaynaklarda Allah Rasulü Efendimizin şu satış türlerini yasakladığı nakledilir: ‘Damızlık boğayı aştırma ücreti, kan alan kişinin (haccám) aldığı ücret ve değirmencinin öğüttüğünden aldığı hak (kafîzu’t-tahhan)’.

Bu durumun İslam fıkhına yansıması ise şöyle olmuştur: Bir ücret sözleşmesinde yapılacak işin bedeli, işin bizzat kendisinden alınacaksa, demek ki, iş yapıldığında bu bedel henüz yoktur. İşi yaptıran taraf ücret olarak yaptırdığı işin bir bölümü dışında ücret verecek bir şeye sahip değildir. Şu halde ortada bilinmezlik ve imkánsızlık gibi akdi fasit kılacak iki sebep bulunaktadır. İslam’da böyle olan akitler fasit olur, fasit alışverişler de faizli sayılır.

Ebu Hanife bu görüştedir, ama onun iki değerli arkadaşı başka bir olayı örnek göstererek böyle bir sözleşe örf haline gelmişse bunun caiz olduğunu söylerler. Olay şudur: Hz. Peygamber Hayber’i fethettiği zaman oradaki araziyi sahiplerine bıraktı ve karşılığında da araziden çıkacak mahsulün bir kısmını almak üzere anlaştı. Öyleyse böyle bir satış caizdir.

Kaldı ki, sizin durumunuz bundan farklı bir şeydir. Çay fabrikası sahipleri size şöyle demiyorlar: Çayınızı işleriz ve bedelini size kendi çayınızdan öderiz. Aksine şöyle demiş oluyorlar: Sizin yaş çayınızı, şu kadar kuru çay karşılığın satın alırız. Bunu da hemen ya da vadeli olarak öderiz. Bunun sizin çayınızdan olması şart koşulmuyor. Dolayısıyla burada bilinmezlik ve imkánsızlık gibi akdi fasit kılacak şeyler yoktur ve böyle bir satış caizdir.

Tuvalet káğıdı ile temizlik

Soru

Tuvalette kağıtla temizlik yapmak sakıncalı değil midir?

Cevap

İslam’ın inananlardan istediği şey, tertemiz olmalarıdır. Bunun için tuvalet káğıdı kullanmalarında bir sakınca yoktur. Hatta su ile temizlendikten sonra káğıtla da kurulanmak, temizliğin daha iyi olmasını sağlar.

Aslında çok basit olan bu sorunun sorulmasındaki sebep şu olmalıdır: Eskiden müslümanlar bilgiye ve bilgi aletlerine son derece saygılı olmuşlar, açılan kalem yongalarını dahi yerlere atmamışlar, aşırı gelebilir ama bazıları káğıt üretilen atölyelere karşı ayaklarını dahi uzatıp yatmamıştır. Bu titizlik kültürümüze işlemiş ve káğıt deyince insanlar onu adeta kutsallaştırmış ve taharetle yan yana düşünemez olmuşlardır.

Oysa adına káğıt dense dahi, tuvalet káğıtları bir bilgi aracı olarak değil, sadece temizlenmek maksadıyla üretilen ve yazı yazmaya elverişli olmayan maddelerdir. Dolayısıyla böyle bir endişeye elbette gerek yoktur. Ama bu titizliğin anlamlı oluşuna binaen bunu yazmakta da yarar gördüm.

AHLAR ÇİKSİN
26-08-2007, 22:50
Namaz Kılıyor musunuz?

Namaz kılıyor musun?

Lütfen burada yazdıklarımı sonuna kadar okuyun ve biraz düşünün.....

Neden namaz kılmıyorsun???

namaz kılmamak için bir sebebin mi var yoksa?

ne olabilir ki namazdan önemli olan sebep???

dur ben tahmin edeyim:

namaz kılacak vaktin yok değil mi?

ama onların da yoktu...

Yazının devamını, etkili resimli anlatımla okumak için ..

.........linke tıklayın...

............http://www.***********/goster.php?id=16878....

AHLAR ÇİKSİN
27-08-2007, 00:56
Namaz Kılıyor musunuz?

Namaz kılıyor musun?

[Neden namaz kılmıyorsun???

namaz kılmamak için bir sebebin mi var yoksa?

ne olabilir ki namazdan önemli olan sebep???

namaz kılacak vaktin yok değil mi?

Namaz Çiçekleri
İkrime FIRAT

İlköğretim çağındaki çocukları namaza teşvik etmek ve
Annelerin namaz eğitimi tecrübelerini geliştirmek için
"Namaz Çiçekleri" adında bir etkinlik hazırladık.

Namaz çiçekleri kampanyasının özeti şu: Çocukların ailelerinin gözetiminde tam beş gün düzenli namaz kılmaları gerekiyor. Bu etkinlikte ailelerin çocuklara namazı öğretmeye ve sevdirmeye çalışılması hedefleniyor. Namaz Çiçekleri Kampanyası tamamlandığında annelerin çocuğu için bir kutlama yapmasını istiyoruz. Biz de kutlamaya "Namaz Çiçekleri Diploması" vererek onu "Namaz Çiçeği" olarak ödüllendireceğiz. Annelerin de beş gün içinde çocuğunu takip ederken günlük tutmasını istiyoruz. Bu günlüğü ve namaz çiçekleri etkinliği kutlamasında çektiği resmi sitemizin namaz çiçekleri bölümünde yayınlayacağız.
Beş gün namazla ilgili etkinlikte ne yapacağım?
Eğer çocuğunuz 7 yaşından küçükse ve etkinliğe katılmak istiyorsanız. Siz namaz kılarken onun eşlik etmesini sağlayın. Sadece kolay tesbihatları öğretebilirsiniz. Mesela "Allahu Ekber" ve "Es selâmu aleyküm ve rahmet'ullah" gibi.

Eğer 7 yaşından büyükse namaz kılmayı ona öğretin. Çünkü namaz yedi yaşında emrediliyor. Bu kadar fikir yetmez daha fazla bilgi istiyorum. Diyorsanız ilgili yazımızı (http://www.namazzamani.net/turkce/cocuk_ve_namaz.htm) okuyun.

Lütfen bizim tavsiyelerimizle sınırlamayın kendinizi. Üretici olun... " - Ben size yazmasam da etkinliği uyguladım" demeyin. Deneyimlerinizi günlüğe mutlaka ekleyin. Çünkü sizden sonra bu yazıları okuyacak annelere ışık olacaksınız. Bu yüzden düşündükleriniz ve yaptıklarınız önemli. Deneyimlerinizi bizimle ve diğer annelerle paylaşın.

Gönderdiğim günlük ve resim ne zaman yayınlanacak?
Gönderdiğiniz günden bir kaç gün sonra yayınlanacak. Ancak ilk etapta linki sadece size verilecek. Bunda amacımız günlüklerin birbirinden etkilenmemesini, özgün ve üretici fikirlerin ortaya çıkmasını sağlamak.

Nasıl katılacağım?
Siz de çocuğunuzu bir namaz çiçeği olarak yetiştirmek istiyorsanız. Aşağıdaki linkte bulunan yönergeleri takip ederek etkinliğe katılabilirsiniz. http://www.namazzamani.net/turkce/namaz_cicekleri_etkinligi.htm

Ücret ödemem gerekiyor mu?
Hayır... Bu etkinliğin maddi bir amacı olmadığı gibi maddi bir vaadi de yok. Etkinliğin amacı; namazı çocukların gündemine almak ve annelere çocuk eğitiminde katkıda bulunmaktır. Sonrasında annelerin birbirinin deneyiminden faydalanması da çok önemsiyoruz.

Tek istediğimiz çocuğunuz namaz kılarken tuttuğunuz günlüğü bize gönderin.

Unutmayın! Namaz sadece beş gün yapılacak bir etkinlik değil. Biz sadece etkin bir başlangıç yapmaya çalışıyoruz.

Not: Biz kampanyayı küçükler için hazırladık. İsteyen büyüklere de kapımız açık. Süreçleri takip ettikleri takdirde Büyüklere Namaz Çiçeği diploması yollayabiliriz. Ama günlüğü mutlaka yollamalarını istiyoruz...

Bir rica: Lütfen bu kampanyayı üye olduğunuz mail gruplarına, forumlara ekleyin, mail listelerinize gönderin. Bir gönüle daha ışık yanmasına vesile olun…

Diğer Yazıları
Namaz Çiçekleri Günlükleri
Namaz Çiçekleri
Namaz Çiçekler Kampanyası
Pofuduk tavşan için yapılan namaz bayramı ve dahası
Çocuğunuz için namaz etkinlikleri
Çocuğumuza namazı nasıl sevdiririz?
Namaz Kılmayı Öğrenmek İstiyorum
Neler Değişti
Sitenin Hikayesi
Alamancı Selim Amca... Tavuğun Yem Yediği Gibi...
Gönül Huzuru
Cemil'in Telaşı

AHLAR ÇİKSİN
30-08-2007, 11:56
..............HAFTANIN MAKALESİ .................

............."Artık işimize bakalım "

Dünya siyaset sahnesinde dört aydır Türkiye diye bir devlet yok.

Niye yok?

Çünkü Türkiye'yi herkesten çok sevdiklerini ve Türkiye'nin itibarını herkesten çok düşündüklerini ileri süren bazı çevreler, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı adaylığı ile ilgili saçma-sapan bir tartışma başlatarak ortalığı öyle bir velveleye verdiler ki, Türkiye o velvelede kaybolup gitti.

Komşularıyla 'sıfır sorun' siyaseti güttüğünü ilan eden Türkiye, Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi'nin bazı endişelerine –ve buna bağlı olarak Türkiye aleyhindeki bazı angajmanlarına- son vermek için Kerkük'le ilgili tavrını gözden geçirmeli değil midir?

Filistin meselesine iyiden iyiye angaje olan Türkiye, Gazze ahalisinin maruz kaldığı amansız ambargo zulmünü durdurmak için dünyayı ayağa kaldıracak bir diplomatik taarruz başlatmalı değil midir? Afrika Birliği'nde temsil edilmeye başlayan Türkiye, iyi ilişkiler içinde olduğu Etiyopya'nın Somali'deki katliamını durdurmak için üzerine düşeni yapmalı değil midir?...

Dört aydır bu gibi mevzuları konuşup tartışıyor olmalıydık. Türkiye fena halde kilitlendi. Kapitalizmin ve emperyalizmin küreselleştiği bir dünyada ulusal sınırların çok ama çok ötesine geçen bir siyasi ufuk ihtiyacı kendini şiddetle hissettirirken, buna ekmek ve su gibi muhtaç olduğumuz apaçık ortada iken, zamanın ruhu bizi dünya siyaset sahnesinde göz kamaştırıcı bir performans sergilemeye –ve bu uğurda 'resmi ideolojik' takıntılardan kurtulmaya- çağırırken, bütün enerjimizi akla ziyan bir mahalle kavgasına harcamak zorunda kaldık. Kainatta hiçbir şeye tekabül etmeyen anlamsız, hakikatsiz, bomboş bir mahalle kavgasına!

* * *
Türkiye'yi dört aydır sabote eden ve bunu Türkiye'nin selameti için yaptığını savunan zevatın hangi taktik ve stratejik hedefleri gözettiğini çok merak ediyorum. Dünyanın gidişatını nasıl okuyor bu zevat? Nasıl bir gelecek tasavvur ediyor? Tasavvur ettiği gelecekte Türkiye'ye nasıl bir yer biçiyor? Amerika Birleşik Devletleri'ni ve / veya Avrupa Birliği'ni güvenli bir liman olarak görüyor mu? AB üyeliği hedefinin gerçekleşmemesi ihtimaline karşı –veya düpedüz AB üyeliğine karşı- Ortadoğu ve Kafkasya-Orta Asya ülkeleri ile entegrasyon alternatifi üzerinde duruyor mu?... Dört aydır bütün mesailerini Hayrünnisa hanımın başörtüsünü çekiştirmeye harcayanların bu hayati meseleler hakkında layıkıyla kafa yorduklarına ve yorabileceklerine ihtimal vermek çok güç.


Yeter artık! Bitsin bu saçmalık! Kapansın bu konu! Önümüzdeki yılları "Köşk'te türban" tartışmalarıyla geçireceğiz diye ödüm kopuyor. Yapmayın efendiler. Türkiye'ye daha fazla kıymayın. Önümüze bakalım, işimize bakalım. Kaybettiğimiz zamanı telafi etmeye bakalım. Milleti ve devleti eften-püften meselelerle oyalamayı bırakıp büyük siyasi projeler geliştirmeye bakalım. Dünyanın altını üstüne getirmesi gereken Türkiye için doğru dürüstü bir rota çizmeye bakalım. Yeni cumhurbaşkanı buna hizmet edecek mi etmeyecek mi, ona bakalım. :yes:

* * *

Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı Türkiye'ye......

............. İslâm dünyasına ve bütün insanlığa......

...............................hayırlı-uğurlu olsun...................

..................................... Allah utandırmasın..........


Hakan Albayrak

AHLAR ÇİKSİN
15-09-2007, 23:50
..............HAFTANIN MAKALESİ .................

......................Tut bizi ey oruç! ...........

.................................................. ...Sami Hocaoğlu .......

Hayatın dağdağasında kaçımız dağılmaktan korunabiliyoruz ki? Aklımız dağılıyor. Düşüncemiz dağılıyor. Duygularımız dağılıyor. En beteri hayatımız dağılıyor. İç bütünlüğümüzü kaybediyoruz. Yani, kendimizi kaybediyoruz.





Tut bizi ey oruç!
Hayatın dağdağasında kaçımız dağılmaktan korunabiliyoruz ki? Aklımız dağılıyor. Düşüncemiz dağılıyor. Duygularımız dağılıyor. En beteri hayatımız dağılıyor. İç bütünlüğümüzü kaybediyoruz. Yani, kendimizi kaybediyoruz. Kendimizi kaybedince, insanı da, hayatı da, eşyayı da kendi bütünlüğü içinde göremiyor, okuyamıyor, algılayamıyor ve anlayamıyoruz.

Parçanın parça olduğunu gözden kaçırıyor, parçayı bütün sanıyoruz. Parçayı bütün sanmak, hem parçaya hem bütüne haksızlık oluyor. Zira parçadan bütünün rolünü üstlenmesini bekliyoruz. Parça bu ağır yükü kaldıramıyor. Sonuçta, parça ile bütün arasındaki kopmaz ilişkiyi gözden kaçırıyoruz. Varolan irtibatı dağılan ve dağıtan tasavvurumuzla biz koparıyoruz.

Parçayı parça olarak görseydik parçanın altında ezilmeyecek, parçadaki olumsuzluğa takılıp bütündeki güzelliği fark edecektik. Parçada “şer” gibi görünenin bütünde “hayır” olduğunu anlayacaktık. Parçada zeval suretinde tecelli edenin bütünün kemalinden kaynaklandığını fehmedecektik.

Bu yüzden gündelik yaşıyoruz. Günü yaşamakla gündelik yaşamak arasında sera ile süreyya arasındaki fark kadar fark var. Gündelik yaşamak, “mutlak zamanı” (dehr) gözden kaçırmak demek. Gündelik yaşamak, zamanı aşan bir zamanın olduğunu fark etmemek demek. Gündelik yaşamak, organizmaya teslim olup ruhu teslim almaya kalkışmak demek.

Arif “vaktin çocuğu”dur, “günün çocuğu” değil. Gündelik yaşayanlar, hayatı kendi bütünlüğü içinde göremezler. Hayatı kendi bütünlüğü içinde göremeyen, hayatın çok mertebeli bir hakikat olduğunu, kendi yaşadıkları hayat basamağının, birçok mertebeden sadece biri olduğunu fark edemezler. Yaşadıkları mertebeyi hayatın bütünü sanırlar. Parçayı bütün sanan herkes gibi cezalandırılırlar. Cezaları, bir ömrü bir gün kadar bereketsiz yaşamaktır.

Gündelik yaşayanlar, zamanın esiri, hatta oyuncağı olurlar. Esirin ruhu var, oyuncağın ruhu yoktur. Günün getirdiklerine maruz kalırlar. Git gide günlükten anlık yaşamaya geçerler. Kendilerine bakteri muamelesi yaparlar. Tepkileri, sevgileri, aşkları, nefretleri, ilgileri, dikkatleri, rikkatleri, iradeleri, sevinçleri ve hüzünleri anlık veya günlüktür.

İşte bir ömrü bir gün kadar bereketsiz kılmanın formülü budur. Kur'an, bu tiplerin ahiretinden bir pencere açarak şu diyalogu nakleder:

- Dünyada ne kadar kalmıştınız?

- Bir gün ya da bir günün yarısı kadar?

İşte bereketsizlik dediğim şey de bu. Bir ömür yaşayacaksınız, ama bir gün kadar bereketsiz geçecek.
Peki, bunun tersi de mümkün mü?

Elbette, bir günü-geceyi bir ömür kadar bereketli yapmak mümkündür.

İşte Ramazan, bize bir geceyi bir ömür kadar bereketli yapmanın formülünü sunan ilahi bir imkândır.

Ramazan bize dağılmışımızı toplamak için gelir. Başta kendimizi toplamayı öğretir. Aklımızı, duygu ve düşünce dünyamızı, ruh ve hatta bedenimizi toplamayı öğretir.

Ramazan bize parçamızı bütünlemek için gelir. Parçaladığımız hakikatin hakikat olmaktan çıktığını öğretir. Mukayyet zamanı mutlak zamana dikmemiz için elimize bir gök iğnesi tutuşturur. Nasıl ki namaz dünya astarını ahiret atlasına günün beş yerinden dikme talimiyse, oruç da bunun yıllık talimidir.

Ramazan bize unuttuklarımızı hatırlatmak için gelir. Başta kendimizi unuturuz. Ramazanın en çok hatırlattığı da kendimizdir. En büyük amacı ise “şahit olan ben” idraki inşa etmektir. Şahit olan ben, şehadet kelimesini sadece diliyle okumaz, varlığıyla okur. Sadece okumakla kalmaz, kelime-i şehadet onun varlığında okunur. O artık hem okuyan, hem okunandır. Hem şahit olan, hem şahit olunandır. Kendisi bu mübarek kelimenin yazılı olduğu fiili ve aktif bir levha olur. İşte o zaman her bir hücresi şu gerçeği haykırır: Biz bu cihana sahip olmak için değil, şahit olmak için geldik.

Ramazan bize kaybettiklerimizi buldurmak için gelir. En çok kaybettiğimiz de kendi benliğimizdir. Sahi, kendini kaybeden neyi kazanır ki? “Ben” demeyi hak edecek bir ben idrakine ulaşmayanın “benim” demesi ne kadar da gülünçtür. Böyle birinin “benim” dediği hiçbir şey gerçekte kendinin değildir. O yoktur ki, onun olsun.

İşte onun için hakikat şudur:

Oruç bizi tutar. Oysa biz, orucu tuttuğumuzu sanırız. Bir yere kadar doğrudur. Zira orucu gerçekten tutanları oruç da tutar. Dik tutar, diri tutar, kendinde ve agâh tutar.

Ve işte tam bu nedenle: Oruç tutmak kendini tutmaktır.

“Ramazanınız mübarek olsun” demeyeceğim. O zaten öyledir. Ramazan bizi mübarek kılsın.:yes:

14/09/2007
Yeni Şafak

AHLAR ÇİKSİN
16-09-2007, 01:44
...Global kriz mi kandırmaca mı?...

...İngiliz... bankaları, ABD'de ortaya çıkan mortgage dalgalanmasının son 20 yılın en büyük krizi olduğunu açıklarken, uzmanlar bunun FED'e faiz baskısı olduğunu düşünüyor

İngiltere'nin önde gelen bankacıları, Amerika'daki konut kredisi finansmanıyla başlayan ve tüm dünya piyasalarında etkileri hissedilen mortgage dalgalanmasının son 20 yılın en büyük krizi olduğu tezini ortaya attı. Türk uzmanlar ise, bu dalgalanmaya şu aşamada kriz denilemeyeceğini belirtirken 18 Eylül'deki FED toplantısında yapılacak faiz indirimini beklenilenden de aşağı düşürmek için bu tezin ortaya atıldığını düşünüyor.

........CARİ AÇIĞA YARAR............

Altın ve Para Piyasaları Uzmanı Mehmet Ali Yıldırımtürk, mortgage dalgalanmasının kriz olarak tanımlanayacağını söyleyerek, bu açıklamanın ardında bir yasa düzenlenemeyen Hedge fonları olduğunu dile getirdi. Yıldırımtürk, "18 Eylül'de FED'in faiz indirimi toplantısı için faiz indirimi baskısı yapılıyor. FED'in kısa vadeli faiz oranları 5.25. FED bunu 5'e çekecek. Ama bankalar daha da aşağı çekilmesini istiyor" diye konuştu. Olası bir krizde petrol fiyatlarının da gerileyeceğini ifade eden Yıldırımtürk, "Dolayısıyla üretim de gerileyecek ve hammadde fiyatları düşecek. Bu da Türkiye'nin cari açığına olumlu yansıyacak" dedi.

....KRİZ DEMEK ABARTI.............

İstanbul Tic. Ünv. Öğretim Üyesi Erdoğan Alkin de bu dalgalanmayı son 20 yılın en büyük krizi diye nitelendirmenin çok büyük abartı olduğunu söyle-yerek, önlem alınmazsa krize dönüşebileceğini belirtti. Alkin “Türkiye etkilenir deniyor. Kur ve faiz farkı büyük olduğundan böyle söyleniyor. Ama Merkez Bankası'nın rezervleri bunu rahatça karşılayabilir. En fazla Latin Amerika ülkeleri et-kilenecek" dedi.

........İşin içinde .........

...............VARSA İNGİLİZ...........

.................VARDIR ARKASINDA BİR OYUN...............

AHLAR ÇİKSİN
18-09-2007, 13:19
DÜNYA BANKASI UYARDI

Geçen yıl Dünya Bankası Türkiye Direktörlüğü "Türkiye'nin Eğitim Sistemi'nin AB Üyeliği için hazırlanması" konulu bir çalışma yaptı. Dönemin Türkiye Direktörü Andrew Workink başkanlığında hazırlanan raporda Türkiye'deki eğitim sistemi AB ülkeleri ile kıyaslandı. Bu raporda AB'ye yaklaşabilmek için atılması gereken adımların başında da okul öncesi eğitime yatırım yapılması gerektiği görüşü dile getirildi. Raporda, "Türkiye okul öncesi tesislerin sayısını büyük ölçüde artırmalı, yüzde 15'ten az olan okul öncesi programlara katılımı 2015 yılında yüzde 50'ye getirme hedefini koymalı. Özellikle ülkenin doğu kesimlerinde okullaşmayı artıracak programları sürdürmeli" denildi:yes:

AHLAR ÇİKSİN
18-09-2007, 16:09
YTL DE BÜYÜK LİGE DAHİL OLDU

Dünyadaki en yüksek hacme sahip döviz işlem platformuna dolar/lira paritesi de dahil oldu. YTL'ye artan talebe bağlı olarak alınan bu kararın sonucunda YTL'yle yatırım yapmak kolaylaşacak


Yabancı bankalar için gösterge niteliği taşıyan, en çok döviz işleminin gerçekleştiği platform olan EBS'de artık Yeni Türk lirası da yer alıyor. EBS'in sahibi ICAP, bu platformda işlem yapılan 34 pariteye Amerikan doları / Yeni Türk lirasını da ekledi. Euro / dolar paritesi gösterge olarak kabul edilen EBS platformunda YTL'yle ilk işlemler dün gerçekleşti. Konuya ilişkin olarak ICAP Gelişen Piyasalar Sorumlusu Darryl Hooker, "Türk lirası piyasadaki yüksek getirili para birimleri arasında en çok talep görenlerden biri, YTL için müşterilerimizden yüksek miktarda talep geliyor" dedi.


'YTL'ye talep artmıştı'
Hooker, dolar/YTL paritesinin müşterileri için heyecan verici yeni bir işlem fırsatı doğurduğunu ve EBS'nin de bu sayede yeni piyasa oyuncularına ulaşacağını kaydetti.
EBS platformunda en çok işlem yapan bankalardan biri olan İsviçre merkezli BCP de bu kararın piyasalardaki YTL likiditesinin artmasına bağlı olduğunu belirtti
Milliyet'in sorularını yanıtlayan BCP Piyasa İşlemleri Sorumlusu Kerrar Kulak, kararın ardında uluslararası yatırımcıların, büyük bankaların ve fonların YTL'yle işlem yapma taleplerinin artmasının etkili olduğunu belirtti.


Alış - satış farkı azalacak
Kulak, "Türk lirasının EBS'ye dahil edilmesi, liranın global yatırımcı için kilit önemde olan bir yükselen piyasa para birimi olduğunu gösteriyor" şeklinde konuştu.
Kessar Kulak, ICAP'in kararının YTL açısından önemli sonuçları olacağını belirterek likiditeyi artıracağını, ithalat ihracat yapanların işine yarayacağını belirti. Kulak "YTL'de aktif olan global oyuncuların sayısı artacak" dedi.
BCP, dün EBS platformunda YTL'yle ilk işlem yapan banka olma özelliği de taşıyor. Reuters'la birlikte EBS'de de YTL'yle işleminin yapılmasının YTL'de likiditeyi daha da artıracağını kaydeden Kulak, bunun en önemli etkilerinden birinin döviz alış satış fiyatı arasındaki farkın (spread) azalması olacağını belirtti.
Kredibilitesi yüksek olan ve çok işlem gören para birimlerinde alış-satış fiyatları birbirine yakın seyrediyor. Örneğin euro/dolar paritesinde alış satış arasındaki fark 0.0001 puana kadar iniyor. Bir para biriminin alış-satış fiyatı arasındaki fark azaldıkça o para birimiyle yatırım yapmanın, pozisyon almanın riski azalıyor.


'YTL oyuna katıldı'
Kulak örnek olarak Dolar/YTL paritesinin EBS'de alışfiyatının 1.2673 satışının da 1.2677 olarak belirlendiğini, aradaki farkın 0.004 olduğunu ancak aynı farkın başka platformlarda bunun 4-5 katına ulaştığını söyledi.
EBS'nin yer verdiği pariteler arasında düne kadar gelişmekte olan ülkelerden Macaristan, Polonya, Güney Afrika, ve Meksika'nin para birimlerinin dolar karşısındaki değeri vardı. YTL'nin de bu platforma katılması bazı uzmanlar tarafından "YTL de oyun masasına katıldı" şeklinde yorumlandı.

EBS'de günlük işlem hacmi 450 milyar doları buluyor

ICAP'in sahibi olduğu EBS, Reuters'a benzer şekilde elektronik ortamda pek çok finansal piyasa işleminin yanı sıra döviz alım satımı işlemlerinin de gerçekleştiği bir platform. Ancak günlük işlem hacmi olan 450 milyar dolar olan EBS'de işlem hacmi Reuters'a göre çok daha yüksek.
Türkiye'de dolar/YTL fiyatı verilen Reuters bankalar tarafından yaygın olarak kullanılırken, başta İngiltere ve Amerika'da

AHLAR ÇİKSİN
26-09-2007, 10:09
...................RAMAZAN ve YALNIZLIK .............
İnsanlar vardır Ramazan'da; yalnız, yapayalnız. Bin bir çeşit sebebin bin bir çeşit yalnızlığına katlanılır bu muhteşem ayda. Kalabalık içinde yaşamak, yalnızlığı alıp götürmüyor içimizden.

Varlık içinde yokluk gibi bir şeydir bu. Esbabı çeşit çeşit, esvabı türlü türlü. Hepsinin de ortak bir özelliği var; yalnızlığı örtülü...Birisi yapayalnızdır Ramazan boyunca. Bomboş bir ev. Ne iftarın tadı vardır, ne sahurun. Ezanı bekler sofrasız. Ezan, ba'sü badel mevttir her bir fert için, onu huşu içinde topluca beklerseniz mahşer dirilişine benzer; tek başına beklerseniz yalnızlık sizi ezer geçer. Yalnızlık zordur; o yüzden "Allah'a mahsustur" demiştir halk. Ramazan'da daha zordur bu yalnızlık. Göz ucuyla seyreder yalnız adam iftar telaşını ve bir kez daha hisseder yalnızlığını. Teravihte ayrı bir koşuşturmaya şahit olur. Tatlı bir telaştır bu. Heyhat! Yalnız adam, bir delilik edip karışsa bir Ramazan çadırına, yine de çare bulamaz yalnızlığına...


Birisi, uzakta olmanın yakınlığını, yakında olmanın uzaklığına tercih eder. Kendine rağmen yaşamaktır bu! Ne var ki bilmez, bilemez nâdân, gurbetteki adamın bağrında cayır cayır yanan bir ocaktır vatan. Yanarsın yandım diyemeden, ağlarsın gözyaşlarını söyleyemeden. Hüzünlü gurbetin sürgüne döndüğü demde, mehip ve vakur bir insan, dağların dayanamadığı yalnızlığa katlanır. Başkaları için yaşamak, böyle bir şeydir. Bazen mütemadiyen oruçlu olmayı şart koşar; ama hayatında açlık çekmemiş biri, anlamaz bu muhteşem tevekkülü.


Birisi yapayalnızdır iftar vakti. İlaç kokulu hastaneden uzaklara gönderir buruk sevgisini. İster ki dua dua yükselen her bir cümlesi, bir üveyke dönüşsün de evinin penceresinden içeriye süzülsün. Otursun masanın bir kenarına, bakmadan vefasız evlatlarına ve onların hoyratlığına; başlarını okşasın ve öylece beklesin iftar vaktini. Hayaldir bunların hepsi. Soğuk gerçeğin ta kendisi, gösteriyor ki yoktur aslında bu dünyada böyle adamların kimsesi...


Birisi yetim kalmanın hüznünü yaşar ömür boyu. Şefkat, ipeklerden daha yumuşak bir kalp ister. Oysa kasvet, bizi karanlık dehlizlere iter. Yetimlik vardır milletçe yaşanan. Uzandıkça insanlar sonsuz bir şefkate, tamtam sesleri yükselir ve davetiye gönderilir şiddete. Kalabalıklara yafta yafta isimler bulunur ve ardından kalabalıklar içinde her bir insan yalnızlığa soyunur. Bu haliyle ne iftar kaynaşmayı temin eder ne teravih; farklı maskeler takmış güruhun çatışmasıdır bizde tarih...


Bütün yalnızlıklar bir şeyler alıp götürür içimizden. En derin yerimizden. Nesiller kaybolur, miras yok olur... Bu arada, biz olmadan farkında, yeni bir tekevvün belirir nârin ruhlarımızda. Hatırlarız ki aslında yalnızlık, kaderimizin bir parçası. Aldığımız son nefesin sonrası, Münker, Nekir ve tabii ki Sen! Yalnız, yapayalnız çekilirsin hesaba. Ne mala güvenebilirsin artık; ne evlad ü iyale. Makam bir hiçtir, şöhret bir kirdir; yalnızların elinden tutacak sadece O kimsedir. Ramazan'da yalnızlık damla damla sürüklüyorsa seni O'na, üzülme; yalnız değilsin. Aslında hiçbir zaman yalnız kalmadın. Ne gurbette, ne uzlette seni seninle baş başa bırakmadı O. Ne güzel söylemiş şair: Kimsesiz bir kimse yok, her kimsenin var kimsesi/ Kimsesiz kaldım meded ey kimsesizler kimsesi!


Belki kirlenmiş gündemlerin içinden sıyrılıp kendimize yönelmemiz, içimizi bir kere daha okumamız ve şöyle dememiz gerekiyor: Ey kimsesizler kimsesi! Bize bir şekilde yalnızlığı yaşattın. Yalnızlığı yaşamayan kalmadı içimizde. Dersler çıkardık kimsesizlikten. Aczimiz kuvvetimiz oldu, fakrımız tesellimiz. Ve anladık ki hayatın kendisi aslında mukaddes bir oruçmuş ve anladık ki asıl iftar, dudakların çatladığı o günde ab-ı kevserin sunulduğu anmış. Senden dileğimiz o ki, Ramazan vesilesiyle bizlere kapılarını aç; Sen de biliyorsun gönüller Sana muhtaç... :yes:

EKREM DUMANLI
ZAMAN

dentist80
26-09-2007, 11:38
üstat iheva nereye kadar cıkar fikrin nedir

AHLAR ÇİKSİN
01-10-2007, 23:43
BORSACI A_NAMIK_KEMAL' E............

HER KONUYA GİR AMA MADIMAĞA GİRME ÜSTAD! O GÜN ORADA ASAYİŞTEN SORUMLU MÜDÜRLE BİR DÖNEM BİRLİKTE ÇALIŞTIM...İSTERSEN O KONUYU ES GEÇ...AMA ŞUNU RAHATLIKLA SÖYLEYEBİLİRSİN...HER NE OLDUYSA VEYA HERKİM NELERİ OLDURDUYSA ONCA İNSAN HANGİ PSİKOLOJİYLE ORAYA TOPLANDI?..NEDEN İNANDIĞI DEĞERLER ONLARIN ORAYA TOPLANMASINA MANİ OLMADI?..BU ÇOK HAKLI BİR SORU OLUR...ZURNANIN ZIRT DEDİĞİ YER DE TAM ORASIDIR ZATEN...YILLARCA BU MİLLETE AHMEDİYE MAHMUDİYE KİTAPLARINDAN DON BİÇER GİBİ DİN ÖĞRETİRSEN OLACAĞI BUDUR...ŞİMDİ DE DİNİNİ GERÇEK ANLAMDA ÖĞRENMEK İSTEYENLERE FIRSAT VERMİYORSUN...SONRA GENE ŞİKAYET EDECEKSİN...ASIL SUÇLU KİM?...BU İNSANLAR DİNLERİNİ KİMDEN NASIL ÖĞRENSİN...DİN DENİLİNCE BU KADAR TANTANA KOPARTILIRSA NASIL ÖĞRENSİN...
ONDAN SONRA ADNANLAR,KIZILLAR,İSMAİLLER,MAHMUTLAR DEVREYE GİRİNCE DE BASBAS BAĞIRIYORSUN...EL İNSAF...ÖĞRETTİN DE YA DA ÖĞRENMELERİNE MÜSADE ETTİN DE RET Mİ ETTİLER?...
[/quote]

YA NAMIK HOCAM

SEN NİYE İYİ _ÖRNEK MÜSLÜMAN OLUPTA MEYDANA ÇIKMIYORSUN..
SEN OL BU İŞİ EN DOĞRU YAPAN _HERKES ÖĞRENSİN
ŞU YAZINI İSE HİÇ MANTIKLI BULMADIM_SADECE LAGA LUGA ETMİŞSİN

HOCAM BİR GAZETEDE HEP MAYOLU KIZLAR SAHİLDE REKOR İÇİN TOPLANMIŞLAR

O DA VAR BU ALEM DE BUDA

BU DA DEYİNCE BUDA VAR UZAKTA PUTA TAPANLAR V.S.

isteyen puta tapar, isteyen putu bile olmadan, kafasında var ettiği fizikötesine..
inanç, ekonomik düzen ve siyasi sistem olsun, inanç, sosyal hayata hakim olsun diyen, allahçı tospağadır..
mesele, bu.
bir çocuğu, bir allahçı tospağanın cocuğunu, bir hristiyan aileye verin o büyütsün, o çocuk, o allahçı tospağaya göre, kafir olarak yetişecektir.
ne ekersen onu biçersin.
bugünkü mahsül, amerika güdümlü oniki eylül darbesi ile, amerikan planı olarak atıldı ve kendini akıllı sanan, bilen sanan bu tospağalar,amerikan ekini olarak yetiştiler. bize akıl veriyorlar.
HAŞA yok desem, yoktur ve allah üzerine kurduğunuz siyasi sistem bir anda koftur.
ama sosyal hayat, yok olmaz , hep vardır, buna anlayacak beyin, ancak önyargılarından arınan beyindir, önyargıları ile bize akıl veren amerikan ekini hasatların, allah yardımcısı olsun.

YA_HOCAM
HAŞA YOKTUR DEMEK BUNU ARTIK CAHİLLER BİLE DEMİYOR
VE DİNDEKİ HÜKMÜNÜ DE BİLİR MİSİN_BELLİ BİLMEZSİN
HEP SALDIRIYORSUN YA SEN İYİ MÜSLÜMAN OL KENDİNİ BUKADAR BEYİNİLİ ZANNEDİYORSUN EN İYİSİNİ DE YAPABİLİRSİN O ZAMAN DEĞİL Mİ__BAK ŞİMDİ BAŞKA AÇIDAN ANLATAYIM: KÖTÜ MÜSLÜMAN YOBAZ_YA SEN NESİN İYİ MÜSLÜMAN MI _NE YAPTIN ALLAH AŞKINA ALLAH RIZASI İÇİN__
KÖTÜ BİR ÖRNEK BEN VEREYİM_MANTIK YA
ÜLKEMİZDE EN KÖTÜ OLAN TRAFİK SUÇLARI VE KAZALARIDIR
SEN ŞİMDİ ŞÖYLE HİÇ KİMSEDEN HİÇ DUYDUN MU
HER GÜN KAZA OLUYOR YOBAZ _CAHİL_BİLİNÇSİZ_DİKKATSİZ ŞOFÖRLER TERÖRDEN FAZLA CANA VE ÜLKE EKONOMİSİNE ÇOK BÜYÜK ZARAR VERİYORLAR BEN DE O HALDE EHLİYET ALMAYAYIM DİYEN DUYMAMIŞSINDIR
SEN ŞİMDİ HEP DİYORSUN KÖTÜ MÜSLÜMAN BAK HERKES İYİ ŞOFÖR OLMAK İSTER GİBİ HER GÜN AKIN AKIN EHLİYET ALMAYA GİTMİYOR MU_ALMASINLAR MI_
İŞTE SENDE KÖTÜ MÜSLÜMAN ÖRNEKLERİNİ İŞLEYECEĞİNE GİT KARDEŞİM İYİ MÜSLÜMAN OL........

AHLAR ÇİKSİN
01-10-2007, 23:44
BORSACI A_NAMIK_KEMAL' E............

YA NAMIK HOCAM

SEN NİYE İYİ _ÖRNEK MÜSLÜMAN OLUPTA MEYDANA ÇIKMIYORSUN..
SEN OL BU İŞİ EN DOĞRU YAPAN _HERKES ÖĞRENSİN




YA_HOCAM
HAŞA YOKTUR DEMEK BUNU ARTIK CAHİLLER BİLE DEMİYOR
VE DİNDEKİ HÜKMÜNÜ DE BİLİR MİSİN_BELLİ BİLMEZSİN
HEP SALDIRIYORSUN YA SEN İYİ MÜSLÜMAN OL KENDİNİ BUKADAR BEYİNİLİ ZANNEDİYORSUN EN İYİSİNİ DE YAPABİLİRSİN O ZAMAN DEĞİL Mİ___NE YAPTIN ALLAH AŞKINA ALLAH RIZASI İÇİN__
_
İŞTE SENDE KÖTÜ MÜSLÜMAN ÖRNEKLERİNİ İŞLEYECEĞİNE GİT KARDEŞİM İYİ MÜSLÜMAN OL........

BAK BİR HİKAYE ALINTIDIR
NE DİYOR BU HİKAYE


Tanrı yeryüzünü "Lahana, Karnabahar, Ispanak" gibi çeşit çeşit yeşil ve sarı
sebzeyle donattı.

"Adam ve Kadın" sağlıklı ve uzun hayatlar yaşasın diye. Bunu gören şeytan
McDonald'sı yarattı .

McDonald's ise 99 centlik iki katlı cheeseburger' i icat etti. şeytan
Adam'a dedi ki; "Yanında patates, cips ister misin?" Ve Adam dedi ki; "Süper
boy olsun!" Böylece Adam kiloları almaya başladı. Ve Tanrı sağlıklı yoğurdu yarattı.

Kadın onu yesin ve bedenini Adam'ın beğendiği boyutlarda tutsun diye. Bu
sefer şeytan, yoğurdu dondurdu. çikolata getirdi, fındık getirdi. Yoğurdun
üzerine konacak parlak renkli şekerler getirip serpti .

Ve Kadın da kiloları almaya başladı. Ve Tanrı dedi ki ; çok taze salatamı
bir deneyin" Bunun üzerine şeytan kremalı hazır salata soslarını icat etti,
üzerine salam ve dilimlenmiş peynir parçalarını da ekledi. Sonra tatlı için
dondurmayı çıkardı. Ve kadın daha da kilo almaya başladı. Ve Tanrı bu sefer
dedi ki ; " Sana saIıklı sebzeler verdim. Onları tüketesin diye zeytinyağını
da veriyorum" Ve şeytan, tavukla kızarmış biftek getirdi .

Öyle büyüktü ki, kendi ayrı tabağı bile vardı. Ve adam kiloları yüklendi,
kötü kolestrol tavanı delip çıktı. Ve Tanrı, koşu ayakkabılarını yarattı ve
adam bu fazla kilolardan kurtulmaya karar verdi. Ama bu sefer şeytan,
kablolu TV'yi yarattı, uzaktan kumandayı yarattı. öyle ki, adam TV1 den TV2
ye giderken bile yerinden kalkmadı. Tanrı dedi ki; "Ey şeytan, her seferinde
sen kazanıyorsun! ..."

Ve tanrı patatesi yarattı. Besinle dolu, dogal
olarak, yağ düzeyi düşük, sağlıklı bir sebze olsun istedi. Sonra şeytan
geldi ve patatesin sağlıklı kabuğunu soydu attı. Nişastalı gövdesini çabuk
çabuk kesip, derin tavada katı yağ ile kızarttı. içine banıp yensin diye de
kremayı icat etti.

Ve adam uzaktan kumandasına sarıldı, kızartılmış
patatesini kremaya banıp yedi. Yedikçe kolestrole battı. Ve şeytan baktı,
iyi olduğunu gördü. "iyi oldu" dedi... Ve Tanrı içini çekerek baktı, düşündü
ve "by-pass" cerrahiyi yarattı... Bunu gören şeytan da "Sağlık Sigortası
şirketlerini" getirdi!

(Hintli bir yazardan)

HİKAYENİN TÜRKÇE VERSİYONUNUN SONU ŞÖYLE BİTİYOR:

devamında
MEZAR_ÖLÜM OLACAK VE ŞEYTAN APİŞIP KALACAK OLABİLİR MİYDİ
ACABA

ŞİMDİ SİZ BURDA KENDİNİZİ HANGİ TÜR DÜŞÜNEN SINIFINA SOKUYORSUNUZ

ŞEYTANCA FİKİR ÜRETİRİM YAZARIM DİYORSAN
BİR FİRAVUN VARDI O BÜYÜK SANDIĞI BEYNİNE BİR SİNEK MUSALLAT OLDU VE KAFASINA TOKMAK VURDURA VURDURA ÖLÜP GİTTİ

HİKAYENİN TÜRKÇE VERSİYONUNUN SONU ŞÖYLE BİTİYORDU DEĞİL Mİ?

devamında
MEZAR_ÖLÜM OLACAK VE ŞEYTAN APIŞIP KALACAK

AHLAR ÇİKSİN
05-10-2007, 15:04
Kur'an'ın yepyeni mucizesi

. Firavun'un yardımcısı Haman Kur'an'ın mucizesi oldu.

Yıllar geçtikçe ortaya çıkan gerçekler, Kur'an'daki her kelimenin belli bir hikmete göre kullanıldığını bizlere gösteriyor.

Kur'an her çağa ayrı mucizelerle hitap ediyor. Mesela, Firavun zamanı hakkında verilen bilgilerin arkeolojik çalışmalarda tek tek ortaya çıkması Kur'an'ın beşer üstü ve ilahi bir kitap olduğunu yepyeni mucizelerle ortaya koyuyor. "Haman" da bunlardan biri.
Kur'an'da Firavun'la birlikte adı geçen kişilerden biri "Haman"dır. Haman, Kur'an'ın 6 ayrı ayetinde, Firavun'un en yakın adamlarından biri olarak zikredilir. Buna karşılık Tevrat'ta Hz. Musa'nın hayatını anlatan bölümde değil de ondan yaklaşık 1100 sene sonra yaşamış ve Yahudilere zulmetmiş bir Babil kralının yardımcısı olarak geçer. Bunu gören oryantalistler "İşte Kur'an'da hata bulduk!" diye sevinirler. Ancak bu sevinçleri Mısır hiyeroglif yazısının çözülüp, eski Mısır yazıtlarında "Haman" isminin bulunmasıyla yarıda kalır. Eski Mısır dilinde yazılmış hiyeroglif kitabeler 18'inci yüzyıla kadar okunamıyordu. Çünkü, Hıristiyanlığın bölgede yayılmasıyla Mısır'ın eski inancı da dili de unutulmuştu. Hiyeroglif yazısının kullanıldığı bilinen en son tarih M.S. 394 yılına ait bir kitabedir. Bundan sonra bu dil unutuldu ta ki 1799 yılına kadar. Yazının sırrı, "Rosetta Stone" adı verilen ve M.Ö. 196 tarihine ait bir kitabenin bulunmasıyla çözüldü. Bu tabletin özelliği üç farklı yazıyla yazılmış olmasıydı: Hiyeroglif, demotik (hiyeroglifin el yazısı şekli) ve Yunanca. Yunanca metnin de yardımıyla tabletteki eski Mısır yazısı Jean-Françoise Champollion adlı bir Fransız tarafından tamamen çözüldü.
Hiyeroglifin çözümüyle çok önemli bir bilgiye daha erişilmiş oldu: "Haman" ismi gerçekten de Mısır yazıtlarında Hz. Musa (as) döneminde geçiyordu. Viyana'daki Hof Müzesi'nde bulunan bir anıt üzerinde bu isimden söz ediliyordu. Aynı yazıtta Haman'ın Firavun'a olan yakınlığı da vurgulanıyordu. (Walter Wreszinski, Aegyptische Inschriften aus dem K.K. Hof Museum in Wien, 1906, J C Hinrichs' sche Buchhandlung) Tüm yazıtlara dayanılarak hazırlanan "Yeni Krallıktaki Kişiler" sözlüğünde ise, Haman'dan "Taş ocaklarında çalışanların başı" olarak bahsediliyordu. (Hermann Ranke, Die Ägyptischen Personennamen, Verzeichnis der Namen, Verlag Von J J Augustin in Glückstadt, Band I, 1935, Band II, 1952)

Kur'an, her asrı bir mucizeyle selamlıyor

Fransız bilim adamı Prof. Dr. Maurice Bucaille "Haman" ismini bir Fransız Mısır bilimcisine verdi ve bu ismin Kur'an'da geçtiğini söylemeden, "7. yüzyıldaki bir Arap el yazmasından alıntı" olduğunu belirtti. Uzman, 7. yüzyıldaki bir Arap el yazmasına hiyerogliflere ait bir bilginin geçirilmiş olmasının mümkün olmadığını, fakat Firavun sarayının isim listelerine bakacağını söyledi. Sonra bakıldığında gerçek bir kez daha ortaya çıktı. Ortaya çıkan sonuç önemli bir gerçeği ifade ediyordu. Haman, Kur'an'a karşı çıkanların iddiasının aksine, aynen Kur'an'da geçtiği gibi Hz. Musa zamanında Mısır'da yaşayan ve Kur'an'da bahsedildiği gibi Firavun'a yakın ve inşaat işleriyle ilgili bir kişiydi. Nitekim Kur'an'da, Haman'la ilgili ayet arkeolojik bulgularla tam bir uyum içinde: "Firavun dedi ki: 'Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım; çünkü gerçekten ben onu yalancılardan sanıyorum." (Kasas 38)

Eski Mısır yazıtlarında Haman'ın adının bulunması Kur'an aleyhindeki iftiraları boşa çıkarmakla kalmayıp, onun Allah katından olduğunu bir kez daha ortaya koyuyordu. Zira Kur'an'da indiği devirde ulaşılması ve çözülmesi mümkün olmayan bir tarihî bilgi mucizevî şekilde bizlere aktarılıyordu.
ZAMAN

AHLAR ÇİKSİN
07-10-2007, 12:38
Geldin ve Gidiyorsun!. Seni Ne Çok Sevmiştik...


..................Y a __ R A M A Z A N...................

Geldin...


Bir bahar müjdesi gibiydi gelişin...


Rahmetinle kandık, şifa bulduk.


Bir düzeni getirip kuruvermiştin, karmaşada çalkalanan hayatımıza.


Üzerine alışıvermişiz, sanki hiç karışmamış bir hayatın parçası gibi...


Şimdi gidiyorsun...


İncecik bir hilaldi varlığın önce, sonra ayın ondördü gibi parladı yüreklerimiz varlığınla, birden gözlerimiz gökyüzünde incelen hilale takıldı yeniden.


Firakın hüznü kapladı ufkumuzu, içimize gidişinin burukluğu çöktü.

11 ay yoksun yine, veda vakti şimdi, gidiyorsun...


Seni beklemekle geçecek vakitlerimiz, dualarımız hep aynı olacak; ‘’bizi tekrar eriştir rahmet ayına Rabbim’’.

Gelişinle ne kadar sevindiysek gidişin o kadar büktü boynumuzu.

Dünyamıza inen rahmet sağanağı, nur halesi bitmesin, kalan vakitlerde de sürsün istiyoruz.

Bize getirdiğin serin havayı, sükuneti, merhameti, hoşgörüyü yayalım ayların kalan onbirinede.


Dualarımız Leyle-i Kadirdeki gibi varsın Rabbin katına.

Öylesine bekliyor, öylesine istiyoruz...


Şimdi veda vakti.


Veda etmek zor geliyor, güle güle demiyoruz, sadece şükrediyoruz bir ramazanı daha bahşedene.


Ve diliyoruz ki nice Ramazana eriştir bizi ya Rabbi


Ve diliyoruz ki; NİCE RAMAZANLARA ERİŞTİR BİZİ YA RABBİ...


ERİŞTİR YA RABBİ...


ERİŞTİR...

...

AHLAR ÇİKSİN
08-10-2007, 10:36
inşallah bu hainlerin kökü kuruyacaktır...

KURAN'I KERİM TÜRKÇE MEALİ
(DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI)


111-TEBBET SURESİNDEKİ BEDDUAYLA ONLARI KINIYORUM.

...........İnşaallah bu hainlerin kökü TEZ ZAMANDA kurusun..............

Tebbet, "kurusun" manasına bedduadır. Ebu Leheb hakkında inmiştir. Zira o, eziyet etmek kasdıyla Resûlullah'ın yoluna gizlice diken koymuş, bu işte kendisine karısı da yardım etmişti. Sûre, "Mesed sûresi" diye de anılır. Fâtiha sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 5 (beş) âyettir. (Bir rivayete göre Şuarâ sûresinin 124. âyeti gereğince Efendimiz yakın akrabasını çağırarak, onları İslâm'a dâvet etmişti. Amcası Ebû Leheb galiz sözler sarfederek, "Bizi bunun için mi çağırdın?" demişti. Bunun üzerine bu sûre indi.)

Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.

1. Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da...

........HAİNLERİNDE ELİ KURUSUN İNŞAALLAH.....

Mevlam bu zalimlerin zulmünü de tez zamanda

inşaallah kurutsun..

2. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.

3. O, alevli bir ateşte yanacak.

4. Odun taşıyıcı olarak karısı da (ateşe girecek).

5. Ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.

Mevlam bu zalimlerin zulmünü de tez zamanda

inşaallah kurutsun..
.
..
...

AHLAR ÇİKSİN
08-10-2007, 10:37
Şeytana Benzemiş İnsan
Irkı İçin Kan Akıtan
Hangi Irktan Olursan Ol
Versin Belanı Yaradan
.
..
...

AHLAR ÇİKSİN
15-10-2007, 15:49
.....Bayram ...

Akşam yemeklerimiz bayram havasında geçti. Dostlarla beraber olduk, güldük güldürdük.
Nefis atına oruç gemi vurup dilediği gibi onu kontrol etmenin ve bir aylık eğitimle nefse baş eğdirmenin mutluluğunu yaşıyoruz.

Bir ay boyu kendi kusurlarımızı düşünme ve Allah’a affettirme işiyle uğraştığımızdan başkalarının kusurlarını görmeme ve rahatsız olmama saadetine kavuştuk.

Allah bizi cennete davet ederken, kafirler de cehenneme davet ederlerken biz, tercihimizi cehennemden kurtulup cennete gitmeyi tercih etmenin hazzını yaşıyoruz. (Bak. Bakara 221)

Dünyanın, bizim önümüze attığı haram tanelerinden uzaklaşarak dünya tuzağına düşmemenin tadını çıkarıyoruz biz, bu bayramlarda.
Kazancımızdan bize ağırlık verenleri ve bizi cennete giden yolda ağırlaştıranları zekat, sadaka, fıtra, fidye olarak verip hafiflemenin ve cennete doğru sevinçle koşmanın lezzetini tadıyoruz bu bayramda.
Doğudan ve batıdan “En büyük benim veya en büyük biziz” çığlıklarına karşı kulak tıkayıp bir ay boyu millet olarak yalnız akşam ezanının “Allahü ekber/En büyük Allah’tır” nidasına kilitlenerek birilerine anlamlı cevap vermenin huzurunu bayram havasında yaşıyoruz.

Üç yüz otuz beş günün beş vaktinde kırkar defa secdeye vararak başkalarına boyun eğmeyen bu başı, Ramazan ayı boyu yirmi rekatlık teravih namazında günde kırk defa secde ilavesiyle secdeye vardırmanın, biraz durunca bitlenen taneleri veya çürüyen meyveleri Allah’ın isteği üzerine öğle vakitlerinde yemeyerek cennet nimetlerine erişme ümidini taşıyarak yaşamanın sevincini taşıyoruz.

Gözlerden uzak yerlerde korumalar eşliğinde yemek yiyenlere karşı yemeğine dostlar davet ederek, sofralarda fakirlerle beraber olarak yemek yemenin bayramını yaşıyoruz.

Birileri gariplerin, zayıfların elindekini kapıp kaçarken, hortumlarıyla tüyü bitmedik yetimlerin hakkını kasasına kilitlerken bizler, kendi ellerimizdekini yememe ve gariplere, zayıflara yedirmenin hazzını aldığımızdan bayram yaparız.

Bizim bu halimiz, onların garibine gidiyor ve “Elindekini vermenin, yememenin yedirmenin ne anlamı var ki, bayram yapıyorsunuz” diye iç dünyalarındaki yangınların dumanı gibi zehirli sözleri dışa sızıveriyor.

Evveli rahmet, ortası mağfiret sonu cehennemden kurtuluş günleri olan Ramazanı dolu dolu yaşadığımız için bayram ederiz.
Karşılık beklemeden vermenin, yalan, talan ve gıybetten uzak durmanın, gönüldeki imanı amelle sulamanın ve sevap çiçekleri açtırmanın bayramını yaşıyoruz.

Buhari, Müslim ve diğer hadis kitaplarının rivayet ettiği bir hadise göre “Oruçlu için iki kere ferahlık vardır. Biri akşam iftar ettiğinde, diğeri Rabbine kavuştuğunda”.
Biz, imanla ölümü bile bayram kabul etmiş bir ümmetiz.

Bütün sevdiklerimizle Yaratana kavuşmak bizim için bayramdır.

Mahmut Toptaş - Milli Gazete

dentist80
15-10-2007, 15:55
bu yatası ne yapsak üstat maliyet 2,10 cıkarmı düşermi sizce

AHLAR ÇİKSİN
15-10-2007, 16:18
Şöyle düşünün “zirve yapan petrol fiyatı” ile sizi destekleyenler


Sevgili dostlar, Türkiye’nin Kuzey Irak’a operasyon yapması ile yükselen ve daha da yükselecek olan petrol fiyatları “önemli bir detay” olmakla birlikte Hükümet’in Amerika’ya sert çıkışlarını ve bugüne kadar gördüğü desteği de dikkate alınca; aklıma başka bir soru geliyor: Acaba Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesi isteniyor olabilir mi?

Şöyle düşünün; petrol şirketleri tarafından desteklenen bir ABD yönetimisiniz ve 2001 sonrası değişen “tehdit” algılaması ve “zirve yapan petrol fiyatı” ile sizi destekleyenler, son 6 yılda 1850 yılından yani ABD’de “petrol ürünlerinin ilk ticaretinin” başladığı dönemden bugüne, hayatlarında görmedikleri parayı kazanmış... Petrol şirketlerinin piyasa değerleri “rekorlar” kırmış, kârları “tarihe” geçmiş...

Ayrıca Orta Doğu’daki “ortaklarınız” ile varlığınız katlanmış ve yüksek petrol fiyatı ile ortaya çıkan “fazla para” ile sermaye piyasalarında “ABD fonları 1 dolara 15 dolara kadar kazanç sağlamış...” Böyle bir yapı içinde ana desteği “askeri-endüstriyel lobi” olan ve “Orta Doğu’da ateşi canlı tutmak için her şeyi yapan bir ABD yönetimi”, acaba Türkiye ile Kuzey Irak’ta “çatışır” görünmeyi tercih etmez mi? Bizim Hükümetin de “Amerika’ya bu kadar rahat sallamasının ardında başka detaylar olamaz mı?..”

Sonuç: Çok engellemek istedikleri sözde Ermeni tasarısı, “16 şehit vermemizi izleyen saatlerde” ABD’de komisyondan geçti... Birkaç saat sonra “Amerika’ya karşı Kuzey Irak Operasyonu” gündeme geldi ve dünya bunu tartışmaya başladı... Bütün bunlar olurken ABD yönetimini destekleyen en büyük petrol şirketi, artan petrol fiyatı ile “fazladan milyar doları” kasasına koydu... Ne dersiniz; kim kime gerçekten karşı? Bir de buradan bakalım...

AHLAR ÇİKSİN
15-10-2007, 16:20
PETROL IHRAC EDEN ULKELER ORGUTU (OPEC),
KENDI URETTIKLERI PETROLE BU KIS DAHA COK TALEP OLACAGINI TAHMIN EDIYOR.
OPEC`IN EKIM AYI PETROL PIYASASI RAPORUNDA, UYELERININ URETTIGI HAM
PETROLE, 2007 YILININ SON CEYREGINDE TALEBIN GUNLUK 31,43 MILYON VARIL
OLACAGI TAHMIN EDILDI. BOYLECE, BIR ONCEKI TAHMINLERIN 100 BIN VARIL
UZERINE CIKILMIS OLDU.
ONUMUZDEKI YIL BASINDA DA PETROL TALEBININ ARTMASINI BEKLEYEN ORGUT, ILK
CEYREKTE DE KENDI URETTIKLERI HAM PETROLE OLAN IHTIYACI 120 BIN VARIL
ARTIRARAK 31,17 MILYON VARILE CIKARDI.
RAPORDA, EN BUYUK PETROL TUKETICISI KONUMUNDAKI ABD`NIN EKONOMISINDE
KESKIN BIR YAVASLAMA OLMA OLASILIGININ AZALDIGI UZERINDE DURULDU.
OPEC UYELERININ DAHA FAZLA PETROL POMPALAMASI VE ATLANTIK KASIRGA
SEZONUNUN ATLATILMASIYLA PETROL FIYATLARI UZERINDEKI FIYAT BASKISININ
AZALMAYA BASLAYACAGI TAHMIN EDILEN RAPORDA, SU ANKI ARZ VE TALEP
RAPORLARININ ILERIKI CEYREKLERDE PETROL PIYASASININ DENGEYE KAVUSACAGINI
GOSTERDIGI KAYDEDILDI.

-AA-
|

AHLAR ÇİKSİN
16-10-2007, 09:07
tezkere çıktı petrol çok yükseldi

Bu yukarda yazılan petrolde ki global oyunu doğruluyor

AHLAR ÇİKSİN
16-10-2007, 09:11
Faiz indirimi için son çığlık!

İhracata darbe vuran yüksek faiz, dikkatleri bugünkü Para Kurulu toplantısına çevirmişken, yerli yatırımcılardan Yeşim Tekstil'in ABD'ye ihracatı yüksek faiz nedeniyle bitme noktasında

Merkez Bankası Para Kurulu bugün toplanıyor. Para Politikası Kurulu'nun bu yılki onuncu toplantısı saat 13.00-17.00 arasında iki aşamalı olarak yapılacak. Karar, gerekçesiyle bugün saat 19.00'a kadar Merkez Bankası tarafından basın duyurusu ile açıklanacak. Reel sektör, ihracatçı, finansçı, ekonomist herkes Merkez Bankası'ndan bir önceki toplantıda olduğu gibi göstermelik bir indirim yerine, yatırımcıyı memnun edecek cesur bir indirim bekliyor. Genel beklenti 0,50 puan düşmesi yönünde. Merkez Bankası'nın yüksek faiz ve düşük kur politikası nedeniyle batma noktasına gelen yerli yatırımcının ihracatı, yarı yarıya düşme noktasına geldi. Derin bir darboğazın içine giren ihracatçının tek umudu bugün çıkacak yerinde bir faiz indirimi kararı. Ancak Kuzey Irak'a olası sınır ötesi operasyona ilişkin tezkerenin haftanın en önemli gündem maddesi olmasının Merkez Bankası'nın kararını etkilemesi endişesi de sözkonusu.

PAZAR ELDEN GİDİYOR

Düşük kur ve yüksek faizin vurduğu ihracatçılardan biri de Yeşim Tekstil. Nike, Gap ve Zara gibi dünyaca ünlü markalara üretim yapan Yeşim Tekstil AŞ'nin CEO'su ve Uludağ Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği Başkanı Şenol Şankaya, birkaç ay öncesine kadar ihracatın yüzde 50'sini ABD pazarına gerçekleştirirken, bu oranı yüzde 25'e kadar düşürdüklerini belirtirken, "20 yıldır elimizde tuttuğumuz ABD pazarını, yanlış para politikaları, düşük kur ve yüksek faiz yüzünden kaybediyoruz" dedi. Şankaya, Türk Lirası'nın hem dolar hem de avro karşısında inanılmaz bir değerlenme noktasına ulaştığına dikkati çekerek, "Hormonlu ürün gibi hormonlu bir değerlenmeyle karşı karşı karşıyayız" ifadesini kullandı. Şankaya, kurdaki bu tablonun yüksek faiz politikasından kaynaklandığını, dünyada bu seviyede faizin hiçbir ülkede görülmediğini ifade etti.

Fabrikalara bir bir kilit vuruluyor

İHKİB Başkanı Süleyman Orakçıoğlu: Para Politikası Kurulu'ndan şok faiz indirimi kararı bekliyoruz. Merkez Bankası'nın vereceği karar 'Türkiye'ye daha ne kadar yüksek faiz ödeteceğiz' niteliğinde olacak. Yüksek faiz ekonominin ateşini yükseltiyor, ve-rimliliğe, rekabetçiliğe darbe indiriyor. Yıllardır omuz omuza üretimin içinde yer aldığımız, binlerce istihdam yaratan arkadaşlarımızın fabrikalarına kilit vurduğunu öğreniyoruz. Yüksek faizin yol açtığı bu sonuç, ülkemizde

işsizliğe neden oluyor, ithalat yapılan ülkelerin istihdamına katkı sağlıyor. Biz bu sorunları dile getiriyoruz. Yalnızca üreticimizin değil, yüz binlerce çalışanın sorumluluğunu taşıyoruz üzerimizde. Para Politikası Kurulu'nun alacağı karar da işte bu yüz binlerce çalışanı ilgilendiriyor. Merkez Bankası Para Politikası Kurulu üyelerine sorumluluklarını bir kere daha hatırlatıyoruz. Tüketen değil, üreten Türkiye'nin Merkez Bankası' olarak tarihe geçmeye çağırıyoruz, iş işten geçmeden.

Artık canımıza tak etti

Bursa Sanayicileri ve İşadamları Derneği (BUSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Ali İhsan Yeşilova, “Merkez Bankası'nın artık cesaretle faizi düşürme kararı alması lazımdır ve bunun için de ortam mevcuttur” dedi. Yeşilova, Başkan Durmuş Yılmaz'a gönderdiği mektupta, binlerce istihdam yaratan firmaların, yüksek faiz/ değerli TL uygulaması sonucunda birer ikişer kapılarına kilit vurma noktasına geldiği için mektup yazma ihtiyacı duyduklarını belirtti.

Faiz inmezse kriz kapıda

T Bank Genel Müdürü Dinçer Alpman: Piyasa da indirimi satın almış durumda. Beklenti 0,50 yönünde. Bu hafta kritik bi hafta. Siyasi kriz çok had safhada. Eğer tezkerenin sonucunda süratli bir aksiyon olursa ve biliniyorsa indirime gidilmeyebilir. Eğer faiz inmezse bu, siyasi riskin çok ciddi olarak gündemde olduğunun kanıtıdır. Ben piyasanın beklentisinin 0.50 olduğunu düşünüyorum ama bence 0.25 indirecek.

Merkez indirime cesaret edemez

İTKİB Başkanı İsmail Gülle: Kalbimizden geçen en az yüzde 10'luk bir indirim yapılması. Bugün Türkiye'deki banka sahiplerine varıncaya kadar herkes enflasyonla verilen faiz arasındaki hedefin dünyada en yüksek olduğunu belirtiyor. Mantığım indirim bekliyor ama dilim Merkez Bankası'nın yapacak cesareti olmayacağını söylüyor. Amerika benzer şekildeki pozisyonda, ya durgunluk ya büyümeydi, büyümeyi seçti. Ama Merkez Bankası'nın aynı hassasiyetle üretim ve sanayiyi düşüneceğini sanmıyoruz. Türkiye'de özellikle ithalatta ihracatın açılması bir cari açık sorunu yaşatıyor. Sıcak parayı çeviren, davet eden, kapanın önündeki peynir bu.

Yeni Şafak / Ekonomi

AHLAR ÇİKSİN
16-10-2007, 12:43
Şöyle düşünün “zirve yapan petrol fiyatı” ile sizi destekleyenler


Sevgili dostlar, Türkiye’nin Kuzey Irak’a operasyon yapması ile yükselen ve daha da yükselecek olan petrol fiyatları “önemli bir detay” olmakla birlikte Hükümet’in Amerika’ya sert çıkışlarını ve bugüne kadar gördüğü desteği de dikkate alınca; aklıma başka bir soru geliyor: Acaba Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesi isteniyor olabilir mi?

Şöyle düşünün; petrol şirketleri tarafından desteklenen bir ABD yönetimisiniz ve 2001 sonrası değişen “tehdit” algılaması ve “zirve yapan petrol fiyatı” ile sizi destekleyenler, son 6 yılda 1850 yılından yani ABD’de “petrol ürünlerinin ilk ticaretinin” başladığı dönemden bugüne, hayatlarında görmedikleri parayı kazanmış... Petrol şirketlerinin piyasa değerleri “rekorlar” kırmış, kârları “tarihe” geçmiş...

Ayrıca Orta Doğu’daki “ortaklarınız” ile varlığınız katlanmış ve yüksek petrol fiyatı ile ortaya çıkan “fazla para” ile sermaye piyasalarında “ABD fonları 1 dolara 15 dolara kadar kazanç sağlamış...” Böyle bir yapı içinde ana desteği “askeri-endüstriyel lobi” olan ve “Orta Doğu’da ateşi canlı tutmak için her şeyi yapan bir ABD yönetimi”, acaba Türkiye ile Kuzey Irak’ta “çatışır” görünmeyi tercih etmez mi? Bizim Hükümetin de “Amerika’ya bu kadar rahat sallamasının ardında başka detaylar olamaz mı?..”

Sonuç: Çok engellemek istedikleri sözde Ermeni tasarısı, “16 şehit vermemizi izleyen saatlerde” ABD’de komisyondan geçti... Birkaç saat sonra “Amerika’ya karşı Kuzey Irak Operasyonu” gündeme geldi ve dünya bunu tartışmaya başladı... Bütün bunlar olurken ABD yönetimini destekleyen en büyük petrol şirketi, artan petrol fiyatı ile “fazladan milyar doları” kasasına koydu... Ne dersiniz; kim kime gerçekten karşı? Bir de buradan bakalım...

yiğit bulutun yukardaki yazısı aşağıda petrolün 84 doları aşması ...

.....petroldekİ oyunu İSBATLIYOR..........BRENT PETROLU 84 DOLARI ASARAK REKOR KIRDI

yiğit bulut PETROLDEKİ OYUNU ÇÖZMÜŞ_YAZMIŞ.....
.
.

AHLAR ÇİKSİN
25-10-2007, 12:19
Irak Kürtleri ve ABD için tarihî fırsat


PKK saldırılarını tırmandırarak Türk Silahlı Kuvvetleri'ni Irak'ın içlerine doğru çekmek, Kürt Bölge Yönetimi'ni hedef almaya teşvik etmek, böylelikle Türk güvenlik kuvvetleri ile PKK haydutları arasındaki çatışmaları, bütün bölgeyi kapsayacak bir Türk-Kürt savaşına götürmek için elinden geleni yapıyor.
Bu ortamda muhalefet partileri, yani MHP ve onun kuyruğuna takılan CHP, hükümeti yıpratmak için Türkiye'nin Irak bataklığına çekilmesinin doğurabileceği vahim sonuçları görmezden gelerek yapılacak sınır-ötesi harekatın esas hedefinin PKK değil Kürt Bölge Yönetimi olmasını istiyorlar. Bu sorumsuzluğa çanak tutan medya mensupları giderek çoğalıyor.

Böyle bir ortamda Iraklı Kürt liderlerin verdikleri mesajlar şu noktalarda özetlenebilir: Türkiye ile PKK arasındaki çatışmalara karışmayız. Türkiye bize saldırırsa kendimizi savunuruz. PKK eğer savaşmak istiyorsa, gitsin Türkiye'de savaşsın... Koca Türk ordusunun başa çıkamadığı PKK'ya karşı biz bir şey yapamayız. PKK'yı Irak'ı terk etmeye, hatta ateş kesmeye çağırırız, ama ("kedi" bile olsa) tek bir Kürt'ü dahi Türkiye'ye teslim etmeyiz...

Ben, Iraklı Kürt liderlerin PKK'yı Türkiye'nin halletmek zorunda olduğu bir iç meselesi olarak görmelerini, kendilerini muhatap almadığı için Ankara'ya "kırgın" olmalarını, ayrıca ABD'ye fazlasıyla güvendiklerini anlayabiliyorum. Fakat verdikleri mesajlardan Türkiye'deki durumu yeterince iyi tahlil edemedikleri sonucunu da çıkarıyorum. Oysa Iraklı Kürt liderlerin (ve tabii başkalarının da) Türkiye'deki durumu doğru olarak teşhis etmelerinde büyük yarar var.

Türkiye bugünlerde esas olarak iki kesim, iki yaklaşım arasında mücadeleye sahne oluyor. "Liberal" olarak nitelenebilecek yaklaşıma göre: Türkiye'nin toprak bütünlüğü ancak demokratik rejimin güçlendirilmesi, Kürtlere demokratik hak ve özgürlüklerin tam olarak tanınmasıyla güven altına alınabilir. Türkiye bütün komşu ülke ve halklarla dostane, barışçı ilişkiler kurmalı, ekonomik karşılıklı bağımlılığı ilerletmelidir. Ankara, AB üyeliğini hedef almalı; her şeye rağmen ABD ile iyi geçinmelidir. Bu anlayışın iktidardaki AKP hükümetine de hakim olduğu söylenebilir. Bu kesim, PKK'ya ama Türkiye'nin Irak Kürtleriyle savaşa girmesine de kesinlikle karşı olan Türkiye Kürtlerinin ezici çoğunluğunun da desteğini almaktadır.

"Liberal" yaklaşımın karşısında "milliyetçi" olarak nitelenebilecek anlayış yer alıyor. Bu kesim Türkiye'de demokrasinin ilerlemesi ve yerleşmesinin, rejimin sivilleşmesinin ülkenin bölünmesine yol açacağını düşünüyor ve Irak'taki Kürt Bölge Yönetimi'nin güçlenmesini Türkiye'nin bütünlüğüne en büyük tehdit olarak görüyor; bunun için fazla güçlenmesine izin verilmemesini istiyor. Türkiye'nin AB ve ABD'den uzaklaşmasını, kendine yeni müttefikler bulmasını öneriyor.

PKK saldırılarının Türk kamuoyunu ayağa kaldırdığı ortamda Türk hükümeti, TBMM tarafından kabul edilen tezkerenin PKK'yı hedef aldığını, eğer Iraklı yetkililer (bu arada Kürt Bölge Yönetimi) Irak'taki PKK elebaşılarını Türkiye'ye vermezler ve PKK kamplarını kapatmazlar ise müdahale etmek zorunda kalacağını söylüyor.

Görebildiğim kadarıyla Iraklı Kürt liderler Ankara'nın taleplerini ciddiye alır ve PKK'ya karşı nihayet (Türkiye veya ABD ya da her ikisiyle birlikte) harekete geçecek olurlarsa, kalıcı bir Türk-Kürt yakınlaşmasının kapısını açmakla kalmazlar, aynı zamanda (gerek Türklerin gerekse Kürtlerin hayati bir çıkarı olan) Türkiye'de demokrasinin yerleşmesine destek olabilirler. Bu açıdan Iraklı Kürt liderler için tarihi bir fırsat doğduğu söylenebilir.

Denebilir ki aynı tarihi fırsat ABD yönetimi bakımından da geçerlidir. Eğer Washington Ankara'nın taleplerini bu defa ciddiye alır ve PKK'ya karşı nihayet Iraklı Kürtler veya Türkiye ya da her ikisiyle birlikte harekete geçecek olursa, İslam dünyasındaki en önemli müttefiki olan Türkiye kamuoyu nezdinde yerlerde sürünen itibarını (her şeye rağmen) tamir etme imkanını bulabilir.

25 Ekim 2007, Perşembe

AHLAR ÇİKSİN
25-10-2007, 12:20
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
m.turkone@zaman.com.tr Yorumlar
PKK kime rehberlik ediyor?


Sokaklarda gösterilen tepki, bir millet haline gelmenin de göstergesi. Koca bir millet "tasada bir ve ortak" olduğunu, acı olaylar karşısında canlı ve güçlü tepkilerle gösteriyor.
İnsanlar ülkelerine sahip çıkıyorlar. Askere yapılan saldırıyı doğrudan kendilerine yapılmış addediyorlar. Sorumluluk ve görev üstlenmek istiyorlar. Terörü alt etmek için mücadele eden sivil-asker iradenin arkasına çok değerli halk desteğini veriyorlar.

Ama hepsi bu kadar olmalı. Bu kadarla kalmalı. Yüreğimizde hissettiğimiz acı ve öfke, sadece halkın duyarlılığının ve siyasî iradeye vereceği canlı desteğin muharrik gücü olarak anlaşılmalı. Ötesine geçip terörle mücadelenin yöntemini ve hedeflerini belirlememeli. Kılı kırk yaran ince hesapların, şartları ve imkânları gerçekçi bir şekilde değerlendiren akıl dolu bir stratejinin yerine geçmemeli.

Bir yandan kanın biriktirdiği öfke, öbür taraftan terörün daha da girift hale getirdiği bölgesel tablo bir akıl tutulmasına yol açabilir. Sokaklara, caddelere taşan öfkenin uzağında soğukkanlı bir akla ve sağlam ölçülere ihtiyacımız var. Toplum terör eylemlerine duygusal yükü ağır kitlesel tepkiler veriyor. Eğer toplumda yükselen infialin peşine takılırsanız inisiyatifi farkında olmadan terör örgütüne kaptırabilirsiniz. Çünkü terörün temel mantığı, kitlesel tepkiler üzerinden siyasi iradeyi eyleme zorlamaktır.

Hangi kararı ne için verdiğimizi ve neden tartıştığımızı soralım:

Haziran ayında sınır ötesi operasyonu tartıştık. Gabar pususu olmasaydı tezkereyi çıkartacak mıydık? Bugün sınır ötesi harekâtı yaparsak, gerekçe Dağlıca baskını olmayacak mı? Şu soruyu açıkça sormalıyız: Kararımızı ve eylemimizi kim belirliyor?

Türkiye'nin terör sorununun çözümü için sınır ötesi operasyonu tek çare olarak görenler, PKK ile aynı şeyi istediklerinin farkındalar mı? Barzani'yi hedef gösterenler, Barzani'nin askerî üslerinin vurulmasını savunanlar, bu işten en çok PKK kurmaylarının memnun olacağını biliyorlar mı?

Habur Kapısı'nın kapanmasını ve Kuzey Irak'a ekonomik müeyyideler uygulanmasını savunanlar, PKK'nın bölgesel gücüne nasıl katkıda bulunacaklarının farkındalar mı? Bölgenin yoksullaşması, Kuzey Irak'ın ekonomik entegrasyon için kısa zamanda başka partnerler bulması kimin işine gelir?

İngiltere ve ABD ile yürütülen diplomatik temaslar, sorunun çözümünün özünü oluşturuyor. ABD fırsat vermeseydi PKK bu hesapların içine giremezdi. Şimdi PKK'yı durdurmak için ABD'nin kendine çeki düzen vermesi, hesaplarını gözden geçirmesi gerekiyor. Diplomatik temaslar bu amacı gözetiyor. PKK'nın asıl stratejik hedefi ise Türkiye ile ABD'yi oluşturduğu puslu havada karşı karşıya getirmek. PKK bütün taşları yerinden oynatacak bir hamle yapıyor: Türkiye'yi Kuzey Irak yönetimi ve ABD ile çatışmanın içine sokuyor.

Son olarak PKK içindeki hassas dengeleri altüst ederek şiddet dışındaki çözümler için bir fırsata dönüşen DTP'nin, Gabar ve Dağlıca eylemlerinden sonra şamar oğlanına dönmesi üzerinde duralım. PKK'ya söz söyleyemeyen ama her fırsatta şiddetin çözüm olmadığını vurgulayan DTP'nin yok edilmesi, binbir başlı PKK içinde kimlerin işine yarar?

PKK kan döktü, bizi acıya ve öfkeye boğdu. Aynı zamanda iki eylemle, bölgedeki dengeleri altüst etti. Şimdi sakin bir şekilde bakalım. "İnceldiği yerden kopsun", "Tankımızla topumuzla girelim, vurup kıralım", "ABD ve AB umurumuzda değil" diyenler tam da PKK'nın çok sayıda mayın döşediği yolda ilerlemiyorlar mı?

Öfkeyle ayağa kalkıp, kitlesel tepkilerden terörle mücadele yol ve yöntemleri devşirenlerin, farkında olmadan PKK'nın peşine takıldığını başka nasıl anlatabiliriz?


25 Ekim 2007, Perşembe

AHLAR ÇİKSİN
25-10-2007, 12:22
.................Mortgage sistemi ile ev almak..........


Mortgage sistemi ülkemizde câri olduğu günden bu yana konu ile alakalı soruların ardı arkası kesilmedi. Diyanet İşleri yetkili makamlarının, Hayrettin Karaman, Hamdi Döndüren ve emsali ehliyetli hocalarımızın yaptıkları açıklamalar da bu çerçevede bize ulaşan soruların devamına engel olmadı.
Biz de nihaî anlamda hocalarımızın ortaya koydukları içtihadî ahkam istikametinde detaylı sayılabilecek ölçüde meseleyi ele almaya karar verdik. 3-4 hafta devam edeceğine inandığım bu yazılarda 'caizdir' veya 'değildir' diyen ulemanın görüşlerini delilleri ile birlikte ele alacak, haram-helal gibi bir Müslüman için alabildiğine önemli olan bu konuda yapılan içtihadlar doğrultusunda kalbî ve zihnî tatmini esas alacağım.

Can alıcı bir soru ile başlayalım; ev insanın tabiî ve zarurî ihtiyaçları arasında mıdır? Müslim veya gayrimüslim herhangi bir ülkede yaşayan Müslüman'ın mortgage sistemi ile ev almasına İslam hukuku açısından cevap ararken başlangıç noktası burası olmalıdır. Bunun alternatifi neredeyse bütün dünya genelinde uygulanagelen faizli ekonomik sistemdir ki bu yanlış bir başlangıç noktası olur. Çünkü -üretim ve tüketim faizi arasındaki farklar ekseninde hukukçuların yaptıkları tartışmalar mahfuz- faiz tek kelime ile haramdır. Yine -gayrimüslim ülkede Müslümanların yüzde yüz kazançlarının muhakkak olduğu şartlarda faiz caizdir/değildir tartışmaları mahfuz- faize cevaz vermek haramı helal kılmak demektir.

Neden ev zaruri ihtiyaç mıdır sorusu ile başlanılmalıdır? Şundan; insan sosyal bir varlıktır. Hayatını hemcinsleri arasında sürdürmeye mecbur ve mahkumdur. Barınma ise insanın fıtri ihtiyaçlarının başında gelir. Zaman ve mekan şartlarına göre formda değişiklik gösteren barınma, normda bir değişiklik göstermez. Çadır, mağara, apartman dairesi veya lüks villalar; hepsinin de insan hayatında karşılığı tektir; barınma. Bu bağlamda Allah'ın şu beyanı hatırlardan hiç dur edilmemesi gerekir: "Allah evlerinizi sizin için bir huzur ocağı yaptı." (Nahl, 16/80) Efendimiz (sas)'in geniş evi mutluluk unsurları arasında sayması da unutulmamalı.

Burada ev sahibi olmak ile kiracı olma, barınma ihtiyacının zarurî oluşu noktasında önemsiz bir ayrıntıdır. Ama bu ayrıntı mortgage sistemi ile ev almaya cevap aradığımız yerde ayrıntı değil, hükmün mahiyetine tesir edecek bir konuma bürünür. Ayrıca zaruretin sosyal boyutu vardır ki bu açıdan da caiz mi diye sorulduğunda, cevabı aramaya yine aynı soru ile işe başlamak gerekir. Nitekim bunu ileride ele alacağız.

Klasik İslam hukukçuları ev, binek ve hizmetçinin insanın zarurî ihtiyaçları olduğunda ittifak etmişlerdir. İçtihadî bir yaklaşımın ürünü olan bu görüş, söz konusu içtihadın yapıldığı dönem şartlarını da nazara vermektedir aslında. Bugün bu yaklaşım aynıyla kabul edileceği/edilebileceği gibi ilave veya eksiltmelere de konu olabilir. Ülke ve birebir şahısların ekonomik, sosyal, kültürel şart ve farklılıkları sözünü ettiğimiz ilave ve eksiltmelerin nedenini oluşturur. Sözgelimi hizmetçi; A ülkesindeki hakim kültür ve aynı ülkedeki zengin A şahsı için zarurî ihtiyaçtır da, aynı ülkedeki fakir bir şahıs veya hizmetçi kültürünün hakim olmadığı bir başka ülke için zaruri değildir. Bu kısa açıklama ile zarurî ihtiyaç konusunun içtihadî olduğuna vurgu yapmak istedim.

Mevzuya girecek olursak; mortgage sistemi nasıl işlemektedir? Kısaca belirtecek olursak; banka, alıcının bulduğu ev adına ödeme opsiyonuna bağlı olarak bilinen şekliyle faizle kredi vermektedir. Verilen kredinin, evin peşin fiyatına tekabül eden kısmı tapu işlemlerinin yapıldığı sırada direkt ev sahibine veya onun da borçlu olduğu kuruma ödenmekte, alıcı da toplam krediyi anlaşma şartları muvacehesinde o kuruma geri ödemektedir. Alış-veriş sonrası evin tapusu alıcı üzerine yapılmakta ise de, bu bir manada ipotekli bir satış olup, anlaşma hükümleri gereği alıcı eve ödediği miktar ölçüsünde sahiptir ve bu sahiplik oranı her ay yaptığı ödemelere göre değişmektedir. Ödeme şartlarına muhalefet edilmesi durumunda kredi veren kurumun, eve el koymasına kadar uzanan yaptırım hakları vardır. Ödeme tamamlandığında ise ev tamamıyla alıcının olmaktadır.
Devam edeceğiz...
25 Ekim 2007, Perşembe
AHMET KURUCAN
a.kurucan@zaman.com.tr

AHLAR ÇİKSİN
25-10-2007, 16:26
TURKIYE, HAKKARI`DEKI TEROR SALDIRISININ
ARDINDAN KAYBOLAN 8 ASKERI BULMA CALISMALARINI SURDURURKEN, ABD`NIN DE DEVREYE
GIRDIGI ORTAYA CIKTI. ABD`NIN AVRUPA VE AVRASYA`DAN SORUMLU MUSTESAR MATT
BRYZA, `REHINELERIN SERBEST BIRAKILMALARINI SAGLAMAK ICIN TURK VE IRAK
HUKUMETLERI ILE BIRLIKTE ELIMIZDEN GELEN HER SEYI YAPIYORUZ` DEDI. BRYZA`NIN
`REHINE` IFADESI KULLANMASI ISE DIKKAT CEKTI.

ANKARA`DA DUZENLENEN
KARADENIZ EKONOMIK ISBIRLIGI ORGUTU DISISLERI BAKANLARI TOPLANTISI`NA GOZLEMCI
ULKE OLARAK KATILAN ABD`YI, MATT BRYZA TEMSIL ETTI. BRYZA, KONUSMASINDA, TEROR
ORGUTU PKK`YA DA DEGINEREK, PKK TEROR ORGUTUNUN KARADENIZ BOLGESI ICIN DE BIR
SORUN OLDUGUNU SOYLEDI.

PKK NEDENIYLE VERILEN SEHITLER ICIN ULKESININ
TAZIYELERINI ILETTIGINI HATIRLATAN BRYZA, HAKKARI`DEKI CATISMALARIN ARDINDAN
KAYBOLAN ASKERLERLE ILGILI OLARAK, `REHINELERIN SERBEST BIRAKILMALARINI
SAGLAMAK ICIN TURK VE IRAK HUKUMETLERI ILE BIRLIKTE ELIMIZDEN GELEN HER SEYI
YAPIYORUZ` DEDI.

ABD`NIN, PKK TEROR TEHDIDINI ORTADAN KALDIRMAK ICIN
BUGUNE KADAR CIDDI TAAHHUDLERDE BULUNDUGUNU DA HATIRLATAN BRYZA, `BU SOZLERI
YERINE GETIRMELIYIZ. BUNUN ICIN CALISIYORUZ. WE KNOW SOMUT SONUCLAR URETMEMIZ
GEREKTIGINI BILIYORUZ. BU SOMUT SONUCLAR KARADENIZ BOLGESININ DE CIKARINA
OLACAKTIR` DIYE KONUSTU.

AHLAR ÇİKSİN
26-10-2007, 12:21
TELEGRAPH: "AVRUPALILAR, TERÖRLE MÜCADELEDE TÜRKİYE'DEN DERS ALMALI" Avrupalıların, terörle mücadele konusunda Türkiye'den ders alması
gerektiği belirtildi. The Daily Telegraph Kuzey Irak'daki krizden
Avrupa'nın kısmen sorumlu olduğunu savunarak 'Avrupalılar, terörle
mücadele konusunda Türklerden bir iki şey öğrenebilir. Türklerin
taktikleri ince olmayabilir ancak etkindir. Avrupalılar, Türklerin
daha fazla Avrupalılar gibi davranmalarını beklemekten ziyade
kendileri daha fazla Türkler gibi davranmayı öğrenmeli' diye yazdı.

İngiliz The Daily Telegraph gazetesi dış politika editörü Con
Coughlin, Avrupa ülkelerinin terörle mücadele konusundaki
yaklaşımlarını eleştirdiği yazısında 'Avrupa'nın terörle savaşa
şaşkın ve bölünmüş yaklaşımı, Kuzey Irak'taki derinleşen krizden
kısmen sorumludur' yorumunu yaptı.

Coughlin, Türk ordusunun 'Avrupa'nın itidal çağrılarını görmezlikten
gelerek PKK terör hücrelerini yok etmek için bir dizi sınır ötesi
baskın düzenlediği'ni belirtti.

Türkiye'nin aşırı İslamcı unsurlarına karşı mücadelede Batı'nın
'doğal bir müttefik' olması gerektiğini belirten Coughlin, kilit bir
NATO müttefiki Türkiye'nin laik siyasi sisteminin, 2003 yılında
İstanbul'daki İngiliz Başkonsolosluğuna yapılan saldırıdan sorumlu
İslamcı terör örgütlerine karşı kararlı önlemler aldığını kaydetti.

Ancak AB'nin Türkiye'den gelen tam üyelik başvurusuna olumsuz
yaklaşımının, Ankara'yı, Avrupa'nın Irak'a ilişkin itidal
çağrılarını ciddiye almama eğilimine girmeye ittiği görüşünü dile
getiren Coughlin, şunları yazdı:

'Gerçek şu ki Avrupalılar, terörle mücadele konusunda Türklerden bir
iki şey öğrenebilir. Türklerin taktikleri çok ince olmayabilir ama
etkindir. Terör eylemleri ile tehdit edildiğinde Türkler'in yanıtı
faillerinin peşine düşüp yok etmektir. Avrupalılar, Türklerin daha
fazla Avrupalılar gibi davranmalarını beklemekten ziyade kendileri
daha fazla Türkler gibi davranmayı öğrenmeli.'

szyhb
26-10-2007, 12:37
Üstad borsada yön önümüzdeki hafta nasıl olur sizce....




(beni hatırla kutucuğunu çentiklesenizde ikinci girişte site sizi hatırlamıyor, sitede diğer emeği geçenlere duyurulur...)

szyhb
26-10-2007, 12:38
Ve PazartesiCUMHURİYET BAYRAMI
(borsa tatil)

AHLAR ÇİKSİN
31-10-2007, 10:19
Şehit babanın kahraman kızı

BU HABERE AĞLADIM....

...TÜRK ANALARI NELER DOĞURMUŞ DEDİM AĞLADIM.....

.....................GURURLANDIM.............

Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in helikopteri, 17 Şubat 1993’te Ankara Yenimahalle’de düştü. Komutan Bitlis’le birlikte 3 subay, 1 astsubay şehit oldu. Astsubay Emin Öner öldüğünde, henüz 16 yaşında olan kızı Ebru, babasının izinden gitmeye yemin etti. En büyük hayali olan Boğaziçi Üniversitesi’nden vazgeçti, asker olmaya karar verdi. Önce Kara Harp Okulu’nu bitirdi, ardından Kara Havacılık Okulu’nu kazandı. 52 haftalık zorlu eğitim için gecesini gündüzüne kattı. 2000 yılında brövesini taktı ve Kara Kuvvetleri’nin ilk kadın helikopter pilotu oldu. Hem şehit babasının bıraktığı yerden bayrağı devraldı, hem de Sabiha Gökçen’den sonra bir ilki gerçekleştirdi.

YÜZBAŞI RÜTBESİNDE

O şimdi bir yüzbaşı. Sikorsky uçuruyor ve en tehlikeli çatışma bölgelerine dalıp komandolarımızı indiriyor. Kimi zaman da yaralı askerlerimizi çatışma bölgesinden çıkarıyor. Birbiri ardında gelen şehit haberleri ile büyük bir üzüntüye boğulan Türk halkının rahat uyuması için en tehlikeli görevleri üstlenen Yüzbaşı Ebru Öner Sereyim, sivil hayatında ise şefkatli bir anne; 4 ve 1 yaşlarında iki çocuğu var. Eşi de kendisi gibi asker.
KURTARDIĞI BEBEĞE ADI VERİLDİ

SICAK zamanlarda en tehlikeli görevleri üstlenen Yüzbaşı Ebru Öner Sereyim, Güneydoğu’da zor şartlar altında yaşayanların da yardım meleği. Sereyim, 2003’ün nisan ayında, üstteğmen olduğu dönemde, Zarife Tutum adında hamile bir kadını Tunceli’deki zorlu hava koşullarında yollar kapandığı için Sikorsky helikopterle hastaneye yetiştirdi. Sezaryenle sağlıklı bir kız çocuğu dünyaya getiren anne Zarife Tutum, bebeğine Ebru adını verdi.

BU VATAN BÖYLE KAHRAMANLARLA KORUNUR SONSUZA DEK..........

AHLAR ÇİKSİN
04-11-2007, 22:59
...............1808, 1908 ve 2008 ...........

.......Yüzyılın dönüm noktaları bu tarihler. ..........

1808'de imzalanan Sened-i İttifak, Osmanlı klasik düzeninin artık sona erdiğini haber veriyordu. Çağının şartlarına göre inanılması güç ölçekte bir merkezî devleti kuran Osmanlılar, tersine bir güce yani yerel otorite sahiplerine bu belge ile boyun eğmiş oldular.
Avrupa devletleri hızla merkezileşirken Osmanlı ülkesinde ortaya çıkan bu geri hamle, 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile düzeltildi. Ama 19. asır boyunca dünyaya yeni bir şekil veren gelişmelerin, bu belgenin temsil ettiği otorite zaafı yüzünden dışında kaldık. 1815 Viyana Kongresi'ne Osmanlı Devleti'nin katılamaması, 1808'in iklimi yüzündendir.

1908, gerçek bir anayasalı-parlamenter yönetime geçişin tarihidir. II. Meşrutiyet olarak tarihe geçen bu tarih, 1876 Kanun-i Esasisi'nin tekrar yürürlüğe girmesine ve çok partili hayata geçişe işaret eder. Çatırdayan bir imparatorlukta, çok uluslu bir toplumda tecrübe edilen demokrasinin çok uzun bir ömrü olmamış, ama çok kısa bir zaman aralığına sığdırdığı zengin tecrübelerini Cumhuriyet'e miras bırakmaktan da geri kalmamıştır.

2008 tarihi ise, ilk defa demokratik bir iktidarın öncülüğünde hazırlanan sivil bir anayasanın yürürlüğe gireceği tarih olacak. İnşallah. Bu tarih, geleceğin tarihçileri için 1808 ve 1908 tarihlerinden daha çarpıcı bir dönüm noktası olarak tekrarlanacak. Çünkü sivil dinamiklerin eseri olarak yürürlüğe girecek olan bir anayasa Türkiye'de her şeyi değiştirecek. Tam iki yüzyıldır sağa sola savrularak asıl mecraını arayan bir toplum, bütünüyle kendisinin yazacağı bir tarih dönemine adım atacak.

Demokrasi sadece yönetme hakkını halka veren bir ahlakî ilkeyi ifade etmiyor. Demokrasi ile kendi kendini yönetebilen toplumlar, bugün dünyanın gösterdiği üzere başarıdan başarıya koşuyor. Çünkü kararı halk verince ortaya sorumlu bir toplum çıkıyor. Kendi yaşadığı hayatı belirleyen bir toplum, yönetme işini ciddiyet ve sorumluluk sınırları içine çekiyor. Sonuçta ortaya bu sorumluluk bilinci ile hareket eden hesabı-kitabı bilen, dengeli ve akılcı bir devlet yönetimi çıkıyor.

Ortak sorumluluğumuzun kuralları Anayasa tarafından belirlendiğine göre, bu kuralların da bizim eserimiz olması, bizim mutabakatımıza dayanması gerekiyor. Elinde silah bulunan ve bu silahla iktidara el koyan bir gücün yaptığı bir anayasa ile yönetilmek, bir topluma reşid olmadığını her gün hatırlatmak demek. Dünyanın en mükemmel ve sorunsuz anayasası eğer yukarılardan bir yerlerden bize bir dayatma ile geldi ise, o toplumun ilerleme kat etmesi mümkün değildir. Kaldı ki elimizdeki anayasanın yapılan değişiklikler dışında tutulacak bir tarafı da kalmamıştır.

Türkiye 2008 yılında yeni bir anayasaya kavuşmalı. 2008 tarihi bu yeni anayasa ile yüz yılda bir tesadüf edilen bir dönemeç olarak tarih kayıtlarına geçmeli. Yeni anayasa ile birlikte geçmişin bütün eskimiş alışkanlıkları geride kalmalı. Toplum yeni bir soluk ve nefes yakalamış olarak, parlak bir gelecek için yepyeni bir sayfa açmalı.
Hem yeni bir anayasanın vücuda getirilmesi hem de yeni bir anayasanın canlı bir başlangıç olabilmesi için Anayasa hazırlama sürecinin mutlaka ve mutlaka mümkün olan en geniş katılıma ve ortak mutabakata konu edilmesi gerekiyor. Hiçbir kesim anayasa hazırlama süreci dışında tutulmamalı, tercihleri yer almasa da farklı düşünenler görüşlerine başvurulduğunu bilmeli.

Türkiye'nin uzun süre gerçek gündemi "Yeni Anayasa" olacak. Zaman zaman içeride ve dışarıda sıcak gelişmelerin gölgesinde kalsa da, bu gerçek gündemi kimse gözden kaçırmamalı. Kamu Araştırmaları Vakfı'nın kasım ayının ilk gününe tesadüf eden "Sivil Anayasa" sempozyumu bize bu gerçek gündemi olanca derinliği ile hatırlattı. Abant Platformu'nun anayasa gündemli bu yılki toplantısı da önemli tartışmalara vesile olacak.
Yeni anayasa için harekete geçmiş, hatta ayağa kalkmış bir topluma ihtiyacımız var. Üstelik sivil bir anayasaya sahip olmanın tek yolu da bu.


04 Kasım 2007, Pazar

RADO
04-11-2007, 23:48
S.A. sayıın abim

AHLAR ÇİKSİN
06-11-2007, 18:06
v.a.

DOSTLARA...........:thumbsup:

AHLAR ÇİKSİN
06-11-2007, 18:09
....Türk girişimcilerin açmış oldukları Eğitim Merkezleri .....

....................Fransa için bir model olabilir .........................


Türk girişimcilerin açmış oldukları Eğitim Merkezleri Fransa için bir model olabilir

Yakın bir tarihte Fransa'nın Alsace bölgesi Entegrasyon Sorumlusu Bornia Tarall, Türk girişimcilerin açtığı Scolarium ve Le Dialogue Eğitim merkezlerini ziyaret etti.

Ziyaret esnasında ben de oradaydım….

Tek tek sınıfları gezen Tarall, çocuklara sorular sordu…Yetkililerden bilgi aldı.

Gördüğü manzaradan bir hayli etkilenmiş olduğu yüzünden okunuyordu. Bornia Tarall, eğitim merkezini Fransız kurumlarına örnek gösterilebileceğini söyledi.

Bu sözü ona söyleten, Fransız sistemindeki sıkıntılar neydi dersiniz ?

1) Öğretmenlerin otorite zaafı
2) Okul yönetimindeki aksaklıklar
3) Öğrencilerin derslerindeki başarısızlık ve Fransızca seviyelerindeki düşüklük


Bütün bu sorunlar, Fransız hükümetini önlemler almaya yöneltiyor. Arka arkaya hayata geçirilen reform paketleri ise eğitimdeki kötü gidişata dur demeye yetmiyor.

16 yaşına kadar zorunlu olan ilk ve orta okulun ardından öğrenciler devam etmek istedikleri alanı belirlemede önemli sorunlar yaşıyor. Rehberlik ve yönlendirme en çok eksikliği hissedilen konuların başında geliyor.

Göçmen kökenli ailelerin çocuklarında ise okula ve sosyal yaşama uyum sorunu ön plana çıkıyor.

Yoğun Türk nüfusuna evsahipliği yapan Alsace Bölgesi'nde Türk eğitimciler sorunların çözümüne katkı sağlamaya çalışıyor. Strasbourg'da iki senedir faaliyet gösteren Scolarium Eğitim Merkezi Türk gençlerine olduğu kadar Fransız öğrencilere de okul derslerinde ve okul dışı aktivitelerinde destek oluyor.

Dünya çapında kendinden söz ettiren ve bir marka haline gelen Türk okullarının eğitime verdiği destek hepimizin malumu.

Yakın bir zamanda Fransa’da Türk okullarının açılması projesi eminim hayat bulacak, bu adım ise sorunlu Fransız eğitimine ilaç gibi gelecek.
Usta gazeteci Nedim Hazar’ın bir yazısında dediği gibi derim: Biliyorum, şom ağızlılar, bulaşık beyinliler, nasırlı idrakliler yine işin altında buzağı ve türlü türlü entrika ve art niyet arayacaklar. Onlara yine Üstad'ın o müthiş dizeleriyle cevap vermek isterim ve dilerim ki bir kez olsun kavrarlar!

"Ne cennet tasası ve ne cehennem!

Sadece Allah'ın rızasındalar!"


Abdurrahman Atlı
a.atli@yahoo.fr

AHLAR ÇİKSİN
09-11-2007, 10:40
9 Kasım 2007
Yalçın DOĞAN

......... DTP artık Kürtlerin partisi değil.......


PKK bağlantısı iddiasıyla, İzmir DGM 18 yıl 9 ay hapse mahkum ediyor. Yaklaşık on yıl hapis yatıyor. Şimdi serbest.

O kadar serbest ki, şimdi DTP’nin genel başkanı.

DTP ve Türkiye için çok tatsız bir olay. DTP’nin olağanüstü kongresi dün Ankara’da toplanıyor. Kongre genel başkanlığına Nurettin Demirtaş’ı seçiyor.

Nurettin Demirtaş, 90’lı yıllarda, İzmir’de öğrenci. O nedenle, İzmir DGM’de yargılanıyor. PKK bağlantısı nedeniyle ve hapse mahkum oluyor.

Nurettin Demirtaş’ın kardeşi Selahattin Demirtaş ise, DTP Diyarbakır milletvekili.

ANLI VAZGEÇTİ

Daha önceden genel başkanlığa getirilmesi düşünülen Diyarbakır Yenişehir Belediye Başkanı Fırat Anlı vazgeçiyor:

"Ben bu koşullarda, bu işi götüremem."

Anlı’nın söz ettiği koşullar, belki de, DTP ile PKK arasında görünen, görünmeyen ilişkiler. Onun bundan duyduğu rahatsızlık. Belki de, genel başkan olarak kullanılmak kaygısı.

Anlı vazgeçiyor, yerine PKK’dan dolayı hapis yatan Nurettin Demirtaş geliyor.

DTP’de il ve ilçelerde görevlilerden bazı milletvekillerine kadar uzanan zincir artık çok açık. DTP, PKK’nın siyasal kolu gibi. DTP’yi sanki PKK yönetiyor gibi.

Türkiye’nin bugünkü ortamında, PKK’dan hapis yatmış birini genel başkan seçmek, Kürt sorununda her türlü çözümün önünü tıkamakla eş anlamlı. Sorunu konuşmak için, hangi DTP’liyi bulacaksınız? Hangi DTP’li ile diyalog kuracaksınız?

ÇÖZÜM İSTEMİYOR
Çok yazık.

Oysa, DTP kuruluş için yola çıkarken, geniş ufuktan yola çıkıyor. O aşamada, "Biz Kürtlerin değil, Türk ve Kürtlerin partisi olacağız, biz Türkiye’nin partisi olacağız, Türkiye’yi kucaklayacağız" deniyor.

Geldiğimiz noktada ise, ne yazık ki, bırakın Türkleri, Kürtlerin partisi bile olmaktan uzak.

DTP geçmişteki hataları tekrar etmekten bıkmıyor. Geçmişten zerre kadar ders almıyor.
Ve ben artık DTP’nin Kürt sorununa çözüm arayışı içinde olduğuna inanmıyorum. Yaptığı tercihler, sanki sorun devam etsin niyetine.

O kadar ki, Kürtler adına yakaladığı fırsatın farkında bile değil. Çünkü, artık o noktadan çok geride. Çünkü, artık kendi sorununa çözüm isteyen Kürtlerin partisi değil.

Radikal, siyasetten uzak, ama siyasetin içinde. PKK’dan hapis yatmış bir genel başkanla hangi siyaset?

Doğalgaz fiyatında kazık

İTHAL ettiğimiz doğalgaz fiyatı ile ilgili yapılan anlaşmalar, ister İran, ister Rusya ya da başka bir ülke, çok çarpıcı.

Doğalgaz fiyatı petrol fiyatına, tam olarak, Akdeniz piyasasındaki petrol fiyatına bağlanıyor.

Petrol fiyatı dünyada ve Akdeniz’de 100 dolar sınırına dayanıyor. Bu bize bir başka fatura yüklüyor. Petrol fiyatı arttıkça, doğalgaz fiyatı da artıyor.

Her ne kadar, doğalgaz faturaları bize altı ayda bir geliyorsa da, artan petrol fiyatının bize ayrı bir kazık çaktığı ortada.

Merak ediyorum, neden dolara bağlı değil de, petrol fiyatına bağlı?

AHLAR ÇİKSİN
12-11-2007, 00:35
.........Bush Ve petrol şirketleri........

Ekonomik alanda büyük bir güç değişimi yaşandığını gözlüyorum. Dünyadaki tasarrufları kontrol eden küresel sermayenin ağırlığı azalıyor ve finans kesiminde ciddi daralmalar gözleniyor. Buna karşılık petrol gelirlerinde piyasa şartlarına bağlı olmadan gerçekleşen artışlar yeni bir sermaye oluşumuna yol açıyor ve bunu kontrol eden güçler eskisinden farklı. Bush yönetimi ve onunla birlikte hareket eden petrol şirketleri, Rusya ve petrol ihraç eden devletler yeni ekonomik gücü ellerinde tutuyor. Bu siyasal gücün el değiştirmesi sonucunu doğuruyor. Doların değer kaybetmesi, sanıldığının aksine, ABD’nin hem yükümlülüklerinin değerini hem de dış ticaret açığını azalttığı için olumlu sonuçlar yaratıyor. Avrupa ve Uzakdoğu ülkeleri kaybeden taraf oluyor.

Terör bir çok operasyona gerekçe hazırladı ama artık buna gerek kalmadı. Radikal İslam terörü açılması gereken bütün kapıları açtı ve artık sahneyi terk etmesi gerekiyor. Kürt terörü, Kürt kimliğinin kabullenilmesiyle görevini yaptı ve artık tasfiyesi gerekiyor. Radikal İslam teröründe finansmanı sağlayan Suudi Arabistan ve kadroları sağlayan Pakistan’ı yeni roller bekliyor. Müşerref yerini Bhutto’ya terk ediyor ve Suudiler bölgedeki ülkelere küresel sermeyenin zayıflamasıyla doğan açığı kapatıyor. İşlevi biten kızağa çekilecek. Teröristlere iyi istirahatlar dilerim. Mahir Kaynak

AHLAR ÇİKSİN
12-11-2007, 17:25
.........Kürtler hepimiziz..............

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları, savaş yıllarında Türk-Kürt birlikte bir millet olarak hareket etmiş; İnönü, "Biz, Lozan'daki görüşmelerimizde millî davalarımızı 'biz Türkler ve Kürtler' diye bir millet olarak müdafaa ettik ve kabul ettirdik." demiştir. Ne var ki aynı İnönü, Sivas demiryolunun açılışında şu demeci vermiştir: "Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur."
Yeni rejimin temel politika olarak en azından bütün içtimaî tezahürleriyle İslâm'ı ve etnik farklılığı karşısına alması, hem dinî salâbeti taassup derecesinde, hem de ayrı bir etnik unsur olan Kürtleri çift ağızlı bir kıskaca maruz bırakmıştır. Uygulamalar o dereceye vardırılmıştır ki; Şark İstiklâl Mahkemesi üyesi Süreyya Öngeevren, hatıratında, Şeyh Said isyanı münasebetiyle binlerce sanıklı mahkemeye bir gencin de sanık olarak getirildiğini, izdiham sebebiyle mahkeme heyetinin "Sorgulamaya gerek yok. Türkçe bilmeyen bir adamdan memlekete hayır gelmez" diyerek idamına karar verdiklerini ve öldürülen bu gencin daha sonra sürekli rüyalarına girdiğini anlatır. Önemli olan, yanlış tavır ve uygulamalardan dönebilmektir. Sürekli terörist öldürmekle terör önlenemez; terörist sayısı bile azaltılamaz. Çünkü, "bir toplumun ıslahına sadece fenaları imha etmekle değil, nesilleri gerçek bir eğitimle insanlığa yükselterek kalıcı hizmet edilebilir. Gerçek bir eğitimin asıl unsurlarından ibaret mukaddes bir tohumu yurdun dört bir bucağında çimlendirmedikten sonra, imha edilen her fenanın yerinde birkaç tane yenisi ot gibi bitecektir."

1827 yılında vefat eden büyük müceddit Mevlâna Halid-i Bağdadî Hazretleri ve talebeleri, 19. asırda özellikle Güneydoğu'da fevkalâde hizmet vermişlerdir. İslâm'ı da, çağını da çok iyi kavramış bulunan Mevlâna Halid-i Bağdadî, medrese ile tekkeyi birleştirmenin yanı sıra fen ilimlerini öğrenmiş, öğrenilmesini teşvik etmiş, etnik ayrımcılığa asla prim vermemiş, düşünce ve hizmet çizgisinin meydana getirdiği aksiyoner yapı, Güneydoğu başta olmak üzere, tesir sahasına giren her yerde haricî istilâcılara karşı sosyo-politik, hattâ askerî bir direnç merkezi oluşturmuştur. Ne var ki, çağın ve özellikle "Ortadoğu"nun hızlı gelişen ve değişen şartları "Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlâl" ortamını doğurunca, yeni bir anlayış ve yaklaşım da zarurî hale gelmiştir.

Bütün İslâm dünyasının, özellikle Güneydoğu'muzun saadeti, aklı aydınlatan fenlerle kalbi ışıklandıran dinî ilimlerin tam kaynaştırılmasını, bu da eğitimin ıslahını gerektirmektedir. Özellikle Güneydoğu'da halk, âlimleri dinler. Dolayısıyla âlimlerin çağı ve fenleri de bilmeleri elzemdir. Ayrıca, Güneydoğu'da içtimaî yapı, hava gibi muhteliftir; su gibi, atomları yeni bir unsur meydana getirecek şekilde birbirine tam kaynaşmış değildir. Bu kaynaşma, ancak İslâmiyet hakikatlerinin elektriğiyle, eğitimin ışığı ve otoritenin adaletiyle mümkün olabilir. Esir olmak istemeyen beşer, artık ücretli de olmak istememektedir. Öyleyse, ekonomik yeterlilik de olmazsa olmaz şartlardandır. Kürtlerin hayatı, Türklerinkiyle İslâm potasında kaynaşmıştır. Birinin saadeti, diğerininkiyle mümkündür. Türklük-Kürtlük etnik ayrılığı yapma, iki tarafın da zararınadır. Kürtler gibi, Müslüman Doğu insanını öncelikle harekete geçirecek olan dindir. Din, hangi ırktan olursa olsun bütün insanlar gibi, hele camide cumhurbaşkanı ile fakir bir köylü ve işçiyi beraber kılar. Eşitlik, hakikî düsturdur.

İbadet ve camideki eşitlik esas kabul edilerek, âhireti gaye edinen millî-dinî mahiyet kuvvetiyle ve şahsî teşebbüs yardımıyla öyle bir çekim gücü teşkil edilir ki, Kürtleri de kendine çeker. Fakat etnik ayrıcalıklar öne çıkar, Türklük ve Kürtlük karşı iki kutba konularak bir tarafa katılım zorlanırsa bu, yaratılıştan gelen fıtrî ayrıma zıt olduğundan tepki doğurur, enaniyetleri harekete geçirir. Unutulmamalıdır ki; herkesin bir 'ene'si vardır. Kürtler, yabancı himayesinde bir muhtariyeti kabul edemezler. Onların problemlerini düşünmeyi başka bir güce bırakamayız. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve halkı olarak Kürtler hepimiziz.

ALİ ÜNAL
ali.unal@zaman.com.tr
12 Kasım 2007, Pazartesi

AHLAR ÇİKSİN
14-11-2007, 10:06
S.A. sayıın abim

V.A RADO.......

..................Türkiye'nin geleceği parlak...........
BM eski Genel Sekreteri Kofi Annan, Türkiye ekonomisini övdü ve “Ekonomik verim ve üretici kapasitesi açısından çok iyi bir noktada buluyorsunuz” diye konuştu.

Birleşmiş Milletler eski Genel Sekreteri Kofi Annan, Türkiye ekonomisinin geleceğinin parlak olduğunu söyledi. KalDer ve TÜSİAD tarafından düzenlenen 16. Kalite Kongresi'nin açılışında konuşan Annan, Türkiye'nin ekonomik verim ve üretici kapasitesine bakıldığında çok iyi bir noktada bulunduğunu dile getirdi. Komşuların zengin doğal kaynakları bulunduğunu, Türkiye'nin de eğitilmiş insan gücünün olduğunu ifade eden Annan, Türkiye'nin AB, Rusya, ve Asya pazarlarına yakınlığına dikkat çekti ve "Tabii ki hepimiz jeopolitik belirsizliklerle dolu bir dünyada yaşıyoruz ve bunları eğer kontrol altında tutabilirsek, Türkiye çok iyi bir başarıya ulaşabilecektir" dedi

DENGELER DEĞİŞTİ

Annan, son yıllarda güç dengesinde büyük değişimler olduğunu kaydederek, küresel rekabette Türkiye’nin nasıl yer alacağı hakkında, “Türkiye’nin de bir oyuncu olduğunu biliyoruz. Türkiye’nin de mümkün mertebe bu rekabette etkin bir şekilde yer alması gerekiyor. Bugüne kadarki gelişmeler, kalitenin iyileştirilmesi, kaliteli ürün ve hizmetler ile insan kaynaklarının geliştirilmesi itibariyle Türkiye bu konuda rekabetçidir. Türkiye Cumhuriyeti ekonomisi son derece başarılı gidişata sahiptir. Ümit ediyorum ki bu gidişat da sürdürülebilecektir” diye konuştu.

KOLA GİRİYOR AŞI GÖTÜREMİYORUZ

Küreselleşmenin yarattığı refahtan herkesin eşit derecede faydalanabilmesine dikkat çeken Annan, bu kapsamda iş dünyasına büyük bir sosyal sorumluluk düştüğünü ifade etti. Yardım amaçlı sivil toplum örgütlerinin ve uluslararası organizasyonların, dev küresel şirketler kadar gelişmiş bir ağa ve imkana sahip olmadığının altını çiken Annan, katıldığı bir G8 toplantısından örnek verdi. Annan, "G8 toplantısında bir çalışan kola kutusunu ve bir aşıyı masaya koydu. Aynı çalışan, 'bu kola kutusu en küçük köye bile gidebilirken, biz aşıyı götüremiyoruz. Bu aşıyı en küçük köye götürmek için iş dünyasından ne öğrenebiliriz' diye sordu" diye konuştu.

İSTANBUL

AHLAR ÇİKSİN
16-11-2007, 20:18
..................Türkiye'nin geleceği parlak...........GÜNDEM


Yabancılar, küçük büyük demeden şirket avına çıktı

16.11.2007 / Pınar Sungur / Haber

Bankacılık ve finans alanındaki satın alma ve birleşme imkânları daralan yabancı yatırımcılar, gözünü reel söktör şirketlerine dikti. Yabancılar, ortak arayan şirketlere küçük-büyük demeden hissedar oluyor.
Türkiye'nin sosyal ve ekonomik çehresinde yaşanan olumlu gelişmeler, finans sektöründe satın alma ve ortaklık imkânlarının neredeyse sona ermesi, reel sektör şirketlerini ilgi odağı haline getirdi. Bankacılık ve finans sektöründe tüm satın alma, birleşme potansiyelini son damlasına kadar kullanan yabancı yatırımcılar, son dönemlerde küçük büyük demeden reel sektör şirketlerine yöneldi. Koç Grubu'nun Döktaş, İzocam ve Demirdöküm'deki hisse satışlarıyla hızlanan, Tire Kutsan, AFM Sinemaları, Boyner Mağazacılık'la devam eden yabancıların reel sektöre yönelik satın alma ve ortaklık operasyonunun, enerji, lojistik, sağlık ve perakendede daha da yoğunlaşması bekleniyor. Halihazırda Burçelik, Duran Doğan, Logo Yazılım ve Doğan Gazetecilik'te hisse satışlarına yönelik çalışmalar da sürüyor.
Borsa şirketi tercih ediliyor
Reel sektörde ise halka açık şirketler, kurumsallaşma açısından belli bir düzeye ulaştıklarından ve şeffaf mali yapılarından dolayı yabancı yatırımcılar tarafından daha çok ilgi görüyor. Buna karşın yabancı ilgisinin halka açık şirketlerle sınırlı kalmadığına da dikkat çeken uzmanlar, halka açık olamayan irili ufaklı birçok şirketin de yabancı yatırımcılarla ortaklık ya da hisse satışı gibi anlaşmalar yaptığını ifade ediyor.
Koç Grubu'nun Döktaş'ı Finlilere, İzocam'ı Kuveytlilere ve Demirdöküm'ü de Almanlara satmasının ardından Ülker Grubu Tire Kutsan'da Avusturyalılarla ortak oldu. AFM Sinemaları Ruslara, Beymen'in yüzde 50'si de ABD'li Citigroup'a gitti. Bu satın alma ve birleşmeler, son 1-1.5 yılda gerçekleşenlerin sadece birkaçı. Son günlerde ise hisse satışı da olmak üzere ortaklık kurmak için harekete geçen irili ufaklı pek çok halka açık şirket dikkat çekiyor. Uzmanlar, Petkim, Tüpraş ve Erdemir özelleştirmesinin ardından küçük şirketlere olan yabancı ilgisinin arttığını belirtiyor.
Seçim sonucu da etkili
AK Parti'nin son seçimlerde de oyların çoğunu almasıyla tek partili bir hükümet yapısının devam edeceğinin kesinleşmesi ve ekonomik hedeflerde çok önemli sapmaların yaşanmaması yabancı yatırımcıların bankacılık dışında kalan şirketlere ilgi göstermelerinin en önemli nedenleri arasında. Ayrıca Türkiye'nin Avrupa ülkelerinin aksine genç nüfusa sahip olması ve en hızlı gelişen ülkeler arasında bulunması da ilginin artmasındaki etkenler arasında gösteriliyor. Siyasi istikrarın süreceği beklentisinin yanı sıra IMF ile ilişkilerin ve enflasyonla mücadeleye yönelik istikrar programının sürmesi de yabancı yatırımcılar tarafından olumlu karşılanıyor.

Satılan veya ortak alan sanayi şirketleri (milyon dolar)
Şirket Alan Pay(%) Tutar
TAV Meinl Airports 10,1 190 euro
AFM Sinema Rus Alfa 51,9 28,5
Boyner Mağazalık Citigroup 30,05 48
Beymen Citigroup 50 145
Acıbadem Abraaj 21,66 162.5
Tire Kutsan Mondi 54 106
Eczacıbaşı Sağlık-Özgün Zentiva 75 460 euro
Döktaş Componenta 54,96 202
İzocam Alamana-Isover 61,2 171.3
Demirdöküm Vaillant 72,56 211.1 euro
BND Elektrik Berggruen 66,6 0.7
Işıklar Holding ADM Capital 20 ---

Kayıtdışı riski taşımıyorlar
Ernst&Young Kurumsal Finansmandan Sorumlu Yönetici Ortağı Demet Özdemir, halka açık şirketlerin mali tablolarının Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) satandardında olmasının yabancı yatırımcılar için güven verici olduğunu söyledi. Halka açık şirketlerin belirli bir kurumsal yönetim standardına erişmelerinin yabancı yatırımcılar için önemli olduğunu belirten Özdemir, "Yabancıların gözünde, halka açık şirketlerin kayıtdışı çalışma riski bulunmuyor. Bu, onlar için önemli bir kriter" diye konuştu.
Hisse senetleri piyasasında oluşan fiyatların hem alıcı hem de satıcı için bir referans oluşturduğuna dikkat çeken Özdemir, bu durumun satın alma ve birleşme işleminde taraflar arasında yapılan pazarlıkları da kolaylaştırdığını söyledi. Yabancı yatırımcıların para koyarak sermayedar olmalarının yanı sıra Türkiye'de sıfırdan yatırım yapmak istediklerine de dikkat çeken Özdemir, bundan sonraki süreçte enerji, lojistik, sağlık ve perakende sektörlerinin yabancıların ilgisini daha çok çekeceğini söyledi.
YASED Genel Sekreteri Mustafa Alper: Halka açık şirketin riski düşük
Yabancıların yatırımcıların finans sektöründen sonra reel sektör şirketlerinde hissedar olma istekleri kaçınılmaz bir gidiş. Dünyada likidite ve Türkiye'ye olan inanç sürdüğü sürece yabancıların Türk şirketlerine ilgisi artacak. Türkiye'deki yatırımların yüzde 75'inin satın alma ve birleşmeler şeklinde gerçekleşmesi de bunun kanıtı. Yabancı yatırımcıların halka açık şirketlere olan ilgisi ise bu şirketlerin mali yapılarının şeffaf olmasından kaynaklanıyor. Yabancı yatırımcılar, halka açık bir şirketi düşük riskli buluyor. Önümüzdeki dönemde gayrimenkul, turizm ve sanayi sektörlerine yabancı ilgisinin artacağı kanısındayım.
Bankacılıkta yabancıya satışlar (milyon $)
Banka Alan Pay(%) Tutar
*Oyakbank ING 100 2.673
Türkiye Finans NCB 60 1.080
Akbank Citibank 20 3.100
MNG Hariri 91 160
Adabank Investor 99,99 45.1 milyon YTL
Şekerbank TuranAlem 33,98 424.7 milyon YTL
Denizbank Dexia 75 2.440
Tekfenbank EFG Eurobank 70 182
Finansbank NBG 46 2.300 euro
C Bank Hapoalim 57,55 113
Yapı Kredi Koç-Unicredit 57,42 1.200 euro
Garanti Bankası GE 25,5 1.556
Dışbank Fortis 89,3 880 euro
TEB Paribas 42,12 216.8
Turkishbank NBK 40 160
* BDDK'nın izni bekleniyor.
Sigortada yabancılara satışlar
Şirket Satın alan Hisse % Satış bedeli
Başak Sigorta Groupama 56,6 7 268 milyon $
Başak Emeklilik Groupama 41 -
İhlas Sigorta HDI 100 16.75 milyon euro
İsviçre Sigorta Ergo 75 --
Şeker Sigorta Liberty Mutual 63,9 -
Emek Hayat GEM 99,9 9 1.5 milyon YTL
Genel Sigorta Mapfre 80 285 milyon euro
Ray Sigorta TBIH 58,2 81.5 milyon dolar
Global Hayat Denizbank 99,6 2.7 milyon YTL
Garanti Sigorta Eureko 80 365 milyon euro
Garanti Emeklilik Eureko 15 100 milyon euro
Acıbadem Sigorta Abraaj 49,9 -
Ak Emeklilik Aviva 10,3

AHLAR ÇİKSİN
18-11-2007, 13:43
[QUOTE=AHLAR ÇİKSİN;177025]..................Türkiye'nin geleceği parlak...........GÜNDEM


Yabancılar, küçük büyük demeden şirket avına çıktı

16.11.2007 / Pınar Sungur / Haber

1,5--2 yıl öncesi bu durumu öngörmüştüm...
.....Şimdi gazeteler haber yapıyorlar..................

.....Hatta o zaman ARAT TEKSTİL kapanmamıştı.........
......... Şöyle yazmıştım:Eğer kapanmazsa patronu sahip çıkamazsa yabancılar bir gün gelir önce borsadan sonrada elinden alırlar değerini bilemediğin şirketini tahminini yapmıştım..

AHLAR ÇİKSİN
18-11-2007, 13:43
Geçmişin dili çözülüyor Osmanlıca geri dönüyor

RAHİME SEZGİN - BÜNYAMİN KÖSELİ
Beyazıt’ta Divan Yolu’ndan Gülhane’ye doğru ilerlerken, sağlı-sollu birçok yerde “Osmanlıca kursu kayıtlarımız başlamıştır” ilanları ilişir gözümüze. Aslında bu, yeni bir durum değil.
Sultanahmet, Süleymaniye bir anlamda Osmanlıcanın varlığını sürdürebildiği ve meraklısı ile buluşabildiği semtlerdir. İnsanlardan uzak düşürülen, araya mesafe konulan Osmanlıca bu semtlere hapsolmuştur demek pek de yanlış olmaz. Zira bugün Osmanlıca birçok kişi tarafından yabancı ve bambaşka bir dil olarak algılanıyor. Halkın penceresinden durum böyleyken akademi dünyasında da çok iç açıcı olduğunu söylemek mümkün değil. Tarih, edebiyat, siyaset bilimi ve daha birçok alanda çalışan akademisyenlerin çoğu Osmanlıcaya hâkim değil. Osmanlıcanın bu kadar uzağına düşmenin yanlış olduğu geç olsa da anlaşıldı. Bu yüzden bir dönem sadece muhafazakâr kesimin iltifat ettiği Osmanlıcaya bugün farklı kuruluşlar da sahip çıkmaya başladı. Yapı Kredi Yayınevi’nin Beyoğlu’nda Osmanlıca dersleri vermeye başlaması da bunun bir kanıtı. Osmanlı medeniyetinin birikimini bugüne aktarmak, geçmiş ile bağımızı yeniden kurabilmek için Osmanlıcaya bir yöneliş başladı.

Osmanlıca bilmek belirli bir dönemin belirli bir zümresi için her zaman bir değer ve anlam ifade etti. Fakat harf devrimini takip eden zaman zarfında Osmanlıca, popüler olmak şöyle dursun, hasır altı edilen ve resmi ideoloji eliyle unutturulan bir ‘şey’ oldu uzun bir süre. Osmanlıca modası geçmiş, bilinmesi çok da elzem olmayan, idealist küçük bir topluluğun ilgilendiği bir uğraş idi artık. Hatta Osmanlıca zihnimizde farklı bir dil olarak yer aldı. Nasıl öğrenileceğine dair bir fikrimiz olmasa bile uzaktan oldukça zor görünen ‘yabancı’ bir dil olarak... Bu yüzden de Osmanlıca öğrenmek zahmetine girmeyi çok düşünmedik. Osmanlıca, bazı fakültelerin çeşitli bölümlerinde çok derine inmeden öğretilen, birkaç vakfın çalışmaları ile gönüllü öğrencilere aktarılan bir dil haline geldi. Yakın zamana kadar Osmanlıcanın Türkçe, Arapça ve Farsçanın bir araya gelmesi ile oluşan bir dil olduğunu çoğu kişi bilmiyordu.

Fakat tüm bu olumsuz yargılar yavaş yavaş yıkılıyor. Sayıları hızla artan Osmanlıca kurslarına taleplerde yaşanan yoğunluk bunu açık bir şekilde ortaya seriyor.

Osmanlıca kursu veren en köklü mekanlardan biri Kubbealtı Akademisi. Burada Osmanlıca dersleri verilmeye başlandığı dönemlerde sadece üniversitelerde Osmanlıca öğretiliyordu. On yıldır Osmanlıca dersleri verilen Kubbealtı Akademisi Kültür Sanat Vakfı Müdürü Mehmet Nuri Yardım, Osmanlıca eğitimine, tarihi gelecek nesillere öğretmek ve bu kursa tarihin sadece tekerrürden ibaret olmadığını aktarmak için, önce amatör olarak başladıklarını söylüyor. Osmanlıca öğrenmek isteyenler için daha sonra farklı seçenekler yavaş yavaş artmaya başladı. Gazeteciler Cemiyeti ve Tarih Vakfı da yıllardır verdikleri Osmanlıca dersleri ile biliniyor. İSMEK’in son yıllarda açtığı Osmanlıca kursları da halkın Osmanlıcaya yönelişinde önemli bir faktör. Ümraniye’den Esenler’e kadar farklı birçok noktada Osmanlıca kursu açan İSMEK’in kursları her yıl yoğun talep görüyor. Son olarak Yapı Kredi Yayınları’nın geçtiğimiz haftalarda açtığı ve Yücel Demirel’in ders vermeye başladığı Osmanlıca kursu da olaya farklı bir boyut getirdi. Kurs için Yapı Kredi Yayınevi’ne günde 100-150 talep telefonu gelmesi de artık Osmanlıcanın eskisi gibi “modası geçmiş” algısının yok olduğunu adeta kanıtlıyor.

Peki ne oldu da birden insanlar Osmanlıcayı keşfetti? Nasıl oldu da TV’nin popüler dizilerinden Kuzey Rüzgârı’ndaki bir sahnede bile Osmanlıca bilen birinin kıymetine atıf yapıldı. Oysa toplum olarak Osmanlıca ile o kadar ayrı düşürülmüştük ki bir vesile ile evimizde bulunan Osmanlıca yazılı metinleri ‘dua’ zannedip başköşeye koyar olmuştuk. Artık geçmiş ile bugünün arasındaki yıkılan köprüyü tamir etmek için insanlar Osmanlıca öğrenmeyi kendileri istiyor. Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, Osmanlıcadan kaçmanın mümkün olmadığı tespitinde bulunuyor ve bunun sadece bir özlem ve fanteziden ibaret olmadığını belirtiyor. Dedesinden kalma eski yazılı metinleri okumak için Osmanlıca kursuna başlayan avukat Zuhal Dönmezerçakıroğlu’nun “Geçmişle kopukluk beni rahatsız ediyor.” ifadesi de bunu gösteriyor. Avukat Gökhan Özdemir’in Osmanlıcaya merak salmasına da müvekkillerinin getirdiği eski yazılar sebep olmuş. Fakat öğrendikçe aslında bugüne ışık tutmanın geçmişin kültürünü, dilini, edebiyatını bilmekten geçtiğini fark etmiş. Tarih Vakfı’nda ders veren Doç. Dr. Muharrem Kesik, kursa gelen kişilerin çoğunun sandıklarından çıkan eski yazıları ve tarihî eserlerin üzerinde yazan yazıları anlamak için kursa geldiklerini söylüyor. Eline geçen bir metnin yönlendirmesi ile Osmanlıcanın peşine takılan birçok kişinin Osmanlıca da birçok akademisyenden daha iyi bir seviyeye geldiğini ve birçok kitabın (Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan ‘Cumhuriyet Halk Partisi Grup Toplantı Tutanakları’) ve makalenin hazırlanmasında katkıda bulunduklarını Yücel Demirel’den öğreniyoruz.

Akademi dünyasında işlerin çok iç açıcı olmadığını ne yazık ki biliyoruz. Bugün 120 bin yazma eserin 70 bininin bulunduğu Süleymaniye Kütüphanesi’nde Osmanlıca bilen çalışanların olmadığı haberleri bu durumun trajedisini gösteren bir olaydı. Oysa iyi bir tarihçinin, Osmanlıcayı mükemmel bilmesi gerektiğini söyleyen Dursun Gürlek, İstanbul Üniversitesi’nin kapısındaki şaheseri okuyamayan profesöre nasıl bir unvan verilmesi gerektiğinin düşünülmesinin şart olduğunu söylüyor. Yücel Demirel de aydın sayılmanın bir dil kıstasının olması gerektiğinin altını çiziyor ve “Aydın, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Nutuk”unu 1927 dilinden anlayandır.” diyor.

Prof. Dr. Fatih Andı, Türkçeyi ve Türkçe ile oluşturulmuş kültürü, bilimi, edebiyatı dışlamadan bir bütün olarak kavramak için Osmanlı Türkçesinin şart olduğunu söylüyor. Oysa biz Osmanlıcayı okuyamadığımız gibi Osmanlıca kelimelere de çok kısa sürede yabancılaştık. Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Akif Ersoy gibi isimlerin eserlerini dahi anlayacak bir dil zenginliğinden yoksun kaldık. Osmanlıcaya yöneliş aslında bir milletin kendi kültürüne, tarihine ve zenginliğine dönüş. Yoksa amaç bu dilin pratikte kullanılması değil.



--------------------------------------------------------------------------------

Osmanlı Türkçesini bilmeden toplumun köklerine inmek mümkün değil

Prof. Dr. M. Fatih Andı: Türkiye’de yıllar ve yıllardır Osmanlı kimliğine, Osmanlı’ya ait olan her türlü değere bir “haramzade” inkârı ile olumsuz bakan, bu değerler manzumesinin beslendiği estetik, inanç ve düşünce dünyasının karşısında kamp kuran bir okur-yazarlar mevcudunun var olduğunu biliyoruz. “Osmanlıca”, masum dil alışkanlığı olarak kullanılışların yanında, bu kamptakilerin menfi niyetlerini yükledikleri bir adlandırma olarak da kullanılagelmiştir bugüne kadar. Bu menfî niyetlerin yansıması olarak, Osmanlı Türkçesini bilmek, öğrenmeye çalışmak ise, kendi geçmişi ile bağlarını kurma, tarihiyle yüzleşme yahut zenginleşme, bugününü mazisi ile “tahkim” etme soyluluğu ve erdemi olarak görülmek yerine en basit ve sığlaştırıcı nitelemeyle “gericilik” diye görülmüş ve gösterilmiştir. Şunu kavramalıyız: Osmanlı Türkçesi bilgisi olmadan Türk toplumunun köklerine inmek, ayakları bu toplumun değerlerine dayanan bir edebiyat, tarih, iktisat tarihi, hukuk tarihi, uluslararası ilişkiler, felsefe, sanat tarihi, tıp tarihi, siyaset tarihi vb. bilimi ortaya koymanın imkânı yoktur. Taşıma suyla değirmen dönmez. Suyun kaynağı bu alanlardaki kavrayıcı ve kapsayıcı çalışmalar için Osmanlı Türkçesini öğrenmektedir.

Ecdadın eserleri orijinalinden okunacak

Dursun Gürlek: Bugün, yirmi yaşındaki bir Fransız genci Balzac’ı, Viktor Hugo’yu orijinalinden okuyabiliyor. İngiliz delikanlısı Şekspir’in eserlerini incelerken dil ve anlama problemiyle karşılaşmıyor. Lise çağındaki bir İranlı Firdevsi’yi, Sâdi’yi, Hafız’ı rahatça anlayabiliyor. Diğer birçok millet için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Ne yazık ki, bunun tek istisnasını biz teşkil ediyoruz. Bugünkü Türk gençleri, üzülerek belirtelim ki, suyu kaynağından içmenin zevkinden mahrum bulunuyorlar. Fuzûli’yi, Bâki’yi, Şeyh Galib’i orijinalinden okumayı bir yana bırakalım, Latin harfleri ile yayımlanan nüshalarını bile, telaffuz yanlışı yapmadan okuyamıyorlar, okusalar bile anlayamıyorlar. Zaten sözlük kullanma diye bir alışkanlığımız yok. Uzun sözün kısası, Osmanlıcaya duyulan ilginin artmasıyla birlikte (ki günden güne bu ilgi çoğalıyor) aradaki kopukluk giderilecek, kütüphane raflarında unutulan ecdat eserleri aslından, orijinalinden okunacak.

Osmanlıcanın ihyası Türkçeyi zenginleştirir

Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç: Osmanlıca ile aramıza sokulan mesafe zorlama ile oluşmuş birşey. Dilde bozulma olsa da aşk, metafizik ve hikmete dair ifadeler Osmanlıca ile ifade ediliyor. Osmanlıcada dil canlıdır ve süreklidir. Bugün Nobel ödülü alan Orhan Pamuk da Osmanlıcaya başvuruyor. Osmanlıcanın yeniden ihyası Türkçeyi zenginleştirir. Türkçe, Farsça ve Arapça gibi üç zengin dilin bir araya gelmesi ile oluşturulmuş güçlü bir dildir. Osmanlıcadan kaçmak mümkün değildir. Osmanlıca kimsenin tekelinde değildir. Ben ilkokuldan itibaren Osmanlıca öğretilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Sayı: 51
Bölüm: Aktüel

AHLAR ÇİKSİN
19-11-2007, 01:21
ABD'NİN İLK VERGİSİ OSMANLI'YA


Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanan çizgide, zaman aralığının da geniş olmasının etkisiyle dalgalı bir seyir izleyen münasebetlerde, doğaldır ki tansiyonun yükseldiği pek çok olay var.


Coğrafî olarak uzakta bulunmasına rağmen ilişkilerimizin çok yoğun biçimde yaşandığı bir ülke ABD. Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanan çizgide, zaman aralığının da geniş olmasının etkisiyle dalgalı bir seyir izleyen münasebetlerde, doğaldır ki tansiyonun yükseldiği pek çok olay var.

İngiliz Financial Times, 15 Ekim 2007 tarihli nüshasında "Artık her 10 Türk'ten 9'u Amerika'ya düşmanlık besliyor” diye yazdı. Orana ilişkin rivayet muhtelif olsa da, ABD'nin şu sıralar Türkiye'de ciddi bir “imaj sorunu” yaşadığı kesin. “Çuval hadisesi” ile “sınır ötesi operasyonda ipe un serme” sadece son dönemdeki birkaç tatsız vaka. Üstelik bu durum sadece bugünün sorunu da değil. Tarihten günümüze yapılacak bir yolculuk; Türk-Amerikan ilişkilerinde sıklıkla ABD kökenli sorunlar yaşandığını, bu sorunların da Türk kamuoyu nezdinde muhatabına karşı yoğun tepkilere yol açtığını gösteriyor.

ABD'nin ilk vergisi Osmanlı'yaOsmanlı Sultanı IV. Mehmet, 1656 yılında İngiliz Amerikan Sömürge Yönetimi'nin ricası üzerine iki Ermeni'yi ipek kozacılığını öğretmek üzere okyanus ötesine göndererek Türkler'le Amerikalılar arasındaki ilk teması başlatmıştı. 1700'lü yılların sonlarında ise ABD, Akdeniz'de gemilerini güvenlik içinde yüzdürebilmenin yollarını arıyordu. Çünkü özellikle Batı Akdeniz, korsanların sık sık gemilere saldırdığı bir bölgeydi. Bu saldırılardan kurtulabilmenin yolu ise Osmanlı'ya vergi vermekten geçiyordu. Amerika Başkanı “karizmatik” George Washington, vergi anlaşması görüşmelerinde İmparatorluk tarafından “muhatap alınmadığı için” onun bir idarecisi olan Cezayir Beylerbeyi Dayı Hasan Paşa ile anlaşmak zorunda kalmıştı. Hasan Paşa “Dayı”lığını, denizlerde nam saldığı kahramanlıklar nedeniyle almıştı. Sonunda 1795'te anlaşma sağlandı ve Amerika yılda 642 bin altın dolar ve 12 bin Türk altını vergi karşılığı Akdeniz'de gemilerini huzur içinde yüzdürebilmenin garantisini alabildi. Osmanlı yönetimi, anlaşmanın Türkçe yapılmasını da şart koşmuştu. Bu anlaşma ABD açısından; yabancı dilde yapılması ve bir ülkeye vergi ödemek zorunda kalması bakımından bir “ilk”ti.

Saratoga'dan “yanlışlıkla” bomba
Türk kamuoyunda büyük tepkiye yol açan ABD kaynaklı önemli bir olay da 1992 yılında meydana gelmişti. Amerikan uçak gemisi Saratoga, 2 Ekim 1992 tarihinde Ege Denizi'nde “Kararlılık Gösterisi-92” adlı ortak tatbikatta Muavenet Muhribi'ni bombalamıştı. Saldırı sonucunda Komutan Kurmay Yarbay Levent Kudret Güngör, Teğmen Alper Tunga Akan, Astsubay Serkan Haktepe, Çavuş Mustafa Kılıç ile Er Recep Atak, “fiili atış bölümü olmayan bir tatbikatta” şehit olmuşlardı. Olayda 18 asker de yaralanmıştı. Ancak altı ayrı komut sonucunda ateşlenebilen Sea Sparrow füzelerinden ikisi de tam isabetle Muavenet'in kaptan köşkünü vurmuştu. ABD yetkilileri olayın “yanlışlıkla” meydana geldiğini ileri sürmüş, Demirel-İnönü Koalisyon Hükümeti ise ABD yönetimine karşı kayda değer bir tavır ortaya koyamamıştı. ABD, kamuoyunda meydana gelen tepkiyi görünce Türkiye'ye üç fırkateyn hibe ettiğini açıklamış ancak daha sonra bu fırkateynlerin kiralık olduğu ortaya çıkmıştı. yeni safak

AHLAR ÇİKSİN
19-11-2007, 10:34
..................Türkiye'nin geleceği parlak...........GÜNDEM


Yabancılar, küçük büyük demeden şirket avına çıktı

16.11.2007 / Pınar Sungur / Haber

1,5--2 yıl öncesi bu durumu öngörmüştüm...
.....Şimdi gazeteler haber yapıyorlar..................

.....Hatta o zaman ARAT TEKSTİL kapanmamıştı.........
......... Şöyle yazmıştım:Eğer kapanmazsa patronu sahip çıkamazsa yabancılar bir gün gelir önce borsadan sonrada elinden alırlar değerini bilemediğin şirketini tahminini yapmıştım..[/QUOTE]
...........................
.
..........İŞTE TÜRKCEL E İLGİ ARTIYOR............

VIRGIN AIRLINES VE VIRGIN MUSIC`IN DE DAHIL OLDUGU INGILIZ THE VIRGIN GROUP`UN
SAHIBI SIR RICHARD BRANSON, SIRKET OLARAK TURKIYE ILE ILGILENDIKLERINI, TURKCELL
ILE CEP TELEFONU KONUSUNDA GORUSME ICINDE OLDUKLARINI, GORUSMEDE OLUMLU BIR
NOKTAYA VARACAKLARINI UMDUGUNU BELIRTEREK, TURKIYE`DE FINANS, TELEVIZYON VE FILM
YAPIMI, MUZIK GIBI ALANLARLA ILGILENDIKLERINI, SAGLIK KULUPLERI GIBI ALANLARA
YATIRIM YAPABILECEKLERINI VE VIRGIN MAGAZALARI ACMAYI DA DUSUNDUKLERINI SOYLEDI.

AHLAR ÇİKSİN
20-11-2007, 01:59
Hz. Süleyman döneminde de, bu kutlu peygamber vesilesiyle bilim, sanat ve teknolojide çok önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Örneğin Kuran'da Hz. Süleyman döneminde uçak gibi hızlı ulaşım araçlarının kullanıldığına işaret edilmektedir:
Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik)... (Sebe Suresi, 12)

Bu ayet-i kerimede ulaşılması oldukça uzak olan mesafelere, Hz. Süleyman döneminde kısa sürede ulaşılabildiğine dikkat çekilmektedir. Bu, günümüzdeki uçak teknolojisine benzer bir teknoloji kullanılan, rüzgarla hareket eden vasıtalara işaret etmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.) Ayrıca Kuran'da, Hz. Süleyman döneminde "kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar" yapıldığı haber verilmektedir.

Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. "Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın." Kullarımdan şükredenler azdır. (Sebe Suresi, 13)

Bu ayetten, Hz. Süleyman'ın çok gelişmiş inşaat ve mimari teknolojisi kullandırttığı anlaşılmaktadır.

Ayette, Hz. Süleyman'ın emrinde bina ustaları ve dalgıçlar olduğu bildirilmiştir:

... Şeytanları da; her bina ustasını ve dalgıç olanı. (Sad Suresi, 36-37)
Dalgıç cinlerin Hz. Süleyman'ın emrinde olması, o dönemde deniz altındaki zenginliklerin işlendiğine işaret etmektedir. Deniz altındaki petrol, altın gibi kıymetli madenlerin çıkarılıp işlenmesi, insanlara faydalı ve kullanılır hale getirilmesi için çok yüksek bir teknoloji gerekmektedir. Hz. Süleyman döneminde bu teknolojinin kullanıldığına dikkat çekilmektedir.

Bir başka ayette ise, Hz. Süleyman'ın "erimiş bakırı sel gibi" kullandığı haber verilmiştir. (Sebe Suresi, 12) Erimiş bakırın kullanılması ile, Hz. Süleyman döneminde elektrik kullanılan yüksek bir teknolojinin varlığına da işaret edilmektedir. Bilindiği gibi bakır, elektriği ve ısıyı en iyi ileten metallerden biridir ve bu yönüyle elektrik sanayinin temelini oluşturmaktadır. Ayette geçen "sel gibi akıttık" ifadesiyle, muhtemelen Hz. Süleyman döneminde yüksek miktarda üretilen elektriğin, teknolojide pek çok alanda kullanıldığına dikkat çekilmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Kuran ayetlerinden Hz. Davud'un da demiri işlemeyi ve zırh sanatını çok iyi bildiği anlaşılmaktadır. Ayetlerde şu şekilde haber verilmektedir:

... Ve ona demiri yumuşattık. Geniş zırhlar yap, (onları) düzenli bir biçime sok ve hepiniz salih ameller yapın, gerçekten Ben, sizin yaptıklarınızı görenim (diye vahyettik). (Sebe Suresi, 10-11)

Kuran'da Hz. Zülkarneyn'in, iki dağ arasına, dönemin toplumları tarafından "aşılabilmesi ve delinmesi mümkün olmayan" bir set inşa ettiği haber verilmektedir. Ayette bildirildiğine göre, Hz. Zülkarneyn bu seti inşa ederken demir kütleleri ve eritilmiş bakır kullanmıştır:

"Bana demir kütleleri getirin", iki dağın arası eşit düzeye gelince, "Körükleyin" dedi. Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:) dedi ki: "Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır (katran) dökeyim." (Kehf Suresi, 96)

Bu bilgi, Hz. Zülkarneyn'in betonarme teknolojisinden faydalandığına işaret etmektedir. İnşaat sektöründe kullanılan en sağlam malzeme demirdir. Binaların ya da köprü, baraj gibi mimari eserlerin sağlamlığının artırılması için mutlaka demir kullanılması gerekir. Ayetten anlaşıldığına göre, Hz. Zülkarneyn de demirleri uç uça getirmiş ve üzerlerine dökülen harç ile sağlam bir betonarme yapı oluşturmuştur. (En doğrusunu Allah bilir).

Eski Orta Amerika medeniyetlerinin yazıtlarında ise, beyaz kıyafetler içinde gelen, uzun boylu, sakallı bir kişiden bahsedilmektedir. Bu yazıtlarda, kısa bir süreyi içine alan bir dönemde, tek İlah inancının yayıldığı ve sanat ve bilimde ani bir gelişme kaydedildiği bildirilmektedir.

Antik Mısır toplumuna da Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Harun gibi birçok peygamber gönderilmiştir. Mısır medeniyetinin sanatta ve bilimde belli dönemlerde yaşadığı hızlı gelişmelerde bu elçilerin ve onlara inanan insanların büyük etkisi olmuş olabilir.

Kuran'ı ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetini takip eden Müslüman bilim adamları da, astronomi, matematik, geometri, tıp gibi bi lim dallarında çok önemli keşifler gerçekleştirmişlerdir. Bu bilgiler vesilesiyle, bilimde ve toplumsal yaşamda büyük değişimler ve çok önemli ilerlemeler olmuştur. Bu Müslüman bilim adamları ve çalışmalarından bazıları şöyledir:

Abdüllatif el-Bağdadi, anatomi konusundaki çalışmaları ile tanınmaktadır. Alt çene ve göğüs kemiği gibi vücuttaki birçok kemiğin anatomisi hakkında geçmişte yapılmış hataları düzeltmiştir. Bağdadi'nin El-İfade ve'l-İtibar adlı eseri 1788 yılında düzenlenerek, Latince, Almanca ve Fransızca'ya çevrilmiştir. Makalatün fi'l-Havas isimli eseri ise beş duyu organını incelemektedir.

İbn-i Sina, birçok hastalığın nasıl tedavi edilebileceğini açıklamıştır. En ünlü eseri olan El-Kanun fi't-Tıb Arapça yazılmış ve 12. yüzyılda Latince'ye çevrilerek Avrupa üniversitelerinde 17. yüzyıla kadar temel ders kitabı olarak kabul edilmiş ve okutulmuştur. El-Kanun'da söz edilen tıbbi bilgilerin büyük bir bölümü bugün dahi geçerliliğini korumaktadır.

Zekeriya Kazvini, Aristo'dan beri süregelen beyin ve kalple ilgili birçok yanlış düşünceyi çürütmüştür. Kalp ve beyinle ilgili bilgileri bugünkü bilgilerimize son derece yakındır.

Zekeriya Kazvini, Hamdullah Müstevfi el-Kazvini (1281-1350) ve İbnü'n-Nefis'in anatomi üzerine olan çalışmaları modern tıp biliminin temelini oluşturmuştur.

Ali bin İsa'nın üç ciltlik göz hastalıkları üzerine yazdığı Tezkiretü'l-Kehhalin fi'l-Ayn ve Emraziha isimli eserinin birinci cildi tamamen göz anatomisine ayrılmış olup çok değerli bilgiler mevcuttur. Bu eser daha sonraları Latince'ye ve Almanca'ya çevrilmiştir.
Beyruni, Galilei'den 600 yıl önce dünyanın döndüğünü kanıtlamış, Newton'dan 700 sene önce dünyanın çapını hesaplamıştır.

Ali Kuşçu, Ay'ın ilk haritasını çıkarmıştır ve bugün Ay'da bir bölgeye onun ismi verilmiştir.

Sabit Bin Kurra, Newton'dan asırlar önce diferansiyel hesabını keşfetmiştir.

Battani, trigonometrinin ilk kaşifidir.

Ebu'l Vefa, ise trigonometriye "sekant-kosekant" terimlerini kazandırmıştır.

Harizmi, ilk cebir kitabını yazmıştır.

Mağribi, bugün Paskal üçgeni olarak bilinen denklemi Pascal'dan 600 yıl önce bulmuştur.

İbn-i Heysem, optik biliminin kurucusudur. Roger Bacon ve Kepler onun eserlerinden faydalanmışlar, Galilei de onun eserlerinden faydalanarak teleskobu bulmuştur.

Kindi, ise Einstein'dan 1100 yıl önce izafi fizik ve izafiyet teorisini ortaya atmıştır.

Pasteur'den yaklaşık 400 sene önce yaşayan Akşemseddin ilk olarak mikropların varlığını keşfetmiştir.

Ali Bin Abbas, ilk kanser ameliyatını gerçekleştirmiştir.

İbn-i Cessar, cüzzamın sebep ve tedavi şekillerini açıklamıştır.

Burada sadece birkaçına yer verilen Müslüman bilim adamları, Kuran'ı ve Peygamberimiz (sav)'in yolunu izleyerek, modern bilimin temelini oluşturacak önemli keşiflerde bulunmuşlardır.
Görüldüğü gibi, tarihte birçok kavim gönderilen elçiler vasıtasıyla sanatta, tıpta, teknolojide ve bilimde gelişmeler sağlamışlardır. Peygamberlere itaat edip uyarak, bu mübarek insanların teşvikleri ve tavsiyeleriyle onlardan öğrendikleri bilgileri geliştirmişler ve bunları sonraki nesillere de aktarmışlardır. Ayrıca tarih boyunca zaman zaman hak dinden uzaklaşıp batıl inanışlar geliştiren toplumlar, bu mübarek elçilerin tebliğleriyle yeniden tek İlah inancına dönmüşlerdir.

Geçmiş devirlere ait bulgulara bu şekilde ön yargısız bakıldığında, "insanlık tarihi"nin doğru ve net olarak anlaşılması mümkün olur.

AHLAR ÇİKSİN
29-11-2007, 21:35
Bir inceleme_tahlil.........

HAFTANIN MAKALESİ !

Umut Fm ve İletişim

Belki de son söylenmesi gerekeni ilk söylemeliyiz.İletişim,insanın varlıksal ihtiyacıdır.Eski
çağlardan bu yana,iletişim o kadar farklı aşamalardan geçmiştir ki,insanlık macerasının en
renkli sayfalarından birisini oluşturmuştur.İnsanın insanla kurduğu diyalogtan ziyade,nesnelerle
makinelerle,bitki ve hayvanlarla dahî kurduğu iletişim,sözünü ettiğimiz ihtiyacın,bir anlamda
açıklaması yapmaktadır bizlere.Sanayi Devrimi sonrası yeniden şekillenen dünya
hayatın ve yeryüzünün görünümünü değiştirmekle kalmamış,ihtiyaçları ve yaşama kalıplarını da
bereberinde sürüklemiştir.Nihayetinde, karşı karşıya bulunduğumuz "Modern Dünya",bütün geniş
anlamıyla,adeta insanlığın macerasını yeni bir akışla karşı karşıya bırakmıştır.Ve bugün
denilebilir ki, "görünüyorsan,duyuluyorsan,izleniyorsan,farkediliyo rsan varsın"gibi her açıdan tartışmaya açık bir enformasyon dünyası ya da medya dünyasının içinde yaşamaktayız.


Bugün,radyo-tv-gazete-internet gibi iletişim araçlarının üstlendiği misyon gerçekten de şaşırtıcı düzeydedir.Türkiye'de modern teknolojisiyle,yakın denebilecek bir tarihe sahip olan radyo serüveni ise,kanaatimizce farklı bir yerde durmaktadır.Sözün ve müziğin büyüsü hakikaten bambaşkadır.Ve yayın türü ne olursa olsun,radyo frekansları,kesinlikle insanın kalp ve ruh frekanslarına en yakın iletişim unsurudur tesbiti,kimilerine biraz gerçek dışı gelse de,Medyakolik okurlarının önemli bir kısmının kişisel tecrübesi, sanırız buna bir delil olacaktır.


Ülkemizdeki yayıncılık dünyasında,özellikle son zamanlardaki ciddi atılımlarıyla yerel radyoların şehir ve çevre bölgelerle kurdukları sıcak bağ,bir çok ulusal radyoya nasip olmamıştır şeklindeki ifademiz,sıcak ve latifeli gibi dursa da, gerçeklik payı yüksektir.Niğde merkezli olmak üzere, yayınını 1993 yılından itibaren sürdüren radyomuz Radyo Umut,özgün bir radyoculuk dili kurma çabası taşımıştır sürekli olarak.Bütün seslerden bir ses olmaktan ziyade,orjinal,kendine özgü, nitelikli bir yayın anlayışı,temel kılavuzumuz olmuştur.Ki programcı ve dinleyici profilimiz de, bu misyonumuz ve çabamız çerçevesinde oluşmuştur.Bir kültür radyosu olarak Radyo Umut,"Türkiye En İyi Müzik"dalında 2.ödülü de almış bir radyo olarak,müzik ve sözün ahengini her dem başarılı
bir şekilde yansıtmanın da örneği olmuştur.Günümüz dünyasının beraberinde getirdiği sorunlar ve kayıplar elbette medyayı da sorumlu kıldığından,radyomuz Radyo Umut,habercilik,sanat ve kültür gibi toplumun genel dinamiklerini,içinde bulunduğumuz devasa güzellikteki
medeniyetimizin potasında eriterek sunma çabası taşımıştır. Ayrıca sanal alem olarak
nitelendirilen internette,büyük bir arşiv ve veri tabanıyla,Âlemin,yani Yeryüzü'nün farklı
kıtalarına,ülkelerine,şehirlerine sanal değil gerçek bir dünya sunmuştur.Ve bu dünyanın adı da denebilirki "UMUT DÜNYASI"dır.1993 yılından bu güne Niğde'den tüm şehre ve çevre bölgeye,web adresimizden de tüm Dünya'ya ses veren radyomuz RADYO UMUT, herkese esenlikler diler.

www.***********

AHLAR ÇİKSİN
29-11-2007, 21:37
Padişahların Peygamber Aşkı
29/11/2007


Bizim kültürümüz sembolcü kültürdür. Atalarımız daha Orta Asya’dayken belirli eşyaları, cisimleri ve şekilleri belirli manalara sembol yapmışlar. Mesela, “ok” Allah’a bağlılığın, “yay” da bu bağlılığın cihana yayılmasının sembolüydü. Keza davulun, tuğun devlet babında değişik anlamları vardı. İslam’ı kabulden sonra da devam eden bu sembolcü gelenek, Peygamber Efendimize de (s.a.v.) bir sembol bulmakta gecikmemiş ve O’na (s.a.v.) “Gül” sembolünü layık görmüştür.

Osmanlı hanedanı, diğer pek çok hanedandan farklı olarak tarih sahnesinde sanatkâr mizaçlı sultanlarıyla yer almış. İyi bir eğitimden geçen Osmanlı şehzadeleri ve sultanları, daha ziyade mûsikîye ve şiire ilgi göstermişler. Osmanlı sarayının diğer Türk devletlerinde de olduğu gibi, sanatçıları ve ilim adamlarını desteklemesi, kültür ve sanat hayatını canlı tutmuş.

Osmanlı tarihi, padişahlarının, peygamber sevgisine ait asil duygularını her zaman ve mekânda açığa vurmalarının sayısız örnekleriyle dolu. Tahsin Yıldırım ve Mehmet Kuzu Nesil Yayınları'ndan çıkan 'Osmanlı'nın Peygamber Aşkı' isimli kitapta bu örnekleri bir araya getirdi. İşte bunlardan bazıları:

Fatih Sultan Mehmet

Güzel sanatların çeşitli dallarıyla ilgilenen Fatih Sultan Mehmet de (1432–1481) özellikle resme, şiire ve müziğe büyük önem vermiştir. Fatih, Avnî mahlasıyla şiirler yazmıştır. Fatih’in şiirlerinde Şeyhî ve Ahmed Paşa’nın etkisi görülür.

AHLAR ÇİKSİN
29-11-2007, 21:39
KRİZLERDEN BUGÜNLERE GELDİK.

.RABBİME ÇOK ÇOK ŞÜKÜR........
.Yıkılmadık ayaktayız ya........

Ford Otosan'ı Kapatacaktık
29/11/2007


Koç Holding Kurumsal İletişim ve Bilgi Grup Başkanı Ali Koç, 5 yıl önce ekonomik kriz nedeniyle kapatmayı düşündükleri Ford Otosan'ın, bugün otomotiv sektörünün lideri olmayı başardığını bildirdi.

Sadıkoğlu Ford Plaza'nın açılışı nedeniyle Uşak'a gelen Ford Otasan Yönetim Kurulu üyesi de olan Ali Koç, burada yaptığı konuşmada, ülkede otomotiv sektörünün her geçen geliştiğini, dünya ile rekabet edebilecek düzeye geldiğini söyledi. Türkiye'de yaşanan ekonomik krizler nedeniyle zaman zaman zor günler geçirdiklerini belirten Koç, sözlerini şöyle sürdürdü:

“2000-2002 yıllarında yaşanan ekonomik kriz nedeniyle otomotiv sektörü çok zor günler yaşadı. Biz Ford Otosan'ı kapamayı bile düşündük. Ancak direndik ve bugünlere geldik. Şimdi 3 bin 400 çalışanı olan, yılık 850 milyon dolar ciro yapan bir marka olmayı başardık. Yıllık ihracat oranını, 16 milyon dolardan 3.6 milyar dolara çıkardık. Araç satışında 667'den 218 bine ulaştık. Bütün bu rakamlar bize gurur veriyor.”

Her geçen yıl artış yaşanan pazar payının da yüzde 9.6'dan yüzde 17.1'e yükseldiğini bildiren Koç, otomotiv sektöründe son üç yıldır ihracat şampiyonu olduklarını kaydetti. Ali Koç, “Bu yıl da şampiyonluk için en güçlü adayız. Buradan geldiğimiz noktaya bakarsak, Ford Otosan, Türkiye otomotiv sektöründe son beş yılın lideri olmayı başardı” dedi.

AHLAR ÇİKSİN
01-12-2007, 18:39
...........Terörde insaf aramak .............
..............MEHMET KAMIŞ..........
.............m.kamis@zaman.com.tr ................

Terörün insanîsi mi olurmuş! Bütün teröristler olabildiğince çok insanı öldürmeyi mi amaç edinirler? Teröristin hiçbir etik kuralı, insanî kaygısı olmaz mı? Karşı taraf kırmızı, kendi tarafı mavi midir?
Bu kavgadan, bizzat savaşanın kendisi ne kazanır? Büyükleri ve onların büyükleri büyük şeyler kazanır da bizzat sahada olanlar ne kazanır, merak ederim. En azından entelektüel, insanî kaygılar taşırlar mı, yoksa tetikçilerin bu tür işlerde bezi yok mudur?

Güneydoğu'da bu kadar çok kan dökülmesinin en büyük sebebi, örgütlere hakim olabilecek entelektüellerin olmamasıdır diye düşünüyorum. En temel sorun, Güneydoğu'dan çıkmış entelektüel kaygıları olan insanların seslerinin neredeyse hiç çıkmıyor olmasıdır. Terör örgütünün içindeki bazı insanların strateji biliyor olmaları onların entelektüel kaygılarının olduğunu göstermez. Entelektüellik, insanı daha insanî kaygılara iter. Örneğin, ölümüne sebep oldukları herkesin birer can taşıdığını, ölümüne sebep olmakla bir insanın olabilecek en değerli varlığını, canını elinden aldığını fark ederler. 18 yıl önce Mardin'in Ömerli ilçesine bağlı Pınarcık köyüne yapılan baskında içlerinde bebeklerin de olduğu 30 kişi öldürüldü. Bilmem o fotoğrafları hatırlayanlar var mı? Kundakta katledilen çocuklar yaşasaydı bugün 18 yaşında olacak, belki de üniversiteye gidecekti. Bu şekilde ölen on binlerce masumun vicdanî sorumluluğunu kim taşıyacak? Bunlara canı acıyan, vicdanen büyük rahatsızlıklar yaşayan birileri yok mudur PKK içerisinde? Çıkıp cesaretle kimse konuşmaz mı?

Batı ülkelerinde görüyoruz. Bir yere bomba koyacakları zaman orada insanların en az olduğu zamanı seçiyorlar, ya da bomba ihbarı yapıp insanların oradan uzaklaşmasını sağlıyorlar. Batı'da bir kişinin ölümü bile büyük gürültülerin kopmasına neden olurken, Doğu'da her gün onlarca kişinin ölmesi sıradan bir olay olarak algılanıyor. İrlanda'da, İspanya'da, Korsika'daki terör eylemleri (ya da onun adına ne diyorsanız) vahşet olarak görülmeyen boyutlara geldi.

Terörle mücadele konusunda devlet olarak Türkiye'nin de entelektüel bir bakışı olduğu söylenemez. Devlet yıllarca kendi ideolojisine tam uymayan herkese, tepeden bakan, hizaya getirici bir bakış açısıyla yaklaştı. Türkiye, terör ile değil terörist ile mücadele etti, gördüğü yerde imha etmeye yöneldi. Onları anlamaya, sorunu çözmeye, akıl ile hareket etmeye hiç gerek görmedi. PKK ile hep ordu mücadele etti. Asker de dünyadaki her askerin mücadele yöntemi gibi, 'kırmızı kuvvetler görüldüğü yerde imha edilir' bakışıyla davrandı. Siyasîler ve entelektüeller bu konuda hiç inisiyatif alamadı. İnisiyatifi ordunun eline bırakmanın vicdanî sorumluluğunu da onlar taşıyor.

Bugün DTP'den hiç kimse entelektüel cesaret gösterip de (siyasî demiyorum entelektüel cesaret) kanın durması için, sorunun daha insanî boyutlara taşınması için herhangi bir çaba göstermiyor. "Akan kanın bir an önce durması gerekir" sözünü bile tehdit edercesine dillendiriyor. Oysa bir siyasal parti olarak hem yirmi beş yıldır devam eden terörün önüne geçebilir hem de onları Parlamento'ya gönderen seçmenlerinin taleplerini TBMM'de dile getirerek bölgede var olan sorunlara çözüm bulabilirler. DTP, bölge insanını siyasete katarak onları hem çözümün hem de sorumluluğun bir parçası haline getirebilir. Bunu yapmak yerine PKK'dan korkmayı tercih ediyorlar. İçlerinden Sinn Fein'in lideri Garry Adams gibi birileri çıkıp inisiyatif almıyor. Kavmiyetçilik, şarka giydirilmiş bir deli gömleğidir. Şimdi bu konuyu, başka bir zaman tekrar dönmek üzere bir tarafa bırakıyorum. Ama bari kavgayı insanî boyutlara taşıyabilme cesaretimiz yok mudur?


01 Aralık 2007, Cumartesi

AHLAR ÇİKSİN
01-12-2007, 18:47
...........Sırtta taşınmaz yükü göklerin!.............
....Düşen uçağın enkaz görüntülerine baktıkça..........
Yazılarının çoğunu beğendiğim, ununu elemiş, eleğini asmış olmanın verdiği rahatlıkla her Allah'ın günü memleketteki -af buyurun- öküzlüklere saydıran, önüne gelene ayar veren bir yazar, geçtiğimiz gün şöyle yazmıştı: "Hiçbir şehir kurmadık, hiçbir yer keşfetmedik, hiçbir şey icat etmedik!" Gizli özne olan 'biz'den bizi, yani Türkleri, Osmanlı'yı, Müslümanları kastediyor şüphesiz.
Elbette doğru olmayan ve ezik cumhuriyet insanının kendi tarihine şarkiyatçı bakış açısının neticesi bu. Osmanlı'nın ilim-irfan, medrese/tekke kavramına cumhuriyet parametreleriyle bakılmasının bir neticesi.
Elbette Osmanlı çok şey icat etti, bilimsel gelişmede Batı'nın fersah fersah önündeydi. Ancak çok önemli bir kıstası vardı atalarımızın; bir bilimsel buluş, icat, keşif insanlığın hizmetine sunulmadan önce yan etkileri ve zararları konusunda test ediliyordu. 99 faydasının yanında 1 tane zararı var ise onu kullanmamayı insanlık sayıyordu atalarımız. Bugün dünyanın başına bela olan, radyasyon, küresel ısınma, sera gazı ve bilmem kaç türlü melanet var ise tamamı bilim ve teknolojik gelişmenin çapaçul olarak insanlığa hizmet verme gayretkeşliğinden kaynaklanıyor. Bakın küresel ısınma önlemleri için yapılan tekliflere: Elektrik ve elektronik kullanma, doğal şeyler kullan bilmem ne! İnsanlık, gerisine turbo motor takmış kendi kıyametini hızlandırıyor da biz buna teknolojik gelişme diyoruz.
Mesleğim ve gezgin ruhumun gereği hayatım boyunca çok yer dolaştım. 15 saat süren uçak yolculuklarına aşinayım. 11 Eylül saldırılarının olduğu anda bizim uçağımız da New York JFK Havalimanı'na iniyordu ki, geri çevirdiler bizi. Keza teknolojiye de yabancı olmadığımı bilenler bilir. Yani bilmediğimden ya da düpedüz karşısında olduğumdan değil, birazdan yazacaklarım. Bu nedenle Andıç Medyası'nın birtakım mercimek zevatı yazının o kısmını alıp 'Zaman'ın yazarı uçağa karşı' gibi hışırlık yapmasın sakın, bozarım!
Düşen uçağın enkaz görüntülerine baktıkça, zihnimde oluşan tablo ile medyada tartışılan tablo arasındaki uçurumu gördükçe rahatsızlık hissettim. Konunun uzmanları, ilgili ilgisiz (yerel yöneticiler bile uçak uzmanı kesilmişlerdi mübarekler!) onlarca insan ekran ekran dolaşıp 'Efendim şöyle, efendim böyle' diye ahkam kesiyordu. Oysa benim aklıma bir şiir üşüştü kaldı öyle. Şöyle diyordu:
"Sırtta taşınmaz yükü göklerin.
Herkes koşar zıplar ben yürüyemem.
İsterse hayat aşını verin,
Sayılı nimetler, bal olsa yemem!
Ey akıl, nasıl delinmez küfen?
Ebedi oluşun urbası kefen.
Kursa boşluğa asma köprü fen!
Allah derim, başka hiçbir şey demem!"
Elbette birtakım eksiklikler, hatalar ve hatta (komplocu mantık da boş durmaz tabii) sabotaj, suikast gibi nedenleri olabilir kazanın. Ama lütfen resmin arka yüzüne, tablonun derinliğine bir an bakalım. Tüm insanlar ve insanlık olarak. Aklı bir put, bilimi tanrısallaşmanın, teknolojiyi din haline getirmenin dibi nerede acaba? Nereye kadar gidecek bu? Yine şairin dediği gibi 'yirminci asrın feza pilotu' olmayı marifet sayan zihniyet, insanlığın huzurlu ve düzgün yaşamı için ne yapıyor?

Bütün bu can sıkan manzara ve sorular karşısında kıvranırken elime aldığım gazetemde çıktı yine cevaplar karşıma. Tevafukun böylesi, ibretin gerçek zamanlı örneğiyle bir kez daha ürperdim. Hocaefendi'nin dünkü nüshadaki yazısı enteresandı: "Bu itibarladır ki biz, aklı külliyen nefyetmiyoruz; etmiyor ve bir kısım tecrübecilerin, pozitivistlerin iddia ettikleri gibi "Akıl, katiyen hakikate ulaştırmaz" veya rasyonalistlerin iddia ettikleri gibi "Hakikate ulaştıran tek şey varsa o da akıldır" da demiyoruz." En iyisi siz dünkü gazeteyi bulup yazının tamamını okuyun, ne demek istediğim çok daha iyi anlaşılacaktır!

M. NEDİM HAZAR
01 Aralık 2007, Cumartesi

AHLAR ÇİKSİN
06-12-2007, 08:50
Acı uçak kazası......
havaalanına 12 km kala düşmüştür. ..
türkiye'yi yasa boğan kazadır.
bilim adamı, doktor, işçi, işsiz, mühendis vs. fark etmez, orada insanlar öldü.
tüm mürettebat hayatını kaybetmiştir.......
ölenlere rahmet, yakınlarına da sabir diliyorum........

ISPARTA_uçak kazasında kaybettiklerimiz için hatim_dua programı yapıyor..


.......http://www.arkadasradyo.com.tr/yayin.php........nun.
............ 0(246) 232 96 30 nolu Telefonundan cüz alabilirsiniz.......


Isparta Unutmadı_unutmuyor.........
Ispartalı vefalıdır..........................
uçak kazasında kaybettiklerimiz için hatim_dua programı yapıyorlar

Programı ARKADAŞ RADYO düzenlemekte...

Pirimehmet Mahallesi Matbaallar Caddesi
Gülal Gıda Üzeri No: 25 ISPARTA

Tel: 0(246) 232 96 30Fax:0(246) 232 72 85

arkadas@iarkadasradyo.com.tr

hatim ve cüz katkılarınızı beklerler......

AHLAR ÇİKSİN
09-12-2007, 00:18
........ALINTIDIR..............
..................Yarın elbet bizim, elbet bizimdir.........
....................DİN ile İLİM..........................
.......................BİLİNÇLİ EĞİTİM.........................

Bizim tek istediğimiz YÜCE TÜRK MİLLET'inin DİN'ine DİYANET'ine (kimi AKLI GÖZÜ'ne inmiş DİPLOMALI CAHİL'ler aklından şunu geçirebilir ; Bu DİNCİ'ler hep böyledir. Her kelimelerinde DİN'den DİYANET'ten bahsederler. Bilmezler ki HAKİKİ MANA'da İLİM'i BİLİM'i ve TEKNOLOJİYİ ciddi mana'da TEŞVİK eden TEK nokta'nın --yoksun olduğumuz-- DİN'in ÖZÜ olduğunu ( ! ) '' DİNSİZ İLİM KÖR, İLİMSİZ DİN'DE TOPAL'DIR '' ..........
DİNSİZ İLİM AMARİKA'da malum DÜNYA'ya KAN kusturuyor........
İLİMSİZ DİN'de ARAP ÜLKE'lerinde malum AMARİKA'nın ZULMÜNE DUR ! diyememekle birlikte kendiside O ZULÜM'den nasibini alıyor.......
(DÜNYA üzerindeki İkisinin birleştiği TEK ÜLKE İNŞ.TÜRKİYE OLACAK) . . .

Ne zaman ki .CAMİİ ile MEKTEP YUVALARI BARIŞTIRILDI............
AKILLAR FEN İLMİ ile................
KALP'lerde DİN İLMİ ile donatılacak...............

işte o zaman NECİP FAZIL'ın sözü tahakkuk edecek ;

Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!
Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

Kişinin VATAN'ına karşı OLABİLDİĞİNCE LAKAYT DUYARSIZ..
............ve.........
NEME_LAZIM'cı tavrından kurtarılması için .............
SÖZDE dEğil ÖZDE.............................................. .....
KORLAŞMIŞ VATAN sevdasının yeniden ALEVLENMESİNİ sağlamak. . .

M. AKİF'in dediği gibi ;

Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da yapışsam demiyor bir tarafından!

Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.

Nasıl ki TERÖR bizim ORTAK SORUN'umuzdur.....
Bunun PANZEHİR'i --BİLİNÇLİ EĞİTİM'dir...............
Söz konusu lafa gelince mangal'da kül bırakmayan, ama icraat'ten yoksun kimseler bana hiçte inandırıcı gelmiyor...........
NASRETTİN HOCA misali ..............
'' BİNDİKLERİ DALI KESİYORLAR AMA FARKINDA DİĞİLLER ''............
ne zaman mı farkına varacaklar dalın ağaçla olan irtibatı inceldikçe bu ağır yükü taşıyamaz olacak. İlk önce bir çatırdama, akabinde kendisini yerde görecek.........
Siz bu kişiliğe sahip kimseleri uyarmak istediğinizde DİNCİ'LİKLE, CAHİL'LİKLE, YOBAZLIKLA, ŞU'CU İLE BU'CU İLE İTHAM edileceksiniz. Ama bunların bizi KULP takarak sürüklemek istemeleri bizi VATAN'ımıza olan İLGİ,ALAKA, AŞK VE İŞTİYAKIMIZA neşter vuramıyacak ........

Bizler NECİP FAZIL gibi ;

Tohum saç, bitmezse toprak utansın
Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

Diyecek ve yolumuzda DUR DURAK bilmeden MERKEZ'den (DİN'imiz) aldığımız AŞK ile gerilecez, yeri ve vakti geldiğinde ŞEVKLE KÜHEYLAN (bir çeşit at cinsi) gibi koşacaz VAZİFE başında çatlamakta varmış diyecez/bunu biz diğil arkadan gelen NESİL diyecek. Çünkü biz bu DÜNYA'da üzerimize düşeni yaparken vazife başında öbür aleme çoktan gitmiş olmanın sürur ve mutluluğunu yaşıyor olacaz inşaallah.

kullandığım kelimeler genel'de OSMANLICA TÜRKÇESİ'dir.

Sadece bir misal ; Sadece TÜRKÇE'de SEVGİ'yi kaç kelime ile ifade edebilirsiniz bilemiyorum. Ama OSMANLICA'da SEVGİ'yi 264 çeşit kelime ile ifade edilebildiğini '' OKU'muştum ''. --Araştırabilirsiniz-- Bu demek ki o dil'in ne kadar zengin olduğunu gösterir. İNGİLİZCE'nin, FIRANSIZ'canın, İTALYANCA'nın, yabancı gelmediği bir toplum içerisinde Bu dil ve üslup bize ağır ve YABANCI gelmemeli. O DİL'in sahipleri TARİH yazdılar ama çok acı'dır ki TORUNLARI LÜTFEDİP OKU'mayı dahi gerek görmediler.

Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş!
Kökü iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş…

Bütün bunlar varken ne gerek var OKU'maya !........
OKU'nmayan ortam'da ne gerek var AKLI_SELİM ve SAĞDUYU'nun HAKİM olduğu bir platformda FİKİR TEATİSİ'nde (fikir alış, verişi) bulunmaya !......
Bu kriterleri kendisinde CEM (toplayamayan) edemeyen kişi'ler ve DEVLET'lere ancak '' AKTÖR SAHNEDE GÖREVİNİ İCARAA ETTİKTEN SONRA, SAHNEYİ TEMİZLEME GÖREVİ KALIR '' sahnelenen oyun SEVGİ'yi, KARDEŞ'liği, KAYNAŞMA'yı DESTEK'liyor ise --bende razıyım bende temizliyeyim o sahneyi hemde seve seve-- ama oynanın oyunda kan gövdeyi götürüyor ise, çoluk çocuk, masum insanlar hunharca katlediliyor ise....................
ZALİM ZULMÜ'nü yapıyor ise ve bize bu sahneyi süpürün deniyor ise .........
BAŞIMIZI İKİ ELİMİZİN ARASINA ALIP İRADEMİZİN HAKKINI VEREREK VİJDAN'IMIZA YOKLAMALIYIZ. ACABA BEN VATAN'IMI KORUMA ADINA, MİLLETİMİN NAMUSUNU HAYSİYETİNİ VE ŞEREF'İNİ KORUMA ADINA NE YAPTIM sorun ALLAH aşkına kendinize ! soralım ALLAH aşkına kendimize !

Varsayın meyve veren bir bahçe'ye girdiniz ama ağaçları yüksek, sizin o bahçe'deki meyve veren ağaçlardan ne kadar istifade edebileceğiniz, ne kadar UZUN BOYLU ve BECERİKLİ olduğunuz ile bağlantılıdır.

Genel mana'da ağaçların cüsseli ve yüksek olması demek başında daha çok meyveyi bulundurabileceği ile alakalıdır. AĞAÇ'ların yüksekliğine serzenişte bulunmaktansa, kendi boyumuza bakarak nasıl daha fazla istifade edebilirim(in) yollarını aramalıyız. Kimi'leri uzun boyu ile istifade edemezken, sizler BECERİKLİ'LİĞİNİZ ve KABİLİYET'İNİZ nisbetinde istifade etmeye ADAY'sınız demektir.

'' ATMACANIN HER SALDIRIŞI SERÇENİN YENİ HÜNERLER KAZANMASINA SEBEBİYET VERİR, HATTA BİR NOKTA'DA BU'DA GEÇERSİZ OLUR, ÇÜNKÜ SERÇE'DE VAR OLAN ÖZEL'LİKLERİN İNKİŞAF (Gelişme, açılma, keşfetme, meydana çıkma) ETMESİNE SEBEP OLUR '' .

AHLAR ÇİKSİN
11-12-2007, 10:01
..............hayırlı sabahlar............
............Fransa dediğini yaptırdı

Fransa'nın ısrarı kararlarda etkili oldu
• Merkel'den Fransız önerisine destek

• "Almanya'ya rağmen müzakareler sürmeli"

• "Türkiye'nin önemi gelecek yıllarda artar"

• Türkiye'ye bir kez daha imtiyazlı ortaklık

• Sarkozy'nin Türkiye planını engelleme çabası

AB zirvesine hazırlık kararları almak için toplanan AB dışişleri bakanları, genişlemeye ilişkin kararlarda, Fransa'nın ısrarı nedeniyle ''katılım konferansı'' yerine ''hükümetlerarası konferans'' ifadesini tercih etti. Belgelerde müzakerelerin amacının ''üyelik'' olduğuna da değinilmedi.

Fransa, sonucu önceden ilan ettiği gerekçesiyle "katılım" ve "üyelik" kelimelerine itiraz ediyordu.
Belçika'nın başkenti Brüksel'de AB dışişleri bakanlarını buluşturan Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi kararlarında, "Genişleme Stratejisi" başlığı altında Batı Balkanlar için kuvvetli ifadeler kullanılırken, Türkiye'ye değinilmedi.

Kararlarda, "Teknik hazırlıkları tamamlanan fasılların, Müzakere Çerçeve Belgesi'ne uygun şekilde mevcut prosedürler uyarınca açılması gereği hatırlatılır" ifadesi kullanıldı.

Bu kararlarda ayrıca, Türkiye ve Hırvatistan'la bu ay içinde yeni fasılların açılmasının beklendiği kaydedildi.

Belgede "Türkiye" bölümü

Belgede, "Türkiye" başlığı altında, "bu yıl daha önce karşılaşılan siyasi ve anayasal krizin çözülmesinden" memnuniyet duyulduğu vurgulanarak, Türkiye'nin bu süreçten "demokrasisini güçlendirerek" çıktığı belirtildi.

Türkiye'deki son seçimlerden "yüksek katılım oranı" ve "TBMM'de daha geniş temsil imkanı sunması" nedeniyle övgüyle bahsedilen belgede, Türk halkının "demokrasi, istikrar ve ilerleme" iradesini gösterdiği dile getirildi.

Türkiye'nin reform sürecini yenileyerek yoğunlaştırması zamanının geldiği belirtilen kararlarda, "taahhütlerin somut ve elle tutulur eylemlere dönüşmesinin" beklendiğinden bahsedildi.

Yeni anayasa çalışmalarına da değinilen belgede, Türkiye'nin bütünüyle Avrupa standartlarında bir anayasaya kavuşması için bunun çok önemli bir fırsat olduğu vurgulandı.

Anayasa çalışmaları nedeniyle acil reformların geciktirilmemesi de istenen belgede, "yargı reformu, yolsuzlukla mücadele, azınlık hakları, kültürel hakların güçlendirilmesi, kadın hakları, çocuk hakları, sendikal haklar ve ordu üzerindeki sivil kontrol" hala daha fazla çaba gösterilmesi gereken konular arasında sayıldı.

Belgede, "Doğu ve Güneydoğu için AB Konseyi, bölgenin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasını garanti altına alacak kapsamlı bir stratejinin hızla geliştirilerek uygulanması gereğini hatırlatır" denildi.

Türkiye'deki terör saldırılarının kınandığı ve Türk halkıyla dayanışma içinde olunduğu vurgulanan belgede, "Türkiye'nin, insan haklarına, temel özgürlüklere, uluslararası hukuka saygı göstererek ve bölgesel barış ve istikrarı koruyarak vatandaşlarını koruma ve terörle mücadele çabasına destek verildiği" belirtildi.

okuyucu yorumu;
Fransa hali hazırdaki PKK sorunun en önemli destekçisi olmakla birlikte aynı zamanda parlementolarından geçen Ermeni Soykırım yasası vardır. Tarihtede de Osmanlıyı düşürmek için herzaman fırsat kullanan bir ülke olduğu hepimizce malum.

AHLAR ÇİKSİN
17-12-2007, 14:50
........................KURBAN OLUN... ..............

Kurbanı açıklamak için tek başına akıl yetmez. Aşk gerek, aşk. Kurban akılla değil aşkla açıklanır.

Göğsünde yürek yerine taş taşıyanlar nasıl anlasınlar kurbanı? Koca bir ömrü yemekhane, yatakhane, abdesane, işhane arasında, hayatın bundan öte, daha yüce bir anlamı olduğunu fark etmeden geçirenler nasıl anlasınlar kurban eden İbrahim’i, kurban olan İsmail’i?


Sevemeyenler, sevecek yerlerini öz elleriyle kundaklayanlar, “Halilullah” (ALLAH sevgilisi) olan İbrahim’in rüyasını, hülyasını, sevdasını nasıl hayra yorsunlar? “Sahibi benim” dediklerinin eline zincirlerini verip altında binek olanlar, “sahibi benim” dediklerinin gerçekten sahibi olan ve sırtına binip onu aşkın yolculuğunda bir binek olarak kullananları nasıl anlasınlar?


Bakınız etrafınıza; kurban olmayan birini görebilir misiniz? Kimi kara sevdasının, kimi ak sevdasının kurbanıdır. Dünyaya, paraya, makama, mala, şöhrete, alkışa, servete kurban olmak ve kurban etmek için kuyruğa girenlerin haline bakın.


Bakmayın siz “Ben hiçbir şeye kurban olmam!” diye iddialı konuşanlara; aslında onlar benliklerine ve bencilliklerine kurban olmuş birer zavallıdan başka bir şey değildirler.

Onların gerçekte hiçbir şeyleri yoktur ki “adayabilsinler”. İçgüdüleri, ayartıcı özbenlikleri, sevgi adını koydukları tutkuları, aşk adını verdikleri libidoları, servetleri, makamları, şöhretleri, malları onların sahibidirler, efendisidirler.


Köle efendisini nasıl azat eder?


Ya adar ve adanırsınız ya da harcar ve harcanırsınız.


Üçüncü bir şıkkı yok mu?


Yok, bence yok. Baksanıza etrafınıza: En yüce sermayesi olan hayatlarını kendilerinden aşağı değerdeki şeyler uğruna hovardaca harcayanların haddi hesabı yok.
İşte İbrahim ve İsmail, insanın adi şeyler uğruna harcanmaması için en yüce değer uğruna adamanın ve adanmanın yolunu gösterdi. Kurbanın sembolize ettiği derin hakikat budur.

Bu hakikati anlamayan için kurban bir “hayvan”, kurban bayramı da “et festivali”dir.
Adayacağı ve adanacağı gerçek kapıyı bilenleri kimse daha aşağı bir değer uğruna harcayamaz, kullanamaz, kurban edemez.

Hangi ateş imanı yakabilir ki?

Hz. İbrahim önce canla sınandı, sonra cananla.
Can sınavını ateşte verdi. Yanmadı, çünkü iman yanmazdı. Aşkını imana, imanını hayata dönüştürmüş birini yakacak ateş bulunabilir miydi; tıpkı bir gönül erinin dediği gibi:
Eğer âşık isen yare
Sakın aldanma ağyare
Düş İbrahim gibi nare
Bu gülşende yanar olmaz

Aşkı İbrahimce olanın, yüreği dağca olur. İbrahimi bir aşka talip olursanız, aşkınızın ateşi Nemrutların yaktığı ateşi söndürecektir, hiç kuşkunuz olmasın.

Dört bin yıllık süreç?

““Lebbeyk ALLAHumme lebbeyk: Buyur ALLAH’ım emrine amadeyim!”

MUSTAFA İSLAMOĞLU

AHLAR ÇİKSİN
18-12-2007, 09:35
..............hayırlı sabahlar............

............ABD :"PKK'yı bitirecek eylem görmek istiyoruz"..................
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tom Casey, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK), terör örgütüne yönelik sınır ötesi operasyonunu değerlendirerek, PKK'nın terorist bir örgüt olduğunu ve PKK'yı bitirecek eylemler görmek istediklerini belirtti.

Casey, harekata ilişkin sorular üzerine gazetecilere yaptığı açıklamada, operasyonlarda Türkiye, ABD ve Irak arasında en ileri derecede koordinasyon bulunması, vurulan hedeflerin daima PKK hedefleri olması ve sivil kayıpların önüne geçilmesi gerektiğini söyledi.

Tom Casey, geçen aylarda da Türk ordusunun terör örgütüne karşı benzer bazı "vuruş, baskın ve faaliyetlerde" bulunduğunu belirtti.

Sözcü, ABD'nin istihbarat sağlayarak ve Irak hava sahasını açarak operasyonda işbirliği yapıp yapmadığının sorulması üzerine, konuya ilişkin ayrıntılı bilgisi bulunmadığını belirterek, "Bunu, askerlere sorabilirsiniz" dedi.

"Türkiye, ABD ve Irak olarak ortak bir düşmanla karşı karşıyayız. PKK, terörist bir örgüt ve PKK'ya son verecek eylemleri kesinlikle görmek istiyoruz" diyen Casey, eylemin uygun bir şekilde yapılması gerektiğini ve sivil kayıpların önüne geçilmesi gerektiğini söyledi.

"Tom Casey, "Son aylarda Türk ordusu tarafından bazı benzer vuruş, baskın ve faaliyetler gerçekleştirildi. Önemli olan, ilgili taraflar Türkiye, Irak ve ABD arasında koordinasyon ve görüşmeler yapılması. Daha önce de dile getirdiğimiz gibi, Irak içine geniş çaplı bir kara operasyonu görmek istemiyoruz" diye konuştu.

Pentagon sözcüsü: "ABD istihbarat sağladı"

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon'un sözcüsü Bryan Whitman, ABD'nin, Kuzey Irak'taki PKK teröristlerinin yerini tespit için Türkiye'ye istihbarat sağladığını söyledi.

Whitman, ABD'nin hafta sonunda Türkiye'nin Irak'ın kuzeyine yaptığı operasyonda kullanılmak üzere Ankara'ya istihbarat sağlayıp sağlamadığı konusunda ise ayrıntı vermedi.

Son operasyonda Irak hava sahasını kullanmak için ABD'nin Türkiye'ye, operasyon öncesinde olur verip vermediği yönündeki soruyu yanıtlamayan Whitman, "ABD, Türk Hükümetine, oradaki (Kuzey Irak) hareketle başa çıkmaya yardım edecek istihbaratta yardım sağlamayı sürdürüyor" dedi.

Whitman, Pentagon'un "bu terörist tehditle başa çıkmada yararlı" istihbarat sağladığını kaydetti.

Gazetecilerin, "Verdiğiniz cevaplar Pentagon'un, üzerinde eyleme geçilebilir istihbarat verdiğini ima ediyor" yolundaki sözlerine karşılık Whitman, "Bunun muhtemelen bir sakıncası yok" dedi.

Pentagon sözcüsünün PKK'dan, "isyancı terörist tehdit" olarak bahsetmesi dikkati çekti.

Pentagon daha önce de Türkiye'ye, üzerinde eyleme geçilebilir istihbarat sağladıklarını kaydetmişti.

Üzerinde eyleme geçilebilir istihbarat, askeri bir hedefin tam koordinatlarının sağlanması olarak tanımlanıyor.

BM'den işbirliği çağrısı

Bu arada BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun'un Türk ve Irak hükümetlerine işbirliği yapmaları çağrısında bulunduğu belirtildi.

BM Sözcü Yardımcısı Marie Okabe bir soru üzerine yaptığı açıklamada, Genel Sekreter Ban'ın, Türkiye'nin dün Kuzey Irak'a yaptığı hava harekatından dolayı endişeli olduğunu bildirdi.

Okabe şu ana kadar bölgedeki gelişmelerin bağımsız bir kaynak tarafından doğrulanmadığınıda belirtti.

Ban'ın PKK'nın kuzey Irak'tan Türkiye'ye karşı devam eden terör saldırılarından da endişeli olduğunu ifade eden Okabe, "Genel Sekreter, Irak ve Türk hükümetlerinin bu tür saldırıların durmasını sağlamak için birlikte çalışmalarını istiyor" dedi.

Kandil Dağı bombalandı

Genelkurmay Başkanlığı, 16 Aralık'ta, Irak'ın kuzeyindeki Kandil Dağı'nın Irak tarafında kalan kesimlerinde tespit edilen PKK'ya ait hedeflerin, Türk Hava Kuvvetleri savaş uçaklarının uyguladığı geniş kapsamlı bir hava harekatı ile vurulduğunu bildirdi.

Böylece TSK, PKK'ya karşı tarihinin en geniş kapsamlı hava operasyonuna imza attı.

Kuzey Irak harekatında birçok gelişmiş savunma teknolojisi ilk defa kullanıldı. Operasyon sırasında modernize edilmiş F-4 2020 ve F-16'lar bölgede birlikte görev yaptı.

AHLAR ÇİKSİN
18-12-2007, 09:38
.........Şimşek: "Merkez'i İstanbul'a taşıyacağız" ..............

Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, Merkez Bankası'nın genel merkezini İstanbul'a taşıyacaklarını söyledi.

Gaziantep ve Batman'da çeşitli ziyaretlerde bulunan Devlet Bakanı Şimşek, ziyaretinin sonunda gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Bakan Şimşek, İstanbul'u bir finans merkezi yapmak istediklerini belirterek, "Bütün ticari bankalar orada. Finans merkezi orada. Kamu bankaları da zamanla oraya taşınacak. Dolayısıyla Merkez Bankası'nın orada olması makul yaklaşım" dedi.:thumbsup:

AHLAR ÇİKSİN
18-12-2007, 10:09
TÜRKİYE

"Bu operasyonu dünyada 5 ülke yapabilir"



Yarar, "Bugün TSK tam teçhizatlı 20 kişiyi alabilecek Skorsky dediğimiz, bir timi gece ve gündüz hava şartları her ne olursa olsun çok daha uzak bir menzile ulaştırabilecek helikopterlere sahip" dedi.

Günümüzde artık TSK'nın 5 tabur askeri helikopterle bir yerden bir yere taşıyacak kapasiteye geldiğini ifade eden Mete Yarar, dünyada bu operasyonu yapabilecek ülke sayısının 5 tane olduğunu söyledi. Yarar, "Yani 3 kişinin helikopterle taşındığı dönemden nerelere geldiğimiz çok önemli" dedi.

"Son dönemde TSK özellikle nakil araçları bakımından da çok modernleşti. 1984 yılında Almanya'nın bize vermiş olduğu çok eski, yolda arızalanan araçlar mevcuttu" diyen Mete Yarar, "Bugün görmüş olduğunuz üzere TSK'nın kullanmış olduğu araçların hemen hepsi ya 2000 model ya da üstüdür" dedi.

Yarar, eskiden Türkiye'de kullanılan tankların çoğu kendi paletleri üzerinde uzak mesafeler gitmek zorundayken, bugün modern tank taşıyıcılarla beraber 1 saat 2 saat mesafelere 200 300 km ilerideki bölgelere intikal edebildiğini söyledi.

"Hakkari'den Kerkük'teki bir noktayı vurabilirsiniz"

"1984 yılında yine topçu birlikleri bağlamında düşünürsek 20 km menzile sahip olan topçu birliklerinin menzili bugün 250 km'ye ulaşmıştır" diyen Mete Yarar, "Bu neden önemli. Sadece topçu birliklerinin geldiği nokta olarak söylüyorum. Bu şu demektir: Hakkari'nin sınırında yapılan bir atışla bugün Kerkük'teki bir noktayı vurabilecek hale gelmiştir" dedi.

Yarar, bugünkü teknolojiyle TSK'nın balistik füze sistemleri Kerkük'teki bir noktayı rahatlıkla vurabileceğini söyledi. Yarar, son operasyonda büyük ihtimalle Türkiye'de yapılan füze sistemlerinin kullanıldığını belirtti.

Mete Yarar, "Yine eskiden TSK gündüz hareket etme kapasitesine sahipken bugün hem gece hem gündüz hem de herhangi bir hava şartında 24 saat hareket etme kabiliyetine sahiptir" açıklamasında bulundu.

"ABD ve Avrupa'dan çatlak ses çıkmadı"

Türkiye'de en son yapılan füze sistemleri 80-180 km arasındaki herhangi menzildeki bir yeri istedikleri anda bilgisayar ortamında, 5m hata ile vurabilecek silah sistemleri mevcuttur" cevabını verdi.

Daha önceki Kuzey Irak'a yapılan operasyonlarda Avrupa ya da ABD tarafından, "Bizim verdiğimiz silahları kullanmayın" tepkisin aldıklarını hatırlatan Yarar, son operasyonda bu konuda çatlak bir ses gelmediğini belirtti.

Yarar, bunun gerekçesini ise "Şu anda kullandığımız mühimmat silah ve teçhizatın çoğunluğu TSK'nın ya özel sektöre ya da kendi bünyesinde bulunan fabrikasında üretilmiş silahlarıdır" sözleriyle ifade etti.

AHLAR ÇİKSİN
21-12-2007, 09:19
...........İYİ BAYRAMLAR...................

...............ey yurdum..................


Göz açtım seni gördüm ilk önce
Ey yurdum candan öte cansın sen
Vuruldum sana onsekizimde
Ey yurdum yurttan öte yarsın sen

Ey yurdum feda olsun can sana
Dökülen kanlar sana
Feda olsun ey yurdum

Bağrında şehidimin kanı var
Olamasın başkasına asla yar
Toprağım sen al beni bağrına sar
Çatlasın dört yanında düşmanlar

zafer işleyen

AHLAR ÇİKSİN
21-12-2007, 09:42
...............EY YURDUM..................


...........İYİ BAYRAMLAR...................

.................................


Göz açtım seni gördüm ilk önce
Ey yurdum candan öte cansın sen
Vuruldum sana onsekizimde
Ey yurdum yurttan öte yarsın sen

Ey yurdum feda olsun can sana
Dökülen kanlar sana
Feda olsun ey yurdum

Bağrında şehidimin kanı var
Olamasın başkasına asla yar
Toprağım sen al beni bağrına sar
Çatlasın dört yanında düşmanlar

..................................zafer işleyen........

......Lütfenn dinleyiniz.......

http://www.zaferisleyen.com/icerik/p_ey_yurdum.php

http://www.***********/

AHLAR ÇİKSİN
22-12-2007, 19:48
.............Kurban Bayramı için kısa kısa mesajlar..............
......... Abdullah BÜYÜK .......

21/12/2007

Kurban Bayramı için kısa kısa mesajlar
21 Aralık 2007 Cuma
Bayram ortamında uzun mesajlı yazılar okumak zor olur gerekçesi ile sizlere değişik konularda kısa olarak üzerinde düşüneceğimiz bazı mesajlar vermek istiyoruz. Vereceğimiz mesajları kahve içerken, kurban eti yerken, ziyaretleşme esnasında sıcak gündeminize alırsanız sevinirim.

¥ Mümin-Müslüman bir insanın iki tane kardeşi vardır. Bu kardeşlerden biri insan kardeşi, diğer ise din kardeşidir. Allah'a inanmadığı veya Allah katından gelen emirlere inanmadığı, Kur'an ve Sünneti tanımadığı halde kavgasız, savaşsız bir hayat seyri olan insanlar, inanan insanların insan kardeşidir. Onlara baskı kurmadan, güzellikle ve güzel ifadelerle dine, imana davet edilir.

¥ Müslümanın ikinci kardeşi ise din kardeşidir. Bu konuyu bizzat Kur'an'ın dilinden öğrenerek, kimlerin dinde kardeş olduğuna son noktayı Rabbimiz koysun. Bazı insanlar vardır ki inanan insanları inancından, ibadetinden ve Allah yolundan uzaklaştırmaya çalışırlar. Sürekli olarak müminlere, inançlarına, ibadetlerine saldırırlar. İşte bu çirkin eylemlerine rağmen, Rabbimiz bir davet çıkarır: "Fakat tövbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir." (Tevbe Sûresi/11)

¥ "Kapıya gelen dilenci, Allah'ın mümin kuluna hediyesidir." Bu hadisin bizlere verdiği mesaj, zengin bir alanımızı kaplar. Dilenci sadece para isteyen muhtaç biri olarak anlaşılmamalıdır. Buna ilaveten ilmi, edebi, ahlakı dileyerek sohbet meclislerine müracaat eden her insan, Rabbimizin bir hediyesi olarak anlaşılmalı ve gereği yapılmalıdır.

¥ İnkâr, tabiatın gereği değildir. Fıtratta kökü yoktur. O tamamen çevrenin mahsulüdür. Burada anne ve babaların üzerinde duracağı konu şudur: Dünyaya tertemiz bir vaziyette gelen çocuğun kirlenmesi, inkâra sapması, çocuğun bir kaderi olarak ele alınmamalıdır. Anne ve babanın çocuklarına karşı ilgisizliği, sahiplenmemeleri, çocuğun yaşadığı çevre şartlarına karşı tedbir almamalarının bir faturasıdır. Yani ahirette o çocuk, öncelikle anne ve babasından hakkını alacaktır.

¥ Bu konu ile ilgili olarak büyük ilim ehli ve salih kul olan İmam Gazali der ki: "Koruyunuz" ilahi emrini şöyle anlamalıyız. Çocuğu terbiye, dünya ateşine yanmaktan koruduğu gibi, cehennem ateşinden de korur. Çocuğu koruma, onu güzel eğitip temizlemek, ona ahlaki değerleri öğretmek, kötü arkadaşlardan korumak, devamlı olarak zevk duyar halde bırakmamak, refah ve süs sebeplerini sevdirmemekle olur. Çünkü ziynet ve refaha alışınca büyüdüğü zaman onları elde edebilmek için ömrünü onların peşinde kaybeder.

¥ Peygamberimiz: "Bu ümmet ahir zamanda kendi aralarında görünürde dost, ama kalben düşman olacaklar" buyurmaktadır. Adeta bizler için kırmızı bir ışık olan bu sözün üzerinde derin derin düşünmeli ve dinde kardeşlerimiz olan insanlarla iletişim ve beraberliklerimizi bir daha gözden geçirmeliyiz. Ahirette savunulması çok zor olan bu çift standartlı tavırdan şiddetle uzaklaşmalıyız. Yoksa hesabı çok zor olur.
¥ Kurban Bayramı özel mesajımızın son konusunu sizlere takdim ediyor ve cümlenizin bayramını tebrik ediyorum. "İffetli olunuz ki hanımlarınız da iffetli olsunlar. Anne-babanıza iyilik ediniz ki çocuklarınız da size iyilik etsinler."

Bu hadis önünde durup kendimizi gözden geçirmeliyiz. Eden bulur, denir. Ne ekersen onu biçersin. TV ekranlarında görülen bir kadını, annemiz, teyzemiz, kız kardeşimiz olarak görme seviyesini yakalamazsak, iffet kimliğimiz kirlenmiş demektir. Sokakta, alışverişte, toplu taşıtlarda vs. Karşılaştığımız, kasıtsız olarak bakma durumunda kaldığımız bütün kadınlar biz Müslüman erkekler için annelerimiz, teyzelerimiz, kız kardeşlerimiz hükmünde ele alınmalıdır. Başkalarının hanımlarına, kızlarına saygısı ve edebi olmayanların, kendi hanımına ve kızlarına da saygılı olunmaz

AHLAR ÇİKSİN
23-12-2007, 23:30
....Global krizin ucu nerede bitecek? ...

Dünyada yaşanan kredi krizi çok değişik bir hal aldı. Esas itibariyle 1980’lerde Amerikan sermaye piyasalarında aşırı finansallaşmanın yarattığı tehlikelerin herkes farkındaydı. Artık doğrudan yatırım çekmemeye başlayan ve 80’li yıllarda patlayan Bilgi Teknolojilerindeki eski yüksek karların azalmasıyla birlikte, Amerika kendini sermaye piyasaları ile sürekli kaldıraç yapan bir finansal anafor içine soktu.

İskender ÖZTURANLI
...Likiditenin Esrarı................

Öte yandan bu durum, zengin bir toplum olarak doğrudan tüketime dayanmaya başlayan bir ekonomik zemine de yaslanmaya başladı. Aşırı tüketim giderek borçlanmayla finanse edilir olmaya başladı, önce kredi kartlarında büyük bir patlama yaratıldı. Ardından mortgage kredileri en alt kesime kadar yayılmaya başladı.

En riskli kesimlerin gelecekteki yirmi yıllık gelirleri ipotek altına alınmaya başladı. Kredi alan kimseler için ise tek beklenti emlak fiyatlarındaki artıştı. Eşik altı kredi alanların, kazanma ihtimali emlak fiyatlarındaki artışa bağlıydı.. Yoksa bu faizlerin altından kalkmaları gerçekten zorduı. Bu ağır borç sarmalı giderek arttı ama emlak fiyatları şişti, öte yandan bir ikinci balon daha vardı. Bu riskli kredilerin gelirleri daha risksiz olanlarla bölüştürülerek, giderek çoğlan bir şekilde birbiri üstüne paketlendi.

CDO- Collateralized Debt Obligation adı verilen bu parlak cümlelere pazarlanan bu ürünler hedge fonlar tarafından sermaye piyasalarına enjekte edildi, Mortgage kaynaklı menkul kıymetleştirme neredeyse bir alışkanlık haline geldi. Balon şişti. Şimdi, ucu görünmüyor artık. Yeni kuşak fon yöneticilerinin moral zaafları ile aşırı risk alma iştahı paralel gitti, teknolojik makina da buna yardımcı oldu. Ve sonunda üstü çizildi gitti. Bunun adına da likidite dendi.

Likidtenin Erimesi

Bir şey Türkiye’de yanlış anlaşılıyor. Evet yaklaşık iki milyon kişi Amerika’da ev kredilerini ödeyememe riski altındadır. Doğrudur bunlar toplamda çok fazla bir kesim değil. Üstelik bunların toplam konut kredilerinin yüzde yedisi civarında olduğu öngörülmekte. Ama risk burada değil bu ürünlerin kağıtlaştırılarak oluşturulan yapay ürünlerin yarattığı borsadaki kayıp ve finansal kurluşların yazdıkları zarar tahmin edilenin çok ötesine sıçramış durumda.

Önceleri, toplam zararın 200 milyar dolar olduğu sanılıyordu. Sonra 400 milyar dolar denmeye başlandı. Ardından tahminler 1 Triliyon dolara çıktı. Goldman Sachs’ın son tahminlerinde, türevleriyle birlikte bu kaybın iki trilyon dolara ulaşacağı söyleniyor. Bankalar, aracı mortgage kuruluşları, hedge fonlar ve yatırımcılar arasında sonsuz sayıda türetilen bu yapay balon şu anda patlamış durumda. Buna Likiditenin Erimesi diyorum.

Şimdi kriz gerçek bir balon olan, Amerikan kredi kartı sistemine sıçramış durumda... Amerika’da sonunda sihirli tüketim balonunun da sonuna gelindiğine işaretler artıyor. Dün buraya konuk ettiğimiz dünyanın en çok kazanan yatrımcısı Warren Buffet’in sözlerini bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum.

Amerikanın halini en iyi özetleyen durum bu işte:

“Bizler refah ve zenginlik içinde yaşıyoruz fakat hergün 2 milyar doları da dışarı gönderiyoruz. Çünkü biz ürettiğimizden çok daha fazla tüketiyoruz. Bu durumu şuna benzetebiliriz. Teksas’ta dönüm dönüm arazilerimiz var. Çok zenginiz. Fakat her yıl varolan zenginliğimizi koruyabilmek için arazimizden bir miktar toprak parçasını ipotek altına alıyoruz. Bir açıdan baktığımızda her hafta bir saatimizi veya kimi zaman iki saatimizi varolan borcumuz için harcıyoruz.

Ancak ABD bunu yapmak zorunda.. Neden derseniz?

Amerika her zaman böyle bir balon yaratmak zorunda. Varlığı, zenginliği ve mucizeis finansallaşmaya ve finansal enstrümanlara bağlı.

Dot.com patlaması

2001 yılında aynı durum internet balonuyla yaratıldı. Gerçekte yirmi tane internet şirketinin yarattğı değer sanki bütütn bir ekonominin kaldıraçı imiş gibi gösterild. Her yere bu işler inanılmaz büyüyecek diye fiber optik kablolar döşendi. Bir ara Nasdaq’da iki saatte bir bir internet şirketi halka arz yapıyordu. Yatırımcıların paralarını toplayan bu kuruluşlar birbiri ardına devrildi.

Bu durumda dönemin FED Başkanı Greenspan bir resesyon yaşanmaması için sürekli faiz indirimine gitti. ABD’li yatırımcı-tüketici sermaye piyasalarından para kaybedince klasik işlem çalıştı ben faizi indiriyorum sen tüketimine devam et. Ama artık bunların da sonuçsuz olduğu görüldü. Fed poltikalarıyla bu kez kriz atlatılamayacak gibi. Üstelik bu kez likit para enjeksiyonu da yapıyor merkez bankalrı. 500 milyar dolar. Peki 2001’de yaşadığımız krizde bunu yapmayın diye sıkı sıkı tembihlenen bizler değil miydik? Demek ki oluyormuş...

ABD için Çin tehditi

Amerikalılar her geçen gün daha fazla tüketiyorlar. Üstelik son yıllarda bazı tüketim maddelerinde Yüzde yirmibeşlik Çin etkisi sayesinde daha rahat ve daha hızlı tüketiyorlar. Amerikalılar Çin malı telefvizyonlar, oyuncaklar elektronik aletler kullanıyorlar. Amerika ile Çin arasındaki ticaret açığının haftada 5 Milyar dolar olduğunu da biliyoruz. Üstelik Çin’li yetkililer paralarını ABD’den gelen baskılara rağmen değerlemiyorlar. Ufak dalgalanmalarla pansuman yapıyorla. ABD dolarının durumu ise baika bir vahamet arzediyor. Euro piyasasya çıktığından beri ABD doları %24 değer kaybetmiş durumda.

Uzun vadeli tablo da bu açıdan sıkıntılı. Ancak doların düşmesinin ayrı bir konu olduğunu düşünüyoruz. ABD 2001 resesiyonuna girerken dolar çok yğksek bir değerdeydi. Paranın değerinin azalması ille de bir kriz çıkması anlamına gelmiyor. Üstelik Çin’in sıkı para politikasına verilecek doğal karşılık ancak dolar’ın düşük olmasıdır. Başka çare var mı? Bu ayrı bir konu bunu da tartışmaya devam edeceğiz.

Bonolor ABD ekeonomik mucizesinin sırrı

Çin tasarruf ve ticaret fazlasının tamamını ABD bonolarına yatırmış durumda. Bu bono alımındaki siteksizlik başlarsa ABD’nin bütün ekonomik mucizesi çöker. Amerika’nın biryandan 15 yılda 84 milyar dolardan 800 milyar dolara çıkan bir ticaret açığı var. Diğer yandan, Çin Merkez Bankasının tuttuğu dolar rezervi 1.4 trilyon dolar. Son kriz ile birlikte amerkanın varlıklarının değer kaybetmesi ve bu durumun Avrupayı da etkilemesi başka bir çöküşe işaret ediyor.

Yükselen Asya’nın çalıştırdığı global finansal motor

Evet. Dünya ekonomisi iki motorlu idi. ABD ve Uzak Asya, Bu motorun Asya Kısmı 99’da çökmüştü. Bu Amerikan finans kuruluşlarının Uzakdoğuda varlık alımlarına geçmelerini sağladı. Şimdi tersi oluyor ve olacak. Çinli kuruluşlar ve fonlar, ABD’li ve uluslrarası finans kuruluşlarının yönetimine girecek kadar hisse sahibi olmaya başladılar bile.

Ekonomik olarak kayan denge onbeş yıl sonra şimdi finansal olarak kayıyor. Dünya ekonomisnin ağırlık merkezi çoktan kaymıştı şimdi finans ağırlığı da Uzak Asya’ya doğru kaymakta. Başka bir açıdan bakalım. Dünyada artık halka arzlar giderek azalıyor. Finans Merkezi Londra borsası halka arz liderliğini Şangay’a kaptırmak üzere... Ama Şangay’da, Seul’de öyle dğil. Anglosakson finans makinasının çöküşüne doğru yaklaşıyoruz. Ama kapitalizm hemen bir başka mıotoru devreye sokuyor, sokacak... Petro China geçtiğimiz aylarda dünyanın en büyük halka arzını yaptı. Şirketin değeri Exxon Mobi’i geçmiş durumda. 1 trilyon dolar... Peki biz ne yapacağız.

Türkiye bu sarsıntıyı algılayamamıştir...

Türkiye likidteden payını yeteri kadar alamadı. Gayrımenkul sektörü ve doğrudan yatırımlar anlamında bu likiditenin dolaylı sonuçlarını yaşadı. Ama IMKB Bovespa gibi Şangay gibi olamadı. Bu anlamda zarar o kadar fazla olmayabilir.

Ama bütün sıcak para çekmekte olan ülkeler gibi TL değerli tutuldu. Burada bir aksama olabilir. Faiz düşmez aratabilir de. 2008 ortalarından bahesediyorum. Sıcak para hareketlerindeki akışkanlık azalacak. Bu kesin. Bir anlamda bu TL’nin değerini sıkıntıya sokabilir. Yani karşılılı bir etki var. Sıcak para katılaşmaya başlarsa TL değer kaybedebilir, TL değer kaybettikçe de bu akışkanlık donabilir.

Öte yandan AB işi Sarkozy sarkacında salınmaya başlıyor. Bu ve likidte erimesi sonucunda Türkiye doğrudan yatırım çekmekte zorlanacak. Mortgage gibi yeni finansal ürünlere daha çok saldırı olabilir. Çünkü global sermaye mutlaka kendine akacağı yeni yollar bulacaktır.
Global sermaye her zaman tıkandığı, krize girdiği her dönemde mutlaka yeni kurtuluş çareleri bulmuştur. Bu kez biraz zor olacak. ABD kaynaklı bir kriz. Bu alışık olmadığımız bir şey. Türkiye buna hazırlıklı olmalı. 2008 sonlarına doğru Türkiye bütçesi, ekonomisi bu dalganın etkisine girecektir.
Şimdilik panik yok ama risklere karşı dikkatli olmalıyız.
Herkesin bayramı kutlu olsun...

AHLAR ÇİKSİN
24-12-2007, 11:30
Istanbul Altin
Borsasi (iab) Baskan Vekili Osman Sarac, Turkiye`de Altin Uretiminin Son
Yillarin En Ust Seviyesinde Oldugunu, Yuzde 300 Artisla 6 Tona
Yukseldigini Ve Bu Miktarin `rahatlikla` 10 Tona Cikarilabilecegini
Belirtti.
Osman Sarac, Aa Muhabirine Yaptigi Aciklamada, 14 Aralik 2007 Itibariyla
Gerceklestirilen 323 Ton Altin Islem Miktari Ile 2005 Yilini
Yakaladiklarini, Son 5 Yildaki Zirveyi Tekrar Gorduklerini Ifade Ederek,
Bu Ticaret Alaninda Dunyada Azalmanin Oldugu Bir Donemde Turkiye`de
Islem Hacminin Artiyor Olmasinin Buyuk Onem Tasidigini Vurguladi.
Yaratilan Nakit Ya Da Kredi Imkanlarindan Dolayi Her Turlu Finansal
Enstrumanin, Uzerinde Oynanabilir Hale Geldigini Ifade Eden Sarac, Kriz
Beklentileri, Ardindan Tutsatla Patlayan Bir Takim Sikintilar
Dolayisiyla Yilin Basindan Itibaren Kredi Hacimlerinde Daralma Oldugunu,
Bunun Her Turlu Finansal Enstrumana Yapilan Yatirimdaki Hacmi
Daralttigini Soyledi.
Sarac, ``buna Ragmen Bizim Alanimizda, Icimizde Bu Problem Haline
Gelmedi. Islem Hacminin Yukseliyor Olmasi Kredi Imkanlarinin Arttigini
Gosterir. Altin Islemlerinin Bir Kismi Krediler Uzerinden Yuruyor. Islem
Hacminin Artmasi, Bankalarimizin Hala Piyasaya Kredi Acabildiginin Bir
Gostergesi. Bankacilar Bu Alanda Her Turlu Sikintiya Ragmen Kredi
Acabildi`` Diye Konustu.
Yine 14 Aralik 2007 Itibariyla 227 Ton Olan Altin Ithalat Miktari Ile
Gecen Yilin Uzerinde Bulunduklarini Ve 2005`e Yakin Olduklarini Belirten
Sarac, 2003 Yilinda 1,5 Ton Civarinda Bulunan Turkiye`deki Altin
Uretiminin De Son Yillarin En Ust Seviyesinde Oldugunu Kaydetti.

-``6 Ton, Turkiye`de Ciddi Bir Rakam``-

Osman Sarac, ``turkiye`de Altin Uretimi, Son Yillarin En Ust Seviyesinde Ve Yuzde 300 Artisla 6 Tona Cikti. Bu Miktar, Rahatlikla 10 Tona
Cikarilabilir. Bu Rakam, Dunya Olceginde Kucuk, Ancak Turkiye`nin Kendi
Icinde Buyuk Ve Ciddi Bir Rakam`` Diye Konustu.
Altin Uretimindeki Artista, Enerji Ve Tabii Kaynaklar Bakanliginin
Politikasi Ile Metal Fiyatlarindaki ``olaganustu`` Yukselisin Sektorde
Yer Almayan Firmalari Bile Cezbetmesinin Etkili Oldugunu Ifade Eden
Sarac, Piyasaya Yeni Yatirimcilarin Girdigini Soyledi.
Altin Uretiminin Cevre Bilinci Dolayisiyla Olumsuz Bir Yansimasi
Bulunduguna Vurgu Yapan Sarac, Sunlari Kaydetti:
``henuz Bakanligin Cikarmadigi Pek Cok Ruhsat Yeri, Isletilmeyi Bekleyen
Yerler Var. Bir De Ellerinde Ruhsat Bulundurup Bunu Isletmeyi Dusunmeyen
Yabanci Firmalar Mevcut. O Firmalar, Turkiye`deki Hukukun Gidisatina
Bakiyorlar. Kendileri Isletmek Yerine Devredebilirler. Belirli Pay
Karsiligi Verebilirler, Tamamen Satabilirler. Eger Bu Devirler De Soz
Konusu Olursa O Zaman Bu Alana Yeni Yatirimcilar Girecektir, Yeni
Sahalar Ortaya Cikacaktir.``
Danistay`in Turkiye`deki En Buyuk Madenin Isletilmesini Durdurdugunu
Hatirlatan Sarac, Yabanci Yatirimcilar Icin Bunun Yarattigi ``olumsuz
Bir Hava`` Oldugunu, Bu Surecin Devam Etmesi Halinde Ellerinde Ruhsat
Bulunan Ve Isletmeyi Dusunmeyen Firmalarin Bu Devirleri Uzun Sure
Ellerinde Tutmayacagini Soyledi.
Sarac, ``firmalar, Bu Devirleri Pay Seklinde Verecek Ya Da Toptan
Satacak. Bu Da Yeni Alanlarin, Yeni Yatirimcilarin Olacagi Anlamina
Gelir. Turkiye`de Altin Uretimi Icin Sirada Bekleyen Onlarca Yatirimci
Var. Karliligini Goren Herkes Bu Alana Girmek Ister. Mucevherat
Uretiminde Olan Firmalar Bile Maden Ariyorlar. Bizim Yerli Belli Basli
Markalarimiz Bile Maden, Ruhsat Arayisinda`` Diye Konustu.

bacan42
24-12-2007, 12:28
Beyler biraz da borsadan bahsetsek bu yazılanlar tekrar tekrar camiyi geçtik bunlar gazetelerde var tv ler söylüyor kürt ABD meselelerini lütfen

AHLAR ÇİKSİN
30-12-2007, 09:34
Beyler biraz da borsadan bahsetsek bu yazılanlar tekrar tekrar camiyi geçtik bunlar gazetelerde var tv ler söylüyor kürt ABD meselelerini lütfen

DOSTUM BORSAYI DAİM YAZIYORUZ..........
..TÜRKCEL 6,7 İKEN YAZDIK..KISA SÜREDE YÜZDE DE YÜZ KAZANDIRDI.......

.K.Y. CIYI KÜÇÜK KAĞITLARA TAKMIYORUZ...........
.İŞTE TÜRKCEL ENKA VE FROTO........
........ AL VERİNCE YAZDIK VE ÜÇÜDE KAZANDIRDI.....SLM..........

AHLAR ÇİKSİN
30-12-2007, 09:38
İHLAS MENDEBURUNU........
... 6 AY SÜRE İLE 0,54 DE İKEN TOPLANACAĞINI YAZDIK....
HATTA 2007 İHLAS MENDEBURU İLE ZİRVEYE NASIL GİDİLİR 2006 KASIMINDA YAZDIK....
........... ŞİMDİ 1,10 CİVARINDA..........

.İHEVAYI DA UZUNCA YAZDIK HATTA SATTIP GERİ ALDIKÇA DA MENDEBUR KARI EVA DINI TAKTIK ..ÇÜNKÜ DEFALARCA SATIP GERİ AL VERDİK........SLM.......

AHLAR ÇİKSİN
30-12-2007, 09:42
..............YILBAŞI VE MÜSLÜMAN..........
Yılbaşı ve Müslüman 31 aralık gününü 1 Ocak gününe bağlayan gece yılbaşı gecesidir. Hıristiyanlar bu geceyi güya Hz. İsa'nın doğum gecesi olarak kutlar... Güya dedik, çünkü Hz. İsa'nın 1 Ocak’da doğup doğmadığı belli değildir. 24 Aralık 1 Ocak tarihleri arasında doğduğu kabul edilmektedir... Hıristiyanlar Noel adı altında dans, içki, coşku, ağaç süsleme, ışıklandırma, kumar ve hindi kesme gibi çeşitli eğlencelerle bu geceyi kutlarlar. Ey Müslüman kardeşim! Soruyorum sana, bir peygamberin gecesini içki, kumar, dans, zina gibi şeylerle kutlamak Allah katından inen hangi dine, hangi kitaba uygundur? Dinimizde Noel ve yılbaşı kutlamalarının hiçbir yeri yoktur. O halde dini emirlerimizde ve milli örf ve adetlerimizde hiçbir yeri olmayan Noel ve yılbaşını Müslüman’ım diyenler, niçin ve nasıl kutlayabilirler? Ey Müslüman kardeşim! Bak rabbimiz ne buyuruyor “Ey iman edenler Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden kim onları dost edinirse O da onlardandır” (Maide Suresi 51. Ayet) peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Bizden başkasına benzemeye çalışan bizden değildir. Yahudilere ve Hıristiyanlara benzemeyin..(Tirmizi) ve yine efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor. “Kim bir kavme bir millete benzemeye çalışırsa o da onlardandır.” Birtakım müslümanlar yılbaşı gecesine özel hazırlık yaparak, “Biz bu hazırlığı Hıristiyanlara benzemek için yapmıyoruz” diyorlar. Bunların hali şuna benzer; papazın biri kilisenin penceresinde güneşlenirken bir kuş gelip papazin elindeki bardakta bulunan şaraptan içmiş, sonra uçarak haça (istavroza) pislemiş. Bunu gören papaz kızarak şöyle demiş: “Eğer Müslüman kuşuysan şarap içmez kiliseye girmezsin, yok eğer Hıristiyan kuşuysan haça niye pisledin!” Ey Müslümanlar gayrimüslimlerin yıl başında ne işimiz var? Ey Müslüman kardeşim! Hırsızlığın, adaletsizliğin ve zulmün kol gezdiği dünyada yaşıyoruz. Sırf Müslüman oldukları için Afganistan’da, Filistin’de, Çeçenya’da, Lübnan’da ve Irak’da bütün dünyanın gözleri önünde insanlar öldürüldü ve sen yılbaşını kutlarken orada Müslüman çocukları annelerinin gözlerinin önünde katlediliyor. Çocukların gözleri önünde annelerine saldırdılar ve daha nice vicdanin kabul etmediği türlü türlü işkencelerle Müslümanları inim inim inlettiler bunları unuttun mu? Bunlar kanına dokunmuyor mu? Ve halen Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, daha nice Müslüman ülkelerinde bu zulümlerine ve katliamlarına dünyanın gözleri önünde devam ediyorlar... Her taraf kan kokuyor. Ey Türkiyeli Müslüman! Peygamberimiz’e (s.a.v.) hakaret ediyorlar, Kur’an’ı ve Müslüman’ı yeryüzünden silmek istiyorlar. Bütün bunlar olurken sen kimin yılbaşını kutlayacak ve eğleneceksin? Onlar bize uyuyor mu? Neden hep biz onlara uyuyoruz? Onlar bizim dini ve milli bayramlarımızın hangisine uyuyor? Hiç Yahudi’yi Hıristiyan’ı veya Ermeni’yi kurban bayramında kurban keserken gördün mü? Ramazan bayramını kutlarken gördünüz mü? Bizim hicri yılbaşımız olan Efendimiz (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye hicret ettiği 1 Muharrem gününü kutluyular mı? Hayır! Ey Müslüman kardeşim! Niçin kâfirlerin yılbaşını kutlayalım ki! Ne kadar yaşarsan yaşa öleceksin, ne kadar seversen sev ayrılacaksın... Görüyorsun ölüm genç, yaşlı, amir, memur, zengin, fakir demeden geliyor..öyleyse bu geçici hayatı ebedi ahirete tercih etmeyelim. Ebedi cennetlere girme imkanımız varken ebedi cehenneme sokacak işleri ve amelleri yapmayalım... Hangi tarafta daha çok kalmak istiyorsak oraya daha çok çalışalım inşaallah!!!

http://www.arkadasradyo.com.tr/

AHLAR ÇİKSİN
30-12-2007, 09:57
HAFTANIN MAKALESİ !...........................

.........Müslümanlar ........
...................Para Mal Menfaat Servet.......
................................ Tuzağına Düştü .......


Müslümanlar dünyayı haddinden fazla seviyor. Dünya sevgisi bütün kötülüklerin başıdır. Dünya konusunda Müslümanlara mutlaka çok tesirli nasihatler edilmelidir. Bütün din kitaplarında dünya sevgisi yerilmekte; dünyanın fâni olduğu, tuzaklarla dolu bulunduğu anlatılmaktadır.
Bir İslâm toplumu dünya zevklerine ve hazlarına, dünyanın gelip geçici hallerine, lüks hayata, aşırı konfora düşkün olursa bozulur, sonunda zillete ve esarete düşer.
Dünya büsbütün terk mi edilsin? Hayır öyle bir şey söyleyen yok. Müslümanlar dünyayı ahiretin tarlası bilsinler, meyvelerini ve mahsulünü ahirette elde etmek üzere dünya işleri ve hizmetleriyle meşgul olsunlar.
Dünyada çalışırken çabalarken dünyayı imar ederken (bayındır kılarken) hep âhirete yönelik olsunlar.
Dünyada insanları aldatan şeyler nelerdir?
* GENÇLİKTİR. Gençlik geçicidir. Ömrü olursa ihtiyarlar ve ölür.
* GÜZELLİKTİR (varsa...) Güzellik de kalıcı ve devamlı değildir. Fizikî güzelliği kastediyorum. Manevî güzellik kişi yaşlandıkça bozulmaz ve zeval bulmaz. İyi ve olgun Müslümanlar yaşlandıkça güzelleşirler. İçlerindeki güzellik, yüzlerine aks eder.
* SERVET ve ZENGİNLİK. Bunlar da bir kararda durmaz. Bakarsınız çok zengin bir kişi, ne olduğunu anlamadan servetini kaybeder, fakirleşir. Maddi varlığını ve parasını ölünceye kadar muhafaza edebilse bile, öldükten sonra öteki tarafa bir mangır götüremez. Vârisleri onu mezara koyarlar ve terekenin paylaşılması kavgası başlar...
* MAKAM, MEVKİ ve RİYÂSET. Bunlar ne kadar fânidir. 1950 ile 1960 yılları arasında milletin gönlünde taht kurmuş olan zavallı merhum Adnan Menderes’i hatırlıyorum. O uğursuz 27 Mayıs 1960 ihtilâli ile tepetaklak oldu ve sonunda darağacında can verdi. Şu İstanbul’umuza bakalım. Kaç Bizans imparatoru, kaç Osmanlı padişahı, kaç sadrazam feci şekilde idam edilmiştir. Merhum Sultan Abdülâziz, rezil ve alçak bir komplo ile tahtından indirildi. Önce yağmur altında sandalla Topkapı Sarayı’na gönderildi. Oradan Ortaköy’deki Fer’iye Saraylarından birine konuldu ve sonra iki bileğinin damarları kesilerek şehit edildi. İntihar ettiğini söylüyorlar. Yalandır. Bir insan makasla bir bileğinin damarlarını derinden kesebilir ama ikincisini kesemez... Otuz üç yıl şanla, şerefle padişahlık ve halifelik yapan Sultan Abdulhamid-i Sâni, sonunda Masonlar, Siyonistler, Jön Türkler, beyinsizler tarafından al aşağı edildi, Selânik’e sürüldü.
* ALKIŞLAR. Hiç kimse dünya alkışlarına güvenmesin. Bu gün alkışlarlar, yarın lanetleyip tükürürler. Tarihe bakınız, sayısız örnek bulursunuz.
* ŞANLAR, ŞEREFLER, ŞÖHRETLER. Hepsi boş. Hepsi fânilik. Bilgeler, şöhret âfettir buyurmuşlar.
* SIHHAT. O da gelip geçici... Taş gibi bir adam, birden sancılanır, doktorlar, tahliller, muayeneler... Hasta, illetli, yarım adam olur.........

İyi bir Müslüman, dünya nimetlerinden, ihtiyacından fazlasını istemez. Büyükler “Dünya bir lâşedir, isteklisi köpektir.” buyurmuşlardır. Çok zengin sâlih bir tâcir, büyük servetini bir emanet olarak kabul eder. Asıl mülk sahibinin Allah olduğunu bilir ve asla serveti ile övünmez, gururlanmaz, kibirlenmez, azıp dağıtmaz, Hz. Âişe validemizden rivayet ediliyor: “Bir gün Medine’de dehşetli bir gürültü, patırtı, koşuşma, bağırışma, toz duman oldu... Meğerse ashabın büyüklerinden Abdurrahman ibn Avf Hazretlerinin, Şam’dan bir kervanı gelmiş. Yedi yüz kadar deve... Onların bakıcıları, kervanı koruyan silahlı kişiler… O zaman Medine’de kaldırım filan yok, Bu yedi yüz deve, bakıcılar hizmetkârlar, koruyucular; şehirde onları karşılayanlar, meraklılar, çoluk çocuk... Toz ayyuka çıkmış... Develerin boyunlarındaki çıngıraklar, nâralar... Kervanın gelmesinden önce Resûlullah Efendimiz, Allah yolunda yapılan hayırların, iyiliklerin, verilen sadakaların faziletine dair bir konuşma yapmış. Kervan sahibi, Aşere-i Mübeşire’den (Yani sağlığında cennetle müjdelenmiş on kişiden) biri olan Abdurrahman ibn Avf Hazretleri, Huzur-i Risaletpenâhilere gitmiş ve ‘Ya Resûlallah!... Şam’dan yedi yüz develik bir kervanım geldi. Develeri ve üzerindeki malları, Allah yolunda dağıtılması için size veriyorum’ dedi.” İşte Müslüman zengin böyle olmalı.Dünya bir handır. İnsanlar bir kapısından girer, öbür kapısından çıkarlar.
Dünya sevgisi kalpleri karartır.
Hz. İsa Aleyhisselâm’ın “Dünya bir köprüydü, üzerine evler yaptılar...” dediği rivayet olunuyor.İyi ve vasıflı Müslüman, dünyada hafifü’l-haz olmalıdır.
Dünyayı terk ettikten sonra dehşetli bir yolculuk başlayacaktır. Azık toplamak gerek.
Dünya mallarından öteki tarafa, sadece Allah yolunda ihlâsla harcanan paralar ve mallar gider. Hayırlar, hasenatlar, zekâtlar, sadakalar...
Müzeyyen evler... Hepsi yıkılacak ve harap olacak. Bundan dört bin sene önce kadim Mısır’da zenginlerin sarayları vardı. Yerlerinde yeller esiyor...
O pahalı gösterişli lüks binitler... Onlar günün birinde hurdaya çıkacak.
Müslümanların, manevi derecelerine göre zahidane yaşamaları gerekir. Zühd, dünyaya sırt çevirmek demektir. Avammın zühdü başka, havassın zühdü başkadır. Lâkin her hal ü kârda zühd lazımdır.
Kuduz bir para ihtirası... Zengin olmak çılgınlığı... Köşeyi dönme felsefesi... Saray yavrusu evler... İçine Nemrud ve Firavun gibi oturulan şaşaalı binitler... Yüzme havuzlu yazlıklar... Markalı elbiseler... Hepsi fâni, hepsi gelip geçici... Bir varmış, bir yokmuş...Ehlûllahın büyüklerinden, Ermişler Kafilesinin Önderi Cüneydi Bağdadi Hazretlerini, vefatından sonra rüyasında görmüş olan olgun bir zat, ona sormuş:
- Berzah aleminde durumunuz nasıldır?
- Tumturaklı tasavvufi lâflardan bir fâide görmedim ama gecenin yarısından sonra tenhada kıldığım namazların rekâtları çok işime yaradı:thumbsup:

Mehmet Şevket Eygi - Milli Gazete

http://www.***********/

AHLAR ÇİKSİN
02-01-2008, 09:54
Yiğit Bulut 02.01.2008

2008 yılında dünya piyasalarında neler olabilir?


Sevgili dostlar, 2007 yılı içinde “dünya genelinde piyasalarda neler oluyor?” sorusunu “para-sermaye” piyasa dinamikleri odaklı ele aldık ve sistemi sorguladık.

Bu sorgulamayı yapıp, cevapları ararken ve özellikle 2003-2007 arasında bizim piyasalarımızdaki genleşmeyi sorgularken; yüksek petrol fiyatından ortaya çıkan yeni düzeni her zaman merkez olarak dikkate aldık.
Kullandığımız net iki tez daha doğrusu ‘tez ve antitez’ vardı. Bu tespitlere 11 Kasım 2007 tarihinde “genleşme bitti, marjinal fayda kesildi” tespitini ekledik.

Bu noktada özellikle 2007 yılında “piyasalarımıza hakim olan” bu detayları bir kez daha hatırlayalım;

1- Yüksek petrol fiyatından ortaya çıkan “marjinal para” dünya genelinde “finansal genleşmeye” yol açıyor.

2- Sebebi ne olursa olsun; sonsuza kadar her şey aynı anda yukarı gidemez. Denklemin bütün bileşenlerinin aynı anda değerlendiği yapı “sınırlı bir süre” devam ettirilebilir. Genel kırılmaya paralel olarak Türk piyasalarında da değişimler gelecektir.
3- 11 Kasım’dan itibaren yaptığımız gözlemlerde “2003 sonrası finans piyasalarını yukarı götüren ana motorun yakıtı olan yüksek petrol fiyatının” son dönemde piyasalara eskisi kadar marjinal fayda sağlamadığını tespit ettik.

4- 11 Kasım sonrası oluşan algılama içinde FED kararının bozulmaya ilaç olacağı ve sistemin 2007 Kasım başında “düştüğü” genleşme dinamiğine geri döneceği iddialarına cevap aradık ve karşı tez olarak şu görüşü ortaya attık; FED kararı “sistemin” bir bileşeni değil ve “yapının özünde” bir değişiklik yaratamaz. Evet, “olumlu” bir etkisi “indirim” halinde olacak ama “alınacak” her tedbir “sadece genleşmeden durağana dönen yapının çöküşe” gitmesini engelleme adına olacak.
.................................................. .................................................

Sonuç 1: Kesin olarak “sistem çöküyor” demek için henüz çok erken. Fakat sistemin gelişimini çok iyi takip edenlerin son dönemde ortaya çıkan değişimi yani yükselen petrol fiyatının eskisi kadar piyasalara marjinal fayda sağlamadığını fark etmiş ve dikkate almış olmaları gerekir. Bu gerçeğe dünya genelinde “sorunlu kredi dinamiği de eklenince” karşımıza “dikkat yazısı” daha net çıkıyor. 2008 olumsuzluğun “arttığı bir dönem” olacak gibi görünüyor.

Sonuç 2: Burada hemen bir karşıt görüş belirtmek gerekir; sistem ne kadar genleşirse; “sistemi kaosa sürüklememek” için konulması gereken güç miktarı da artar. Bu cümle “Entropi”nin en basit tarifidir. Bu kuralı piyasalara uyarlarsak; piyasalar ne kadar yüksek seviyelerde ise onları daha yukarı götürmek için her dakika daha fazla güç gerekir. Bu aynen bir ağırlığı dağın tepesine taşırken her metrede daha zorlanacağımız ile özdeşleştirilebilir. Bu karşı görüş piyasalardaki yüksek petrol fiyatının düşen marjinal faydasını aklileştirir. Yani yaşananlar “normaldir”...

Sonuç 3: Bana hangi teze inanıyorsun derseniz; ben bozulma sinyallerinin oluşmaya başladığını, FED kararlarının “durağandan” “çöküşe” giden süreci uzattığını ama sistemin kaderini asla “engelleyemeyeceğini” düşünüyorum. Yeni bir “devinim” ortaya çıkması için “sistemlerin” başlangıç-olgunluk-çöküş dönemlerini “gerçekleştirmeleri” gerekir.

Son söz: 2001 yılının Eylül ayının 11. günü gerçekleşen “saldırı” ile dünya genelinde “tehdit algılaması” değişti. Bu değişim 1980-2001 arasında 38-40 dolar bandını asla geçemeyen “petrol fiyatını” 100 dolara kadar taşıdı. Ortaya çıkan fazla para dünya para ve sermaye piyasalarını “2007 Kasım başına kadar” tam tabiriyle “sırtladı” . Son dönemde özellikle 2007 Kasım başından itibaren “bu yapının” artık genleşemediğini ve “sistemin kendi üstüne” büzüşme eğilimi taşıdığını görüyoruz... Bana göre 2008 yılı içinde dünya genelinde bu kırılmayı “yaşayacağız”. Ne zaman derseniz; zamanlaması “alınacak tedbirler” açısından çok önemli, zamanını önümüzdeki günlerde tartışmaya devam edeceğiz...

AHLAR ÇİKSİN
02-01-2008, 22:27
................"Gökte yapılıp yere indirilen şehir "..............
Doksan yıl önce, İngiliz ordularının işgal etmesiyle Osmanlı devletinin elinden çıkan Kudüs, Efendimiz'in göğe yücelişinin ilk adımıdır.

Kutlu kademiyle şeref verdiği Kudüs'e ve diğer kardeş şehirlerine; modern Türk şiirinin büyük ustası Sezai Karakoç, yüzyıllar sonra, bir Peygamber soluğuyla şöyle seslenir:
"Kudüs'e Bağdat'a İstanbul'a /
Semerkand'a Taşkent'e Diyarbekir'e /
yetiş peygamber imdadı yetiş /
yetiş Allah'ın izniyle /
yetiştir erlerini /
diriliş yapraklarını taşıyan /
şehit gömleklerini peşin giymiş /
ateşten, sudan geçer gibi geçen /
Allah önünde her varı yok gören /
dağların üstünde erip /
kentlere şafaklar gibi ağan /
küçük askerlerini /
gül diksinler diye yeni topraklarına /
insanın ta gönlüne /
yetiştir erenlerini Allahım"

Büyük şairin bir başka şiirindeki ifadesiyle, 'şehrin kutsal ruhuna ihanet eden'ler, bir miraç olarak namazın sırlarından habersizdirler. Namaz, yeri ve onu kuşatan gökleri birbirine bağlayan bir bağdır. Bizler, Heidegger'in dediği gibi, dünyada yaşıyoruz ama gökle çevriliyiz. Gökle temasımızın kesildiği zamanlarda, yeryüzünde vahşet yapar, insanlığı kirletiriz. Yeryüzünde onurlu ve şairane oturabilmemiz için, günde beş kez evimizin önünden geçen ırmağa dalarak yıkanmamız, göksel hakikatle bağımızı yenilememiz gerekir.

Bu hakikatin sırrı iledir ki, Bediüzzaman, -Wittgenstein gibi- Birinci Dünya Savaşı'nda cephede savaşırken kaleme aldığı İşaratu'l-İ'caz adlı eserinde, namazın sırlarından söz ederken, İbn Arabi'nin Mekke Fetihleri'ne gönderme yapar: 'Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir bağ, yüce bir ilgi ve nezih bir hizmettir ki, her ruhu çekmek, onun gereğidir. Namazın erkânı, Fütuhat-ı Mekkiye'nin şerh ettiği gibi, öyle sırları ihtiva eder ki, her vicdanın muhabbetini çağırmak, namazın şe'nindendir.' Bu gönderme, Mekke Fetihleri'nin 69. bölümünedir. Entelektüel yaşamımıza -ömrü kısa sürse de- çok değerli katkılar sağlamış Gelenek Yayınları'nca yayımlanmış olan, (dilimize Atilla Ataman'ın aktardığı) Michel Chodkiewicz'in 'Sahilsiz Bir Umman'ında bu bölüm özetlenmiştir.


Fütuhat, fetihler demektir ve nefsin kapılarının açılması anlamına gelir.
Namaz, benliğin bütün kapılarının açılarak, gökle temasın kurulduğu anların en görkemlisidir. Kudüs kapıları da, İlahi Hakikat'e, ancak böylesi namazların kılınmasıyla açılabilecektir.
Karakoç'un ifadesiyle, "Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin / Evrene, insana, yere, göre ışık saçan / Büyük Peygamberin ayak bastığı yere / İmam olup bütün peygamberlere / Namaz kıldırdığı yere" ihanet edilmiştir. Peki orada, 'bütün nebilere imam olan' Peygamber'in kıldığı namazın sırrı neydi? Gelin, bunu, Chodkiewicz'in derlemesinden dinleyelim:

Gerek bu bölümde gerekse Tenezzülat adlı eserinde Hz. Şeyh-i Ekber, 'münacaat' kavramını kullanır ve abdestten, namazın sonuna değin yapılan ibadetin bütün rükünlerinin manevi anlamlarını açıklar. Allah ile müracaata yönelen kişi, ilk olarak abdest alır. Bu, bir ön hazırlık, bir arınmadır. Yani, zekâtın kök anlamındaki gibi, temizlenerek namaza başlar. Bu anlamda zekât, sahiplik duygusunun, namaz ise 'olma'nın arındırılmasıdır.

Namaz, -yine Kudüs'ün kardeşi olan bir başka şehirde, Mekke'de- Kâbe'nin çevresinde bir tür hareket halinde kılınır. Hattat, hattı soldan sağa, kalbe doğru yazar. Tavaf ve sema gibi ibadetler aynı manevi çevrimle gerçekleşir. Zikir, soldan sağa, kalbe doğru bükülerek gerçekleştirilir. Çünkü kalp, insanda İlahi Merkez'dir.
Kudüs'te gelen namaza giren kişiye ne bedeni ne de ruhu perde olmamalıdır. Ruhundaki kıble, yöneldiği Kâbe ile arasına girmemelidir. Bu durumda, büyük bilge-şair Molla Cami'nin bir dizesinde dile geldiği üzere, 'daire haline gelinmeli'dir, çünkü hakikat kürevidir. Namazın en önemli rüknü olan kıraat, Kur'an'dan yapılır. Kur'an, her an onu okuyanın kalbine yeniden sefer eder. Fatiha, fetih'ten gelir, ruhun İlahi gerçeklere açılmasıdır. Namazda Allah'ın yüksek huzurunda O'nun kelamını okuyan kişi, Fatiha'nın özellikle 'sadece Sana kulluk eder, sadece Senden yardım dileriz'le birlikte, huzura girmektedir. Kıraati, rüku ve secde izler. Müminin yükselişinin ilk aşaması olan rükuda, bedenin sadece üst kısmı eğilir ve bu nedenle rüku, yerle gök arasında kıyamın simgelediği İlahi Hakikat'le secdenin temsil ettiği kulluk arasında bir geçit olmaktadır. Bu yüzdendir ki, rükûdan doğrulurken Allah adına haber verir, 'Allah, O'na hamd edeni işitmiştir' deriz. Nitekim, hadise göre de, rükudan doğrulan kulun ağzından konuşan, Allah'tan başkası değildir. Bir kez daha hadislere gönderme yapan İbn Arabi, bedenin yere yönelmesiyle Allah'ın, gecenin üçte birinde dünya semasına inmesi arasında benzerlik kurar. Secde için yere eğilen insan, Allah'a yakınlık aramaktadır. Çünkü ayette, 'secde et ve yaklaş', bir kutsi hadiste ise, 'kulum bana bir karış yaklaştığı zaman, Ben ona bir arşın yaklaşırım' buyrulmuştur. Bizi yakınlığa çağıran, Allah'ın Karib ismidir. Karib, yakın olan, yakınlaştıran, yakınlaşan, demektir. Demek ki, secdede Sevilen Allah, seven ise kuldur.
Kudüs'te başlayan yolculuğun armağanı olan namazın bu görkemli anında, secdede, insan şeytanın hilelerinden uzaktır. Kulun secdesi, Şeytan'ı etkisiz hale getirir ve üzer.
İbn Arabi, müminlerin Hz. Peygamber'i örnek alması gerektiğini hatırlatarak, üç kez tekrarlanan, 'sübhane Rabbiyel ala' tesbihinden sonra gelen şu nebevi duayı alıntılar: 'Kalbime bir nur ver. Kulağıma bir nur ver. Gözüme bir nur ver. Sağıma bir nur ver. Soluma bir nur ver. Önüme bir nur ver. Arkama bir nur ver. Üzerime bir nur ver. Altıma bir nur ver. Bana bir nur ver. Beni nur kıl.'

Nur, Allah'ın güzel isimlerindendir. Demek ki namaz kılan kişi, bu duasıyla, 'Allah'ım beni benden al ve biricik varlığım Sen ol ki, baktığım her şeyi ancak Sen'inle göreyim' demektedir. Kıyam, rüku ve secdeden sonra celse, yani oturuş gelir. Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattıktan sonra, 'arşa istiva etmiştir'. Bu, tam olarak belirlemek gerekirse, Rahman'ın kuşatmasıdır. Oturuş ile İlahi kuşatma arasında da sembolik bir benzerlik aranabilir. Oturuş sırasında okunan teşehhütten pek çok sonuç çıkar: 'Seni hakikatlere ulaşmak ve incelikleri algılamaktan alıkoyacak hiçbir perde kalmadı. Ama, bu duyular âlemiyle birleşmiş olman müstesna. Birleşme ortadan kalktığında hakikatler açılacak ve o zamana kadar sana kapalı kalmış sırlara ulaşacaksın.' Fakat, dünyadan zaten ilgisini kesmiş, Hz. Peygamber'in ifadesiyle, 'ölmeden önce ölmüş' olan kişi için herhangi bir bekleyiş yoktur: 'Sen, kusursuz bir denge haline ulaştın. Göğün de yerin de etkisinden kurtuldun. O halde, sureti üzere yaratılmış olduğun Allah'a salat et. Ardından sana hidayet getirmiş olan ve önünde bulunmakla onurlandığın Hz. Peygamber'e selam et. Sonra da, Allah'tan gelen bir selamla, kendini ve kendi cinsinden olan bütün varlıkları selamla, çünkü (aynı zamanda Allah'ın isimlerinden olan) Selam, senin Rabbindir. Ve Selam isminin derecesi senin (o andaki) tecellinin yeridir. Nihayet O'nun birliğini ikrar ve her türlü şirki reddet. İşte o zaman senin kaybolman gerekiyor, çünkü, arzu ettiğini bu kayboluşun içinde bulacaksın.'

Namaz kılan kişi, iftitah tekbiriyle beraber girmiş olduğu namazdan çıkmak üzere, başını sağa çevirerek, selam vermelidir. Namazda Müslümanlar, iki topluluk halindedir ve dolayısıyla namazı kılmanın da iki şekli vardır. Bu iki şekli birleştiren kişiyse, bunlara karşılık gelen hakikatleri de birleştirmiş olacaktır. Bu iki topluluktan makbul olan, namazdan çıktıkları sırada Allah'ın bir isminin tedbirinden bir diğer isminin tedbirine geçtikleri için selam verenlerdir. Kullar, ayrıldıkları ve birleştikleri isimleri selamlamaktadır. Diğer topluluktakilerse, ayrılmakta oldukları Rahman'ı ve geri dönmekte oldukları mahlukatı selamlar...
İşte doksan yıl önce bugün Osmanlı egemenliğinden çıkan Kudüs, insanlık açısından böylesi yüksek bir değerin doğduğu yerdir.
Bu yüzden Sezai Karakoç, Kudüs için şöyle demiştir:
"Ve Kudüs şehri. Gökte yapılıp yere indirilen şehir.
Altında bir krater saklayan şehir.
Kalbime bir ağırlık gibi çöküyor şimdi
Ne diyor ne diyor Kudüs bana şimdi.'

SADIK YALSIZUÇANLAR- ZAMAN

AHLAR ÇİKSİN
05-01-2008, 17:17
.............HOCALARIN HOCASI ..........

............PROF. DR. BEKİR TOPALOĞLU BERAT TV'DE...

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi emekli öğretim üyesi ve İslam Ansiklopedisi Telif, Redakte, İnceleme ve Yayın Kurulu Başkanı Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Berat TV’de...

*İman – Amel ilişkisi nedir?

*En büyük amel hangisidir?

*Amelsiz iman kişiyi kurtarır mı?

*Günümüz müslümanını bekleyen tehlikeler neler?

Bu ve benzeri soruların cevapları Prof. Dr. Bekir Topaloğlu tarafından Berat TV ekranlarında veriliyor. Abdurrahman Pala’nın Bekir Topaloğlu ile yaptığı sohbet 6 Ocak 2008 Pazar günü saat 15.00, tekrarı 23:00’te Berat TV’de

.............Randevularınızı ayarlayın...........................

ÖZETLE........
Gönlümüz aç, bir şeylerle doyurmak istiyoruz. Basit bir çorbayla bile doyuruyoruz. Ama belki çok daha lezzetli, sağlık için de çok daha iyi, daha besleyici şeyler de var. O sonra gelenler, felsefeyle karışmış olanlar içinde, İslam'ın temel ilkeleriyle bağdaşmayan unsurlar bulunuyor ve günümüzü de etkiliyor.
Günümüz insanında da ciddi kafa karışıklıkları var. Bu karışıklık yabana atılacak bir şey değil. Kitabınızda insanlar ruhlarda olan manevî yıkımı fark etmiyordu diyorsunuz. Günümüzde ise hakikat ortada. Ama günümüz insanında da ciddi kafa karışıklıkları var. Bir tarafta feminizm, bir tarafta cinsellik, bir tarafta terör hareketleri var. Kadın adeta mitleştirilmiş, insanların beklentileri artmış, dünyaya ciddi bir meyil var.. Yine de malzemeyi almak isteyen için malzeme hazır, adamın da ruhu aç ama ihtiyaçlarının farkında değil. Burada bir kelâmcı açısından günümüzü tahlilde -coğrafyalar, kültürler farklı ama- genel anlamda 21.yüzyıl insanı için İslam insan ilişkisi nasıl doğru aktarılabilir. Çünkü İslam fıtrat dini… Kitaplar okuyanlar için var. İnsanlar ise ekseriyetle eksik bilgilerle donanmış durumda. İslam'la insanı buluşturmakta bir sıkıntımız var. Ama İslam insan için, bunu biliyoruz. Bir kelâmcı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bizim ülkemiz Türkiye, yüzde doksan dokuzu Müslüman olduğu söylenen bir ülke…Biz tüm dünyaya, Batı'ya çok açık olan bir İslam ülkesiyiz. Bizim gibi açık olan başka bir ülke yok. Kuzey Afrika'daki ülkeler ise Fransa'nın vs. sömürgesi altında girdiler ve onlar bize göre biraz daha mahrum kaldılar. Büyük bir Pazar bizimki şu anda bilhassa. Bu bakımdan Türkiye dinî hayat açısından gerek teoride gerek pratikte karışık bir ülkedir. Pratikte de öyledir. Batıda ortaya çıkan modalar, gününde ya da ertesi gün Türkiye'de oluyor. Onun için Türkiye herşeyiyle Batı'ya açılmış bulunuyor. Bunun ticarî yönü de var, ideolojik yönü olduğu da söyleniyor. Bunlar kendilerini böylece sunuyorlar. Teorik ise her türlü yazılıyor çiziliyor, her türlü serbestlik var. Bu nedenle benim kanaatime göre, büyük kitlelere hitap edecek ve İslamı doğru cazip kabul edilebilir uygulanabilir ilkelerini insanlara sunacak programlarımız yok Türkiye'de. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın herhangi bir kanalı, bir radyosu, bir televizyonu yok. Ortada çok çeşitli kanallar var.
Çocuklar için ayrı, büyükler için ayrı olmalı eğitim. Okul öğrencileri ne kadar seyrediyorlar bu yayınları. Onlara yapılan yayınların da bir okul gibi planlanmış, düzenlenmiş olması lazım. Bunun bir muhatabı da yok. Evvelki yıllarda, o zaman sadece TRT vardı. TRT'nin yayınlarına müdahale edilmesi istendi. Bu yayınlar müdahale yapılmasını çok talep ettiler. O zaman sayın Tayyar Altıkulaç, samimi arkadaştık, bana naklederdi. Kabul ettiremedi hiçbir zaman. TRT istediği gibi yapar giderdi. TRT camilerde mevlüt okutuyor, kendine göre adam seçiyor, hafız seçiyor. Onlara bile müdahale ettirmediler. Günümüzde en ortada kalan, plansız programsız devam eden, ihmal edilen şey; kitleye, herkese hitap eden dinî yayınlardır, görsel yayınlardır. Onların derlenmesi toparlanması gerekiyor. Bu konuda da herhalde mevzuat değişikliği ve bazı şeyler icap eder, henüz bir şey yok…

AHLAR ÇİKSİN
06-01-2008, 13:59
HİCRİ YILBAŞI

Hicri Yılbaşı Allah’ın inayet ve ihsanıyla Peygamberimiz Efendimiz’in Mekke’den Medine’ye hicretini esas alarak hazırlanan takvime göre önümüzdeki perşembe günü içinde bulunduğumuz 1428.ci hicri yıla veda edip hicri 1429’uncu yıla gireceğiz, inşallah... Bizler Müslümansız. Amellerimizi kafirlere ve kafirler gibi yaşayanlara benzetemeyiz. Ölçümüz İslam’dır. Biz İslam’ı ölçü olarak alırız. İşte yılbaşımızı da bu ölçülere göre değerlendiririz. Muhterem Müslümanlar! Hepimizin elinde beyaz sayfalı birer defter var. Bu defter 364 sayfalı. Her gün bunlardan birini yazıp dolduruyoruz. Bu defteri işlerken, gayet titiz davranmalıyız. Allah (c.c.) bizden bunu bekliyor. Allah’tan hiçbir şeyi saklı tutamayız. Bakara Suresi’nde (ayet: 284) Rabbimiz: “‘... İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” beyanında bulunuyor. “Kullarının tövbesini kabul eden, kötülükleri affeden Allah’tır.” (Şuara Suresi, Âyet: 25) “Mü”minler fenâ bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı anarlar. Günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah’tan başka bağışlayan yoktur. Mü’minler, yaptıklarında bile bile direnmezler. Onların hareketlerinin karşılığı; Rab’lerinden bağışlanma ve içlerinde ırmaklar akan, içinde temelleri kalacakları cennetlerdir. İyi davrananların ne güzel ecri vardır.” (Âl-i İmran: 135–136) Pratik hayatımızda olayların en önemli olanlarından biri de Hicret olayıdır. Eğer Müslümanlar Hicret’in getirdiklerinden bazılarını anlamış ve ders çıkarmış olsalardı, tarihteki önemlerini muhafaza edebilirlerdi. Hicret ile iki gerçek ortaya konulmuştur: 1) Mekke’de ferdî ıslah, 2) Medine’de toplu ıslah. Mekke’de bir inanç oluşturulmuş ve İslam davasının temelleri atılmıştı. Bu bazen gizli ve bazen de alenî olarak gerçekleşmişti. Medine’de ise durum tamamen bunun tersine idi. Resulullah (s.a.v.). inananları tek tek olgunlaştırdıktan sonra onlarla büyük bir topluluk meydana getirdi ve onları iki önemli yönde geliştirdi: İman’la dolup taşan kalplerle Allah’a tevekkülü ve Hak yol üzere olduklarını öğretti. Onların imanı, gerçekten sarsılmaz bir imandı. Taptıkları putları yıktılar, içtikleri şarabı döktüler. Yaşlanmalarına rağmen yeniden terbiye gördüler. Allah’a iman eden bu kişiler, Mekke’den nefret ettiklerinden değil; Allah’ın dinini desteklemek ve Rasulüllah (s.a.v.)’in davetini yaymak için, oradan ayrılmışlardır. Enfal suresinde (âyet: 64): “Ey Peygamber! Allah’ın yardımı sana ve sana uyan mü’minlere yeter.” buyurulmuştur. Muhterem Müslümanlar! Bu değerli kişiler, bu değerli mertebeye ermek için iman gerek, sabır gerek, sadakat gerek, vefa gerek, birlik gerek, başkalarının ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih etmek gerek! Bütün bunlar. İslam Dini’nin getirdiği ahlak kurallarıdır. Milli Gazete –Mevlüt ÖZCAN

http://www.arkadasradyo.com.tr/

AHLAR ÇİKSİN
08-01-2008, 10:16
...............Göğüs Kabarttıran Türk Markaları ...............

.......Mavi Jeans'in unutulmaz.......
.................. “Bu Türkler de çok oluyor” ..........
.................reklamı artık iyiden ÇOĞALACAKTIR....

Türk şirketleri, son yıllarda dünyaya açılmada önemli atılımlar içinde. Şirketler, hem markalı ihracat yoluyla hem dünyanın önemli markalarını satınalma yoluyla dikkat çekici çalışmalar yapıyorlar. Satınalmalar konusunda Ülker'in Godiva'yı bünyesine katması, Arçelik'in Grunding'i, Profilo'nun Telefunken'i alması, Eczacıbaşı'nın Villeroy&Boch hamlesi öne çıkıyor.

BÖLGEYE YAYILDIK

Marka ile satış konusunda ise Mavi Jeans'in dünyaya yayılması, Vestel'in dünyada en önemli üreticilerinden biri haline gelmesi, Turkcell'in bölgesel gücü Türk şirketlerinin geldiği noktayı ortaya koyuyor. Yine Damat, Beko, Çanakkale Seramik de dikkat çeken şirketler arasında. İşte dünyaya kafa tutan bazı şirketlerimizin faaliyetleri: Goldaş: Beş kıtada 48 ülkeye ihracat yapan Goldaş gelecek üç yılda büyüme alanını Avrupa ve doğusu olarak belirledi. Şirket, yeni mağazalarla Rusya, Çin, Almanya, Romanya, Ukrayna ve Çek Cumhuriyeti gibi potansiyeli yüksek pazarlarda bulunmaya özen gösterecek. Temsa: Fransa, Avusturya, Almanya, Çek Cumhuriyeti, Romanya, İngiltere, İspanya, İtalya, Ürdün ve Dubai'de 11 temsilciliği ve toplam 40 ülkede 43 bayiden oluşan uluslararası bayi ağı bulunan Temsa'nın da, Mısır fabrikasının 2008 yılının ilk yarısında faaliyete başlaması hedefleniyor.

YURTDIŞINDA ÜRETİM

Şahinler Holding: Yurtdışındaki tesislerinde Diesel, Zara, Lee, Sara Lee, GAP gibi dünyaca ünlü yaklaşık 30 markanın üretimini gerçekleştiren Şahinler Holding'in Bulgaristan, Ürdün ve Mısır'da üretim tesisleri, aynı zamanda Çin, Hindistan ve Bangladeş'te de birer tedarik ofisi bulunuyor. İhracatı tutarı 250 milyon dolar olan Şahinler Holding, 2008'de 100 milyon dolar civarında yatırım gerçekleştirmeyi planlıyor.

VESTEL'DEN 106 ÜLKEYE İHRACAT

Üretiminin yüzde 90'ını ihraç eden Vestel, tüm kıtalarda toplam 106 ülkeye ürün satıyor. Vestel, ihracatının yüzde 80'ini AB üyesi ülkelere yapıyor. Yurtdışında yılda yaklaşık 20 milyon adet cihaz satışı yapan Vestel, son 12 yılda 12,5 milyar doları aşan ihracatı ile dayanıklı tüketim malları sektöründe 7 yıldır üst üste ihracat birinciliğini koruyor. Dünya elektronik eşya üretiminin yüzde 6, Avrupa elektronik eşya üretiminin yüzde 28, beyazeşya tarafında ise başlıca ürün olan buzdolabında Avrupa üretiminin yüzde 11'i Vestel tarafından gerçekleştiriliyor.

4000 SATIŞ NOKTALI MAVİ

Sait Akarlılar tarafından kurulan ve dünyaya açılmaya ABD'den başlayan Mavi Jeans de, bugün 50'den fazla ülkede 174'ü Mavi Shop olmak üzere 4 binin üzerinde satış noktasında müşterileriyle buluşuyor. Yurtdışında faaliyet gösteren 4 şirketi bulunan Mavi'nin en büyük pazarı, yüzde 60'lık payla Türkiye. Yüzde 24'le ikinci büyük pazar ise Kuzey Amerika. 2007'de 47 milyon dolarlık ihracat yapan Mavi, 2008'de 58,4 milyon dolarlık ihracat hedefliyor. Mavi, 5 yıl içinde öncelikli pazarlarıyla birlikte Milano, Londra, Barselona gibi dünyanın moda merkezlerinde 40 mağaza açmayı planlıyor.

ÜLKER BÜYÜK ATAK İÇİNDE

2007 yılında yurtdışı yatırımlara ağırlık veren Ülker Şirketler Topluluğu da, yılın son ayında Türkiye tarihinin "en büyük'' yurtdışı satın almasını gerçekleştirdi. Yıldız Holding tarafından gerçekleştirilen satın alma ile Godiva, 850 milyon dolara topluluk bünyesine katıldı. Bölgesinde öncü ve lider bir gıda grubu olma vizyonu ile yurtdışı yatırımlarına başlayan Ülker, bu vizyonla başladığı Mısır ve Pakistan yatırımlarını 2008 yılının ilk çeyreğinde üretime alınacak aşamaya getirdi. Topluluk, bu iki ülkedeki tesislerin devreye girmesi ile yurtdışındaki operasyon sayısını 8 ülkeye yaymış olacak.

TURKCELL GÜÇLÜ BÖLGESEL ŞİRKET

Türkiye dışında Ukrayna, KKTC, Kazakistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Moldova olmak üzere toplam 6 ülkede faaliyet gösteren Turkcell, Kazakistan, Azerbaycan, Moldova ve Gürcistan'daki GSM faaliyetlerine Fintur aracılığı ile iştirak ediyor. Ukrayna'da Life markasıyla faaliyet gösteren Astelit, 30 Eylül 2007 itibarıyla 7,6 milyon abonesiyle yüzde 14 pazar payına sahip. Kazakistan'daki iştiraki Kcell ve Azerbaycan'daki Azercell, pazarlarında lider operatörler olarak, Gürcistan'daki Geocell ve Moldova'daki Moldcell ise ikinci en yüksek pazar payına sahip operatörler olarak faaliyet gösteriyor.

YURTDIŞINDA 150 MAĞAZA

75'ten fazla ülkeye ihracat yapan Eczacıbaşı Yapı Grubu ise yurtdışında ürünlerini 150'den fazla mağazada ve 2 bini aşkın satış noktasında teşhir ediyor. VitrA Ireland’ın, yatırım değeri 20 milyon dolara, üretim kapasitesi ise 1 milyon 750 bin metrekareye ulaştı. Grup, 2005 yılı sonunda Alman Engers Keramik'i satın aldı. Dünyanın en eski ve bilinen seramik markası Villeroy& Boch Karo Bölümünün tüm üretim ve pazarlama faaliyetleri Eczacıbaşı tarafından yürütülüyor. Villeroy& Boch'un Almanya'da iki ve Fransa'da bir fabrikası bulunuyor. Vitra'nın hedefi 2010'a kadar Avrupa'da ilk 3'e girmek.

TOFAŞ DÜNYA ÜRETİCİSİ OLDU

Tofaş'ın ihracat hacmi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 15 artarak yılın ilk 9 ayında 100 bin 170 adede ulaşırken, Tofaş tarafından üretilen araçlar 75 ülkeye ihraç ediliyor. Bursa'nın "her santimetre karesi dolana kadar yeni projeler üretmeyi" hedefleyen şirketin Türkiye'den ihraç ettiği Doblo, Fiat'ın en başarılı ürünleri arasında yer alıyor. Tofaş, yeni üretimlerin devreye girmesiyle yüzde 70'den fazlasını ihracatın oluşturduğu, 360 bine çıkacak kapasitesinin tamamını kullanan bir şirket haline gelmeyi hedefliyor.

ARÇELİK KUZEY AMERİKA VE ASYA-PASİFİK'TE BÜYÜYECEK

Koç Holding Dayanıklı Tüketim Grubu Başkanı ve Arçelik Genel Müdürü Aka Gündüz Özdemir, şirketin öncelikli hedefinin, geçen yıl 8 milyon dolarlık yatırım yaptığı ve bu yıl da 10 milyon dolar yatırım daha yapacağı Çin pazarında büyüme hızını artırmak ve ayrıca Kuzey Amerika ve Asya- Pasifik bölgelerinde büyümek olduğunu söyledi.

170 MİLYON EURO YATIRIM

Özdemir, Çin'de, aralık ayında Beko Çamaşır Makinesi Üretim Tesisi'ni faaliyete geçirerek, bu ülkede üretici konumuna geldiklerini belirterek, "Biz Çin'i bir tehdit değil, bir fırsat olarak görüyoruz. Amacımız, Çin'deki potansiyeli en verimli şekilde değerlendirmek. Kuzey Amerika, Asya-Pasifik bölgesi bizim için stratajik pazarlar" dedi. Özdemir, kesinleşmeyen sonuçlara göre, Arçelik'in 2007 yılını 6.8 milyar YTL konsolide ciro, 167 milyon euro yatırım ve 10 milyon adet de üretim ile kapatacağını söyledi.

Türkiye beyaz eşya pazarının geçen yıl yüzde 7 küçüldüğünü söyleyen Özdemir, "Bu yıl yüzde 5-6 büyüme bekliyorum" dedi. Aka Gündüz Özdemir, LCD televizyonda Avrupa pazarının bu yıl yüzde 30 büyümesinin beklendiğini söyledi. Arçelik'in büyük hissedar olduğu Beko Elektronik'in Grundig'in tamamını satın aldığını da hatırlatan Özdemir, "Avrupa'da Grundig markası ile 2007 yılında 500 bin adet olan LCD televizyon satışlarını bu yıl 800 bin adete çıkartarak yüzde 60'lık bir büyüme hedefliyoruz" diye konuştu.

Özdemir, bu yıl Almanya'nın yanı sıra Rusya ve Kuzey Afrika'yı da hedeflerine dahil ettiklerini vurguladı.

Başbakan Erdoğan'nın da gündeminde olduğunu ifade eden Özdemir, şunları söyledi: "Bu sektörde, LCD panel için yapılması gereken yatırım yaklaşık 3.5 milyar dolar. Özel sektörün, bu yatırımı yapması beklenemez. Öte yandan, Uzakdoğulu firmalar ciddi teşvikler alıyor. Son bir yıldır üretimlerini Doğu Avrupa ülkelerine kaydırdılar. Türkiye'de de 40 yıldır sektörü geliştiren firmalar korunmalıdır. Hiçbir firmanın kapanmasını arzu etmeyiz. Hükümetle sektörün sorunlarına yönelik görüşmelerimiz devam ediyor. Bu konuda çok iyi adımlar atılmasını bekliyoruz."

..gelin Yerli üreticilerimizi Borsada Da Takip Edelim....
....endeks Gidecekse öncü Güçlü şirketlerimizin Arasinda Seçelim...........
............daldan Dala Atlayarak Hep K.y. Kalmayalim..........

AHLAR ÇİKSİN
09-01-2008, 01:59
....Amerika, Türkiye'yi yeniden keşfediyor .........


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bugün ABD Başkanı George Bush ile görüşüyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'la 5 Kasım'da yapılan görüşmeden iki ay sonra bu defa Cumhurbaşkanı Gül... 1 Mart tezkeresinin reddinin ardından Türkiye'nin 'cezalandırılması'ndan söz eden ABD yönetimi şimdilerde Türkiye'yi adeta yeniden keşfediyor. Neden?
Irak'ta çekilme hazırlıkları yapan Amerikalılar, özellikle Kuzey Irak'ın güvenlik ve istikrarına önem veriyorlar. Bölgedeki PKK varlığının bir yandan Türkiye'yi provoke ettiğini, öte yandan da Kuzey Irak Kürt yönetimini tehdit ettiğini düşünüyorlar. Eğer ABD, orta vadede Irak'ta sadece Kuzey'e yaslanmak zorunda kalırsa Kürt unsurların (PKK dâhil) iç çatışmalarının kendi varlıkları için bir sorun teşkil edeceğini hesaplıyorlar haklı olarak. Buna, PKK'nın faaliyetlerinden dolayı Türkiye'nin tehditlerini de eklemek gerek. Dolayısıyla ABD de kurtulmak istiyor PKK'dan. Bush'un PKK'yı 'ortak düşman' ilan etmesi sebepsiz değil.

Öte yandan ABD, genel Ortadoğu politikasını Türkiye'nin desteği olmadan yürütemez halde. ABD'nin Suriye, Lübnan, Filistin ve İran'a 'Türkiye'den bağımsız' bir yaklaşım sergilemesi giderek zorlaşıyor. Bölge ülkeleriyle çok yönlü ilişkiler geliştiren Türkiye, giderek Ortadoğu denkleminin vazgeçilmez bir aktörü haline geldi. Türkiye'nin Ortadoğu politikasının hem ABD hem de İsrail'in bölgesel yaklaşımlarından farklılaşması bir yandan Ortadoğu siyasetinde ağırlığını artırırken, öte yandan da bu iki ülke nezdinde 'müttefiklik' değerini artırıyor. Ayrıca Rusya'nın uluslararası ilişkilerde tedirgin edici bir belirsizlik siyaseti izlemesi de Türkiye'yi ABD açısından vazgeçilmez kılıyor. Ama Amerika'nın Türkiye'yi yeniden keşfinin nedenleri bunlardan ibaret değil; AK Parti hükümetinin kalıcılığının görülmesiyle AK Parti'yi Amerika üzerinden 'vurmaya' çalışanların Beyaz Saray'da sözleri geçmez oldu. Nasıl mı?

5 Kasım görüşmesinin Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönem başlattığı neredeyse herkesin uzlaştığı bir gözlem. Bu görüşme sonunda Amerikan yönetimi, PKK'yı 'ortak düşman' ilan etti, taze istihbarat paylaşımına başladı ve PKK'ya karşı Kuzey Irak'ta yapılan operasyonlarda hava sahasını Türk jetlerine açtı.

Bu tutum değişikliğinin önemli nedenlerinden birisi AK Parti'nin 'cumhurbaşkanlığı seçimi krizi'ni güçlenerek aşmış olmasıdır. 27 Nisan bildirisine ABD yönetiminin tepki vermekte nasıl geciktiğini hatırlayalım. Askerin AK Parti'yi tasfiye edeceği yönünde bir beklentiyle 'bekle gör' siyaseti izleyen Amerikalılar, 22 Temmuz seçimlerinden çıkan sonuçla tereddütlerini atlatmışlardır. Sonuçta cumhurbaşkanlığı sürecinden AK Parti'nin güçlenerek çıkması ABD'nin hesaplarını ve Ankara'da yeni 'muhatap' arayışlarını değiştirdi. 5 Kasım'da Başbakan Erdoğan, Beyaz Saray'da Bush'un karşısına oturduğunda bambaşka bir siyasal tablo vardı arka planda. Darbe tehditlerini püskürtmüş, genel seçimlerde büyük bir başarı elde ederek iktidarını pekiştirmiş, cumhurbaşkanlığına partisinin adayını seçtirmiş bir Erdoğan. Bu tabloya bakan Amerikalılar, Ankara'da gelecek 5 yılda 'patron'un Erdoğan ve hükümeti olduğunu anlamakta zorlanmadılar. Muhatapları belliydi artık Ankara'da. Askerî bürokrasiden medet uman bazı Amerikalı ve Türk çevrelerle 'iş tutmanın' bir alemi yoktu artık.

Yıllar önce bir İsrail büyükelçisinin dediğini hatırlıyorum: 'Kamuoyunun veya siyasîlerin tutumu bizim için önemli değil; bizim muhatabımız TSK'. Gelecek dönemde, Türkiye'nin müttefiklerinin bu ülkede kiminle muhatap olacaklarını iyi anlamalarında fayda var.

İHSAN DAĞI
i.dagi@zaman.com.tr
08 Ocak 2008, Salı

AHLAR ÇİKSİN
09-01-2008, 02:02
....'Yapı'nın 'yapısal' sorunu ..............
.............................İnşaat ...........
Ekonominin lokomotif sektörlerinden biri. Doğrudan 1,5 milyon insan bu sektörden ekmek yiyor. 200'e yakın sektörü, yüzlerce meslek erbabını ilgilendirdiği gibi 25 bine yakın malın üretimini etkiliyor. Çimentodan demire, kamyondan elektrik düğmesine kadar.
Çalkantılarla geçen 1990'lı yıllar ve 2000'li yılların başları, inşaat sektörünün kâbusu oldu. Ya çok küçük oranlı büyümeler kaydetti ya da küçüldü. 2003'ten itibaren sağlanan ekonomik ve siyasî istikrar, işlerin iyiye doğru gitmesini sağladı. Emlak piyasası canlandı, fiyatlar yükselişe geçti, kârlılık arttı. Bu gelişmeyle birlikte sektör, 2004'te büyümeye başladı, 2005'te yüzde 21,5'lik büyüme ile rekor kırdı.

Yapı-Endüstri Merkezi (YEM) tarafından hazırlanan "Türk Yapı Sektörü Raporu 2007" dün kamuoyuna açıklandı. Raporda, inşaat sektörünün ekonomi içerisindeki yeri ve gelişimi, sektörün sorunları ele alınıyor. Rapordan öğrendiğimize göre, inşaat sektörünün 1997-2006 yıllarındaki kümülatif büyüme oranı, sadece yüzde 13,5. Oranın pozitif olmasını sağlayansa 2005 ve 2006 yılındaki yüksek oranlı büyüme. Aynı dönemde GSMH'deki gelişme hızı ise yüzde 34,4. Yani inşaat, ortalama büyümenin çok gerisinde kaldı.

Sektörün son dönemde bu kadar büyük büyüme rakamlarına ulaşması, istikrarla birlikte ekonomide görülen canlanma, artan yatırımlar, enflasyonun dizginlenmesi ve konut kredilerinin cazip hale gelmesi ile doğrudan alakalı.

Toplu Konut İdaresi'nin (TOKİ) giriştiği konut üretim hamlesi, belediyelerin kentsel dönüşüm projeleri ve diğer bazı altyapı çalışmaları yanında, özel sektörün hemen her alanda gerçekleştirdiği yatırımlar da sektöre ivme kazandırdı.

Sadece TOKİ'nin son 5 yılda inşa ettiği konut sayısı 283 bin. Bunun malî boyutu 11 milyar YTL, yaklaşık 10 milyar dolar. Devam eden projelerin bedeli ise 6 milyar YTL civarında.

Yurtdışında da önemli projelere imza atan inşaat sektörü, son birkaç yılda rekorlara imza atmakla birlikte, bugünlerde durgunluk belirtisi gösteriyor. Yılın üçüncü çeyreğindeki büyüme oranı yüzde 5,4. Bu, ciddi bir ivme kaybı. Son çeyreğin ne çıkacağı merakla bekleniyor.

Bu durum, hızla büyüyen sektörün kendisine ve çevresine bir göz atmasını, temel sorunlara odaklanmasını da mecbur kılıyor. Aslında sektörün pek çok sorunu var. En başta da plansız ve kaçak yapılaşma, kalitesiz üretim geliyor.

Hazırladıkları son raporda, Yapı-Endüstri Merkezi Yönetim Kurulu Başkanı Doğan Hasol, sektörün sorunlarını şöyle sıralıyor:

Plansız ve yanlış yapılaşma,
Şehircilik ve mimarlık politikası yoksunluğu,
Kaçak yapılaşma,
Mevcut çürük yapı stoku,
Doğru işlerlik kazanamayan kamu ihale düzeni,
Bozuk müteahhitlik sistemi,
Plansız, yanlış belediye yatırımları savurganlığı,
Meslek adamlarının ve yardımcı kadroların yetersiz eğitimi,
Yabancı meslek adamlarına, karşılıklılık ilkesi gözetilmeksizin tanınan Türkiye'de proje yapma hakları,
Yapı ve malzeme üretiminde kayıt dışılık ve haksız rekabet.
Şu an sektördeki yavaşlamanın en önemli sebebi, 2006 ortasında bizi de vuran küresel malî dalgalanma ve devam eden etkileri. Fakat bahsi geçen ve bazılarına el atılmaya başlanmış sorunlarsa, her halükârda sektörün sağlıklı, verimli ve ekonomik gelişmesini engelleyen, büyümeden istenilen faydanın elde edilememesine yol açan konular.

Bir binaya kalitesiz sıva veya boya vurup ertesi yıl yenilemek zorunda kalmak ya da bugün dökülen asfaltın yerine bir yıl sonra yenisini dökmek, kâğıt üzerinde üretim artışı ve büyümeye katkı gibi görünse de, aslında kaynak israfından, enerji kaybından başka bir şey değil. Hem kamu, hem özel sektör için. Örnekleri çoğaltmak mümkün...

KADİR DİKBAŞ
k.dikbas@zaman.com.tr
08 Ocak 2008, Salı

AHLAR ÇİKSİN
11-01-2008, 11:58
HAFTANIN MAKALESİ !

HİCRET...


Elimin içine soğuğunu akıtan kurşundan bir kalem var…Ağlıyor…ve defterin içine akıtıyor gözlerindeki nemi.
Keşke diyor, böyle nem akıttığım gibi, Peygambere atılan taşlara siper etseydim kendimi.
Elimde ağlayan bir kalem, keşke diyor bir müşrikten dökülen kötü sözlere, dökseydim içimi…
Elimde ağlayan bir kalem keşke diyor, Hz.Muhammed’in(s.a.v) Mekke’ye vedasından önce, Hz.Ali’ye bıraktığı emanetler içerisinde, bir garip gözyaşı akıtsaydım…
Yazsaydım…Ya Muhammed (s.a.v), bırakma Mekke’yi…Ya Muhammed (s.a.v) gülüşünden mahrum bırakma merhamet iklimini…
Mekke’de hurma ağaçlarının gözlerinden aktı şefkatinin şerbetine bulanmış gözyaşları…Bir yağmur yağacaktı belki, çocuklar kumdan arabalarının arkasında, senin ayak izlerini taşıyacaklardı. Mekkenin yetimleri asıl sen gidince yetim kaldı.
Bir çocuğa sorsan belki ağlamaktan konuşamayacaktı, sen onların başını okşadığında rüzgar duana tutunup güneşe sarınacaktı.
Mekke sokakaları sordular sanki, Ya Muhammed (s.a.v) Cennetin sokağına varacak olan ayaklarını, bir daha bağrımıza basamayacakmıyız.
Ya Muhammed(s.a.v), Ebubekir’le beraber gelirken sen, üzerimizde duran şükür secdesine kapanmış taşların gözyaşlarına karışamayacakmıyız bi daha.
Yetimliğine ağlayan şu gözyaşlarıda, şimdi gözyaşı döküyor…soruyorlar; Mehammed nereye gidiyor…
O gece Hz.Ali ve Hz.Ebubekir biliyor gerçeği. Müşrikler kumların üzerinde Muhammed’in kanını akıtmayı düşünürken, Hz.Ali vardı Muhammed’in yanında.
Cebrail dedi: Ya Muhammed(s.a.v) bu gece yatağında uyuma.
Hz.Ali girdi Muhammed’in cennet döşeli yatağına, Mekke’nin gecesi ağlıyor ve ağlayarak daha çok karanlığa gizleniyor, bütün müşriklerin gözlerine iniyor gece, iniyor ki göremesin müşrikler Allah’ın Rasülünü.
Hz.Muhammed(s.av) ve Hz.Ebubekir sığındılar Sevr mağarasının kalbine.
Sevr heyecanlı…bir Peygamber var içinde. Servin kalbi çarpmakta ve Peygamberi saklayacak kuşların kanat sesleri içinde yankılanmakta . Güvercinler kanatlarını Peygamberin merhameti gibi içine aldılar.
Ve yuva kurdular bir dua gamzesi gibi kondular Sevr mağarasının yanağına, örümcekler ağlarını nurdan bir iplikle ördüler Sevr mağarasının yüzüne. Sevr mağarası sevinçten ağlar gibi sanki, çünki içinde bir Peygamberi saklamakta, ve Ebubekir’in saçlarına akmakta, Sevr mağarasının sevinç gözyaşları.
Müşrikler Sevr mağarasının önüne geldiklerinde, müşriklerin acımasızlığına nurdan bir ağ ördü örümcekler.
Ve bilselerdi Muhammed’i bir daha göremeyecekler, yollarını değiştirip acımasızlığın kılıcını Sevr mağarasına çekmekten vazgeçecekler…
Müşrikler gitti servin önünden, kuşlar alınlarını yeni kaldırdı şükür secdesinden.
Hz.Muhammed Ebubekir’le çıktı servin kalbinden. Örümcekler dediler..Ağımızı bir daha mübarek ellerin delsin. Kuşlar dediler,ya Muhammed, senin kalbin gibi çırpalım kanatlarımızı ve Medine’ye gitki dinsin seni bekleyenlerin kalbindeki sızı.
Kumlar Peygamberin ayakları altında ezilmek için, birbirlerini ezdiler.Hz. Muhammed geliyordu, bunu tane tane sezdiler, Medineliler Hz.Muhammed’i(s.a.v) beklediler hurma ağaçlarının gölgesinde ve duydular ki Hz.Muhammed Kuba’da ve öğrendiler ki Hz.Muhammed (s.a.v) Kuba’da bir mescid yaptırmış, alnındaki nur damlarlı dökülmüş Kubanın topraklarına ve ilk Cuma namazı , ilk tekbirler, ilk şükürler, duaların arasından yeşeren ilk şükür tohumları Kuba’nın bağrında. Kuba ağlıyor ve çağırıyor, gelin eyy inananlar Hz.Muhammed (s.a.v) burada, Ebubekir burada… tekbirler müşriklerin mühürlenmiş kulaklarında patlıyor. Allahuekber diyor Peygamberin eline dokunan Kubanın duvarları, Allahuekber…
Medinenin ağaçları gözyaşları içinde, Medine’nin kumları ayakta, Hz.muhammed(s.a.v) Hz Ebubekir’in yanında.Hz.Muhammed geliyor meleklerin kucağında, Medine günlerdir bekliyor geliyor kalk Medine Hz.muhammed(s.a.v) sana geliyor…Çocuklar indiler develerin üzerinden, koştular damlara, develer süpürdüler eğilerek Peygamberin ayak bastığı Medine topraklarını, kadınların dilinden dökülen şiir sanki Peygambere dökülen nurdan bir nehir,
…Ay doğdu üzerimize veda tepelerinden….
…Allahümme salli ala seyyidina Muhammed’in ve ala ali Muhammed…


Umut Fm…

hicretin ANLATIMINI DİNLEYEBİLİRSİNİZ; http://www.***********/izle.php?id=2678

AHLAR ÇİKSİN
12-01-2008, 08:44
Hicri Yılbaşı Tebriği

------

Selamun Aleykum Değerli Üyelerimiz;

Bizleri, kan ve gözyaşının sona erdiği............

.................... bütün İslam aleminin ..................

..........................birlik ve beraberlik içinde birbirine kenetlendiği ...........

........................................zamanlara eriştirmesini ...................

.......................yüce Mevladan niyaz eder........................

....................... yeni Hicri yılınızı tebrik ederim.............................:thumbsup:

dentist80
12-01-2008, 11:35
üstat sagyo hakkında yorum alabilirmiyim

AHLAR ÇİKSİN
18-01-2008, 18:16
üstat sagyo hakkında yorum alabilirmiyim

artık iyi olmalı....ülkem gibi.........

AHLAR ÇİKSİN
18-01-2008, 18:23
....................Övülmeyi sevmek ve istemek kalbî bir hastalıktır ........
kalb balansını ayarlayabilme gayretinde olmak

İnsanın gönül dünyasını yavaş yavaş harap eden, manevi melekelerini birer birer öldüren hastalıklardan biri de övülmeyi sevmek ve her fırsatta methedilmeyi istemektir.

Hep üstün sıfatlarla anılmak, medh ü senâlarla yâd edilmek ve sürekli iyilikler, meziyetler ve başarılarla nazara verilmek arzusu, tedavisi zor bir kalb marazıdır. Müminler arasında da hakkında methiyeler yazılmasını ve övgüler sıralanmasını dileyen insanlar olabilir; fakat, kibir, gurur ve bencillikten kaynaklanan methedilme isteği daha çok müşriklerde ve münafıklarda görülen bir ruh hastalığıdır.
İmanın tadını alamamış kimseler, sadece yaptıklarıyla ve sahip oldukları bir kısım vasıflarla değil, yapmadıkları işlerle ve hiçbir katkıda bulunmadıkları başarılarla da övülmeyi, hiç layık olmadıkları güzel sıfatlarla da vasfedilmeyi arzularlar. Nitekim, Kur'an-ı Kerim böylelerini bekleyen acı sonu hatırlatma sadedinde -meâlen- şöyle buyurmuştur: "Zannetme ki, yaptıklarından ötürü sevinip şımaran, yapmadıkları işlerden dolayı da övülmek isteyen kimseler -evet, sanma ki onlar- azaptan yakayı kurtaracaklar! Onlara hem de can yakıcı bir azap vardır." (Âl-i İmran, 3/188)

Tefsircilere göre, bu ayet-i kerimeyle o zamanki Ehl-i kitap bilginleri ve münafıklar kastedilmektedir. Zira, bu ayetin sebeb-i nüzulüyle alakalı olarak şu iki hadise rivayet edilmektedir:

Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bir defasında Ehl-i Kitab'ın önde gelenlerine kendi dinleriyle alakalı bir hususu sormuştu. Onlar, hakikatin bilinmesini kendi aleyhlerinde saydıklarından gerçeği gizleyip yalan yanlış bazı şeyler söylemişlerdi. Yaptıkları bu iş çok hoşlarına gitmişti; üstelik verdikleri bu yanlış bilgiden ötürü bir de teşekkür beklemişlerdi. Söz konusu beyan-ı ilahî işte o sözde alimlerin içyüzlerini ortaya koymaktadır.

Diğer taraftan, Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) cihada çıktığında bazı münafıklar değişik bahanelerle Müslümanlardan ayrılır ve geride kalırlardı. Şayet Müslümanlar yenilecek olurlarsa, onlar savaşa katılmadıkları için çok sevinir, insanlar arasında kibirle, gururla dolaşır ve akıllılık, ileri görüşlülük taslarlardı. Eğer, müminler galip gelip ganimetler elde ederek dönerlerse, o zaman da geride durarak orada yapılması gereken işleri üzerine aldıklarını, ayrı kalmış olsalar bile kalblerinin hep cihad meydanında, arkadaşlarının yanında bulunduğunu ve dualarıyla onları desteklediklerini iddia edip zaferden kendilerine de pay çıkarır ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi, takdir edilmeyi, mükafat görmeyi beklerlerdi. İşte, ayet-i kerime yaptıklarından ötürü sevinip şımaran ve yapmadıkları işlerden dolayı bile övülmekten hoşlanan bu münafıkları açığa vurmaktadır.

En tipik narsistler

Bu açıdan denebilir ki; üzerinde durduğumuz ayet-i kerime, hem insanlara emrettiklerini kendisi uygulamadığı ve dine-diyanete özde bağlı olmadığı halde çok dindar, çok hâlis ve çok müttaki görünen, bu görüntüsünden ve yalan-yanlış bilgilerinden dolayı da takdir edilip övülmeyi bekleyen ehl-i kitap bilginlerini, hem akide ve düşüncelerinde inkârcı olmasına rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergileyen, her zaman duruma göre hareket edip sürekli ikiyüzlü davranan ve her zeminde ayrı bir hal ortaya koyarak hüsn-ü kabul ve kâr payı arayan riyakâr ve münafıkları, hem de iman kalbinde oturaklaşmadığından Cenâb-ı Allah'ın takdirini ve ahiret semerelerini yeterli bulmayan, insanların övgülerini ve dünyevî lezzetleri de arzulayan bazı Müslümanları tehdit etmektedir. Evet, bu âyet, müşrikler ve münafıklar sebebiyle inmiş olsa da, başkaları tarafından methedilmeyi bir fazilet sayan, bu küfür ve nifak sıfatından uzak duramayan ve gurur, kibir, ucub gibi öldürücü virüslerden kurtulamayan Müslümanlarla da alâkalıdır.

Haddizatında, yapıp ettikleriyle gururlanıp şımaran, yapmadıklarını bile yapmış gibi gösterip övünen ve onlarla övülmekten hoşlanan kimselerdeki ruh sefaletinin sebepleri hep aynı hususlardır. Onlar, dinin esaslarından habersiz, mütemerrid nefs-i emmârenin güdümünde, şöhretperestliğe müptela ve bohemce yaşamaya meyilli kimselerdir. Bu zelil insanların çoğu, üstün sıfatlarla yaratılmış olduklarına inanır, kendilerini farklı görüp gösterir ve çevrelerine birer misyon adamı olduklarını empoze etmeye çalışırlar. Pöhpöhe açık ve alkışa teşne bu tiplerin sapık hislerine, aldanmış yandaşlarının iddiaları da eklenince ortaya en tipik narsistler çıkar.

Peygamberâne tevazu

Oysa, hakiki müminin en belirgin özelliği tevazu ve mahviyettir. İnanan bir insan Hak karşısında gerçek yerinin şuurundadır ve kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul eder. O, kendinde zâtî hiçbir kıymet görmez; hatta ilahî inâyetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa halkın en şerlisi derekesine düşeceğinden korkar. Dolayısıyla da, methedilmekten hiç hoşlanmaz, övülmekten memnun olmaz. Birisi ona ithafen Firdevsî'nin destanı gibi bir destan yazsa ya da okusa, onu bile duymazlıktan gelir veya hiç üzerine almaz. Benlik hesabına içinde beliren büyük-küçük her çeşit dahilî kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma çabası gösterir. Hele lehte de olsa mübalağalı sözleri hiç sevmez; onları büyük birer iddia ve zımnî yalan kabul eder.

Takdir, tebcil ve övgüler karşısında mümince tavır mahviyettir; "Allah'ım hakkımda söylenen bu sözleri dua olarak kabul buyur; bunları benim için gurur ve kibir sebebi kılma ve beni nefsimle baş başa bırakıp ayağımı kaydırma!" diyerek hemen bütün medh ü senâların asıl sahibi Mevlâ-yı Müteal'e sığınmaktır. Evet, takdir beklememek ve övülmeyi hiç istememek bir seviye meselesidir; bazı müminler de yer yer ve zaman zaman yaptıkları ameller ile başkalarının takdirlerini bekleyebilirler. Ne var ki, medh ü senâlar karşısında kalb balansını ayarlayabilme gayretinde olmak bütün müminler için bir vazifedir. Aksi halde, insan nefsine uyar ve kendini şımarıklığa, gaflete salarsa, tebrik ve takdirler onun ayağını kaydırabilir.


ÖZETLE

1- Hep üstün sıfatlarla anılmak, medh ü senâlarla yâd edilmek ve sürekli iyilikler, meziyetler ve başarılarla nazara verilmek arzusu tedavisi zor bir kalb hastalığıdır.

2- Hakiki mümin tevazu ve mahviyet sahibidir. İnanan bir insan Hak karşısında gerçek yerinin şuurundadır ve kendini insanlardan bir insan kabul eder.

3- Medh ü senâlar karşısında kalb balansını ayarlayabilme gayretinde olmak bütün müminler için bir vazifedir. Aksi halde ayaklar kayabilir.


18 Ocak 2008, Cuma

AHLAR ÇİKSİN
20-01-2008, 11:40
HAFTANIN MAKALESİ !

.............Çok ayıp Ali Kırca! .........



Sen ki bir gizli kamera kurbanısın, şimdi onu, bayanlara karşı kullanman çok ayıp! Üstelik o bayanlar, senin gizli kamera kurbanı olduğun şartlarla kıyas edilemeyecek derecede masum ortamlarda bulunuyorlar. Başörtülü bir sağlık görevlisi. Evet bir kamu kurumu olan hastanede...

Evet, bilinen kıstaslarla yasaklanmış alandalar. Ama sonunda sağlık hizmeti veriyorlar. Ve sen, "bayan" muhabirlerini görevlendirip, "bayan sağlık görevlileri"nin peşine takıyorsun. Bu bayan sağlık görevlilerinin, görevleriyle ilgili bir kusurları var mı? Bir bilgi engeli, bir tecrübe engeli, bir hizmet kusuru var mı? Yok. Kusurları kıyafetleri...

Kıyafetleri kirli mi, paslı mı, sağlık hizmeti için engel mi? Hayır. Peki, bu bayan sağlık görevlilerinin giysileri, hastaların tepkisine yol açıyor mu? Hastalar, "Ben bunların giysilerinden dolayı ayrımcılığa uğradığımı düşünüyorum, ben illa da başı örtüsüz bir sağlık görevlisi isterim" gibi bir tepki mi vermişler? O da yok. Ama yasak giysiler içinde bu sağlık personeli.

Sırf dini bir görev gereği takıldıkları için yasaklanmış olan giysiler içinde. Hizmet veriyorlar. İğne yapıyorlar. Tansiyon ölçüyorlar. Tahlil yapıyorlar. Bir çocuğun başını okşuyor ya da bir hastaya moral veriyorlar. Kadın erkek ayrımı yapmadan hasta muayene ediyorlar, gerekli tedaviyi uyguluyorlar. Yani sağlık taşıyorlar. Ve sizin muhabirleriniz, bu kıyafetle neden sağlık hizmeti veriyorsunuz, diye sorguya çekmeye kalkışıyor. Bir zağar gibi avının peşine düşüp kovalıyor hastane koridorlarında.

Bu görüntüleri daha baştan izlerken utanmadınız mı? Kendinizi bir Gestapo şefi rolünde görmediniz mi? "Bu kadarı fazla, bu kadarı işkence, bu kadarı insanlık dışı" sözcükleri dökülmedi mi dilinizden? "Sağlık hizmeti içinde başörtülü olsa ne olur, başı açık olsa ne olur" gibi minik bir şüphe bile geçmedi mi?

"Bunlar yüz kızartıcı bir faaliyetin içinde mi?" diye sormadınız mı? Evet, o bayan sağlık personelini suçluluk psikolojisi içine sürüklediniz, yıllardan beri oluşturulan ve artık terör niteliği kazanan resmi tavırların da katkısıyla bunu başardınız, onun için mikrofonlardan kaçmaya mecbur ettiniz, kabul edelim ki muhabirleriniz bunda başarılılar, ama sizin içinizden azıcık sorgulama hissi geçmedi mi? Sizin yönetiminizdeki basın emekçileri, ustalarından böyle bir medya ahlakı edindikleri için mutlu musunuz?

Bu zehir hafiyelikler çok mu hoşunuza gidiyor? Bir gün bir okulun bodrumunda namaz kılan öğrenci yakalamak, bir gün bir ana okulunda başörtülü öğretmen yakalamak, bir gün yaygın eğitimde diploma alan başörtülü bir anne yakalamak ve bir gün sizin yaptığınız gibi, hastane koridorunda başörtülü bir hemşire ya da laborant yakalamak!

Bu medya ahlakı (!) içinde yer kapmak zevk mi veriyor size? Bu tavırların içinde bir tür medya terminatörü rolü gözlemediniz mi bugüne kadar? Yasakları neden bu kadar kutsuyorsunuz sayın Kırca? Gerçekten bu başörtüsü yasağını kutsanacak bir yasak gibi mi görüyorsunuz? Devlet, neden sizin için bu yasakçı tavrı ile önem kazanıyor sayın Kırca?

ATV’de bir "Siyaset Meydanı" programınıza katıldım. Yakından tanışınca sizinle ilgili yargılarımı tashih etme eğilimi doğdu içimde... "İletişime açık, insan yanı bulunan bir sima" gibi gördüm orada sizi. Ama şu role ne demeli sayın Kırca? Alın bir kere daha seyredin kendinizi. İçinizdeki ar damarını bir kere daha yoklayın. Ve lütfen sizinle ilgili yargılarımı tashih yönündeki hüsnü zannımı boşa çıkarmayın.

Bu günler geçer gider. Ama insanların zihninde, kirli bir gazeteciliğin içinde rol almış siluetler kalır. Son bir şey: O muhabirlerinizin peşinde bir suçlu kovalar gibi koştuğu bayan sağlık personeli belki de evinin geçimine katkıda bulunmaya çalışan bir anneydi, ne götürdünüz onların evine, çocuklarının dünyasına, bir düşünsenize...

Böyle şeyler için yüreğe gerek yok mu yoksa? İyi yayınlar dilerim gizli kameralı arkadaş!


Ahmet TAŞGETİREN -

AHLAR ÇİKSİN
21-01-2008, 14:41
..........ABD'de 'ekonomi oyunları' ..........
.İBRAHİM ÖZTÜRK
i.ozturk@zaman.com.tr ......

Alınan tedbirlere rağmen mevcut krizin, en azından Bush gidene kadar devam edeceği anlaşılıyor. Tehdidi işe yarayan ve ipin ucunu ele geçiren piyasalarda ABD Merkez Bankası FED devre dışı kalırken, sendeleyen Bush hükümetinden taviz üstüne taviz kopartılıyor.
ABD'nin finansal piyasaları kimin elinde ve af edersiniz neden Bush için sifonu çekiyorlar? Bir soru daha, Bush sizce neden bir haftadan beri Arap ülkelerinde adeta çöl bedevisi kesildi?

Aslında -diğerlerine ilaveten- bu son açıklanan 145 milyar dolarlık kurtarma paketi, ABD'nin piyasa ekonomisi argümanının üzerine kalın bir şal örtüyor. Tam bir vahşi kapitalizm: Zamanında denetleme, isteyen istediği gibi dünyayı sağsın, sonra kriz 'ne halin varsa gör' denilemeyecek kadar derinleşince müdahale et, kötü yönetenleri ödüllendir. 'Çürümeyi ödüllendirmek' anlamında bir ahlaki sorun (moral hazard).

Burada bizi ilgilendiren husus, ABD'den kaynaklanan sıkıntının dünyayı 2008 yılında da meşgul edebileceği, devletlerin ve aktörlerin genel olarak 'büyümek' yerine mevcudu korumak üzere en üst düzeyde tedbirli davranacağıdır. Bu yazıda konunun sadece ABD kısmını açalım.

ABD'de enflasyon (yüzde 5,7) ve işsizlik (yüzde 5) son yılların en yüksek düzeyine çıkmış durumda. İkinci ve üçüncü çeyrek büyüme (yüzde 4,9) oranları bir hayli yüksek olsa da ipotekli konut kredisi sorununun reel ekonomiye sıçramasından korkuluyor. Katmerli bela olan stagflasyondan -aynı anda enflasyon ve durgunluğun bir arada görülmesi- korkuluyor. (1970'lerin petrol şokunda bu büyük sıkıntı yaşanmış, dünya kapitalizminde kağıtlar yeniden karılmıştı. Benzer bir petrol şoku yaşanıyor.) ABD tek kutuplu bir dünya aşkına hegemon bir güç olarak 'lades' demiş durumda. Büyük bir risk.

Bu savaş ABD'den çok uzaklarda, rakip takımın kalesi önünde, Ortadoğu'da ve Avrasya'da verilmektedir. Rakipler ise ufak aktörleri ABD'nin ayaklarına dolayıp, fırsat buldukça kontratakla sonuca gitmeye çalışmakta. Yorulan ve maliyeti kabaran ABD ise, bozulan ekonomik dengelerle birlikte bunun faturasını kime nasıl keseceğini araştırıyor. Büyük satrançta konuyu yaymayalım ve dikkatimizi ABD'nin içiyle sınırlı tutalım.

Madem ufukta hem durgunluk hem de enflasyon var, o halde birini nispeten göze alıp, diğerini kontrol etmek gerçekçi. Elbette en kötüsü aktörlerin beklentilerinin bozulması ve ekonominin bir resesyona girmesidir. Bunu engellemek ve gerekirse bir miktar enflasyona katlanmak olgun bir kapitalist ekonomi için tercihe şayan olabilir.

Son aylarda izlenen piyasaya bol likidite sürülmesi ve faiz oranlarının oldukça hızlı düşürülmesi şeklindeki genişleyici para politikası, değeri hızla düşen dolar ve hâlâ verimlilik artışları benzer sanayileşmiş ülkelerin üzerinde olan ABD'nin dış dengesinde bir toparlanmaya yaramış olsa da, bunun ekonomide beklenen canlanmaya yetmeyeceği, öte yandan enflasyonist baskıları daha da körükleyeceğinden korkuluyor.

Bu sebeple şu aşamada devreye genişleyici maliye politikası giriyor. Açıklanan paketin toplam talebi canlı tutarak tüketim üzerinden ekonomiyi canlı tutma amacıyla kullanılacağının belirtilmesi tipik bir Keynezyen yaklaşımın devreye sokulduğunu gösteriyor.

ABD'nin durgunluk ihtimalinin önüne geçmek için bir arada takip edilen mali ve parasal genişlemenin enflasyonist baskısını kontrol altına almak, öncelikli olarak şu anda tavan yapmış durumda olan emtia, enerji ve petrol fiyatlarının düşmesine bağlı. Yaşanan enflasyon büyük oranda arz şokuna, yani temel girdi maliyetlerindeki büyük artışa dayanıyor.

Bunun için de spekülatif hareketlerin önlenmesi ile bu kaynaklara aşırı baskı yapan Asya ekonomilerinin büyümeyi biraz yavaşlatması gerekiyor. Esasen enflasyon ABD'ye ilaveten artık Çin ve AB'nin de gündeminde olduğundan bu katkı kısmen gelebilir. Tabii ulusal tasarrufların dibe çakıldığı, parasının değer kaybetmeye devam ettiği ABD'yi finanse edecek 'kader ortağı' aranıyor.

Zengin Arap despotları varlıklarını zaten bu rollerine borçlular, değil mi?


21 Ocak 2008, Pazartesi

AHLAR ÇİKSİN
23-01-2008, 20:00
HAFTANIN MAKALESİ !

.....................Kader düğmeye mi bastı? ..................

Tarihte bütün boyutlarıyla hayatı kuşatıcı ahenktar bir bütünlüğe sahip bulunmayan ve halkının zihni ve kalbiyle bütünleşememiş hiçbir sistem kalıcı olamamış, ayakta kalabildiği kısa sürelerde de komplolarla, cinayetlerle anılmaktan kurtulamamıştır.
Sözgelimi, tarihin en hızlı gelişmiş askerî hareketleriyle kurulan ve en geniş sahalara yayılan iki imparatorluğu olma özelliğindeki Moğol ve İskender İmparatorlukları, daha kurucularının hayatında bölünüp parçalanmış, ikincisi kısa sürede tarihe karışırken, ilki yayıldığı alanlarda, askerî yönden mağlûp ettiği İslâm dünyası içinde eriyip gitmiştir. Bir sistemin bütünlüğü ve kalıcılığı, yukarıda ifade edildiği gibi, insanıyla bütünleşmesine, özellikle insanî varlığın bütün boyutlarıyla hayatı ahenktar biçimde kuşatmasına bağlıdır. Meselâ, birkaç hafta önce DTP'nin kapatılıp kapatılmamasını tartışıyorduk ve çokları, "DTP'yi kapatmanın hukukî gerekçeleri olsa bile siyaseten doğru değildir" fikri üzerinde birleşiyordu. Bir yerde hukuk ile siyaset birbiriyle çelişiyorsa, orada sadece siyaseten yapılan da, sadece hukuken yapılan da kimseyi tatmin etmez ve kalıcı olmaz. Ancak fıtratla, yani yaratılış ya da varoluşun kanunlarıyla veya hikmetle bütünlük arz eden hukuk, adalet ve gücün birbirini tamamlayıcı ve destekleyici biçimde el ele verdiği bir sistemin hâkim olduğu yerde sistem ile halk, hukuk ile siyaset ve güç çatışmaz; komplolar ve karanlıkta kalmış siyasî cinayetler olmaz.

Türkiye'de temelleri itibarıyla en geç 1908'e dayanan hâkim sistem, sözünü ettiğimiz bütünlüğe sahip olamadığı, halkının zihniyle ve kalbiyle bütünleşemediği için midir ki, pek iddialı sloganlarına ve retoriğine rağmen kendisini halkı karşısında hiçbir zaman emniyette hissetmemekte, sürekli bir iç tehdit algılaması içinde yaşamakta, gerektiğinde sadece güce başvurarak halkını hep yönlendirme gereği duymakta, komplolarla, karanlık cinayetlerle, iç çatışmalar, isyanlar, anarşi ve terörle anılmaktan ve kendisiyle çelişmekten kurtulamamaktadır. Meselâ, şu son yaşadığımız başörtüsü hadisesinde, sistemin gereği olan kuvvetler ayrılığına, yargının yasamaya ne tür bir kanun yapıp yapamayacağını hatırlatma gibi bir yetkisinin bulunmamasına, yasama yetkisine sahip Meclis'in çıkardığı kanunların Anayasa'ya, yani sisteme uygunluğunu denetleyecek bir organın - Anayasa Mahkemesi - varlığına rağmen, hukukun en yüksek temsilcisi anayasal organların ortaya koydukları tavır ve ordunun müdahaleye çağrılması, iç çelişmeden ve sisteme bizzat onun sahiplerinin saygısızlığından başka neyle izah edilebilir?

Başörtüsü yasağının sistemin bizzat kendisi tarafından deklare edilen temel hususiyetleri açısından izah edilebilecek hiçbir yanı yoktur. O bakımdan, bazen başörtüsünün Kur'an'da olmadığı, bazen falan tarihten kalma ve o zamanki halkın falanca kesimi tarafından kullanıldığı, bazen de cins ayrımı manâsına geldiği gibi gülünç ve hakaretamiz iddialara başvurulabilmektedir. Bu iddialar, "Başörtüsü yasağını sürdürmek için Kur'an'a başvurmak lâikliğe aykırı değil mi? Erkeklerle kadınlar hep aynı mı giyiniyor? Anayasa'nın değiştirilemez maddeleri arasında yer alan ama buna rağmen uygulanmayan şapka giyme mecburiyeti ne anlama geliyor? Başörtüsünü Sümerlerde "fahişeler" takıyor idiyse, bugünkü modern "fahişeler"in çok büyük çoğunluğu başörtüsü takmıyor; buna ne diyeceksiniz?" türü sorulara sebep olmaz mı?

Başörtüsü yasağının daha önce bu sütunda üzerinde durduğumuz asıl sebeplerini tekrarlamaya gerek yok. Ama o, halka rağmen hâkimiyetlerini devam ettirmek isteyenler tarafından bir "çatışma cephesi" olarak kullanılmaktadır ve zaten yasaklanmasının sebeplerinden birisi de budur. Müsbet değerleri olmayanlar, ayakta kalabilmek için sürekli kavgaya, çatışmaya ve cepheler oluşturmaya ihtiyaç hissederler. Ama artık başörtüsü yasağını sürdürmede takınılan tavır ve artan şekilde Din'e ve dindarlığa hücum, tam bir zulüm halini almış bulunmaktadır. Kader'in dağarcığında zulümde ısrar edenleri sarsacak bir sarsıntı her zaman vardır ve belki de Kader, düğmeye basmış bulunmaktadır.

ALİ ÜNAL -ZAMAN

AHLAR ÇİKSİN
24-01-2008, 09:26
.........Krizden fırsat devşirmek .............

İBRAHİM ÖZTÜRK
i.ozturk@zaman.com.tr Ekonomi

ABD ekonomisi dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 20'sine hükmediyor. Üçüz açıklarına (tasarruf, bütçe ve cari açıkları) enflasyon ve işsizlik de ilave edildiğinde artık mevcut durumun sürdürülmesinin imkansızlığı ortaya çıkıyor.
Hem ABD hem de dünya ekonomisinde kâğıtlar karılıyor, mevcut düzenin mimarisinde revizyona gidileceği anlaşılıyor. ABD'nin hastalıklarını bu kadar görünür hale getirip, dünyayı değişime zorlayan olgu ise bize göre Çin. Bunu daha sonra tartışalım.

ABD genişleyici para politikası 'pansuman' tedavi yapmak istedi. Öyle anlaşılıyor ki, bunun artık yetmediğini ve hatta geç kalındığını düşünüp, resesyon korkusuyla şimdi de büyük bir genişleyici maliye politikasına sarıldılar. Zira para politikası enflasyonist olduğu gibi etkisi dolaylı olarak ve belli bir zaman aralığında ortaya çıkıyor. Aktörler para talebinde bulunsa bile, sıkıntılı bankalar kredi vermeyeceği için sistemin arz ayağı çalışmayabilir. Böyle olunca etkisi daha erken, doğrudan ve büyük olan maliye politikasını da devreye sokuyorlar. (İlacı hem ağızdan hem de damardan vermek gibi)
Sorun şu; piyasa ipleri eline geçirmiş, talepleri bitmiyor. Kimse ne istediğini de bilmiyor gibi. Doğrusu piyasalarda müthiş bir eşitsiz bilgi ve belirsizlik var. Bu yüzden en kötü senaryo satın alınıyor, strateji geliştirilemiyor. Hükümet tedbir alınca da "demek ki durum sandığımızdan da vahimmiş" algılaması kendi kendini besleyen bir efsaneye dönüşüyor. İşte bu endişeler altıncı his üzerinden "sürü psikolojisine" dönüşürse işler o zaman raydan çıkar.

Aslında bidayette "hiçbir şey yapmıyoruz, bedelini ödeyin" denilmesi ve piyasanın kendi kendine düzeltme yapmasını beklemek Amerika'nın "serbest piyasa" modeline (1980'lerin Birinci Nesil Washington mukavelesi) çok daha yakışırdı. Ancak ABD'nin piyasa papazları "müdahaleciliğin erdemini" keşfediverdiler. Bize de kendi dilleriyle "good morning after supper" (öğleden sonra günaydın!) demek düşüyor.

Tabii serbest piyasa vurgusunun kontrolsüz hale geldiği ülkemizin bundan alacağı dersler var. Bunu da sonra tartışalım. Şimdi sürecin Türkiye üzerindeki etkisini anlamaya çalışalım. Zorunlu nedenlerle dünya ekonomisine entegre olmuşuz. Son altı senede bunun nimetlerinden de inanılmaz derecede istifade etmişiz. Şimdi küresel ortam bozulurken "ben oyundan çıkıyorum" demek her babayiğidin harcı bir rejim değişikliği değil. "Şunu bunu yapsaydık böyle olmazdı" ucuzculuğuna da son vermek lazım. Ne yapsak zaten sürecin parçası olacaktık. Sadece en az hasarla kurtarmaya bakılmalı.

Türkiye'de kur, faiz, borsa tek başına artık kriz unsuru değil. Ancak uzun süreli durgunluk ve enflasyonun kalıcı olarak başını kaldırması bizi tedirgin eder. İş bu aşamaya varmayacak gibi. Borsayı bırakalım düşsün. Sadece siz alet olmayın yeter. Baksanıza bono faizleri ve kurlar gayet sakin sayılır. "Keşke kurlar çıksa" deniliyordu ya. Üstelik "fırlamadan", yani istikrarlı çıkıyor. Bırakınız çıksın, keyfini çıkaralım. Döviz borcu olanlar tedbirini almıştır. Herkes durumun farkındaydı. Ekonomideki temel kırılganlık göstergeleri (kısa vadeli yükümlülükler ve gelirler dengesi, rezerv büyüklükleri vs.) son derece yerinde. (Bkz. İbrahim Öztürk, Zaman, 9 Ocak). Bankalarımız oldukça sağlam. Dünya sallanırken bir banka "ekstre garantisi ver, bedava kredi kullan" diye kampanya yapıyor. İşte Türkiye "farkı". ...ÜLKENE GÜVEN....
Kur ve faiz bir miktar çıkınca dış borçlanmanın maliyeti artar, bu arada ekonomi bir miktar yavaşlar, işsizlik biraz daha artar. Ancak bir süre sonra "Türkiye farkı" tekrar fark edilir, uzun vadeli sermaye girişleri/yatırımlar devam eder. Düşen petrol ve diğer başlıca emtia fiyatları ve çıkan kur nedeniyle sanayimizin rekabet gücü hızla artar, cari açık ve enflasyonumuz da düşmeye başlar. İşte dalgalı kur bu işe yarayacak. 2008 yılında iç piyasa odaklı büyümeye geçebilirsek, esnaf daha da rahatlayabilir. Yani kendi kendimize yapamadığımızı bu sefer piyasalar "başaracak" gibi.

Sabır, soğukkanlılık ve içeride istikrar anahtar terimler.

24 Ocak 2008, Perşembe

AHLAR ÇİKSİN
28-01-2008, 18:52
Haber bugün 2.165.696 kişi tarafından okundu.

............Türkiye 2016'da süper güç olacak ..........

ABD'nin saygın gazetesi New York Times'a göre 2016 yılında ABD, süper güç özelliğini kaybedecek, Türkiye süper güç olacak.

YIL 2016

Batı'da Avrupa Birliği, Doğu'da ise Çin dünyanın yeni parlayan yıldızları olacak. Türkiye, Avrupa'ya çok daha sıkı şekilde bağlanıp AB süpergücünün bir parçası haline gelecek. Iraklı Kürtler'in Bağımsız Kürdistan hayali ise gerçeğe dönüşecek. New York Times gazetesinin hafta sonları yayınladığı New York Times Magazine dergisi bu hafta kapak konusu olarak ABD'nin çöküşünü seçti. Başkan George Bush döneminde ABD'nin gücünün hiç olmadığı kadar azaldığını belirten dergi, 2016 yılına gelindiğinde süpergüç özelliğini de yitireceğini kaydetti. New York Times'a göre takvimler 2016 yılını gösterdiğinde dünyada şu değişiklikler yaşanacak:

* Barack Obama, Hillary Clinton ya da John McCain başkanlıklarının ikinci dönemini bitiriyor olacaklar. Ve Amerika dünyada her zamankinden çok daha güçsüz hale gelecek. Yıllar önce Irak'tan çekilmiş olan Amerikan askerlerinin tamamı bağımsız Kürdistan topraklarına konuşlanmış halde olacak.

* Afganistan'da NATO'nun verdiği mücadele başarıya ulaşacak. İran ise tüm tehditlere rağmen nükleer silahını yapacak ve nükleer ülkeler klübüne katılacak.
Rusya güç kaybedecek

* Doğuda Çin, Tayvan'ı topraklarına katacak denizlerdeki hakimiyetini her geçen gün artıracak.

* Avrupa Birliği 30'dan fazla üyesi, Kuzey Afrika, Hazar Denizi ve Rusya'dan gelen enerji yolları ve nükleer enerjisiyle önemli bir güç haline gelecek.

* Amerikan rüyasının yerini Avrupa rüyası alacak. Avrupa Birliği, uydu ülkeleri giderek daha fazla cezbetmeye başlayacak. Çin ise Doğu'da tüm ülkelerin çekim merkezi haline gelecek. Bu bölgede Amerika'nın dostu olan ülkeler Çin ile bir gerginlik yaşamak istemedikleri için Çin'e giderek daha fazla yakınlaşacaklar.

* Çin ve Rusya'nın liderliğinde Türki cumhuriyetlerin de katılımıyla Doğu'nun NATO'su kurulacak.

* Rusya ise süpergüç olma iddiasını her geçen yıl biraz daha yitirecek. Sebebi ise nüfusta yaşanan büyük düşüş. Yıl 2025'te Rusya, dev topraklarına rağmen Türkiye kadar nüfusa sahip olacak ve her yıl 500 bin vatandaşını kaybetmenin bedelini siyasi arenada güç kaybıyla ödeyecek.
...................................

Türkiye 2016'da süper güç olacak

TÜRKİYE ‘YENİ OSMANLI' POLİTİKASI İZLEYECEK

New York Times'a göre 2003 yılındaki tezkere reddi ile ABD-Türkiye ilişkileri kopma noktasına gelmişti. Şimdi AB'ye üye olmayı hedefleyen Türkiye, Amerika'nın sürekli olarak AB içinde kendi lehine lobi yapmasından rahatsız olacak ve ABD'den uzaklaşacak.

* Yeni Türk politikası, “Türk gururu” ve “agresif Neo-Osmanlıcılık” öğelerini içerecek. Eğer Avrupa, Türkiye'yi reddetmek yerine Türkiye'nin bu politikalarını silah olarak kullanırsa Suriye, Irak, İran gibi ülkelere istikrar getirmekte başarılı olabilir.

* Bu süreç içerisinde Türk mühendisleri Anadolu'ya köprüler, yollar ve tüneller inşa etmeyi sürdürecek. Türkiye, Arap dünyası ve Ortadoğu'daki etkisini hem askeri hem de ekonomik olarak artıracak. Türk tacirler Batı kadar Doğu'ya da bakmaya başlayacaklar.

* İstanbul'u gören biri, Türkiye AB üyesi olmasa da bu ülkenin ne kadar Batılı olduğunu anlayacak.

* Türk diasporasının her yıl ülkesine gönderdiği

* milyar dolar, her yıl bu ülkeye gelen 20 milyon turist ve 20 milyar dolarlık dış yatırım Türkiye'yi Avrupa süpergücünün bir parçası yapacak.
..................
.................

..................Türkiye 2016'da süper güç olacak .................

AHLAR ÇİKSİN
30-01-2008, 11:28
...işte hukuk budur......

.ANAYASA MAHKEMESI, ``TRAFIKTE MUHATABIN
YUZUNE KARSI KESILEN PARA CEZASININ KESIN OLDUGUNA`` ILISKIN KARAYOLLARI
TRAFIK KANUNU HUKMUNU, IDARENIN HER TURLU ISLEMININ YARGI DENETIMINE
TABI OLDUGU VE YASA KURALININ HUKUK DEVLETI VE HAK ARAMA OZGURLUGUYLE
BAGDASMADIGI GEREKCESIYLE IPTAL ETTI.
ANAYASA MAHKEMESI`NIN, KONYA 1. IDARE MAHKEMESI`NIN ACTIGI DAVADA,
KARAYOLLARI TRAFIK KANUNU`NUN 3493 SAYILI YASA ILE DEGISTIRILEN SOZ
KONUSU 115. MADDESININ SON FIKRASINI IPTAL GEREKCESI, RESMI GAZETE`NIN
BUGUNKU SAYISINDA YAYINLANDI.
GEREKCEDE, YASANIN PARA CEZALARININ ODENMESINI DUZENLEYEN 115.
MADDESINDE, TEBLIGATLA DUZENLENEN CEZALAR DISINDA MUHATABIN YUZUNE KARSI
KESILEN PARA CEZASININ KESIN OLDUGUNUN HUKME BAGLANDIGI ANIMSATILDI.
ANAYASA`NIN 2. MADDESINE GORE HUKUK DEVLETININ, INSAN HAKLARINA SAYGI
GOSTEREN, BU HAKLARI KORUYUCU ADALETLI BIR HUKUK DUZENI KURUP
SURDURMEKLE KENDISINI YUKUMLU SAYAN, BUTUN ETKINLIKLERINDE HUKUKA VE
ANAYASA`YA UYAN, ISLEM VE EYLEMLERI BAGIMSIZ YARGI DENETIMINE BAGLI OLAN
DEVLET ANLAMINA GELDIGI IFADE EDILEN GEREKCEDE, BUNUNLA DEVLETIN TUM
EYLEM VE ISLEMLERININ YARGI DENETIMINE BAGLI OLMASININ AMACLANDIGI
BELIRTILDI.
GEREKCEDE, YASA KURALIYLA, ANAYASA`NIN 36. MADDESINDE GUVENCE ALTINA
ALINAN HAK ARAMA OZGURLUGUNE ACIKCA MUDAHALE EDILDIGININ DE ALTI
CIZILEREK, ``YARGI DENETIMINI SINIRLAYAN ITIRAZ KONUSU KURALIN, HUKUK
DEVLETI ILKESI VE HAK ARAMA OZGURLUGUYLE ILE BAGDASTIGI SOYLENEMEZ``
DENILDI.
KURALIN, IDARENIN ISLEMLERININ YARGI DENETIMINE ACIK OLMASINI DUZENLEYEN
ANAYASA`NIN 125. MADDESINE DE AYKIRI OLDUGU ANLATILAN GEREKCEDE, SOYLE
DENILDI:
``KISILERIN YUZLERINE KARSI TRAFIK SUCLARINDAN DOLAYI CEZA TUTANAKLARI
ILE BELIRLENEN IDARI PARA CEZALARININ KESINLIGI IFADE EDILEREK, YARGI
YOLU KAPATILMAKTA, IDARENIN HUKUKA UYGUN OLMAYAN VE KISILERIN HAKLARINI
IHLAL EDEN DAVRANISLARININ OLMASI HALINDE, VERILEN IDARI YAPTIRIMA KARSI
BIR ITIRAZ HAKKI TANINMAMAKTADIR. BIREYLERIN IDARENIN FAALIYETLERINE
KARSI KORUNMASI, ADALETIN SAGLANMASI VE HUKUK DEVLETI ILKESININ GECERLI
OLABILMESI ICIN IDARENIN HER TURLU EYLEM VE ISLEMLERININ YARGI
DENETIMINE TABI OLMASI GEREKIRKEN, ITIRAZ KONUSU KURAL ILE IDARENIN
YAPMIS OLDUGU ISLEMLER YARGI DENETIMI DISINDA BIRAKILMAKTADIR.``


-AA-|

AHLAR ÇİKSİN
02-02-2008, 01:19
YABANCIYA AYRICALIK ANAYASA MAHKEMESİNE GİDİYOR

Ankara 3. Vergi Mahkemesi, yabancıya sıfır vergi uygulamasını Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırı buldu. Yasanın iptali hakkında nihayi kararı ise Anayasa Mahkemesi verecek

Mahkeme, Tüketici Dernekleri Federasyonu'nun (TÜDEF) 2006 yılında açtığı davada verdiği kararı TÜDEF'e tebliğ etti. TÜDEF'ten yapılan açıklamada, Ankara 3. Vergi Mahkemesi'nin kararında, yerli yatırımcıların ödediği faiz vergisinde yabancıların muaf tutulması yönündeki yasal düzenlemenin Anayasa'nın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesi ile 73. maddesindeki vergilendirme ilkelerine aykırı bulunduğu bildirildi.
Mahkeme'nin davayla ilgili kararı önümüzdeki hafta içinde Anayasa Mahkemesi'ne göndereceği bildirilen açıklamada, dar mükellefiyete tabi kişilere mufaiyet getiren söz konusu yasal düzenlemenin iptaline ilişkin nihai kararın ise Anayasa Mahkemesi tarafından verileceği kaydedildi.

Ali Çetin, " hükümet söz konusu 'velinimeti' yabancılar olunca 'babalar' gibi yine tüketicinin kesesinde 'bir hovardalık' yapıp yabancıların faiz gelirlerine sıfır vergi kıyağı çekmişti" dedi.

Çetin, her şeyden önce yabancılara aynı kazanç için sıfır, vatandaşlara ise yüzde 10 vergi uygulanmasının, vergi adaletine ve vergi ahlakına aykırı olduğunu ifade etti.

AHLAR ÇİKSİN
02-02-2008, 01:37
OLAN PİYASALAR BÜYÜR

JP Morgan, ABD ekonomisinde resesyon yaşansa bile bu yıl gelişmekte olan piyasaların yüzde 5 büyüyeceğini öngörüyor





JP Morgan, ABD ekonomisinde resesyon yaşansa bile bu yıl gelişmekte olan piyasaların yüzde 5 büyüyeceğini öngörüyor.
Çin'in global ekonomide artan rolü ile birlikte gelişmekte olan ülkelerin ABD ekonomisi ile korelasyonunu geçmeye göre azaldığını ifade eden JP Morgan, ayrıca bu ülkelerin dış borçlanmalarını azalmaya devam ettiğini, 2007 yılında sadece 36 milyar dolar tutarında yurtdışına tahvil ihraç ettiklerini vurguladı. Bunun yerine gelişmekte olan piyasalarda yerel tahvil piyasalarının ve şirket borçlanma kağıtları piyasalarının gelişme gösterdiğine dikkat çeken JP Morgan, gelişmekte olan piyasa şirket borçlanma kağıdı ihraçlarının 2007 yılında 150 milyar dolara çıktığını belirtti.

szyhb
02-02-2008, 11:48
Ocak ayı sonlarına kadar hisseler tam kıvamlarını vede diplerini, tabanlarını sağlamlaştıracaklar ve çıkış için mevzilerini alacaklar..İMKB de şubat ayı ve sonrasında çıkış görebileceğiz artık.. Benden söylemesi dostlar………

DEMİŞTİM dostlar, ben bile çok bilmediğim halde yavaş yavaş 6.hissimiz kuvvetleniyor galiba...Önümüzdeki en az 1,5 ay iyiyiz iyi...Belkide kağıtlar tavan tavan gider,Brezilyaya yetişiriz..

szyhb
02-02-2008, 11:51
Ocak ayı sonlarına kadar hisseler tam kıvamlarını vede diplerini, tabanlarını sağlamlaştıracaklar ve çıkış için mevzilerini alacaklar..İMKB de şubat ayı ve sonrasında çıkış görebileceğiz artık.. Benden söylemesi dostlar………

DEMİŞTİM dostlar, ben bile çok bilmediğim halde yavaş yavaş 6.hissimiz kuvvetleniyor galiba...Önümüzdeki en az 1,5 ay iyiyiz iyi...Belkide kağıtlar tavan tavan gider,Brezilyaya yetişiriz..


bir de vergi sıfırlanırsa yerlide süper oluruz

AHLAR ÇİKSİN
03-02-2008, 12:42
bir de vergi sıfırlanırsa yerlide süper oluruz


bir de vergi sıfırlanırsa yerlide süper oluruz

..evet .Öyle olmalı.............

...............HAFTANIN MAKALESİ !

....................." Aydınların muhafazakarlığı " ...............


Türkiye'de ve İslam dünyasının genelinde hiç gündemden düşmeyen maddelerden biri "aydınlar" konusudur. Filhakika bu konunun tartışılmaya değer olduğunu kabul etmeliyiz. Çünkü emredici politikalar ve taşıyıcı araçlarla Batılı hakim kültür içinde yer almaya icbar edilen Batı-dışı toplumların birinci derecedeki sorunları, kendileri ile kendilerine yabancılaşmış aydınlar arasında varolan çatışmadır. Bu çatışma son bulmadıkça, halk kitleleri aydınların temsil ettiği kültürü "öldürücü", aydınlar ise inatla tarihsel geleneğine ve kültürüne sarılan halkın kültürünü "ölü" görmeye devam edecektir.

Dr. Ali Şeriati, "Kültür ve İdeoloji Etrafında Konuşmalar" adlı kitabında bilgi sosyolojisi açısından toplumları bir piramide benzetebileceğimizi söyler. Piramidin asıl tabanında geniş halk kitleleri yer alır. Piramidin ikinci basamağında aydınlar var, tepesinde ise sayıları oldukça az olan "yıldızlar" oturmaktadır.

20. yüzyılda yaşadığının (vefatı 1977); Müslüman, doğulu ve İranlı olduğunun bilincinde olduğunu söyleyen Şeriati'ye göre, -kişi kendi dini, tarihi, coğrafi ve zamana ait doğru bir bilinç taşımadıkça Batı ile de sahih temas kurmaz- hangi çağda olursa olsun halk kitleleri aynıdır ve çoğunlukla birbirine benzer. Hatta Avrupa tarihi için de durum aynıdır. Nitekim bugün de Vatikan'a gitseniz, orada soğuk, yağmur, çamur ve kar dinlemeden pencereye çıkacak Papa'nın kolunu görmek için bekleşen yüzlerce insan bulursunuz. Bu insanlar için Papa'nın vücudunun bir yerini görmek sonsuz bir mutluluk kaynağıdır, Papa'yı görmekle sene boyunca işlerinin iyiye gideceğine inanırlar. Avrupalı insan Orta Çağ'da da aynı şeyi yapıyor, aynı duygu ve düşünceleri taşıyordu.

Piramidin ikinci basamağında yer alan aydınların ise durumu biraz daha farklıdır. Genelde aynı çağı yaşayan ve ortak değerleri paylaşan aydınlar yaygın kanaatin aksine "muhafazakar"dırlar; geçmiş çağlardan, bir önceki dönemden devraldıkları düşünce ve inançları var güçleriyle savunur, bunları halka götürmeye ve benimsetmeye çalışırlar. Aydınların kendi aralarında ilerici- gerici, muhafazakar- liberal veya ateist- Marksist gibi fraksiyonlara ayrılmaları, onların bilgi sosyolojisi açısından işgal ettikleri konumlarını değiştirmez. Aydınların temel görevi, geçmiş dönemden tevarüs ettikleri düşünce ve ideolojileri savunmak, kendi zamanlarına taşımaktır. Konumlarını bu sayede kazandıklarından geçmiş zamana ait ideolojilere, düşünce ve yaklaşımlara sımsıkı sarılma lüzumunu hissederler. Aydınlar bu muhafazakar tutum ve duruşlarından dolayı kendi çağlarını eleştiremezler, sorgulayamazlar. Aydınların muhalefeti sistem-içi kavgadan, şu veya bu sınıf ya da çıkar grubu adına iktidar mücadelesinden ibarettir. Başka bir kavgaya güçleri yok. Çünkü eleştiri bizatihi entelektüel ve ruhsal bir cesarettir. Bir insanın yaşadığı çağı sorgulaması ve eleştirme gücünü gösterebilmesi için. "yıldız" olması gerekir.

Zirvelerden dünyaya bakamayan nasıl her tarafı iyi görebilir ki!. Yıldız olmak ise herkese nasip olmaz. Toplum piramidinin en üst kısmında, yani tepesinde yer alanlar ise yıldızlardır. Yıldızların belirgin özellikleri, çağlarında varolan hakim düşüncelerle yetinmeyip yeni arayışlar içinde olmalarıdır.

Şeriati'ye göre yüzyılımızın (20. yüzyıl) yıldızları şunlardır: E. Ionesco, Rene Guenon, Alex Carrel, Franz Fanon, J.Paul Sartre, Prof. Chandel, Albert Einstein, Max Planck, T.S.Eliot, Heidegger, Jaspers. İslam dünyasında ise, Ömer Mevlüd, Katip Yasin, Ömer Uzgan vb. Bunlar kendi semalarında birer yıldızdır. Biz bu listeye başta merhum Şeraiti olmak üzere, Seyyid Kutup, Mevdudi, Muhammed İkbal, Bediuzzaman, Mehmet Akif, S.Hüseyin Nasr, Malik Binnebi, İsmail R.Faruki, Nakib el-Attas, Perviz Manzur, Roger Garaudy gibilerini ekleyebiliriz...

AHLAR ÇİKSİN
07-02-2008, 10:07
Dışarıda sıkışma hali devam ettikçe ipler piyasaların eline geçiyor. Umarım yıllardır rekor kâr açıklayan kapitalizmin bu aç gözlü finans devleri, bir miktar zararı sineye çeker ve artık şantaja son verir.
Zira bir defa piyasalarda olumsuzluk senaryosu satın alınmaya başladığında bunu durdurmak kimsenin elinde olmaz. Kapitalizmin yumuşak karnı tam da burası. Nitekim şirketler likiditesizlik nedeniyle batmaktan, hükümet ise halkın bu ortamdan korkup kabuğuna çekilmesinden ve finansal bir krizin reel ekonomiyi vurmasından korkuyor.

Bize göre eğer ABD'den AB'ye sirayet etme istidadı gösteren kriz eğer çok derinleşmez ve uzun sürmezse, ufak dozlu bir küresel sıkışma bizim ekonominin önünü açar. (Bkz. 24 ve 31 Ocak yazılarımız)

ABD için 'kıyamet senaryosu'nun yaşandığını düşünmüyorum. (G. Soros şu anda dünyada 1929 buhranından sonraki en büyük felaketin yaşandığını ve daha krizin başında olduğumuzu söylüyor.) Bize göre bu ülke geleceğe daha büyük ve derinleşmiş sorun stoku bırakmak üzere büyük krizi ertelemeyi başaracak bir düzeltmeyle yoluna devam edebilir. Bunu ABD tek başına değil, dünya sisteminin iradesiyle de yapacak. Yani idare edilebilir bir kriz ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.

Daha önceki yazılarda da derinleştirdiğimiz bu analizin doğru çıkması durumunda, yaşanmakta olan bu süreçten Türkiye avantajlı çıkabilir. Şimdi ise içeride ve dışarıdaki veriler akmaya devam ettikçe görüşlerimi tekrarlanan deneylere tabi tutmamız gerekiyor. ABD'de büyüme 0,6 ile son çeyrekte yere çakıldı. Enflasyon baskısı bir hayli yüksek ve istihdam verileri çok dramatik derecede kötü değil. Karar için temkinli durmalı, ilk çeyrek görülmeli derim.

İçeride ise 2007 Ekim-Kasım üretim endeksi, sonrasının ise eğimli anketleri var. Sanayi üretim endeksi yüzde 8'lere yakın artmış. Oldukça yüksek ve moral düzeltici. Bununla paralel giderse yılın son çeyreğinin büyümesi yüzde 5 ve üzerinde gelebilir. 2008 yılının ilk ayının iki önemli verisi olan enflasyon ve ihracat rakamları da açıklandı. TÜFE yüzde 0,80, ÜFE ise yüzde 0,42 arttı. Beklentilerin altında.

Merkez zaten açıklamıştı; enflasyon orta-uzun vadede düşme eğiliminde. Evet bize göre de 2008 yılında yüzde 4 enflasyon hedefi hayaldir. Ancak artık ben şimdilik sadece enflasyonun düşme trendine devam edip etmemesi ile ilgiliyim. 2008'de yüzde 6 enflasyona ben kesinlikle fitim.

Buna göre faizdeki düşme eğilimi devam edecek gibi. Ancak bu sadece içerideki enflasyona değil, aynı zamanda dışarıdaki gidişata da bağlı. Doğrusu da bu. Bir de para politikasının kapsama alanında olmayan gelişmeler var ki, bunu da dikkatle takip etmemiz gerekiyor. Yani şunu söylüyoruz, eğer başkaları (içeride ve dışarıda) işini iyi yapamaz ise ve eğer Merkez'in de fiyat istikrarını daha düşük bir enflasyon düzeyinde sağlamak gibi bir görevi varsa, faiz kararı pekala iki yönde de hareket edebilir.

Enflasyondan sonraki ikinci sevindirici haber ise ihracat cephesinden geldi. 2007 yılında ihracat yüzde 25,2, ithalat ise yüzde 21,8 oranında artmış. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 63'e çıkmış. Zaten ihracatın artış hızı 2006 yılının son çeyreğinden beri ithalat artışının üzerinde. Tekstil, otomotiv ve makinenin yıldızı parlıyor. Hele tekstilin kaderi 2008'de yazılacak. Öte yandan makinecilerin hamlesini sabırsızlıkla bekliyorum. Bu başarının 'kura rağmen' elde edildiği yaygın bir görüş.

Şimdilik öngörülerimiz doğrultusunda giden gelişmelerin geri kalan 11 aya da yayılmasını dilerim.


07 Şubat 2008, Perşembe

AHLAR ÇİKSİN
07-02-2008, 10:09
Bir önceki yazının başlığı ve yazarı şöyleydi.......

İBRAHİM ÖZTÜRK
i.ozturk@zaman.com.tr Ekonomi
............Ekonomide dışarıda sıkışma içeride umutlu başlangıç...............

AHLAR ÇİKSİN
07-02-2008, 10:15
...........Krizin bulaşma kanalları ve Türkiye ............

İBRAHİM ÖZTÜRK
i.ozturk@zaman.com.tr Ekonomi
Geçen perşembe ADAM Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi'ndeki panelde, Prof. Gülten Kazgan, Doç. Erhan Aslanoğlu ve ben, küresel bunalımı konuştuk. (Ayrıntılar kurumun son derece yararlı sanal ortamı http://www.ekopolitik.org'da.)
Kriz ABD eksenli olsa da herkesi kırılganlığı ölçüsünde vuracak. ABD finansal ve dış ticarette dünyanın motor gücü olduğundan derin ve uzun süreli bir savrulma dünyayı da peşinden sürükler.

Buna rağmen yaşanmakta olan sorunun büyüklüğü ve bunun sabitlenmesi için alınan tedbirin neticesi bilinmiyor. Yine ABD'nin parası dünyada rezerv para olmaktan çıkıyor. (Ancak hâlâ doların yerini alacak bir rezerv para ufukta yok. Şimdilik riskleri dağıtmak adına bir "rezerv para sepeti" var.)

Üçüncü olarak dünya eskiden olduğu gibi ABD'ye zannedildiği kadar göbek bağından bağlı değil. Şöyle ki, dünyanın büyüme dinamiği Asya'ya kaymıştır. Benzer bir durum Türkiye'nin de içinde yer aldığı yükselen piyasa ekonomileri için de geçerlidir. Türkiye gibi bir iki tanesi hariç, bu ülkelerde de cari açık, bütçe açığı ve kamunun devasa bir borç sorunu yoktur.

Aslında gerek Türkiye ve gerekse Asya ülkelerinin şu anda sözünü ettiğimiz yapıya kavuşmasının arkasında da ABD var. ABD, 2001 sonrasında içine düştüğü açıkları kapatmak için çevre ülkelerinin fazla vermesi yolunda uluslararası düzeni yönlendirdi. Türkiye de dahil olmak üzere ülkeler büyük bir mali ve parasal disipline yönelerek fazla verdi ve bu fazlaları ABD'nin açıklarını finanse etmek üzere bu ülkenin varlıklarına yönlendirdi. Cari açığını kontrol edemeyen Türkiye ise bu sürecin istisnası oldu. Böylece Türkiye yaptığı reformlara paralel olarak hem fırsatlar ülkesi olması hasebiyle hem de verdiği yüksek faiz nedeniyle uluslararası sermayenin çekim merkezi oldu. Diyelim ki Türkiye göreceli olarak başlattığı refah artışı atağını borçlanarak finanse ederken, Asya ülkeleri elde ettikleri üretim fazlasının karşılığında biriktirdikleri dövizi ABD'ye borç vermiş oldu. Türkiye ile Asya ülkeleri çok farklı bir patikada yürüyor. Biz ödünç para ile, onlar yerli kaynaklarla ve cari fazla vererek.
Şimdi yaşanmakta olan süreçten, üretim ekonomisi sağlam olan, kısa vadeli borçları en az olan ve bir de geleceğe yönelik güçlü sinyal etkileri veren ülkeler nispeten az hasarla çıkabilecektir. Krizin yayılma kanallarını da bu hususlara bakarak takip edebiliriz. Türkiye henüz rekabetçi üstünlüklere dayalı ve katma değer artışı esaslı bir üretim ekonomisini kurabilmiş değil. Ancak geldiği aşamada Türkiye bunları yapabileceği bir plato yakalamıştır. Öte yandan Türkiye'nin özel sektör şirketlerinin 40 milyar dolar kadar bir kısa vadeli dış borç sorunu vardır. Burada şirketlerinin bir ödeme-yeniden borçlanma krizinin olduğunu "peşinen" söyleyebilecek durumda değiliz. Bunu kendileri ile onlara borç açan yabancılar bilir. Devletin burada bir garantisi yok.

Likiditenin kral olacağı günler geliyor. Likit varlıkları olanlar alıp kaçmak isteyebilir. Türkiye'deki sıcak para büyük oranda borsada. (Diğer kısmı bankalarda, şirketlerde ve Hazine kâğıtlarında.) Gidecek likit paranın yerini doldurtacak bir derinlik ve çeşitlilik ise ülkemizde kurulmuş durumdadır. Bu yüzdendir ki, küresel sarsıntı altındaki dünya borsaları buğday tarlaları misali yerlere yatarken, Türkiye'de döviz ve Hazine'nin piyasa borçlanma faiz oranları yerinde durmaktadır. Bunun nedeni, Türkiye'nin geçerli olan ve Davos toplantılarına da damga vuran geleceğe yönelik oluşturduğu büyük beklentilerdir.
Türkiye'ye krizi çekecek en büyük kanal ise Türk halkı ile yolları ayrılma noktasına gelen "iç sömürgecilerin" kuracağı kumpaslardır.


31 Ocak 2008, Perşembe

AHLAR ÇİKSİN
07-02-2008, 11:30
........EKREM DUMANLI
e.dumanli@zaman.com.tr Yorumlar

...................Çarpar sizi bu kitap! ...........



Birkaç gün önce ilginç bir e-mail aldım. Bir link veriyordu mesaj. Adrese tıkladığınızda genç bir kadının hunharca linç edildiğini görüyorsunuz.
Mesajı binlerce insana gönderenin İslam düşmanlığı o kadar bariz ki! Hınçla dolu yazılar bir yana; bir de Kur'an-ı Kerim'den bir sûreyi sesli olarak görüntülerin üzerine bindirmiş. Güya o minnacık beyniyle başörtüsü tartışmalarına yeni bir açılım getiriyor. Az buçuk Kur'an bilgisi ve sevgisi olan herkesin yüreğini sızlatacak hain bir provokasyon bu. Meşhur Hafız Abdussamed'in o asude sesiyle okuduğu sûre, kıyameti anlatıyor: "Güneş dürülüp söndürüldüğü zaman / Yıldızlar (kararıp) düştüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman / Gebe develer (başıboş) salıverildiği zaman / Denizler ateşlendiği zaman / Ruhlar çiftleştirildiği (canlar bedenleriyle birleştirildiği) zaman / Diri diri (toprağa) gömülen kız (çocuğun) sorulduğu zaman...

Evet, tam bir kıyamet sahnesi! O ürpertici tablonun insanları iyiliğe, hayra, güzelliğe davet ettiğini görmemek için kör olmak lazım. O muhteşem sûreyi kirli amacı için kullananın sadece imandan mahrum olması yetmez; vicdandan da yoksun olması gerekir. Zaten bugünlerde bu metot çok yaygın. Youtube başta olmak üzere bir kısım sanal paylaşım sitelerinde Allah'a, peygambere, kitaba saldırmak; üstelik bunları laikçilik adına yapmak moda haline geldi. Gerçek laiklerin de buna razı olmayacağını, bu hain tuzağa düşmeyeceğini sanıyorum. Belli ki bir provokasyon var ortada.

İnternetin zifiri karanlığa boğulmuş bir köşesinden İslam düşmanlığı yapan gizli güçlerin maksadını anlamak kolay; ancak yayıncılık sorumluluğu taşıması gerekenlerin bazı ucuz oyunlara gelmesini anlamakta zorlanıyor insan. Dün Milliyet internet sitesi, inanılmaz bir hataya imza attı. Aynı hatayı Vatan'ın da yaptığını söylüyor diğer internet siteleri. "Kadına ezan eşliğinde linç" başlığıyla bir haber yer alıyor sitelerde. Kur'an ile ezanın farkının bilinmediğine mi yanarsınız, o sesi o görüntüye monte eden hainlerin tuzağına düşüldüğüne mi?

Dünkü yayınında ensonhaber.com, Milliyet internet sitesini uyarıyor ve sitede verilen bilginin yanlış olduğunu gözler önüne seriyor. Milliyet'in sitesinde "Koca şiddetinden kaçtığı ve Yezidilere sığındığı için ilçe meydanında linç edilerek yarı çıplak soyulan ve çocukların yanında başına taşla vurularak linç edilen Sünni Müslüman kadının görüntüleri, insanlıktan nasıl çıktığını gözler önüne serdi." deniliyor. Ensonhaber.com'un verdiği bilgiye göre görüntüler Kuzey Irak'ta çekilmiş. Olay bir yıl önce yaşanmış. Taşlanarak öldürülen kadının adı Khalil Asvat. İnfazı ailesi yapıyor. Aile, Yezidi azınlığa mensup, kadın ise Müslüman bir erkeğe âşık oluyor ve 'İslam dinini kabul ettiği için ailesi tarafından taşlanarak' öldürülüyor. Daha da ilginç bir ayrıntı: Haberin doğru hali, 3 Mayıs 2007'de Milliyet'in internet sitesinde yayınlanmış. 'Çarpıtılmamış hali' kendi sitesinde dururken Milliyet gibi önemli bir markanın internet sitesinde böyle bir büyük hata yapılması şaşırtıcı. Hata diyorum; çünkü haber siteden çıkarıldı aynı gün.
Başörtüsü gibi konuların tartışıldığı bir dönemde, herkesin daha makul, daha sağduyulu davranması şart. Öyle zannediyorum ki Milliyet yöneticileri de (başta Sedat Ergin olmak üzere) dikkatsiz bir haberden dolayı üzüntü yaşamıştır. Ancak bazen iş işten geçiyor, provokatör amacına ulaşmış oluyor.

Unutmamak gerekiyor ki meselenin bir ucunda korkunç bir İslam düşmanlığı var. Bu insanlar medyayı yalan-yanlış bilgilerle kullanmak istiyor. Eskiden direkt İslam'ı hedef almazdı kirli propagandacılar, şimdi tahrik etmek amacıyla her fırsatı değerlendiriyor. Gösterilecek orantısız bir tepkiyle kendine şöhret senaryosu yazanlar da var. Onları kendi hallerine bırakmak belki de en doğru yol. Çünkü akıl donmuş, vicdan sönmüş, mantık durmuş. O yüzden Kur'an'a dil uzatmaya yelteniyorlar. Bilmiyorlar ki rahmet ve şefkatle gelen bu kitaba savaş açan hiçbir fert iflah olmamış, kaderin adil tokadını yemiştir; o yüzden Anadolu insanı boşuna "Kur'an çarpsın, Ekmek çarpsın" demiyor...


07 Şubat 2008, Perşembe

AHLAR ÇİKSİN
08-02-2008, 09:22
..................................Yorumlar........ ............

[Bir yabancı gözüyle başörtüsü tartışmaları] Kafalarımızın içi mi önemli üstündeki mi?


Birtakım çevreler tesettürü, onu giyenin niyeti her ne olursa olsun, bir siyasî simge olarak görmeye, tanımlamaya ve belki de bu şekilde ebedîleştirmeye devam edecek. Herhangi bir şey bir siyasî simge olabilir ve geçmişte siyasi simge olarak kendine yer etmiş şeyler, şu anda popülaritesini yitirmiş olabilir. Yeni yasa, çene altından bağlanacak başörtüsünü uygulamada siyasî bir simge haline getirecek. Ancak amaç, başörtüsünü diğer giyim ve yaşam tarzları arasından özgür bir seçim haline getirmek olmalı...



Türk hükümeti, üniversite öğrencisi hâlihazırda tesettürün popüler stili olan başın etrafına sarılı olan bağlama tarzından ziyade sadece çene altından bağlanmış bir başörtüsü ile derslere girebilmelerine izin vermek için gerekli kanunları değiştirmek üzere. Üzerinde uzlaşılan çirkin ördek yavrusu stili, muhtemelen tesettür stilinin politik sembolizminin tabiatını değiştirmek anlamına gelmektedir; fakat sembollerin özünü yanlış kavramaktadır, politik anlam içeren şey bez parçası ya da onun kafaya bağlanma şekli değildir. Neye benzediğine bakmaksızın, onu gören kişiler, gözlemciler tarafından başörtüsüne mal edilen anlam önemlidir. Aslında kafalarımızın üstü değil içi önemli. Herhangi bir şey bir siyasî simge olabilir ve de geçmişte siyasi bir simge olarak kendine yer etmiş şeyler, şu anda popülaritesini yitirmiş olabilirler. Yeni yasa çene altından bağlanacak başörtüsünü -ya da bunun yaratıcı bir şeklini- uygulamada siyasî bir simge haline getirecek. Ancak amaç, başörtüsünü diğer giyim ve de yaşam tarzları arasından tarafsız bir seçim haline getirmek olmalı.

Farz edelim ki, başörtüsü bir moda haline gelsin ve de piyasa neredeyse kaçınılmaz bir şekilde onu siyasetten uzaklaştıracak olan kendi anlamlar sistemini dayatsın. Bu, tesettürün çok daha popüler olacağı ve de kadınların onu kendilerini ifade etme ve statülerini gösterme şekli olarak kullanmaya başlayacakları yönünde ilk olarak İslamcı entelektüeller tarafından 1980'lerde dile getirilen bir korkuydu. Ve aslında, günümüzdeki bağlama şekilleri eskiden olduğu gibi sade ve süssüz siyasî düşlemeler ile uzaktan yakından benzerlik taşımamaktadır. Bugün tesettür, dizlere kadar uzanan kırmızı ayakkabılar ile rengarenk desenli kırmızı renkte bir başörtüsü şeklindedir; kot pantolonlar ve de tunikler ile yarı saydam donanma mavisi/lacivert renkte bir baş sargısı; çok renkli bir örme işi ile örtülü siyah şapkalı günlük giyilen sandallar anlamına da gelebilmektedir. Siyasî semboller, moda bilincine sahip orta sınıf tarafından bir kere benimsendiğinde, artık devrimci özelliğini yitirmeye başlar. İslamcı burjuvazi, hükümeti yıkmak ya da şeriatı dayatmak gibi amaçlardan ziyade, kendileri için de iyi olduklarını düşündükleri statüyü korumak peşindedir.

Başörtüsünü belirli bir kalıbın içine sokma konusunda sergilenen zorlamanın nihai sonucu, onu yeniden siyasallaştırma olacaktır. Çene altından bağlanmış yeşil renkli başörtülerini ya da arı peteği şeklindeki başörtülerini veya da başörtülerinin altındaki boneleri kanun dışı ilan etmek için ileride tekrar ve tekrar değişiklikler mi yapılacak? İran'da yaşayan kadınlar kendi devletlerinin başlarını örtmeleri konusunda koyduğu kuralları yıkmak için muazzam çaba sarf etmişlerdir, Türkiye'deki kadınlar ise kısıtlanmış şekillerde örtünmeleri yönünde konulmak istenen kuralları yıkmak için benzer derecede bir çaba sarf edecekler. Gözlemci açısından, kuralların yıkılması her zaman siyasî olacaktır. Bırakın dizlere kadar uzanan ayakkabılar ve de buna uygun başörtüsü kuralı hükmünü sürsün ve de izleyiciler sürtünmeyi değil, modayı görsünler.

Yıllar içindeki dönüşümü görmek şart

Türkiye'de örtünmenin büyük çaptaki çeşitliliğini ve de onun şekil ve anlam bakımından ardı arkası kesilmeyen dönüşümünü örneklemek için, biraz geriye gitmek ve de baş örtmenin tarihine göz atmak faydalı olacaktır. 19. yüzyılın sonlarında, elit Osmanlı kadını dışarıdayken başlarını ve de yüzlerini yarı saydam olacak kadar ince bir şekilde modaya uygun başörtüsü uydurmasyonları ile örtmüşlerdir. Köylü kadınlar başlarını kenarları dantel ya da oyalar ile bezenmiş yazmalar veya da diğer bölgesel baş bağlama şekilleriyle örtmüşlerdir, ancak genellikle yüzlerini örtmemişlerdir. Köylerde çok az sayıda yabancı vardı ve iş yapılması gerekliydi. Cumhuriyetten sonra kentli kadınlar Batılı kıyafetler giymeye ve başlarını örtmeyerek Avrupai şapkalar takmaya başlamışlardır. 1950'lerde çene altından gevşek bir şekilde bağlanan başörtüleri Hollywood'da moda haline geldi. Yolların yapılmaya başlandığı 1950'li yıllara kadar köylerin kentler ile bağlantısı neredeyse yok denecek kadar azdı, ancak modaya uyumlu olmak, farklı olmak ve statüsünü göstermek arzusu aynı zamanda her yerde bulunan bir şeydi. Şüphe yok ki, köylerde bile başörtüsü şekillerinde, bu örtülerin kenarlarına işlenen dantel ve oya türlerinde ve renklerinde çeşitlilikler söz konusu idi, ancak hiç kimse taşradaki başörtüsü şekilleri üzerinde çalışmadı. 1970'lerin ortalarında, Ankara'da yaşıyordum. Haftalık pazar alışverişim esnasında etrafta alışveriş yapan kadınları izlerdim, böylece pamuklu başörtülerinin kenarlarına işlenmiş çok çeşitli dantel ve oya işlerini hayranlıkla gözlemleme şansım oldu. Köylü kadınlar şalvar giyerler; fakat kentli çalışan kadınlar bu giyim tarzını benimsemeyerek, eteklerini ve de kazaklarının altına pamuklu pantolonlar giyiyorlardı. Başörtülerini başlarının etrafına gevşek bir şekilde bağlamakta ve de saçlarının tamamını gizlemek ya da örtmek için ayrıca bir çaba sarf etmiyorlardı.

1970'li yılların sonlarına doğru, seri üretimin ilk işaretleri karşısında oldukça şaşırdım. Piyasada satılan birtakım başörtülerinin çevresi küçücük plastik çiçekler ile bezenmekteydi. Eteklerin altına giyilen pantolonlar yerlerini tamamen eteklere bırakıyordu. Üniversitede (Hacettepe Üniversitesi'nde öğrenciydim o zamanlar) nadiren de olsa uzun paltolar giyen ve de mavi renkli geniş saydam olmayan başörtüleri ile saçlarının tamamını kapatan öğrencilere rastlamaya başladım. O zamanlar sağcı-solcu ideolojik çekişmesinin gölgesinde bu konuda çok az sayıda tartışma vardı. 1980'lerde geri döndüğümde, İstanbul'da yaşıamaya başladım ve çok sayıda gecekondunun yer aldığı bölgelerde araştırma yapıyordum. O zamanda çalışan kadınlar çeşitli hacimlerde uzun paltolar (o zamanlar henüz özel tesettür paltoları imal eden herhangi bir kimse yoktu) giyiyor ve -yeni bir şey olarak da- başın hemen arkasında yer alan bir çiçek şekli taşıyan çok daha büyük ebatlı başörtüleri takıyorlardı. Hemen herkes genel olarak aynı çiçek desenli başörtülerini takmaktaydı. Özellikle Bursa fantezi ipek kumaşlar çok büyük talep görmekteydi. Bir sonraki yıl, başörtüsündeki çiçek deseni değişti ve herkes bu yeni modayı takip etmeye başladı. Bir yıl herkes leopar desenli başörtüsü takıyordu. Örtünmek moda haline gelmeye başlamıştı. Artık çalışan kadınlar, dışarıda kenarları işlemeli geleneksel pamuklu tülbent başörtülerini kullanmak için nadiren cesaret göstermekteydiler. Bu geleneksel tülbentler halen elle süslenmekte, ancak bir ev kıyafeti olmaya zorlanmış ya da dışarıda giyilen geniş başörtülerinin altında kalmıştır.

Sözünü ettiğimiz on yıl süresince, günümüzde tesettür olarak isimlendirilen tarz bir moda akımı olarak gelişmeye başladı. Kadının gerçek ekonomik statüsüne bakılmaksızın, artık yukarı yönlü mobil bir "şehir kızını" işaret etmekteydi. Tesettür, hem bu örtünme biçiminin kullanıcıları hem de laik kimseler tarafından yükselen İslamcı siyasî partilere olan desteğin sembolleştirilmesi olarak görülmekteydi. Bununla birlikte, aynı kıyafet CHP de dâhil olmak üzere diğer partileri destekleyen kadınlar ve de siyasetle çok yakından ilgilenmeyen kadınlar tarafından da giyilmekte olan bir örtünme biçimiydi. Tesettür, modasının etrafından, kendi imalatçıları, tasarımcıları ve de ihracat endüstrisi ile birlikte bir sanayi gelişti zamanla. Tesettür modaya uygun ve şık bir kentli giyim ürünü haline geldi. Daha yaşlı olan kadınlar, eskisinden olduğu gibi büyük bedenli ceketlerin ve örtülerin parçalarını bir araya getirmek yerine, artık günümüzde etkileyici gösterişten uzak sade hazır giyim ürünlerini satın alabilecekleri mağazaların hemen her yerde bulunmasından son derecede büyük memnuniyet duymaktadırlar.

İslamcı entelektüellerin korktukları oldu

Bazı genç bayanları öğrenim hayatlarının tam ortasında ortada bırakacak şekilde, üniversitelerde türban yasağı zorla uygulanmaya başlandı. Diğerleri ise kendi mezuniyet törenlerine katılamadılar. Bir kısmı ise yeşil peruklar takarak başörtülerini kamufle etmeye çalıştılar. Köy ve kasabalardaki kadınlar pratik pamuklu başörtülerini yani yazmaları kullanmaktalar, şehirlerde yaşayan çalışmayan kadınlar için -statü her şeyden önemli bir yere sahiptir- tesettürün daha az renkli bir şekli norm haline gelmeye başladı. Bununla birlikte, bu zamana kadar Türkiye nüfusunun dörtte üçü şehirlerde yaşamaktaydı.

1990'larda İslamcı partiler çok daha popüler olmaya ve de seçimlerde başarı göstermeye başladı. Kendi kuralları olan Müslüman işletmeleri 1983 sonrası neo-liberal ekonomide iyi iş yapmaya başladı. İslamcı kadınlar tesettürü sadece siyasî anlamda değil, kişisel olarak da bir salahiyet aracı olarak görmeye başladılar. Onlar siyasî hareket alanlarından ve de medyada her zamankinden daha fazla boy göstermeye, ayrıca özel profesyonel eğitim programlarında ve de mağazalarda ve de işletmelerde tezgâhların masaların arkasından görünmeye başladılar. Nasıl laik giyim tarzı yeni Cumhuriyetçi kadının sembolü haline gelmişse, tesettür de "yeni İslamcı kadının" sembolü haline gelmiştir. Müslüman partilerin ve de işletmelerin servetleri arttıkça, kadının tesettür içinde görünme oranı da artış kaydetmiştir. Herhangi bir kimse bu kadınlara büyük bulvarlarda gezinirken ya da üst sınıf pahalı alışveriş merkezlerinde ürün beğenirken rastlayabilir. Hatta yardımcıları tesettürün pahalı olmayan modellerini giymekteler.

Tüm sınıflardan gençler pantolonlu takımların ve de başörtülerinin bir arada yer aldığı renk ve stili ayrıntılı bir şekilde irdelemeye başladılar. Tam da burası, İslamcı entelektüellerin korktukları dönüşümün başlangıç yeriydi. Artık örtünme bir çeşit kendini ifade etme yöntemi, sosyal statünün bir işareti, eğlenceli bir moda sembolü haline gelmeye başlamıştı. Tesettürü sadece siyasî bir sembol olarak görerek ve de onu kamusal alanda yasaklayarak laik kesimler türbanın siyasî anlamının hayatta kalmasına büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır. 2000'li yıllarda, tesettür bir moda akımı olarak zirveye ulaştı. Çoğu durumda, artık vücudun şeklini gizlemek gibi bir derdi yoktu. Bazı başörtüleri yarısaydamdır üstelik. Geçen gün Kadıköy'de caddeden aşağı doğru üstlerinde dar bir şekilde oturtulmuş siyah ve beyaz elbiseleri üzerinde karışık desenli başörtüleri ve hatta ince siyah topuklu ayakkabıları ile çalımlı, edalı bir şekilde kol kola yürüyen üç genç bayan gördüm. Artık tesettürde sayısız çeşit söz konusudur. Başörtüsü, kişisel kendini ifade etme yöntemi haline geldi - belki de böyle algılanmaya hiçbir zaman son vermeyecektir-. Fakat birtakım çevreler tesettürü, onu giyenin niyeti her ne olursa olsun, bir siyasî simge olarak görmeye, tanımlamaya ve de onu beki de bu şekilde ebedîleştirmeye devam edeceklerdir. (*) Türkiye Uzmanı, Antropolog


JENNY WHITE (*) / BOSTON ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

AHLAR ÇİKSİN
10-02-2008, 19:34
.............HAFTANIN MAKALESİ !................

.................." Korkmasınlar... Asla öyle olmayacak " ................

. .

Posta kutumdan çıkan 'etkileyici' bir mektup var.
Mektup, 1995 yılında Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu'nun mezuniyet töreninde yaşanan vahim bir olaya dikkat çekiyor.

Sözü uzatmaya niyetli değilim, çünkü mektup her şeyi anlatıyor.
Hadi birlikte okuyalım;
***
Merhaba Nazmiye Hanım,
Üniversitelerdeki başörtüsü yasağının kaldırılması için atılan adımları, başörtülü olduğu için birçok kez haksızlığa uğramış kadınlar olarak dikkatle izliyoruz. Bir yandan yıllardır elimizden alınan en temel hakka kavuşabilme ihtimali bizi mutlu ediyor, diğer yandan, başörtüsü karşıtlarının şaşırtıcı ve komik yorumlarını hayretle okuyoruz. Gün geçmiyor ki, yeni bir komplo teorisi atılmasın ortaya. Bir köşe yazısında “mahalle baskısı” oluyor adımız, bir başkasında “üniversitelerdeki huzuru bozacağımız” kehanetinde bulunuluyor. Bu kadarla kalsa neyse, bir üniversite rektörü çıkıp “kardeş kavgası çıkar” demesin mi? Ne diyeceğimizi, nasıl tepki vereceğimizi bilemiyoruz doğrusu. Toplumsal bir paranoya dekoru kuruluyor, gerçeklerin aksine. Sokağa bakıyorum, kol kola gezen açık ve kapalı genç kızlar görüyorum. Çocuklarını birlikte parka götüren açık ve kapalı ev hanımları geçiyor kapımın önünden, neşe içinde sohbetler ediyorlar… Birlikte yiyip içiyor, birlikte gülüp birlikte üzülüyorlar. Gazetelerin, televizyonların aktardığı dünyadan öyle farklı ki gerçek Türkiye.

Bu bir avuç insanın gerçekten korktuğunu varsayarak bir olayı hatırlatmak istiyorum sadece.

Yıl 1995...

Temmuz ayının tam ortası.
Haber bültenlerinde, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi'nden gelen bir görüntü yayınlandı.

Hemşirelik Yüksek Okulu'nun mezuniyet töreniydi ekrandaki.

Okul birincisinin kürsüye çağırılması, diplomasını alkışlar arasında alarak yemin etmesi ve geleneklere göre konuşma yapması gereken tören.

O törende ne oldu hatırlıyor musunuz? Okul birincisi ve dereceye giren diğer iki öğrenci kürsüye hiç davet edilmedi. Ailelerinin heyecanla beklediği diplomaları verilmedi onlara. Çünkü okul birincisi Behiye Karadeniz başörtülüydü. Başörtülü olarak okuluna devam etmiş, çok çalışmış, birinciliği alnının teriyle hak etmişti. Bu büyük haksızlığa dayanamadı genç kız... İkincinin kürsüye davet edildiği sırada, 'bölüm birincisi olduğunu ve haksızlığa uğradığını' anlatmak istedi.

Bundan sonrası, içinde insanlık kırıntıları taşıyan herkesin gözlerini yaşartacak kadar dramatikti.

Aynı sınıfta okuyan, aynı dersleri alan, aynı sıralarda oturan, aynı sınavlara giren ve belki sadece Behiye Karadeniz kadar başarılı olamayan bir arkadaşı arkadan yaklaştı. Birincilik belgesini isteyen arkadaşının önce ağzını kapadı, sonra başındaki kepi çekti attı. Gözlerinde acımasız bir bakış, yüzünde inanılmaz bir öfke vardı. Okul müdürü Servet Özgür, bu duruma müdahale etmek yerine kızlara bağırdı. “Hayatınız boyunca yemin edemeyeceksiniz”…

Kin ve nefret, hiç bir fotoğraf karesine, böylesine yansımadı bu güne kadar.

Ertesi gün gazetelerde gördük aynı tüyler ürperten fotoğrafı.

Söylemek istediğim şu.

“Başörtüsü serbest bırakılırsa…” diye söze girip korku edebiyatı yapanlar var ya…

Hiç kimse korkmasın.
Hiç kimse korkmasın.

Korkmasınlar çünkü; başörtülü öğrenciler okullara döndüğünde asla ama ASLA BÖYLE OLMAYACAK. Hiçbir başörtülü öğrenci, bir arkadaşına arkadan saldırıp, ağzını kıyafetinden dolayı kapatmayacak. Hiçbir başörtülü öğrenci, başı açık diye arkadaşına böyle davranmayacak. Bilakis kürsüye çıktıklarında onlarla birlikte sevinecek, en içten haliyle alkışlayacak başarılarını, en samimi duygularla tebrik edecek hatta.

Yarın; asla böyle olmayacak. Başörtülü öğrencilerin gözlerinde kin yansımalarını görüntüleyemeyecek hiçbir fotoğraf makinesi… Korkmayın, intikam duygumuz gelişmemiştir bizim, mahşer günü zerre kadar hakkımızın yenmeyeceğinden eminiz çünkü. Tedirgin olmayın, kin ve nefret yazmaz bizim kitabımızda. Gidin; Behiye Karadeniz'e sorun isterseniz.

O'nun da aynı duyguları taşıdığına, hatta o gün yaşadıklarını utançla hatırlamasına rağmen, saldıran arkadaşına öfke duymadığına eminim. “Asla yemin edemeyeceksiniz” diyen okul müdürünü bile affetmiştir belki de, kim bilir?

Zeliha Sağlam

Nazmiye Yılmaz

crayon
10-02-2008, 21:41
Açıver açıver cebkenini elmas gerdan görünsün (Kütahya türküsü).

AHLAR ÇİKSİN
11-02-2008, 09:56
Açıver açıver cebkenini elmas gerdan görünsün (Kütahya türküsü).

Ya şöyle oyun havası olsaydı_Verseydin de şurda yayınlasaydık ...ÇOK...güzel olurdu....
...Özellikle Ankara Misket havası ...çok.güzel olurdu ya da topiğimize uygun bir müzik de olurdu.....Mesela ...EY YURDUM..DİNLE NE GÜZEL.......

..........http://www.zaferisleyen.com/icerik/p_ey_yurdum.php............

Göz açtim seni gördüm ilk önce
Ey yurdum candan öte cansin sen
Vuruldum sana onsekizimde
Ey yurdum yurttan öte yarsin sen

Ey yurdum feda olsun can sana
Dökülen kanlar sana
Feda olsun ey yurdum

Bagrinda sehidimin kani var
Olamasin baskasina asla yar
Topragim sen al beni bagrina sar
Çatlasin dört yaninda düsmanlar

AHLAR ÇİKSİN
11-02-2008, 10:09
..........ABD'de 'ekonomi oyunları' ..........
.İBRAHİM ÖZTÜRK
i.ozturk@zaman.com.tr ......

Alınan tedbirlere rağmen mevcut krizin, en azından Bush gidene kadar devam edeceği anlaşılıyor. Tehdidi işe yarayan ve ipin ucunu ele geçiren piyasalarda ABD Merkez Bankası FED devre dışı kalırken, sendeleyen Bush hükümetinden taviz üstüne taviz kopartılıyor.
ABD'nin finansal piyasaları kimin elinde ve af edersiniz neden Bush için sifonu çekiyorlar? Bir soru daha, Bush sizce neden bir haftadan beri Arap ülkelerinde adeta çöl bedevisi kesildi?


Burada bizi ilgilendiren husus, ABD'den kaynaklanan sıkıntının dünyayı 2008 yılında da meşgul edebileceği, devletlerin ve aktörlerin genel olarak 'büyümek' yerine mevcudu korumak üzere en üst düzeyde tedbirli davranacağıdır. Bu yazıda konunun sadece ABD kısmını açalım.

ABD'de enflasyon (yüzde 5,7) ve işsizlik (yüzde 5) son yılların en yüksek düzeyine çıkmış durumda. İkinci ve üçüncü çeyrek büyüme (yüzde 4,9) oranları bir hayli yüksek olsa da ipotekli konut kredisi sorununun reel ekonomiye sıçramasından korkuluyor. Katmerli bela olan stagflasyondan -aynı anda enflasyon ve durgunluğun bir arada görülmesi- korkuluyor. (1970'lerin petrol şokunda bu büyük sıkıntı yaşanmış, dünya kapitalizminde kağıtlar yeniden karılmıştı. Benzer bir petrol şoku yaşanıyor.) ABD tek kutuplu bir dünya aşkına hegemon bir güç olarak 'lades' demiş durumda. Büyük bir risk.

Bu savaş ABD'den çok uzaklarda, rakip takımın kalesi önünde, Ortadoğu'da ve Avrasya'da verilmektedir. Rakipler ise ufak aktörleri ABD'nin ayaklarına dolayıp, fırsat buldukça kontratakla sonuca gitmeye çalışmakta. Yorulan ve maliyeti kabaran ABD ise, bozulan ekonomik dengelerle birlikte bunun faturasını kime nasıl keseceğini araştırıyor. Büyük satrançta konuyu yaymayalım ve dikkatimizi ABD'nin içiyle sınırlı tutalım.

Madem ufukta hem durgunluk hem de enflasyon var, o halde birini nispeten göze alıp, diğerini kontrol etmek gerçekçi. Elbette en kötüsü aktörlerin beklentilerinin bozulması ve ekonominin bir resesyona girmesidir. Bunu engellemek ve gerekirse bir miktar enflasyona katlanmak olgun bir kapitalist ekonomi için tercihe şayan olabilir.



ABD'nin durgunluk ihtimalinin önüne geçmek için bir arada takip edilen mali ve parasal genişlemenin enflasyonist baskısını kontrol altına almak, öncelikli olarak şu anda tavan yapmış durumda olan emtia, enerji ve petrol fiyatlarının düşmesine bağlı. Yaşanan enflasyon büyük oranda arz şokuna, yani temel girdi maliyetlerindeki büyük artışa dayanıyor.

Bunun için de spekülatif hareketlerin önlenmesi ile bu kaynaklara aşırı baskı yapan Asya ekonomilerinin büyümeyi biraz yavaşlatması gerekiyor. Esasen enflasyon ABD'ye ilaveten artık Çin ve AB'nin de gündeminde olduğundan bu katkı kısmen gelebilir. Tabii ulusal tasarrufların dibe çakıldığı, parasının değer kaybetmeye devam ettiği ABD'yi finanse edecek 'kader ortağı' aranıyor.

Zengin Arap despotları varlıklarını zaten bu rollerine borçlular, değil mi?


21 Ocak 2008, Pazartesi


NE YAZILMIŞTI.......spekülatif hareketlerin önlenmesi ile bu kaynaklara aşırı baskı yapan Asya ekonomilerinin büyümeyi biraz yavaşlatması gerekiyor. Esasen enflasyon ABD'ye ilaveten artık Çin ve AB'nin de gündeminde olduğundan bu katkı kısmen gelebilir. Tabii ulusal tasarrufların dibe çakıldığı, parasının değer kaybetmeye devam ettiği ABD'yi finanse edecek 'kader ortağı' aranıyor.

21.1.2008 TARİHLİ YAZI VE ÇİNDEN BU KONUDA TALEP GELDİ ÇOK GEÇMEDEN....
............YAZININ NE KADAR İSABETLİ OLDUĞU ORTAYA ÇIKMIŞ OLDU............

AHLAR ÇİKSİN
11-02-2008, 15:40
....................Flycell Soygunu................


Önemli Not: Yazıyı okuduktan sonra yorumlara da göz atabilirsiniz. Yazıyı tamamen okumadan yorum yaparsanız gereksiz sorular sormuş olabiliyorsunuz. Biz de mağduruz ve bir şeyler yapılmasını istiyoruz.


-----------------------------------

Avea Hattımdan Kontörlerim Çok Çabuk Düşüyor. Acaba Neden?

Cevap veriyorum: Flycell üyeliği!
Özet olarak, olay şöyle gelişti:
Üç aydır, kontör yükler yüklemez hesabımdan toz olup uçan kontörlerimin hesabını Avea'dan sordum. Avea, Flycell'e yönlendirdi. Flycell ise "üye olmuşsunuz, telefonunuza gelen onay kodunu internetten girmişsiniz. Kontörlerinizi geri veremeyiz." dedi. Halbuki ben paralı bir hizmete üye falan olduğumu hatırlamıyorum. Önce ücretsiz diyorlar, sonra haber bile vermeden servis ücreti olarak haftalık 25 sms/50 kontör alıyorlar. Modern soygun diye ben buna derim. Yani 150 kontörümü cukka etmiş oldular.

Çözüm:
Siz de çabucak kontörlerinizi gittiğini düşünüyorsanız hemen Flycell'den şüphelenmeye başlayabilirsiniz. Hatta hiç vakit kaybetmeden 5959'a "Iptal flycell" yazıp yollayın. Hiç müşteri hizmetleriyle falan uğraşmayın. Hiç olmazsa bu aramalardan dolayı kontörleriniz eksilmesin. Nasıl olsa diyecekleri şeyler üç aşağı beş yukarı aynı değil mi...

Ekleme: Yorumları da okumayı ihmal etmeyin. ilginç hikayeler var. Sizin de bir hikayeniz varsa siz de yorum olarak yazabilirsiniz.

Ekleme 2: Flycell İptal için 5959 mesaj numarası Avea içindir. Turkcell için de aynı numaranın geçerli olup olmadığını bilmiyorum. Ben hukuki süreci başlatacak bir insanın buraya gelmesini bekliyorum. Herkes şikayetçi olacağından bahsediyor ama kimse bir şeyler yapmıyor. Ya da yapıyor ama bizim haberimiz olmuyor. Eğer konuyla alakalı bir şeyler bilen varsa onların da yorumlarını bekliyoruz.

AHLAR ÇİKSİN
12-02-2008, 14:50
Amerika`nın kaderi Osmanlı gibi mi olacak?
Zamanında Osmanlı Süveyş Kanalı hisselerini borsa kağıtları gibi İniglizlere sattı. Şimdi ABD’de içine düştüğü borç batağından kurtulmak için yabancı kurulaşların paralarını topluyor.

Ünlü Harvard’lı ekonomist :Niall Fergusson Amerika’nın kaderini Osmanlı’ya benzetiyor.

Tarihçiler, 70’li yılları günümüz ekonomik koşullarıyla kıyaslıyor. Ama 1970’lerle değil, 1870’lerle... Önümüze çok farklı bir senaryo çıkmıyor. Yüksek petrol fiyatları, değeri sürekli düşen dolar ve hiçbir zaman kazanılamayan bir savaş. Bahsedilen tarih 1870’ler...

İlk bakışta 130 yıllık fark çok net biçimde gözümüzün önüne gelemeyebilir. İngiliz siyasi hayatında 1870’ler Benjamin Disraeli gibi muhafazakar liderlerin kontrolündeydi. Güçlü ve popüler. 1873’teki finansal krizin ardından hammadde fiyatları düşüşe geçti. Aynı zamanda Amerika’daki arazilerde tarıma açıldı. O dönemler dövizin sabit tutulmaya çalışıldığı devir olarak da görülebilir.

Aslında günümüzde de aynı 1870’lere benzer bir global geçiş sürecine şahit oluyoruz. Güç dengeleri bir anlamda aynı düzlemde yer değiştirmek için çaba harcıyor. Bu aslında yaşam süresi uzatılmış ve dış borç krizleriyle boğuşan bir imparatorluğun hikayesine çok benziyor. Borçlardan belini bir türlü doğrultamayan bir imparatorluğun hikayesine...Osmanlı İmparatorluğu’na. Günümüz Amerikası, bir anlamda 1870’lerin Osmanlısı mı oldu? Yıkılamaz zannedilen ABD, Osmanlı İmparatorluğunun bugünkü şekli mi? Galiba öyle...

Osmanlı, Kırım Savaşı sonrasında 1855 ve 1875 yılları arasında büyük iç ve dış borçların yükümlülüğü altında kaldı. İmparatorluğun borcu kat be kat artarken, harcamalar da 1860 yılında yüzde 15 seviyelerindeyken, 1875 yılında yüzde 50’lere yükseldi. Mısır cephesinde de aynı durum söz konusuydu. Borç 3.3 milyon pound’dan 76 milyon pound’a çıktı. 1876 yılı bütçesi mevcut borcun hemen hemen yarısından azdı.

Borçların sadece iki nedeni vardı. Askeri ve ekonomik nedenler. Osmanlı İmparatorluğu Kırım Savaşı sırasında ve sonrasında yapılan demiryolu hattını ve Süveyş kanal inşasını finanse edebilmek için borç katsayısını artırdı. Ayrıca Sultan Abdülmecid zamanında yapılan Dolmabahçe Sarayı ve Kahire Opera Binası gibi lüks harcamalar da ülkenin belini büktü. Bunlara ek olarak, 1873’te Avrupa ve Amerikan borsalarının yaşadığı krizin etkisi ve Orta Doğu’daki borç batağı de kaçınılmaz son olarak tarih sahnesinde yer alınca Osmanlı hükümeti iflasını açıklamak zorunda kaldı. Ardından gelen süreçte de Mısır hidivinin kontrolündeki Süveyş Kanalı hakları borsa kağıtları gibi İngilizlere satıldı.

ABD’nin içine düştüğü borç batağı biraz daha farklı bir görüntü yaratmış olsa da, dışa bağımlılık sürekli artıyor ve subprime mortgage mağdurları bugün çok zarar görüyor. 1870’lerde olduğu gibi bu borç kirizi kredi veren yabancı kurumların finanse ettiği paralarla aşılmaya çalışıyor. Durumu bugüne uyarladığımızda kredi sağlayan kurumlar Süveyş kanalı hissesi yerine banka hisseleri alıyorlar. Global anlamda güç dengeleri de batıdan doğuya kayıyor.

Tarih tekerrür ediyor. 1870’lerin finansal dengeleri yeniden gündeme geliyor. O dönemde geçiş doğu medeniyetlerinden batıya doğru yaşanırken bugün tam tersi bir yön izliyor. Batıdan doğuya kayıyor. Diğer bir deyişle ABD’den Orta Doğu’ya kayıyor...

AHLAR ÇİKSİN
14-02-2008, 00:13
...........Türkiye imajına Soros el attı ............

Para sihirbazı Soros’un Açık Toplum Enstitüsü, Avrupa’da Türkiye tanıtımı yapacak

Türkiye’ye gelecek Avrupalı yazarlar arasında Gülün Adı romanının yazarı Umberto Eco, İngiliz The Guardian Gazetesi yazarı Timothy Garton Ash, Fransız sosyolog ve filozof Edgar Morin ve İspanyol yazar Juan Goytisolo bulunuyor.

AB ne kadar gündemimizde? AB’ye üyelik konusundaki irade beyanına karşılık, Türkiye-AB ilişkileri 2 yıldır oldukça düşük bir düzeyde ilerliyor. AB konusunda bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda sivil toplum örgütünün çabalamaları mevcut. Bunları uzun zamandır düşünüyor ama kaleme almıyordum. Dün Açık Toplum Enstitüsü’nün 2007 değerlendirme toplantısı vardı.

’Para sihirbazı’ olarak bilinen George Soros’un 2001 yılından beri Türkiye’de de faaliyet gösteren enstitüsü Açık Toplum Enstitüsü.

Danışma Kurulu Başkanı Can Paker ve Türkiye Direktörü Hakan Altınay ile birlikte 2008 yılı içinde destek verilen projelerin koordinatörleri Sofa Otel’deki toplantıya katıldı.

Altınay, 2007 yılı içinde 29 projeye toplam 1.5 milyon dolarlık destek verdiklerini açıkladı. Bugüne kadar yani 6 yılda Soros Türkiye’de 10 milyon dolara yakın proje desteğinde bulunmuş. Toplantıda desteklenen projeler anlatıldı.

Altınay’la son görüşmemizde ’100 Konuda AB’nin Günlük Hayatımıza etkileri’ başlıklı yayınlarını konuşmuştuk. Açık Toplum Enstitüsü kadın haklarından, engelli haklarına kadar farklı alanlarda yapılan projelere destek verirken AB ile ilgili de Türkiye’nin tanıtımı için projelere özel önem veriyor.

Örneğin, 2007 yılı içinde Avrupalı aydınlardan oluşan ’Hakkaniyet Hakemleri Grubu’nun kuruluşuna öncülük ettiler. 12 ülkeden 20 aydının ilk açıklaması 14 Aralık AB Zirvesi’nden önce olmuş ve bu açıklamada Sarkozy’nin Türkiye ile ilgili iddiaları gayri meşru ilan edilmişti.

Altınay dün de AB ile ilgili çalışmalara devam ettiklerini anlattı. Hakkaniyet Hakemleri’nin önümüzdeki aylarda Güney Kıbrıs’a gideceklerini söyledi. Kamuoyunda Akil Adamlar olarak bilinen Bağımsız Türkiye Komisyonu’nun da 2008’de yeni Türkiye Raporu hazırlayacaklarını hatırlatan Altınay, ’AB bizim için önemli bir gündem maddesi olmaya devam edecek. Akil Adamlar’ın 2004’te hazırladıkları rapor Türkiye ile müzakerelere başlanma çağrısı yaparak çok olumlu olmuştu’ diyor.

Peki ne yapacak Açık Toplum Enstitüsü?

Türkiye’nin tanıtımı için yeni hazırlanan projelerini Hakan Altınay şöyle anlattı:

’Avrupa’da çok sık rastlanan Türkiye imajı bikini reklamının önünden geçen çarşaflı kadın fotoğrafıdır. Her türlü oryantalist klişeyi içeren bu ve benzeri imgeler dışında da bir Türkiye algısının oluşmasını önemsiyoruz. Bu amaçla Timothy Garton Ash, Edgar Morin, Juan Goytisolo, Umberto Eco gibi Avrupa’nın kültürel zevkini oluşturan kişileri Türkiye’ye davet ederek, Türkiye’den fotoğrafçıların çektiği fotoğraflar arasından 10’ar tane fotoğraf seçmelerini isteyeceğiz. Bu seçilen fotoğraflar AB ülkelerinin kentlerinde bulvarlarda, sokaklarda, parklarda, sergi salonlarında, Fransa’daki FNAC’lar benzeri kitapçıların sergi salonlarında sergilenecek. Amacımız Avrupa ile Türkiye arasındaki görsel mesafeyi azaltmak.’
Türkiye’nin türban gündemiyle yoğrulduğu şu günlerde ya daha tartışmalı bir Türkiye fotoğrafı çıkarsa?

Altınay, ’Avrupalı entelektüeller seçtikleri fotoğrafları neden seçtiklerini de kısaca özetleyecekler. Ayrıca bu fotoğraflara bakıp tepki veren Avrupalıların bu tepkileri de ölçülecek’ diyor.

Açık Toplum Enstitüsü’nün 2008 Danışma Kurulu Üyeleri Suay Aksoy, Ümit Boyner, Eyüp Can, Can Paker, Murat Sungar, Ümit Kardaş tanıtılırken kurula bu yıl katılan Memduh Hacıoğlu ve Zülfü Dicleli de toplantıda yer aldı.

ENTELEKTÜELLER SEÇECEK

Ünlü yazar Umberto Eco, Selanik göçmeni filozof Edgar Morin, yazar Timothy Garton Ash ve İspanyol yazar Juan Goytisolo Türkiye’den kareler seçecek


konunun cevabını_yorumunu Cemal Erzengin hocamdan
istemiştim..................
.cevabı aşağıdadır........................


Sn.AHLAR ÇİKSİN ; Türkiye çok geniş biz mozaiği barındırıyor,çeşitli dinden ve milliyetden insanlar barış içinde yaşıyor,bu insanların dinsel ve yerel yaşamlarına saygı göstermek zorundayız.Yasaklar gerginlikten başka bir şey getirmez,aksine tepkili bir durum doğurur.

Bu ülkede çok az bir kesim çarfafla dolaşıyor,bunu bana göre genellemek yanlış,Avrupalıda bunu biliyor.Yazın Antalya'ya gelirseniz,Biz Türklerin yabancılardan daha çok açılmış saçılmış olduğunu göreceksiniz.Tabi buda bir ölçü değil.

Aslında çarfalıların fotoğrafının yanına , Antalya veya İstanbul'un lüks semtlerinden bir fotoğraf da koymak gerekirdi.

AHLAR ÇİKSİN
14-02-2008, 08:52
.Yiğit Bulutun piyaslar ve geleceğimize dair yazısı........
Buffet balonu Microsoft'un Yahoo'yu satın almasına benzemesin
14.02.2008 |
Bir Buffet haberi ile 'dünyada işler düzeldi' algılamasına kapılmak doğru değil. Türkiye dahil bir çok ülkede ellerinde mal patlayan fonların, tek bir derdi var, olumlu haberleri satmak ve malı satabilmek.

Salı günü öğlen saatlerinden itibaren, Buffet'ın 800 milyar dolarlık sigorta riskini üstlenmeye hazır olduğunu açıklaması ile yukarı gitmek için bahane arayan dünya piyasalarında aranan taze kanın bulunduğunu gördük. Bir önceki hafta Microsoft-Yahoo haberi ile yukarı zorlama gerçekleştiren, ondan önceki haftalarda ABD Merkez Bankası (FED) kararı algılaması ve Başkan Bush paketi ile aynı aklileştirmeyi deneyen piyasalar, salı günü de aynı oyunu oynadılar. Peki bundan sonra neler olabilir? Dow Jones Endeksi'nin grafiği ile incelemeye başlayalım.

GRAFİKKK
Hatırlarsanız Dow Jones için kullandığımız kriter 12.500-12.700 bandını geçmesi veya en azından içine girmesi gerekir ki, yukarı dönme sinyali üretebilsin. Daha önce bu bölge yine "dolduruş haberleri" ile denendi ama oradan gelen satış ile tam olarak dip yani 11.960-12.200 bandı denendi.
Salı günü görülen hareket yine haber eşliğinde bir deneme ve çok ilginç bir detayı var. Bu habere rağmen 12.500 dahi denenmediği gibi yukarı zorlamada yine 100 puana yakın bir satış geldi. 12.500 bölgesine çok yaklaşan Dow Jones, buradan gelen satış ile gördüğü zirveden 100 puana yakın aşağıda 12.373 seviyesinden kapandı.
Peki Türkiye'de ne oldu? Neler olabilir? Daha önceki yorumlarda İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nın (İMKB) Dow Jones 11.960 puanın üstünde durduğu sürece 42.000 desteğinde teknik olarak kalması gerektiğini paylaşmış ve 42.000 bölgesi altındaki denemeleri "siyasi risk ile oluşan aşırı satış" olarak değerlendirmiştik. Dolayısıyla 42.000 üstünde kapanış olması gayet doğaldı.

GRAFİKKK

Salı günü gerçekleşen hareket gerçekçi mi? Hareketin iki sebebi var: Birincisi Türkiye'de siyasi risk ile yabancılar korkuyor, çıkıyorlar yorumlarına karşı hükümete yakın çevrelerden gelen destek alımları. Daha çok Arap kaynaklı para ile destek atma denemesi. İkincisi haberi kullanıp malı yukarıdan yığmak isteyenlerin yaptıkları alımlar.

Kurulan tuzağa düşmeyin
Bundan sonra ne olabileceğine gelince. Dow Jones 12.500-12.700 bandını kırabilirse veya en azından bu banda girebilirse İMKB'nin de hareketine devam etme şansı var. Bu olmadığı takdirde İMKB'de aynen salı günkü alım gibi sert satışlar özellikle DOW Jones bozulursa, ciddi geri dönüşler gelecektir. Sizlere tavsiyem, Dow Jones Endeksi'ndeki hareketin 12.500-12.700 bandını yukarı kırıp kıramayacağını çok dikkatli takip etmeniz. Dow Jones için 12.500-12.700 bandı üstünde kapanış görmediğiniz sürece lütfen iyimser algılamalar ile kurulacak tuzaklara düşmeyin.
Bu noktada yeni bir soru soralım: İMKB için "teknik yukarı döndü sınırı" yok mu? Var, İMKB'de hareketin kendini ispatlayabilmesi için 45.800-46.200 bandını aşması ve üstünde en az iki gece kapanması gerekli. Bu olursa yukarı dönme sinyali oluştu denebilir.

GRAFİKKK

Sonuç: Lafla, açıklama ile oluşan hareketleri geçtiğimiz haftalarda çok gördük. Ben temel bir veri oluşmadan hatta teknik dirençler net olarak aşılmadan çok dikkatli olmaya devam edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle İMKB'de "fırsat bu fırsat deyip" malı satmak isteyenler harekete geçerlerse, ciddi kayıplar oluşabilir. Piyasaların tutunması için Dow Jones Endeksi'nin daha önce denediği ama üstünde ikinci kapanışı yapamadığı 12.500-12.700 bandını kırması gerekli.

Tek dert mal satabilmek
Not 1: İçeride dolar kurunda siyasi risk, parite ve piyasa dinamiği endeksli kurun 1.23-1.25 YTL bandını test ettiğini gördük. Buffet haberi ile kur yeninde 1.20-1.22 bandına döndü. Kısa vadede bu bant destek olacak. Bozulmanın arttığı her durumda yeniden 1.23-1.25 bandı denenebilir. Bir Buffet haberi ile "dünyada işler düzeldi" algılamasına kapılmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Türkiye dahil birçok ülkede "mal ellerinde patlayan fonların, tek bir derdi var, olumlu haberleri satmak ve malı satabilmek."
Not 2: Bu yazıyı çarşamba günü ABD piyasaları açılmadan yazdım. Çarşamba günü ABD'de açıklanacak veriler gelişmeler açısından önemli olacak.

.Niz de 2 yıldır 12,500 ü yazıyoruz.................

...Hemde 12,500 civarı aşağı yukarı sert hareketleri tanımlamak için de ...........
.tahtaravalli bekleyin......yazmıştım.............
......İMZAMIZ BUNU SÖYLÜYOR.....................2 YILDIR.........

AHLAR ÇİKSİN
14-02-2008, 08:54
.Yiğit Bulutun piyaslar ve geleceğimize dair yazısı........
Buffet balonu Microsoft'un Yahoo'yu satın almasına benzemesin
14.02.2008 |
Bir Buffet haberi ile 'dünyada işler düzeldi' algılamasına kapılmak doğru değil. Türkiye dahil bir çok ülkede ellerinde mal patlayan fonların, tek bir derdi var, olumlu haberleri satmak ve malı satabilmek.

Salı günü öğlen saatlerinden itibaren, Buffet'ın 800 milyar dolarlık sigorta riskini üstlenmeye hazır olduğunu açıklaması ile yukarı gitmek için bahane arayan dünya piyasalarında aranan taze kanın bulunduğunu gördük. Bir önceki hafta Microsoft-Yahoo haberi ile yukarı zorlama gerçekleştiren, ondan önceki haftalarda ABD Merkez Bankası (FED) kararı algılaması ve Başkan Bush paketi ile aynı aklileştirmeyi deneyen piyasalar, salı günü de aynı oyunu oynadılar. Peki bundan sonra neler olabilir? Dow Jones Endeksi'nin grafiği ile incelemeye başlayalım.

GRAFİKKK
Hatırlarsanız Dow Jones için kullandığımız kriter 12.500-12.700 bandını geçmesi veya en azından içine girmesi gerekir ki, yukarı dönme sinyali üretebilsin. Daha önce bu bölge yine "dolduruş haberleri" ile denendi ama oradan gelen satış ile tam olarak dip yani 11.960-12.200 bandı denendi.
Salı günü görülen hareket yine haber eşliğinde bir deneme ve çok ilginç bir detayı var. Bu habere rağmen 12.500 dahi denenmediği gibi yukarı zorlamada yine 100 puana yakın bir satış geldi. 12.500 bölgesine çok yaklaşan Dow Jones, buradan gelen satış ile gördüğü zirveden 100 puana yakın aşağıda 12.373 seviyesinden kapandı.
Peki Türkiye'de ne oldu? Neler olabilir? Daha önceki yorumlarda İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nın (İMKB) Dow Jones 11.960 puanın üstünde durduğu sürece 42.000 desteğinde teknik olarak kalması gerektiğini paylaşmış ve 42.000 bölgesi altındaki denemeleri "siyasi risk ile oluşan aşırı satış" olarak değerlendirmiştik. Dolayısıyla 42.000 üstünde kapanış olması gayet doğaldı.

GRAFİKKK

Salı günü gerçekleşen hareket gerçekçi mi? Hareketin iki sebebi var: Birincisi Türkiye'de siyasi risk ile yabancılar korkuyor, çıkıyorlar yorumlarına karşı hükümete yakın çevrelerden gelen destek alımları. Daha çok Arap kaynaklı para ile destek atma denemesi. İkincisi haberi kullanıp malı yukarıdan yığmak isteyenlerin yaptıkları alımlar.

Kurulan tuzağa düşmeyin
Bundan sonra ne olabileceğine gelince. Dow Jones 12.500-12.700 bandını kırabilirse veya en azından bu banda girebilirse İMKB'nin de hareketine devam etme şansı var. Bu olmadığı takdirde İMKB'de aynen salı günkü alım gibi sert satışlar özellikle DOW Jones bozulursa, ciddi geri dönüşler gelecektir. Sizlere tavsiyem, Dow Jones Endeksi'ndeki hareketin 12.500-12.700 bandını yukarı kırıp kıramayacağını çok dikkatli takip etmeniz. Dow Jones için 12.500-12.700 bandı üstünde kapanış görmediğiniz sürece lütfen iyimser algılamalar ile kurulacak tuzaklara düşmeyin.
Bu noktada yeni bir soru soralım: İMKB için "teknik yukarı döndü sınırı" yok mu? Var, İMKB'de hareketin kendini ispatlayabilmesi için 45.800-46.200 bandını aşması ve üstünde en az iki gece kapanması gerekli. Bu olursa yukarı dönme sinyali oluştu denebilir.

GRAFİKKK

Sonuç: Lafla, açıklama ile oluşan hareketleri geçtiğimiz haftalarda çok gördük. Ben temel bir veri oluşmadan hatta teknik dirençler net olarak aşılmadan çok dikkatli olmaya devam edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle İMKB'de "fırsat bu fırsat deyip" malı satmak isteyenler harekete geçerlerse, ciddi kayıplar oluşabilir. Piyasaların tutunması için Dow Jones Endeksi'nin daha önce denediği ama üstünde ikinci kapanışı yapamadığı 12.500-12.700 bandını kırması gerekli.

Tek dert mal satabilmek
Not 1: İçeride dolar kurunda siyasi risk, parite ve piyasa dinamiği endeksli kurun 1.23-1.25 YTL bandını test ettiğini gördük. Buffet haberi ile kur yeninde 1.20-1.22 bandına döndü. Kısa vadede bu bant destek olacak. Bozulmanın arttığı her durumda yeniden 1.23-1.25 bandı denenebilir. Bir Buffet haberi ile "dünyada işler düzeldi" algılamasına kapılmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Türkiye dahil birçok ülkede "mal ellerinde patlayan fonların, tek bir derdi var, olumlu haberleri satmak ve malı satabilmek."
Not 2: Bu yazıyı çarşamba günü ABD piyasaları açılmadan yazdım. Çarşamba günü ABD'de açıklanacak veriler gelişmeler açısından önemli olacak.
Yiğit Bulutun yazsı böyle dostlar.....

...Biz ise 2 yıldır 12,500 ü yazıyoruz.................

...Hemde 12,500 civarı aşağı yukarı sert hareketleri tanımlamak için de ...........
.tahtaravalli bekleyin......yazmıştım.............
......İMZAMIZ BUNU SÖYLÜYOR.....................2 YILDIR.........[/QUOTE]

AHLAR ÇİKSİN
25-02-2008, 15:41
.Yiğit Bulutun piyaslar ve geleceğimize dair yazısı........
Buffet balonu Microsoft'un Yahoo'yu satın almasına benzemesin
14.02.2008 |

Kurulan tuzağa düşmeyin
Bundan sonra ne olabileceğine gelince. Dow Jones 12.500-12.700 bandını kırabilirse veya en azından bu banda girebilirse İMKB'nin de hareketine devam etme şansı var. Bu olmadığı takdirde İMKB'de aynen salı günkü alım gibi sert satışlar özellikle DOW Jones bozulursa, ciddi geri dönüşler gelecektir. Sizlere tavsiyem, Dow Jones Endeksi'ndeki hareketin 12.500-12.700 bandını yukarı kırıp kıramayacağını çok dikkatli takip etmeniz. Dow Jones için 12.500-12.700 bandı üstünde kapanış görmediğiniz sürece lütfen iyimser algılamalar ile kurulacak tuzaklara düşmeyin. COLOR="Magenta"][B]45.800-46.200 bandını aşması ve üstünde en az iki gece kapanması gerekli[/COLOR]. Bu olursa yukarı dönme sinyali oluştu denebilir.

Sonuç: Lafla, açıklama ile oluşan hareketleri geçtiğimiz haftalarda çok gördük. Ben temel bir veri oluşmadan hatta teknik dirençler net olarak aşılmadan çok dikkatli olmaya devam edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle İMKB'de "fırsat bu fırsat deyip" malı satmak isteyenler harekete geçerlerse, ciddi kayıplar oluşabilir. Piyasaların tutunması için Dow Jones Endeksi'nin daha önce denediği ama üstünde ikinci kapanışı yapamadığı 12.500-12.700 bandını kırması gerekli.

Tek dert mal satabilmek
Not 1: İçeride dolar kurunda siyasi risk, parite ve piyasa dinamiği endeksli kurun 1.23-1.25 YTL bandını test ettiğini gördük. Buffet haberi ile kur yeninde 1.20-1.22 bandına döndü. Kısa vadede bu bant destek olacak. Bozulmanın arttığı her durumda yeniden 1.23-1.25 bandı denenebilir. Bir Buffet haberi ile "dünyada işler düzeldi" algılamasına kapılmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Türkiye dahil birçok ülkede "mal ellerinde patlayan fonların, tek bir derdi var, olumlu haberleri satmak ve malı satabilmek."
Not 2: Bu yazıyı çarşamba günü ABD piyasaları açılmadan yazdım. Çarşamba günü ABD'de açıklanacak veriler gelişmeler açısından önemli olacak.
Yiğit Bulutun yazsı böyle dostlar.....

...Biz ise 2 yıldır 12,500 ü yazıyoruz.................

...Hemde 12,500 civarı aşağı yukarı sert hareketleri tanımlamak için de ...........
.tahtaravalli bekleyin......yazmıştım.............
......İMZAMIZ BUNU SÖYLÜYOR.....................2 YILDIR.........


..................Zayıf dolar politikası nereye kadar? ...............

Sekiz seneden beri düşen Dolar, bugüne kadar ABD’ye Çin’le rekabet etmesini sağlarken, Irak savaşı nedeniyle ve üretim kapasitesinin ABD’nin dışına çıkmasıyla birlikte ülkenin cari açıklarında görülen kaçınılmaz artışı yavaşlatmaktan bir işe yaramadı.
Okan AYBAR / HÜRRİYET

Bugünlerde dünya ekonomisi Asya ve Okyanusya üzerinden büyümeye devam ederken, son zamanlarda Avrupa ve ABD kıtalarındaki büyümelerde belirgin yavaşlamalar olduğunu görüyoruz. Ama daha 6 ay öncesinde kadar bu iki kıtada da büyümenin devam ettiğine şahit oluyorduk. Şimdi dünya ekonomisinde Çin’de dahi yavaşlamalar bekleniyor. En hızlı büyüyen Okyanusya ülkeleri bile yakın bir zamanda bugünkü büyümenin aksine yavaşlamayla karşı karşıya gelmek üzereler.

ABD’nin bugün karşı karşıya kaldığı durum sadece büyümeyle ilgili değil. Aynı zamanda enflasyon olmaya da devam ediyor. Ancak aynı sorunu ABD’nin dışındaki ülkeler için değerlendirdiğimizde, bu durum daha az sorun çünkü o ülkelerin para birimleri özellikle Dolarla satılan enerji maliyetlerinin ABD’deki kadar hızlı yükselmemesine neden oluyor.

Şimdi ABD’de bir sorun var. Enflasyon… Ama ipotek kredileri batıkları yüzünden oluşan ve daha yakın vadeyi ciddi bir şekilde etkileyen likidite sorunları da mevcutken ABD bu iki sorunla nasıl baş edecek?

Bunun bendeki cevabı şu:

FED’in kısa vadede faiz oranlarını çok sert bir şekilde düşürmesi, kısa vadeli sorun olan likidite sorununu ortadan kaldırmak içindi. Çünkü bu sorunun bir an önce çözülüp kontrol edilemeyen petrol fiyatlarının yarattığı enflasyon sorununa orta vadede çözüm bulması gerekiyor. Hazır dünya ekonomisi yavaşlarken enerji maliyetleri düşebilir ama buna da bel bağlamak istemeyeceklerinden bir süre sonra Doları yeninden değerlendirebilirler. Ama faizlerin likidite sorunlarına bağlı olarak düşüşü, bunu engellemeye devam edecektir. Dolayısıyla FED enflasyon mücadelesine devam etmedikçe Doların değer kazanmasını beklememek lazım.

Enflasyon varsa altın daha giderBI BİZİM AYHANIN İŞİNE YARIYOR.....

ABD’de ve Avrupa’da da kısmen görülse de bu iki kıtada görülen likidite sorunlarına bağlı olarak azalma eğilimde olan faizler ve enflasyon beklentileri stagnasyon beklentilerini körüklerken, altın fiyatları Dolar ve Euro’ya karşı yükselme eğiliminde kalmaya devam ediyor. Özellikle petrol fiyatlarındaki yükselişlere son derece bağlı olarak hareket eden altın bu hafta içinde petrolle birlikte hareket etmeye devam edebilir.

Diğer yandan bakır ve aynı zamanda gıda fiyatlarındaki yükselişler de enflasyon beklentilerinin artmasına neden olduğu sürece altın fiyatlarının yeni rekorlar kırmaya devam edeceğini beklemek mantıklı olur.

Bakır fiyatlarındaki yükseliş ekonomik faaliyetlerdeki yükselişin habercisi olduğundan bu durum özellikle hisse senedi borsa endekslerinin de güçlenmesine neden oluyor. En son hafta sonuna girerken örneğin Dow Jones endeksi gün içinde çok düşükken hafta sonuna girerken çok sert bir alım dalgası sonrasında haftayı belirgin bir yükselişle kapattığı için bu durum altın için de olumlu. Diğer yandan gıda fiyatlarındaki yükselişler zaten enflasyona direk etkisi olduğu için altın olumlu kalmaya devam ediyor.

Petrol fiyatlarında bu hafta belirgin bir gerileme olmayıp eğer 97 Dolar’ın altında kapanışlar olmazsa, o zaman altın fiyatlarının düşmesini beklemeyin. Altın güçlü ve 932 Dolar’ın altında kalmadıkça düşmeyecek. Benim beklentim hafta içinde yeni rekorlar kırılabilir ama 930 Dolar’a doğru bir düzeltme olabileceğini tahmin ediyorum. Hafta içinde 955’in üzerinin 1 sent bile görülmesi 963 Dolar’ın da görülmesini geciktirmeyecektir.
BEN ALTINLARIN BİR KISMINI SATTIM O KADAR......

AHLAR ÇİKSİN
26-02-2008, 10:07
............2008`de faizler düşer, konsolidasyon olur ....................



Sabancı Dinçer, reel faiz oranlarının yıl sonuna kadar yüzde 10'dan yüzde 7'ye kadar düşeceğini ve bu düşüşün tüketici kredilerini artıracağını belirterek, Akbank'ın Avrupa'da genişlemek istediğini söyledi.


Citigroup'un yüzde 20'sine sahip olduğu Akbank, Türk bankaları ve finans kurumları satın alarak piyasa payını yüzde 3-5 civarında artırmak istiyor. Dinçer'in verdiği bilgiye göre, banka 2007 yılında yüzde 13.5 olan aktif pazar payını 2011 yılında yüzde 20'ye çıkartmak istiyor.
Dinçer, Türkiye'de önümüzdeki yıllarda ikinci bir tur konsolidasyon olacağına inanıyoruz. Piyasada bazı özel küçük bankaların durumu (satın almaya) uygun olabilir çünkü marjları ciddi biçimde düşüyor dedi.

Dinçer, küçük bankaların marjlarındaki daralmanın özellikle kamu bankaları ve diğer büyük bankalarla rekabet etmeye çalışmalarından kaynaklandığını söyledi. Türkiye'de 2001-2002 arasında yaşanan kriz sırasındaki birinci tur konsolidasyonla banka sayısının 81'den 46'ya düştüğünü söyleyen Dinçer, şu an sadece sekiz bankanın piyasanın yüzde 80'ini kontrol ettiğini belirtti. Öncelik organik büyüme
Akbank'ın kaliteli aktifleri olması ve halihazırda küçük işletmelere ve tüketiciye dönük kredi portföyü bulunması halinde satın alma ile ilgilenebileceğini söyleyen Dinçer, bankanın Almanya ve Fransa'da potansiyel birleşme ve satın almalarla ilgilendiğini ancak henüz doğru bir seçenek belirmediğini söyledi. Ancak satın almaların her şey demek olmadığını belirten Dinçer, Akbank'ın önceliğinin organik büyüme olduğunu söyledi. Dinçer, Tüketici finansmanı yatırım olanaklarının olabileceği bir alan olabilir dedi.

Citigroup CEO'su Vikram Pandit de, 2006 yılında Citi'nin Akbank'ın yüzde 20'sine yaptığı yatırım, Akbank'a, Türkiye'ye ve kendi büyümesine yapmış olduğu stratejik ve uzun süreli bir yatırımdır. Bu böyle kalacaktır ve Türkiye'deki büyüme planlarımızın merkezinde olacaktır dedi.

AZİZ NİCOLA
26-02-2008, 10:10
Günaydın üstad Bugün Yeni Bir Kağıt Varmı

AZİZ NİCOLA
26-02-2008, 10:11
Benim Dikkatimi Sagyo çekiyor Ama Sen Nasıl Değerlendirirsin

AHLAR ÇİKSİN
26-02-2008, 10:13
........BREZİLYA............
............ ABD VE AVRUPA EKONOMİSİNE BAĞIMLI DEĞİL.......

...........................biz de bu yolda olmalıyız...........

Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lulada Silva, Brezilya ekonomisinin, ABD ve Avrupa ekonomisine bağımlıolmadığını söyledi.

Da Silva, radyoda yaptığı açıklamada, Brezilya`yı, büyük bir devlet ve büyük bir ekonomi haline getireceklerini söyledi.

İhracat açısından, ABD ya da AB piyasasına bağımlı olmadıklarını belirten Da Silva, dünyanın birçok ülkesine ihracat yapabildiklerini kaydetti.

"].........bizimde kurtuluşumuz burda
............çinde böyle yapmadı mı.......
................biz de bu yolda olmalıyız.............[/COLOR]

190 milyonluk bir nüfusa sahip olduklarının altını çizen Da Silva, 2010yılına kadar, yılda ortalama en az yüzde 5 büyüyeceklerini de ifade etti.

Da Silva, dış borcu azalttıklarını ve iyi bir makro ekonomik göstergeyesahip olduklarını ifade etti.

AHLAR ÇİKSİN
26-02-2008, 10:15
Benim Dikkatimi Sagyo çekiyor Ama Sen Nasıl Değerlendirirsin

topicte bakalım.
....aslında bir çok hisse al dipten durumunda .............
...........ancak seçici olmalı derim........

AHLAR ÇİKSİN
02-03-2008, 09:29
............ALTIN VE PETROLDE ÇIKIŞ SÜRECEK Mİ?...........

...Petrol 100 doları geçti, altın 100 dolara yaklaştı..........
... Dünya ekonomileri emtia fiyatlarını izliyor.........

......... Peki yükseliş devam edecek mi? ...................

Son haftalarda ABD'de ekonomik durgunluk beklenirken emtia fiyatlarının neden yükseldiği sorusu sık sık gündeme geliyor. Gerçekten modern tarihin en dramatik emtia fiyat artışları yaşanıyor ve bu yüksek fiyatlara rağmen geçmiş yıllardan farklı olarak küresel ekonomiye olumsuz etkisi bugüne kadar sınırlı kaldı. Sadece, tüketici eğilimlerinin yüksek enerji ve gıda fiyatları sebebiyle olumsuz etkilenmeye başladığı gözleniyor.

2000-2003 yılları arasında durgunluğa önlem olarak Fed faiz oranlarını derhal 1950 yıllarındaki düşük seviyelerine indirerek ekonomiyi uçurmuş ve tüketici harcamaları sayesinde emlak sektörü darbe almadan şişmeye devam etmişti. Emtia fiyatları ise önemsiz bir yatırım aracı olarak düşük faiz oranlarına rağmen fazla talep görmemişti. Yani 2000-2003 durgunluk döneminde düşük faiz oranları ve enflasyon çelişkisi yoktu. Ama bu defa yaşanan durum farklı; 1971-80 yılları arasında olduğu gibi birçok ekonomistin endişesi stagflasyon (ekonomi daralırken enflasyonun artması).

Politika yapıcıları ya da yöneticilerin kabusu, enflasyon uyarlamalı hesaplar yapılırsa, altın fiyatının 2000 dolar/ons üzerinde, petrol fiyatının 1980 seviyesinin %50 altında ve şimdiye kadar genel emtia trendinin henüz %33 yükseldiği görülür. Platin, şimdiden 2000 dolar/ons üzerinde (paladyum hala geride!). Bu günlerde, hedge fonların, emtia havuzlarının tekrar emtia piyasalarına ilgi ve yatırımı bu yüzden.

Emtia fiyatları geçmişi yakalamak istiyor. Elbette ABD'de konut ve kredi sektöründe problemler devam edecek, belki de artarak ama başta bakır ve petrol gibi küresel büyümeyi etkileyecek emtialara bakılırsa, ABD durgunluğu sığ bir şekilde geçiştirilebilir sonucu ortaya çıkıyor ve piyasaların hemen hemen her defasında haklı olduğu görülür. Nitekim, tahvil fiyatlarında ısrarlı bir gerileme devam ediyor. Herhalde, tahvil oyuncuları (bu trader'lara güven ve saygı duymak gerekir) kısa dönem sıkıntıların ötesine bakıyor ve ABD'de ilk toparlanma verileriyle birlikte enflasyon endişesine odaklanıyorlar. Zaten, kıymetli metal ve diğer emtialar (arz/talep etkileri yanı sıra) enflasyon spiraline odaklanmış görülüyor. Ancak kısa dönem traderler için emtia fiyatlarının düzeltme için olgunlaştığını düşünüyorum.

Emtia fiyatlarının yerçekimini inkar edercesine yükseldiği bu dönemde sert düşüşlerden bahsetmek son derece zor olmasına rağmen önümüzdeki birkaç hafta/ay boyunca petrol, altın ve tahıl fiyatlarında ciddi düşüşler olabilir. Tekrar ediyorum, emtia fiyatlarında kalıcı bir düşme yada trend değişiminden bahsetmiyorum, sadece, yükselen (bull) trend anatomisi ya da kısa vadeli kar satışları. Bu tür volatil piyasalarda doğrudan pozisyon almak yerine opsiyon piyasaları tercih edilmeli ya da teknik bir model çerçevesinde pozisyon almak hata ve zararları asgariye indirecektir. Şimdi kısaca birkaç ürün için kısa dönem beklentilerimi aktarayım.

PETROL

Petrol fiyatı temel verilerden sapma süreci içinde hareket ediyor. Özellikle, medya gündemine düşen her şey gibi petrol fiyatı da gereğinden fazla tepki gösteriyor. Elbette 100 dolar/varil üzerindeki son yükselme bacağı, zayıf ABD doları, Venezuela/ Nijerya ve küresel talepden kaynaklanıyor. Ancak, hedge fonları, emtia havuz yöneticileri, emlak ve kredi piyasalarından olumsuz etkilenen borsalar yerine emtiaları piyasalarına yönelmeleri son derece etkili oluyor.

Unutulmamlıdır ki, temel verilerden kopma yapısal değişim olmadıkça uzun soluklu olmaz. Nitekim, kısa dönem için fon yöneticilerinin kar satışlarından kaynaklanacak bazı sıkıntılar olabilir. Nitekim, fon yöneticileri için bahaneler bol. Stok hesaplarına göre petrol fiyatının pahalı olduğu düşünülüyor, ekonomik daralma endişesi talebi frenleyecek ve OPEC üretimini ayarlamakta hiç tereddüt etmeyecektir, derinleşen bir durgunluk OPEC içinde iyi olmayacaktır. Uzun vadede dengeler kendini bulur. Bu günlerde 100 dolar/varil petrol fiyatını yüksek bulan ve bu piyasalarda işlem yapmak isteyenler için en akıllı strateji yüksek kullanım fiyatı (105-110 dolar/varil ) olan call opsiyonları satmaktır.

ALTIN

Altın fiyatının da petrol gibi önemli bir düzeltme eşiğinde olduğunu sanıyorum. 960 dolar/ons üzerinde yoğun stop emirleri temizlendikten sonra fon yöneticileri tarafından sert bir kar realizasyonu gelebilir. Emtia piyasaları borsa ve tahvil yatırımlarına kıyasla son derece spekülatiftir. Diğer bir deyişle emtia fiyatlarının faiz gibi bir getirisi yoktur. Buğday ya da altın satın alıp tutmak faiz ödemez, temmettüsü yoktur ama fiyat değişimi kazanç ya da zarar yazdırır.

Son yıllarda emtia ETF'leri hisse senetleri gibi davranarak (satın al ve tut) son derece popüler yatırım aracı olarak görülmeye başlandı. Burada iki önemli nokta; öncelikle, ETF tutuldukça ait olduğu emtianın arz tarafı azalır, piyasadan çekilir, ikinci olarak emtia fiyatının düşmesi ile yatırımcı negatif getiri elde eder (konut fiyatları yükselirken sub-prime problemi yoktu ama sonrasında bilinen senaryo! ETF'lerde şimdilik CRB emtia endeksi yükseliyor ve problem yok ama emtia fiyatlarının düşmesi halinde sub-prime benzeri sıkıntılar yaşanacaktır). ETF'ler emtia piyasalarında yapısal bir değişikliğe yol açtığından, örneğin altın fiyatı için temel veriler tam olarak fiyatlara yansıtılamıyor. Altın için düzeltme ya da fon satışlarına karşı, petrol piyasasındaki aynı stratejiler kullanılabilir. 920-900 dolar/ons seviyesi satın almak için fırsat olarak görülüyor.
Bakır fiyatları 380 sent/lbs üzerinde zayıf görünüyor. Teknik olarak da aşırı yüksek fiyatlarda seyrediyor. Gümüş ve diğer metallerle birlikte sert bir düzeltmeye hazırlıklı olunmalı.

--------------------------------------------------------------------------------
ATEŞAN AYBARS

AHLAR ÇİKSİN
02-03-2008, 19:23
TÜRKİYE EMLAKTA LİSTE BAŞI

İndependent On Sunday, en çok ilgi gören ülkenin Türkiye olduğunu belirtirken "Türkiye, liste başında" dedi


İndependent On Sunday, rekor sayıda İngiliz yatırımcının yurt dışında emlak alımı ile ingilendiğini, en çok ilgi gören ülkenin ise, Türkiye olduğunu belirtirken "Türkiye, liste başında" dedi. Gazete, Türkiye'nin "Yeni İspanya" olarak nitelendirildiğini de yazdı.

Rekor sayıda İngiliz yatırımcının yurt dışında emlak alımı ile ilgilendiği bildirildi. The İndependent On Sunday, yurt dışı emlak alımlarında en çok rağbet gören ülkenin Türkiye olduğunu belirtirken, "Türkiye, liste başında" ifadesini kullandı. Gazete, Türkiye için kullanılan "Yeni İspanya" ifadesine yer verdi.

İngiltere'de Pazar günleri yayınlanan The İndependent On Sunday gazetesi, "Türkiye ve Ötesi: Riskte ve Uzak Topraklarda Alım Yapmanın Ödülü" başlıklı haberinde İngiltere'de emlak fiyatlarındaki durgunluğuna karşın para kazanmak isteyen İngilizler için "uzak ufuklarda umut"un olduğunu belirterek Türkiye'yi örnek verdi.

Rekor sayıda yatırımcıların dünyanın çeşitli yerlerinde emlak yatırımları ile ilgilendiğini kaydeden gazete "Ve Türkiye liste başındadır" dedi.

İngiliz gazetesi, yurt dışı için mortgage kredi sağlayan Conti Financial Services'in, Türkiye'ye yönelik bilgi başvurularının yıllık olarak yüzde 147 artarken İspanya için yüzde 28 bir gerilmenin olduğunu belirtti.

Türkiye'deki emlak fiyatlarının 2007 yılında yüzde 15-20 arasında bir artış gösterdiğine işaret eden gazete, Buna karşın İngiltere'ye göre fiyatların hala ucuz olduğunu belirterek Türkiye'de iki odalı dairelerin 50 bin sterlinden, villaların ise 90 bin sterlinden satıldığını yazdı.

The İndependent On Sunday'a konuşan Conti Satış ve Marketin Direktörü Simon Conn da, Türkiye'ye "Yeni İspanya" dendiğine dikkat çekerken Türkiye'nin, İspanya'nın yaşadığı sorunların bazıları ile karşı karşıya geldiğini belirterek bunların arasında "yolsuzluklar ve kötü planlama"yı saydı. Buna karşın, Conn, Türkiye'nin İspanya'a göre daha "çabuk öğrenmekte olduğu"nu da söyledi.
............
.....................
BUFFET TURKCELL İLE BAĞLANACAK BORSAYA2007'de 8 milyon yeni aboneyle net gelirini yüzde 22 artıran Turkcell, dünyanın en zengin adamı Warren Buffet'ın yatırım yapmak istediği şirketler listesine girdi

AHLAR ÇİKSİN
04-03-2008, 13:09
....Oğuzam, Türk menem… Bayatlardan Türkmenem…

Damarlarındaki asil kan, aslına çektiğin ırk menem… Yaprağın asılı dallar, gövdeni taşıyan kök menem… Yolunu gözleyen yar, aşkınla çarpan ürek menem… Can içre canan bilmişem gavim gardaş, nerdesen…

Yedi koldan, yirmidört boydan gelmişem Orta Asya`dan… Yayından fırlayan ok, huduttan hududa atılan mızrak, deli havalar soluyan kısrak gibi esmişem… Az gitmişem, uz gitmişem, dere tepe düz gitmişem… Kuş uçmaz kervan geçmez dağları, göçebe adımlarla gezmişem… Irağı yakın, yurdumu Irak eylemişem… Tırnaklarımla oymuşam tortu kayaları, kıraç toprakları gözyaşlarımla sulak etmişem… Kızgın tohumlar serpmişem, emek vermişem, aşa getirmişem… Türk illerine haber salmışam gavim gardaş nerdesen…

Selçuklu şah-ı sultanlarım adım atmış otağıma, kapıda karşılamışam civan mert erlerimi, başım gözüm üstüne berhudar ağırlamışam… Musul’da Zengiler, Kerkük’te Kıpçaklar, Erbil’de Beg Teginliler, Yiğit yatağı Atabegler kurmuşam, Dokuz başlı tuğlar aparmışam yad ellere, Türk’ün adını âlemlere duyurmuşam… Bayındır kızanı torunlarımı kucaklamışam, bahar coşkusu Akkoyunlar gibi ovalara yayılmışam… Sultan Cined`in emaneti, Şah İsmailimle pişirmişem ham yanlarımı, ocağımda tüten Safevi ateşiyle alev alev yanmışam… Genç Osmanlıyla açmışam Bağdat’ın kapısını, cahiliye devrini hepten kapatmışam… Dil, din ve ırk özgürlüğüyle donatmışam Halkları, çıra gibi aydınlatmışam kör karanlık tarihi, çevreme ilim, irfan, ışık saçmışam… Derin hülyalara dalmışam gavim gardaş, nerdesen…

Ne zaman ki Türk birliğine diş bilemiş düşman, çapraz fişek silahıma davranmışam… Zırnık ödün vermemişem haa sevgimden, korkmamışam heç, ölümleri kuşanmışam…

Yalın ayak koşmuşam Kafkas cephelerine, Sarıkamış harekâtına katılmışam… Buz kesmiş yüreğim Allah-u Ekber Dağlarında, katmer katmer kefensiz donmuşam…

Çanakkale’de etten duvar olmuşam, göğüs göğüse çarpışmışam Allah vekil, bir adım geçirmemişem gâvuru öteye, üst üste cansız yığılmışam…

Nasıl ki Harb-i cihanlarla zayıflamışam, güçten kudretten düşmüşem heyhat, yeraltı kaya yağlarım sulandırmış ağızları, hemhal manda manda paylaşılmışam…

Öyle ki et ve tırnak misali ayrılmışam, süt kuzu yavru gibi koparılmışam Anadolu’dan… Yılanlar tıslamış, köpekler hırlamış ardımdan… Sahipsiz kalmışam gavim gardaş nerdesen…

Lord planları tayin etmiş kaderimi, Misak-i Milli sınırlar dışına çıkarılmışam… İtilmişem, kakılmışam, horlanmışam külliyen, tekme tokat yerlere yatırılmışam… Dağ ayılarının önüne atılmışam yaralı, çöl develerinin hörgücüne tepe taklak asılmışam…

Türk menem demişem, Türkçe söylemişem, Eskiyaka’da kurşunlara dizilmişem… Emeğimin hakkını istemişem, Gavurbağ’da linç edilmişem… Adalet beklemişem, iplere gerilmişem… Eşitlik yeğlemişem, Zab suyu kana bulanmış, Altunköprü’de ekin gibi biçilmişem… El insaf vicdan dilemişem, zindanlara sürülmüşem… Çığlıklarım katlimin sâlası, diri diri toprağa gömülmüşem…

Kollarım kırılmış omuzlarımdan, işkencelerle yoğrulmuşam… Gözlerim kan çanağı, fincan fincan oyulmuşam… Ölmem yetmemiş kâfire, ip sarılmış cesedime, sokaklarda dolaştırılmışam… Cıncık gibi ortalığa saçılmış cism-i bedenim, lime lime dağılmışam gavim gardaş, nerdesen…


Duy hele... Kimliğim değiştirilmiş, El-Temim olmuş Türkmen Kerkük, hafızalardan kazınmışam… Baas Baas bağırmışlar partizanca, kin kusmuşlar yüzüm barabarı, evimden yurdumdan göçe zorlanmışam…

Okumak yazmak yok… Dilim damağıma bağlanmış... Düşünmem, konuşmam, kızmam yasak… Başın kaldırıp bakmak, gözün ucuyla süzmek ne cüret… Elim ayağıma dolanmış... Oturmam, yürümem, gezmem yasak… Taş kesilmişem gavim gardaş nerdesen…


Beterin beteri var… Biri getmiş, ötekiler gelmiş… Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşam... Mavzerler çevrilmiş üzerime, tetiklere sarılmış Puştlar, merhamet beklerken, zulüm bulmuşam… Böyük devletlerin böyük oyunu, yok etmek Türk`ün soyunu... Çoraplar örülmüş, çuvallar geçirilmiş başıma... Aslanım; kediye boğulmuşam…

Di gah gel… Di gel ölem di gel… Adına gurban olam di gel… Alnına kanım çalam di gel… Bayrağım göğün mavi gülü, ay yıldızım sen… Yurdum Türkmen eli, can özüm sen… Soyum sopum Türkoğlu, yüzüm sürdüğüm izim sen… Oy men ölmüşem gavim gardaş, nerdesen…

Ali Yaşar.

AHLAR ÇİKSİN
04-03-2008, 15:55
HADİ ŞİMDİ DE ...........
...........BİLMEDİĞİNİZ YERDEN ET ALIN.....
.............. VE...........
.............. BİLMEDİĞİNİZ YERDEN YEMEK YİYİN BAKALIM............

Gaziosmanpaşa Hacımaşlı köyü domuz çiftliği'nin suları ve katı atıkları 300 metre mesafedeki Sazlıdere Barajı'na akıyor. Baraj on milyon kişinin su ihtiyacını karşılıyor. Çiftlikte 5 bin domuz var. Türkiye'deki domuz çiftliklerinde yıllık 3 milyon kg. civarında et üretiliyor. Bu rakam neredeyse kırmızı et üretiminin yarısı. Üretilen domuzlar otellere, yemek fabrikalarına ve marketlere 'kıyma' şeklinde satılıyor. Domuz etini Salam, sosis olarak da piyasaya sürmek en sık kullanılan yöntem.
Peki neden domuz?
'Dinen yasak olmasına, Türk yemek kültürüne aykırı bulunmasına rağmen n eden domuz cazip bir konu?'
Çünkü domuz yetiştiriciliği kârlı bir iş. Domuz üretken bir hayvan. Cinslerine ve yaşına göre yılda bir, iki, bazen de üç kez ve her batında 15-20'ye kadar varan yavru dünyaya getirebiliyor. Bir domuz yılda iki kez doğum yapsa, her batından 10 yavru yaşasa, 20 sene yaşayan bir domuzun 400 yavrusu oluyor. Ve dahası yeni doğmuş bir domuz 4-5 ayda 100 kiloya kadar çıkabiliyor.
Normal Şartlarda evcil bir domuzun yüzde 30'u yağ olarak ayrılabilmekte iken bu rakam bazen yüzde 50'yi bulabiliyor.Yani 150 kg'lık bir domuzdan 75 kiloluk yağ elde edilebiliyor. Bu da dana yada koyuna göre tercih edilmesinde önemli bir etken.
Beslenmesi kolay, cam dışında -leş dahil- her şeyi yiyebiliyor. Her domuz da ortalama 80-100 kiloya ulaştığı zaman kesiliyor. Kaba bir hesapla sadece bu çiftlikten yılda yaklaşık 1 milyon kg. et çıkıyor.
Bu etlerin hangi kanalla, nerelere satıldığı meçhul. Diğer çiftlikler de göz önüne alındığında Türkiye'de yaklaşık 3 milyon kg domuz etinin piyasaya değişik yollarla sürüldüğü ortaya çıkıyor.
Türkiye'deki toplam kırmızı et tüketiminin de 6 milyon kg. olduğu göz önüne alınırsa tablonun vahameti daha da netleşiyor. Kilosu 1 ile 3.5 milyon lira arasında satılan bu domuz etlerinin ağırlıklı olarak kıyma, sucuk, salam ve sosis olarak satıldığı dile getiriliyor. Çiftlik çalışanlarından İsmail Türk'ün verdiği bilgiye göre kesilen etler toplu olarak büyük otellere, yemek fabrikalarına kıyma ve sosis gibi ürünler olarak satılıyor.
Bu ve benzeri çiftliklerden resmi olarak beş firma domuz satın alıyor:
Çerkezo, Polonez, Nuta, Namet ve Şütte ...
1.
Çerkezo aldığı ürünleri Salam Sosis olarak piyasaya sürerken aynı zamanda Teşvikiye'deki Şarküterisinden de nihai tüketiciye ulaşıyor. (ki bu firmanın bir de TADET adı altında otellere ürün sattığı bir markası daha bulunuyor...) Aynı zamanda butik mağazalarda ve ulusal zincir mağazalarda satılan BONUS markalı ürünlerin üreticisi de ÇERKEZO...
2- Ayazağa'daki Çerkezo'nun hemen yanında üretim yapan
ŞÜTTE firması da salam, sosis ve jambonlarını markasıyla satıyor. Ancak bilinen bu firmalar ürünleri çeşitli zamanlarda farklı isimlerde piyasaya sürüyor. Daha önce Şütte olarak piyasaya sürülen domuz mamulleri son dönemde PIGGY adıyla satılıyor. Üstelik ünlü Amerikan fast food zincirlerinden Little Caesar's Pizza tam 10 yılı aşkın süreden beri et mamullerini ŞÜTTE firmasından temin edip bizlere bir güzel yediriyor.
3-
POLONEZ 5 yıl öncesine kadar resmi olarak domuz ürünleri imal edip MİGROS'larda açık açık ürünlerini satarken, son yıllarda %100 dana etinden ürünler imal ettiğini iddia ediyor.
'Peki ya bunları göz göre göre mağazalarında sattıran satın alma müdürleri aldıkları rüşvetin yanı sıra bu milletin v ebalini aldıklarını da biliyorlar mı sizce?'


POLONEZ'in ciddi anlamda piyasaya yayılmasındaki en büyük faktör MIGROS' tur . O dönem Migros'un et mamulleri satın almasında olan (Şu an oyuncak reyonunda satın almacılık yapan) Coşkun bey'in büyük paralar karşılığında POLONEZ'le işbirliği içerisinde olduğunu ve bizzat domuzları bizlere yediren kişi olduğunu biliyor muydunuz?
Peki ya
M igros'ta çalışan tüm tezgahtarların eksiksiz olarak her ay sonunda POLONEZ 'in sahibi MUSTAFA AKKAŞ beyden (veya satış müdürü sıfatı ile çalışan ALI ÖZYAVAŞ'tan) maaşlarını ve primlerini (bizlere sattıkları et mamulleri üzerinden ) aldıklarını biliyor muydunuz?
Peki
METRO GROS MARKETLER'in (Şu anki değil bir önceki) satın almacılığını yapan kişinin Şu an BAĞDAT CADDESINDE bulunan Polonez - Barbekü restoranları'nın sahibi olduğunu biliyor muydunuz?
Peki İzmir'in kalesi olara k görülen
KiPA Marketler'in satın almacılığını yapan bayanın Polonez'in resmi hissedarı olduğunu biliyor muydunuz?

PEKİ AMERİKAN FAST FOOD ZINCIRI
DOMINO'S PIZZA ve ALMAN EKOLÜ DR.OETKER PİZZALARIN İÇERİSİNDE POLONEZ ET MAMULLERİNİN KULLANILDIĞINI BİLİY OR MUYDUNUZ?
PEKİ
GİMA MARKALI VE PİYASALARDA SATILAN OPİ MARKALI ÜRÜNLERİ POLONEZ'İN ÜRETTİĞİNİ VE BUNUN KARŞILIĞINDA NE KADAR PARA YEDİRDİĞİNİ BİLİYOR MUSUNUZ? 'Peki, sizce Türkiye'de domuz eti yemeyen insan kalmış mıdır?'
4-
NUTA öncelikle 7 TEPE markası ile tanınmakla beraber Güneydeki - Her şey dahil - tatil köylerinin bir numaralı tedarikçisi, e tabi yabancı turistlerin yanında yerli turistlerde güme gidiyor. Bu firmalar özellikle büyük alışveriş merkezlerinde ayrı bir stant açıyorlar. Ancak küçük Şarküterilerde karışık olarak duruyor ve birçok tüketici farkına varmadan domuz ürünlerini satın alabiliyor . Üstelik işin ilginç tarafı bu firma Şimdi de firma tanıtım cd si hazırlamış Carrefour gibi büyük hipermarketlerde ne kadar hijyenik üretim yaptığını anlatıyor. Ama 7 TEPE SOSIS hafta sonları marketlerde KDV dahil 2.900 YTL ye satılıyor.
Çünkü maalesef bu adamlar sosislerin içerisinde hayvan küspesi gibi lafını bile etmek istemedi ğimiz katkılar kullanıyorlar . Domuz hammaddeli salam ve sosislerin kesiminin yapılıp piyasa sürüldüğü bir başka yer de
NUTA'nın üretimini yapan kişinin işlettiği Dolapdere'deki imalathane. (İDEAL markalı salam sosis imalatçısı )
5-
NAMET ünlü EMINÖNÜ HASIRCILAR ÇARSIŞININ IÇINDE yıllardır tanınan NAMLI PASTIRMACI'nın modern hali !!! Şu an modern(!) üretim tesisleri BAYRAMPAŞA MEGACENTER (GIDA HALİ) içinde derme çatma bir imalathaneden öteye geçemeyecek konumda olan ve üretim kapasiteleri aylık -günün 24 saati çalıştıklarını düşünürseniz- 70 tonu geçemeyecek olan bu imalathanede NAMET ayda 270 ton et mamulü üretiyor ve satıyor.
Bu aradaki 200 tonluk kapasite açığını ise İSTANBUL DIŞINDA ne id üğü belirsiz imalathanelerde, merdiven altı firmalarda üretim yaptırıp üzerine ' %100 NAMET KALITESI' bastıktan sonra (üretim yeri olarak BAYRAMPAŞA'daki adreslerini gösteriyorlar) bizlere afiyetle yediriyorlar.
Carrefour
ve diğer tüm zincir mağazalarda POLONEZ'in uyguladığı benzer taktikleri uygulayan NAMET bugün kapasitesinin 3 kat üzerinde üretim yaparak gururla ülkemizi temsil ediyor.
Peki, Cem Yılmaz'ın dediği gibi janjanlı ambalaja sahip
NAMLI pastırmaları'nın sahipleri olan Engin ve Esen Mepa kardeşlerin aynı zamanda Çorlu'daki domuz çiftliklerinin yarı hissesine sahip olduklarını da biliyor muy dunuz?
2000 yılında patlak vermiş olan kaçak buffalo etlerinin de NAMLI pastırmaları'nın sahipleri olan Engin ve Esen Mepa kardeşler tarafından getirildiğini hatt a Bayrampaşa'daki imalathanelerinin gazetecilerin ve kameraların gözü önünde basıldığını, Engin Mepa'nın Show TV'ye, o dönemin 1 trilyon lirayı kendi elleriyle hediye ettiğini, sonra da Milliyet, Hürriyet ve Sabah gazetelerine verdikleri dev ilanlarla tüm olanları ve baskınları yalanladıklarını biliyor muydunuz?
NAMLI
Pastırmalarının hem % 5 hissesine sahip olan, hem de imalat müdürlüğünü yapan Muzaffer adındaki şahsın aynı dönemde kardeşi ile Bağcılar semtinde açmış olduğu imalathanede at ve eşek etinden yaptığı pastırmaları dilimleyerek zincir marketlere sattıklarını biliyor muydunuz?
2004 yılında da Uğur Dündar ekibi tarafından basılarak ekranlarda gösterildiğini hatırlayabildiniz mi?
Domuz konusunda herkes topu başkasına atıyor. Bu noktada tüketicinin yapması gereken şeyi Çevre Sağlık İl Müdürlüğü Gıda ve Çevre Kontrol Şubesi Müdürü İrfan Yılmaz özetliyor;
'- Piyasadaki etleri denetlemek mümkün olmuyor.'
'Kısacası ne yediğinize dikkat edin. Çok emin olmadığınız bilmediğiniz markaların ambalaj güzelliğine kanmayın.'
Ömer KIZILIRMAK
TÜBITAK-SAGE Planlamalar ve Kalibrasyon Birim Amiri

AHLAR ÇİKSİN
04-03-2008, 18:03
lütfen okuyunuz..........

AHLAR ÇİKSİN
10-03-2008, 15:42
" KALBİN DEVASI "


" KALBİN BEŞ DEVASI "



İmam Nevevi, "el-Ezkar"ında (s.159) İbrahim el-Havvas'ın nefis bir önerisini aktarır: "Kalbin devası beş şeydir: Düşünerek Kur'an okumak, mide boşluğu, gece kalkması(kıyamü'l-leyl), seherlerde yalvarmak, salihlerle oturmak."

Ebu İshak İbrahim b. Ahmed el-Havvas (ö: H.291/M.904) Samerra doğumlu; hurma yaprağından zembil yaparak geçindiğinden 'Havvas' lakabını almış. Kitabü'l-Mütevekkilin adlı eserin de müellifi.

Bu yazı, el-Havvas'ın bu harika reçetesi üzerine bir teemmül denemesi olacak, inşaallah.

Önce "kalb"den başlamalıyız: Kalb, bilinen manası itibariyle, kan pompası olan organımız ise de, Kur'an/İslam literatüründe 'bilgi ve düşüncenin kaynağı/aracı'dır; akletme, düşünme, anlama, kavrama, eşyanın hakikatini bilme, iman etme, hidayete erme... kalble yapılır. Ayrıca Kur'an'da fuad, sadr, lüb, nüha gibi terimler de kalb manasına kullanılır. Kur'an 'kalbleriyle akletmeyenler'den söz eder(7/179; 22/46); 'kalbi olan... öğüt alır' buyurur(50/37); kalbi(fuad) insan davranışlarından sorumlu tutar. Yine Kur'an'a göre, kalb hidayete erer(3/103; 64/11), iman eder(49/7,14; 58/22), şefkat ve merhamet eder(57/27), Zikrullah'la tatmin bulur(13/28)... Öte yandan, kalb çok değişken olduğundan bu ismi almıştır da denilir(bkz: Tacu'l-Arus, İhya). Nitekim kalb kirlenir/paslanır(83/14), katılaşır(2/74; 3/159; 5/13; 6/43; 39/22; 57/16), marazlı/hasta hale gelir(2/10; 5/52; 8/49; 9/125; 22/53; 24/50; 33/12,32,60; 47/20,29; 74/31), perdelenir, örtülür(18/57; 41/5) ve -maazallah- mühürlenir(2/7; 6/46; 9/87,93; 10/74; 16/108; 30/59; 40/35; 42/24; 45/23; 47/16; 63/3). Burada inkılab ile kalb arasındaki semantik bağdan da söz etmeliyiz. Peygamberimiz(s.), kalbin değişmesiyle bütün bedenin ve davranışların değişeceğini beyan eder ve "kalb salih olunca beden de salih olur" buyurur. Peygamber Aleyhisselam'ın en sık tekrarladığı dua şudur: "Ya mukallibe'l-kulub! Sebbit kalbi ala dinike: Ey kalbleri inkılab ettiren! Kalbimi dinin üzre sabit kıl."

İmdi, kalbin birinci devasına gelebiliriz: Düşünerek Kur'an okumak!.. Ciltler dolusu kitap yazılası bir konu. Biz, Kur'an'ı Anlamak Farzdır adlı eserimizde (Pınar Yayınları) konuyu genişçe inceledik. Kalbiyle aklederek, tefekkür, tezekkür ve tedebbür ederek sürekli bir şekilde Kur'an okuyan müminin kalbi tertemiz(selim) hale gelir; aklı, zihni, basireti, ufku açılır. Bu yüzden Kur'an, her sayfasında, bizleri Allah'ın kainattaki ve Kitab'daki ayetleri üzerinde düşünmeye çağırır. Zaten, inceden inceye, derin derin düşünmeden ilahi mesajı gereği gibi anlamak da mümkün olmaz. Hz.Ali(r.a) Kur'an için; "Gönüllerin baharı ondadır; bilgilerin kaynakları ondadır. Gönüle ondan başka bir şey cila olmaz; ondan başka bir şey gönlü parlatamaz." der. Ashabın Kur'an hocalarından Abdullah ibni Mes'ud(r.a) da; "Allahım, ... senden Kur'an'ı kalbimin baharı, sıkıntı ve gamlarımın atılma vesilesi kılmanı dilerim." diye dua ederdi.

İkinci deva olan "mide boşluğu"nu, geçtiğimiz Ramazan ayı vesilesiyle, tüm müminler tam bir ay boyunca yaşadılar, elhamdülillah. Kalbin, aklın, zihnin behimi arzu ve isteklerden sıyrılarak ilahi mesajı algılamaya nasıl daha elverişli hale geldiğini bizzat tecrübe ettik. Şimdi, sevgili Engin Noyan'ın kulağını çınlatmanın zamanı: "Vallahi" diyor; "Ramazan'da benim kafam daha iyi çalışıyor."

Üçüncü deva; gece kalkması(kıyamü'l-leyl): Allah(c.c), Hz.Peygamber'in(s.) şahsında müminlere, gece kalkıp namaz kılmayı ve düşüne düşüne, ağır ağır Kur'an okumayı tavsiye buyurur(73/1-7). Müzzemmil suresinde gece kalkması için kullanılan tabir de çok dikkat çekicidir: naşi'etü'l-leyl yani gece neş'esi!.. Gecenin dinginliğinde kalkıp hulus-u kalble Kur'an okuyarak o vakitte riyasız bir ulvi neş'e yaşamak!.. Ayetin devamında; ancak böyle sakin bir zaman diliminde dil ile gönül/kalp arasında tam bir harmoni ve uyum sağlanabileceği, '(sorumluluğu) ağır sözün' yani Kur'an'ın daha iyi anlaşılabileceği vurgulanır.

Dördüncüsü, seherlerde yalvarmak: Sabah/seher vakti, yeni bir günün değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bir ayet(39/42), her uykunun ölüp geri dirilmek anlamına geldiğini hatırlatır. Hz.Rasul'ün sabaha erince: "Bizi öldürdükten sonra tekrar hayat veren Allah'a hamdolsun! Zaten dönüşümüz de O'nadır." diye dua etmesinin hikmeti de bu olsa gerektir. Böyle bir dua kalbi diriltmez mi? Kur'an, cennet nimetiyle ödüllendirilenlerin "seherlerde istiğfar edenler"(51/18) olduğunu beyan buyurur.

Beşincisi, salihlerle oturmak: Düşünceleri ve davranışları, fikirleri ve zikirleri salih olan insanlarla beraber olmak; Rablerine icabet eden, namazı dosdoğru kılan, infak eden, aralarında istişare eden, bir haksızlığa uğradıklarında yardımlaşarak kendilerini savunan(42/38-39), birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye eden(103/3) bir cemaat olup onlarla hemhal olmak, onlardan beslenmek... elbette aklı/kalbi diri tutar.

Evet, kalblerimizin kirlenmemesi, katılaşmaması, hastalanmaması ve -Allah korusun- mühürlenmemesi için; tam tersine deva bulup dirilmesi, cilalanması için Kur'an'ı kalbimizin baharı yapma zamanı değil mi?

"İman edenlerin Allah'ın Zikr'ine ve O'ndan inen hakka kalplerinin yumuşaması zamanı gelmedi mi?"(57/16)

ABDULLAH YILDIZ

AHLAR ÇİKSİN
14-03-2008, 23:01
CARRY TRADE'DE ALARM.........
.......FED’in ve Bush yönetiminin.....
........ krizi çözebilmek adına........
.......... ‘şapkadan çıkardıkları her tavşan’ dönüp dolaşıp doları vuruyor...


AMERİKA KENDİ SONUNU MU HAZIRLIYOR.....


FED’in ve Bush yönetiminin krizi çözebilmek adına ‘şapkadan çıkardıkları her tavşan’ dönüp dolaşıp doları vuruyor. Krizin varlığının resmi olarak kabul edildiği geçen yıl Ağustos ayından bu yana şapkadan bir çok “irili ufaklı tavşan” çıkartıldı. Sihirbazlık; ne borsalardaki, ne de doların değerindeki düşüşleri durdurmaya yetmedi.
Emtiaları geçtik, yüzde 0.5 faize rağmen yenin bile dolar karşısında değer kazanması; doların ne denli zaafiyet içinde olduğunun bir başka kanıtı.

Bu ‘curcuna’ sırasında çok önemli bir trend son iki günde aşağı yönde kırıldı. Gelişmekte olan piyasaların besleyicisi “carry trade” için hiç de iyi bir haber değil!

Dünkü ilk atak sırasında 99.77 görüldü ancak kapanış 100’ün üzerindeydi. Şimdilik euro/yen tarafında da önemli bir sorun yok. Bu nedenle şimdilik sert bir düşüş olmayacaktır. Ancak bugün Cuma ve haftalık kapanış açısından önemli. 101.50 seviyesinin altında kapanış olması durumunda, 97.50 ve ardından da 90-92 yen aralığına kadar bile uzanabilecek ve carry trade’i artık anlamsız hale getirecek seviyeler görülebilir.

***
FED biçare mi?
FED’in attığı her adım kadük kalıyor. Aslında her yeni kararda çok da fazla yeni bir şey yok. Her adım likidite vermeye yönelik. Her seferinde daha çok likidite verince, arzı bollaşan doların da değeri düşüyor.

Sorunun likidite (illiquidity) olmadığının, olayın aslında bir “donuk” sorunu (insolvency) olduğunun artık itiraf edilme zamanı yaklaşıyor. Zira alınan her karar önce olumlu algılansa da sonrasında ‘balçıkla sıvanamayan’ sorun yeniden gündeme geliyor.

11 Mart’ta açıklanan kötü kaliteli menkul kıymetlerin ‘iyi kaliteli!’ ABD hazine bonolarıyla 28 günlüğüne değiştirilmesi, kötü kaliteli menkullerin doğrudan satın alınıp bunların zararının “kamuya” yüklenmesinden önceki son “iri tavşan” gibi görünüyor.

Şapkada saklanan son tavşan; kalitesi ne olursa olsun her türlü ev kredisine dayalı menkul kıymetin “nominal değerinden” FED tarafından satın alınması gibi görünüyor. Bu tavşan şapkadan çıktığında, kapitalist sistem ve artık varlığından söz edilmesi hayli zorlaşan “serbest piyasa” kavramları çok ciddi bir şekilde sorgulanacaktır.

Son tavşanın şapkadan çıkması FED’in biçare (çaresiz) kaldığını teyit etmiş durumda.
Ali Ağaoğlu/Vatan

mgkgökçe
15-03-2008, 01:14
bu kapatma olayı hiç de şık olmadı... bu yüzyılda nelerle uğraşıyoruz anlamak mümkün değil..bilimle ,ülkeyi kalkındırmayla uğraşacağımıza kim ne yaparsa çok kazanır-kaybeder hesapları ile uğraşıyoruz...bunu yapanlar bu ülkenin kalkınmasını istemiyorlar..sadece kendi menfaatlerini düşünüyorlar...ülke batmış umurlarında değil..onlar sadece ne kadar kazançlıyız ona bakıyorlar..birileri düğmeye bastı sanırım..üzülmemek elde değil.....allah herşeyin hayırlısını versin..umarım ülkemiz adına doğru kararları milletimiz verecektir...bu güzel cennet vatanı küçültmeye ,yok etmeye kalkanları-tezgah kuranları tarih affetmeyecektir..milletimiz hiç affetmeyecektir....iyi haftasonları.....

Sancaktar
15-03-2008, 01:34
Merkez’den ’bu dalganın arkası iflas’ uyarısı

Global dalganın reel sektöre de yayılmaya başladığına dair sinyaller verdiğini belirten Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, "Merkez Bankaları, bugüne kadar ortaya çıkan sorunu çözebilmek için piyasaya likidite verdiler. Şu ana kadar yaşadığımız sorun likidite sorunuydu, fakat bundan sonra artık iş, iflas sorununa doğru gitmek üzere" dedi.

MERKEZ Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, "ABD’deki herhangi bir kuruluşun yaptığı işlem sonucundaki riski, Almanya’da herhangi bir bankanın muhasebe kayıtlarında bulabiliyorsunuz" dedi. Yılmaz, Kayseri Sanayi Odası ve Dünya Gazetesi ile birlikte Kayseri Hilton Otel’de düzenledikleri "Para Politikaları" konulu konferansta yaptığı konuşmada, uluslararası piyasalarda önemli bir dalgalanma olduğunu, risklerin ve belirsizliklerin arttığını söyledi. Geçen yılın ortalarından itibaren finans piyasalarında özellikle gelişmiş ülkelerde, ABD’de bir dalgalanmanın ortaya çıktığını, buna "eşik altı" denilen konut kredilerinde ortaya çıkan ödeme güçlüklerinin neden olduğunu ifade eden Yılmaz, dalgalanmanın boyutunun 2006 yılına göre daha yüksek seyrettiğini anlattı. Şu anda içinden geçilen dalgalanmaya, şeffaf olmayan işlemlerin yol açtığını belirten Yılmaz, artan mühendislik uygulamaları sonucunda ortaya çıkan riskleri, bunları ortaya koyanların tam bilmediğini söyledi.

DALGADAN SONRASI: Geçen yılın son çeyreğinde ve 2008 yılının ilk aylarında ABD ve Avrupa ülkelerinde açıklanan ekonomik verilerin, finansal piyasalarda yaşanan gelişmelerin reel sektöre de yayılmaya başladığına dair sinyaller verdiğini belirten Yılmaz, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Merkez Bankaları, bugüne kadar ortaya çıkan sorunu çözebilmek için piyasaya likidite verdiler. Şu ana kadar yaşadığımız sorun likidite sorunuydu, fakat bundan sonra artık iş, iflas sorununa doğru gitmek üzere. İflas sorununa gittikçe eğer verilen krediler geri dönmeyecekse, faiz oranları artık işlevini kaybediyor demektir. Dolayısıyla yavaş yavaş bu konuda piyasadan sinyaller gelmeye başladı. Yaşanan finansal dalgalanmanın dünyadaki büyümeyi yavaşlatacağı tahmin ediliyor. Önümüzdeki dönemde bütün ülkelerde bir yavaşlama olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Bu yavaşlamanın süresi ve derinliğinin ne olacağı konusundaki görüşler farklı."

AZ PARAYLA ÇOK İŞ: Merkez Bankalarının uzun müddet faiz oranlarını düşük seviyede tuttukları için yatırımların getiri oranlarının düştüğünü ifade eden Yılmaz, yüksek getiri oranlarına alışan yatırımcıların riskli işlemlere girişerek, düşük getiriden uzaklaşıp, yüksek getiri peşine düştüklerini savundu. Bunun, "az parayla çok iş yapma yöntemini" geliştirdiğini belirten Yılmaz, şu bilgileri verdi: "Bugün özellikle ABD’de yerel yönetimlerin ihraç ettikleri hizmetleri yapabilmek için tahvilleri sigorta eden şirketlerle sigorta ettikleri yükümlülükleri karşılaştırdığımızda, gerçekten çok büyük bir kaldıraç, borç, öz kaynak farkı olduğunu görüyoruz. Bugün bu piyasanın büyüklüğü 2 ile 70 trilyon arasında değişiyor. Fakat bunu sigorta eden şirketlerin sermayeleri 15 milyar dolar civarında. Kaldıraçlı işlemler, şu anda yaşadığımız sıkıntıların bir başka izahı. Dolayısıyla aşırı risk alma iştahı bizi bugünkü bulunduğumuz noktaya getirdi."

Dalganın zararı 600 milyar dolara ulaşır

FİNANSAL dalgalanmadan toplam zararın 600 milyar dolar civarında olacağının tahmin edildiğini anımsatan Yılmaz, bugün itibariyle 180 milyar dolar civarında bir zarar gerçekleştiğini, bunların muhasebe kayıtlarında yerini aldığını söyledi. Bu zararın bugün 200 milyar dolar bile olsa ABD mali piyasası dikkate alındığında büyük bir rakam ifade etmediğine vurgu yapan Yılmaz, "Eğer bir ülkede iç borcu sürdürme dinamikleri iyi çalışmıyorsa, bizim 2001’de yaşadığımız gibi, kamu borçları yükseldiği için güven kayboluyor, güven kaybolunca yatırımcı yüksek prim talep ediyor, ilave borç verebilmesi için yüksek prim talep ediyor, bu da yeni borçlanmaların maliyetini yükseltiyor" dedi.

Kamu borçlarında güven kaybı oluştu

HAZİNE’nin mali yükü arttığında kamu borçlarında güven kaybı oluştuğuna işaret eden Durmuş Yılmaz, şunları kaydetti: "İnsanlar satın aldıkları hazine bonosunu zamanında ödememesine karşılık sigorta satın alıyor. Eğer ilgili enstrümanı ihraç eden kuruluş, ülke borcunu ödeyemezse, sigorta şirketi diyor ki, ’Ben sana bunun borcunu ödeyeceğim. Bunun karşılığında şu kadar prim istiyorum.’ Bunu satın alan kişiler, bu 200 milyar dolarlık piyasa derinliği karşısında yatırımcıdan yüksek prim talep ediyor. Borçlanmanın maliyeti yükseliyor. Gelişmekte olan bir ülkedeki borç dinamiklerinin sürdürülememesinde yaşanan sorun gibi bu şirketlerin bilançolarına yansıyor. Şirketler işlerini görebilmek için borçlanmak istiyor. Borçlanmak için daha fazla prim ödemek zorunda kalıyorlar ve fasit dairenin içine giriyorlar. Sistemin özünü oluşturan risk, burada yatıyor."

AHLAR ÇİKSİN
16-03-2008, 16:28
.................NECMETTİN BATIREL'DEN ............. ANALİZ.............

Amerika'da TÜFE rakamları nasıl çıktı? .....
.Amerika'da yıllık fiyat artışları neden son 2 yılın en düşük seviyesine indi?.
......... FED bu türbülansa karşı hangi tedbirleri aldı? ........
.........İMKB'de yükseliş havası niye etkisini kaybetti?........
........ Amerika'da faizler 1 puan düşürülecek mi?........
......... Döviz kurlarındaki yükseliş etkisini sürdürecek mi? .......
............Altının onsu nereye koşuyor?

Haftanın son günü yaşanan olaylar yatırımcıların başını kelimenin tam anlamıyla fırıldak gibi döndürdü. Ünlü kredi kuruluşu standard and poorsun, büyük finans kuruluşlarının, subprime sebebiyle yeni zarar yazmayacaklarını açıklaması yatırımcıları rahatlattı. ABD hazine bakanı Paulson ekonomide temellerin güçlü olduğunu, belirterek, kongrede konut borçlarını ödemekte zorlananlar için yeni bir kurtarma planının hazırlandığını söyledi. Şubat ayı tüketici fiyatlarıyla çekirdek endeks tam beklendiği gibi geldi. 18 Mart'ta faizlerin 0.75 puan indirileceği beklentisi yüzde 100'e çıktı. 1 puanlık indirim ise yüzde 36 olarak fiyatlandı. Ama euro bölgesinde yıllık enflasyon yüzde 3.3'e tırmanarak rekor kırdı. ABD'nin en büyük tahvil sigorta şirketlerinden Ambac'ın başkanı, sigorta portföylerinin büyük bir bölümünün güçlü performans gösterdiğini bildirdi. Bu gelişmeler iyimser bir hava oluşturdu.

Ama günün kapanışına doğru, Amerika'da uluslararası yatırım bankası Bear Stearns, son 24 saatte, ödeme güçlüğü içine düştüğünü açıkladı. Hernekadar JP Morgan ve New York FED, Bear Stearns'a finansman sağlayacaklarını açıkladılar. Ama yatırımcıların morali bozuldu. Şirketin hisseleri yüzde 50 oranında değer kaybetti. Bunun üzerine ABD'nin ulusal ekonomik araştırma kurumu eski başkanı Martin Feldstein, Amerikan ekonomisinin şu an resesyonda bulunduğunu söyleyince wall streeti kara bulutlar kapladı. Feldstein, mevcut durgunluğun daha önceki birkaç resesyondan daha ciddi olabileceğini belirtti. Bu gelişmeler iyimser havayı bozdu. Vadeli işlemlerde artıda seyreden Dow Jones ve Nasdaq bir anda eksiye düştü. New York borsası da bu yüzden sert bir gerilemeyle açıldı. Dolar/Yen paritesi 1.56.88'le tarihi rekor kırdı. Dolar 99.58 Yen'e inerek, son 12 yılın en düşük seviyesini gördü. Petrol 110.52 dolara tırmandı. Altının onsu da 1006 dolarla tarihi zirvesine ulaştı. Karamsar hava kısa sürede etkili olduğu için, ABD'de Michigan Üniversitesi Tüketici Güven Endeksinin, 68.5'luk beklentiyi aşarak, 70.5'e yükselmesi bile dikkat alınmadı. Günün son vaktinde, FED, Bear Stearns'a sağlanacak olan finansmanı oybirliğiyle onayladığını açıklayınca, sular biraz duruldu. Evet İMKB dalgalı bir seyir izledi. Günün ilk yarısında 43 bin puanı aştı. Öğleden sonra ABD TÜFE'sindeki iyileşmeyle 43 bin 876 puana ulaştı. Ama işte biraz önce sözünü ettiğimiz gelişmeler yaşanınca eksiye düştü. Bankalar sabah yüzde 4 prim yaptı, kapanışta yataya döndü. Zorlu Enerji ve Aselsan'daki kayıplar dikkat çekti. Brezilya'da güne düşük başlangıç yapınca, endeks haftayı, 42 bin 585 puanla tamamladı. Gelecek hafta, 18 Mart'ta FED'in faiz kararıyla birlikte, ünlü yatırım bankaları bilançolarını açıklayacak. Bunlar beklentilerin üzerine çıkarsa, iyimser hava etkisini sürdürecek.

Döviz kurları da yaşanan bu türbülansa bağlı olarak hareket etti. Günün ilk yarısında satışlarla 1.220 YTL'ye inen dolar, yurtdışındaki bozulmaya ve çapraz kurlardaki dalgalanma karşısında, yükseldi, 1.228 YTL'den alındı. Euro ise 1917 YTL'den işlem gördü. Tahvil cephesinde bileşikler sınırlı bir geri çekilme gösterdi, 17.68'e döndü.

Petrol ve emtia fiyatlarındaki artış altına prim yaptırdı. Euro'daki büyük artış onsu zirveye çıkardı. Avrupa'da 1003 dolarla kapandı. Kapalıçarşı'da 24 ayar külçenin gramı, 39 lira 35 kuruştan satıldı. Evet piyasalar haftayı bu gelişmelerle tamamladı.

AHLAR ÇİKSİN
23-03-2008, 02:24
.........İNGİLİZ BANKA HİSSELERİNDE MANİPÜLASYON....
.Bu tip manipüle vb. olaylar ve demında asıl ..ÖNEMLİSİ....

.UCUZA ALIMLAR...............
....................tüm dünyaya Yayılacak...............

....ALTIN PETROL GAYRİMENKUL EMTİADAN ELDE ETTİKLERİ SÜPER NAKİT ÇİL PARALARLA.........

....... DÜNYAYI SAVAŞSIZ PARAYLA ELE GEÇİRMENİN ......
....
..GLOBAL BÜYÜK OYUNLARI BUNLAR........
.........şimdi ....ZOR SORU...............

.BU OYUN NASIL ÇÖZÜLÜR...............

.................KİMLER ÇÖZEBİLİR...........
...............

.....HBOS adlı bankayı hedef alan manipülatörlerin, hakkında dedikodu çıkartıp hisse satışı yaparak söz konusu kuruluşa ait hisseleri ucuza kapatmaya çalıştıkları belirtildi.....

........ARTIK TÜRK BANKALARINI UCUZA ALDIKLARI GİBİ GLOBAL OYUNCULAR DÜNYAYI ELE GEÇERMEYE BAŞLADILAR...ASIL OYUN BURDA....
......[/
........
................
VE SALİH NEFTÇİ'NİN BİR YAZISI.......

.......GELİŞMELERE FARKLI BAKMAK GEREK.......

...........Genel çerçeveyi ..........
.................iyi kavramayan bir yatırımcı...........
...................... günlük gelişmeleri izlese bile ........
..............................bir gün büyük zarar yazabilir................


Son aylarda piyasalarda yaşananları sıcağı sıcağına izledik. Elbette çok yararlı bir şey. Kredi krizi başladıktan sonra piyasaları canlı olarak izledik. Tek şikayetimiz uçaklarda internet bağlantısı olmamasıydı...
Çünkü işin ilginci şu ki biz ders verirken bile artık Bloomberg’i açık tutuyoruz. Dersleri Bloomberg’den canlı örneklerle veriyoruz. Nitekim son aylarda tahminlerin bu kadar isabetli olmasında gelişmeleri canlı olarak izlemenin önemli bir rolü oldu.

Ancak bu bize analiz yapmanın çok önemli bir başka boyutunu da unutturmamalı. Özellikle içine girmiş olduğumuz yeni dönemde...

***

Gelişmelere bazen birkaç adım geri çekilerek yani anlık olayları izlemeye çalışmak yerine ana trendlere bakmak orta ve uzun vadeli tahminler açısından çok daha kritik olabiliyor.

Uzun vadeli trendler ve genel çerçevenin mantığını kavramak açısından bu çeşit bir yöntem bazen son derecede gerekli.

Genel çerçeveyi iyi kavramayan bir yatırımcı günlük gelişmeleri izlese bile bir gün büyük zarar yazabilir.

***

İşte mesele de burada.

Bugünlerde biz uzun vadeli trendler açısından yeni bir döneme girmiş olabileceğimizi düşünüyoruz.

Garantisi yok.

Ama bir olasılıkla bu dünya ekonomisinde bir ‘rejim değişikliği’ demek. Bu rejim değişikliğinin tartışılması ve üzerinde düşünülmesi gerekli.

Çünkü...

Eğer doğruysa 1980’li yılların ortasından bu yana dünya ekonomisinde (dikkat edin piyasalar demiyoruz, dünya ekonomisinden söz ediyoruz) yaşanan en önemli değişim olacaktır.

Büyük çapta alt üst olabilecek dengeler söz konusudur. ***

Diğer bir deyimle...

Önümüzdeki günlerde ekonomik gelişmelere uzun vadeli bakışımızı değiştirme durumunda kalabiliriz.

İşin garibi bu yeni koşullar, 17 Ağustos 2008 tarihinde ilk FED müdahalesinden sonra verdiğimiz uzun vadeli stratejilerle de uyumlu. Bilinçli olarak yapılmış bir şey değil. Esas olarak şans.

O tarihte ‘Reel enstrümanlarda kalın. Gayrı menkul, ham madde, hisse senetleri, altın vs’ demiş ve Bu stratejinin de çok uzun vadeli düşünülmesi gerektiğini belirtmiştik. Yani aylar değil, yıllar söz konusuydu.

Değişmekte olan koşulların bu strateji ile uyumlu olması aslında bizi rahatlatan bir şey.

Bu olası yeni koşulların ne olduğuna, nedenlerine ve arkasındaki mantığa gelecek haftadan itibaren değinmeye başlayacağız.

SALİH NEFTÇİ
........
.............
.....
.........şimdi ....ZOR SORU...............

.BU OYUN NASIL ÇÖZÜLÜR...............

.................KİMLER ÇÖZEBİLİR...........[/SIZE][/U][/B]..

.........NEFTÇİDE BİZLE AYNI CEVAPLARI YENİ ARAR GİBİ.............


.........[QUOTE=axu2;280940]kimse çözemez, global oyunun oyuncuları ahmak:1eye: değil rengi değişir işleyiş farklılaşır ama kominist ülkeler gibi demir perdeyi çekmedikçe hiç bir şekilde kurtuluş yok. oyunun içinden kendini sıyıran sadece 3 5 zeki insan olabilir anunda cürmü kendine yeter.....

.............
.....BU KONUDA BİR GÖRÜŞ VAR.............

.EĞER D_8 GİBİ OLUŞUMLAR ENGELLENMESE VE ÇOĞALABİLSEYDİ........

.BUNLAR EN AZINDAN BU KADAR GENİŞ ALAN BULAMAYACAKLARDI..........

AHLAR ÇİKSİN
29-03-2008, 18:53
...............HAFTANIN MAKALESİ ! ............


........................İMAN-AHLAK İLİŞKİSİ .........

................................VE................ .............

......................... PEYGAMBER AHLAKI ................................

Günümüzde Müslümanların en büyük sorunlarının/handikaplarının başında "ahlak" problemi gelmektedir. Maalesef bu hastalık toplumumuzun bütün kesimlerine sirayet etmiş durumdadır. Ticari ilişkilerden tutun da sosyal hayatın değişik bölümlerine varıncaya kadar insanlar birbirlerini ahlaki bulmadıkları söz, tavır ve davranışlar yönüyle kıyasıya eleştiriye tabi tutmaktadırlar. Bu makalede İslam'ın ahlak çağrısı ve iman-ahlak ilişkisi üzerinde duracağız. Çünkü, İslam'ın en büyük amacı, ahlaklı bir toplum yetiştirmektir. İslam'a göre ahlak kelimesi, karakterin sağlamlaştırılmasını, büyüklere karşı saygı, küçüklere karşı şefkat ve merhametin yerleştirilmesini amaçlayan bir anlam bütünlüğüne sahiptir. Bunun içerisine yaşadığımız doğal çevreyi koruma ve kirletmeme faktörü girdiği gibi bütün canlı varlıklara karşı merhametli olma duygusu da girer. Bizim düşüncemizde: "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten bütün insanlığı diriltmiş gibi olur" (Maide, 35) inancı yer alır. Nisa Suresi'nin 93. Ayetinde haksız yere bir cana kıymanın cezası, ebedi olarak cehennemde kalış olarak anlatılır. Bütün bu ayetler insana verilen değerin ne büyük anlamlar ifade ettiğini anlatır bize. İslam'da ahlak, dünyevi müeyyidelerle yüklü olan rasyonel hukuk öğretisinden önce gelir. Ayrıca bir başka açıdan ahlak, Müslüman'ın zihniyet dünyasında akıl ve din tarafından övülen davranışları yapmak; akıl ve din tarafından yerilen davranışları yapmamak gibi alışkanlıkları kazanmak demektir. Bunu inanan insanda sağlayacak olan iman bilincidir.

Ahlaklı insan dediğimizde Allah'a, peygambere, anne ve babaya, çevreye, içinde yaşadığı toplumuna ve milletinin değerlerine karşı bir birey olarak sorumluluklarını yerine getiren insan akla gelir. Elbette insanın doğasında hayra eğilimli olan duygular olduğu gibi, kötülüğe eğilimli olan duygular da vardır. İşte İslam ahlakının amacı, insanın tabiatında/yaratılışında bulunan hayra/iyiliklere yönelik eğilimleri güçlendirerek itiyat haline getirmek; kötü eğilimleri ise, terbiye sürecinden geçirerek zararsız hale getirmektir.

İman, Allah tarafından gönderilen ilahi mesajı gönlüyle tasdik etmek anlamına gelir. Dolayısıyla iman bir gönül işidir, vicdan işidir. Ameli olmayan kimse, dinden çıkmış sayılmaz. Ama ameli hayat, imanın korunması için bir destektir. Diğer taraftan gönüllere hükmeden ve onda olanı bilen ancak Allah'tır. Bizim açımızdan, diliyle Müslüman olduğunu itiraf eden kimsenin imanındaki samimiyetinin ölçüsünü, cismani bir aletle ölçmek mümkün değildir. İnsanın imanını ölçmede tek bir yöntem kalıyor. O da görülür bir düzeyde yansıyan güzel ahlak adı verilen davranışlardır. Sahabe imanı tanımlarken, hiçbir zaman tekfirci kuramın öncüsü "hariciliğin" mantığıyla imanı tanımlamamışlardır.

Söz ve davranış birliğine dayalı güzel ahlak, imanın en açık göstergesidir. Kur'an müminden fonksiyonel bir imana sahip olmasını ister; işlevi olmayan, ateşi alınmış, ruhsuz ve atıl, iyiye ve güzele sevk etmeyen imanı değil. İmanın insanlara yararlı bir meyvesi gerekir. Bu yararlı meyveler insanın özünde, sözünde ve davranışlarında ön plana çıkmalıdır. Elbette kavak da bir ağaçtır, elma da bir ağaçtır. Ama elma ağacını kavaktan ayıran vasıf, bir de bu ağacın insanlara besin açısından faydalanmada bir meyvesinin olmasıdır. Dolayısıyla ideal Müslüman meyveli bir ağaç gibi olmalıdır. İman kökse, yalan söylememek, gıybet etmemek, içki içmemek, hırsızlık yapmamak, kul haklarına tecavüz etmemek, hak-hukuk tanımak gibi güzel davranışlar; namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve her türlü yardımlaşmaya katkıda bulunmak da bu iman ağacının meyveleri konumundadır.
Kur'an, bir ahlaki ilkeler mecmuasıdır. Peygamberler de bu ahlaki ilkeleri yaşamada model oluşturmuş kamil ve salih insanların zirvesidir. İnsanlar bu iki rehberiyetten yararlanmasını bilmelidirler. Teorik ahlakın bilgisini Kur'an'dan; pratik ahlakın örnekliğini de peygamberden alarak yaşarsa, İslam'ın öngördüğü Müslüman prototipine ulaşabiliriz.

Kur'an ilkeler bazında bize birçok güzel ahlak örneklikleri sunar. Mesela, bunlardan birisi, doğruluktur. Yani, sıddikiyet.. Kur'an sadık/doğru insanın tanımını da yapar. Bunu, doğru insanda bulunması gereken nitelikleri ve güzellikleri sayarak yapar. Kur'an'ın öngördüğü doğru insan, yaptığı bütün işlerde Allah'la beraber olan insan; Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere inanan, bunu sadece teorik iman seviyesinde bırakmadan fonksiyonel bir imanın göstergelerini sunmak adına, imkan ölçüsünde akrabalarına, toplumun zayıf bırakılmış kesimi olan yetimlere, düşkünlere, yolculara, insan hak ve hürriyetleri elinden alınmış mülteci konumuna düşmüş insanlara maddi ve manevi imkanlar sağlayan; namaz kılan, zekat veren, sözleştiği zaman sözünde duran, zorda, darda ve savaş, deprem gibi şartların önüne çıkardığı zamanlarda sabreden, isyan etmeyen şeklinde tanımlar. (Bakara, 177). İşte doğru insan dediğimiz zaman iman-ahlak bütünlüğünü sağlamış, bunu gündelik hayatında her türlü tezahürleriyle kanıtlayan olgun, mükemmel insan akla gelir.
Kur'an müminlerden kendilerine söz veya eşya türünden bir şey olsun 'emanet' edildiği zaman o emanete ihanet etmemelerini ister. Diğer taraftan emanet o kadar geniş bir anlam alanına sahiptir ki, müminin sorumluluk alanına giren her şey bir emanettir. Allah'a karşı dini sorumluluklarımız bir emanettir, helalinden kazanmak bir emanettir, çocuklarımız bir emanettir, içinde yaşadığımız coğrafya bir emanettir, bedenimiz bir emanettir, ilmimiz, irfanımız bir emanettir. Emanetleri, layık oldukları şekilde tasarruf yetkisine sahibiz. İmanlı kişi, insanların güvenini kaybedecek her türlü tutum ve davranışlardan uzak durmalıdır. Hz. Peygamberin hadislerinde "emanetlere ihanet etmemek" imanın alameti, müminlik şiarı olarak anılmıştır.
Yine Kur'an, hayatın her alanında "adalet"ten ayrılmamayı öğütler. Adalet, her türlü haksızlığın zıddı olup, her hak sahibine hakkını vermek, demektir. Çünkü, pragmatist bir faydacılık düşüncesi karşısında doğruluktan ve haktan sapmak, bireysel ve toplumsal düzeni bozar. Kur'an'ın adlandırmasıyla, adaletsizlik toplumsal hayatı bozan bir fesad girişimidir. Bu sebeple Koçi Bey meşhur Risalesi'nde; "toplumlar küfürle ayakta durur ama, zulümle/haksızlıkla ayakta durmaz" tespitinde bulunmuştur. Kur'an adalet kavramı üzerinde o kadar hassasiyet göstermiştir ki, insanlara tavsiyesinde, "kafirlere karşı olan öcünüz, kininiz bile sizi adaletten alıkoymasın" buyurmuştur. (Maide, 5/8). Ayrıca Kur'an, şahitlik ve anlaşmazlıkların çözümünde adaleti gözetmemizi ister. Taraflardan birinin fakir veya zengin olması, akraba veya arkadaş olması hakimin hükmünü etkileyici bir etken olmamalıdır. (Nisa, 153) Peygamber Efendimiz, adaletli bir yöneticinin kıyamet gününde Allah'ın özel konuğu olarak muamele göreceğini belirtir. Ayrıca, çocuklarımız arasında kız ve erkek ayrımı yapmadan sevgi de bile olsa adaletten ayrılmamamız gerektiğini emretmektedir.

Maalesef günümüzde savrulan/buharlaşan değerlerimizden bir diğeri de "ahde vefa" ahlakıdır. Evvela insanın yaratıcısı olan Allah'a karşı sorumlu olması gerekir. Çünkü, Allah'a karşı vefalı olmayan kimse, ne işine, ne eşine, ne arkadaşına, ne dostuna, ne akrabasına, ne çevresine ve ne de milletine/ toplumuna karşı vefalı olur! Acaba ahde vefa imtihanında başarılı mıyız? Ahde vefa, imanın bir göstergesi, alamet-i farikasıdır.

Sonuç olarak, insanın sadece Allah'ın varlığına, birliğine iman etmesi yeterli değildir. Allah'ın yaratıcılığına iman etmekle birlikte, samimi bir Müslüman olduğumuzun kanıtı olarak, söz ve davranış planında bu imanımızın bir yansıması olarak davranışlarımızda güzel ahlakı temsil etmemiz gerekiyor. İmanımız, akla ve İslam dinine uygun düşmeyen kötülükler karşısında bile bir vatandaş olarak sorumluluk alanlarımızda tepkide bulunmayı emreder. Mesela, çevre bilinci açısından yolda Müslümanlara bir zarar verecek engel veya hoşa gitmeyen bir şey görüldüğü zaman onun kaldırılmasını veya kaldıranlara yardımcı olunmasını imanın bir gereği olarak görür. Öyleyse, hayatımızın her alanında fonksiyonel imanı hakim kılmanın iyi niyet ve uygulamasını davranış planında gösterelim. Allah'ın yaratıklarına karşı merhametli olalım. Bizden sonraki nesillere güzel ahlaktan daha iyi bir hediye bırakamayacağımızın farkında olarak bu işin sancısını duymalıyız.

...http://www.***********/........

.............NECİP YOLCU..........

AHLAR ÇİKSİN
03-04-2008, 10:49
.......03.04.2008 09:30:10......EKONOMİK ETKİLER YÖNÜNDEN......

............ Bernanke,Piyasalar Gibi Düşünmüyor...........

Hedge fonlar İMKB’nin 3 günlük kaybını 2 günde geri kazanmasını sağlamıştır. Kısa vadeli fonlar olduğu için fikirleri çabuk değişebilir. Bernake’nin dünkü açıklamaları ise birer uyarı niteliğindedir. Bernanke ilk kez resesyon olabilir kelimesini kullandı. Hatta 2008’in ilk yarısında olabilir dedi. İstihdam,konut piyasası ve tüketici harcamalarına yönelik verilerin kötü gelebileceği sinyalini verdi. Piyasaları saran 2. Çeyrek beklentilerini rafa kaldıran açıklamalar diyebiliriz. Piyasaların beklediğini FED Başkan’ı beklenmiyor. Bernanke’nin açıklamalarının piyasalarca meali; 3.Çeyrek ve 4. Çeyrek beklenmeli, 2. Çeyrek hala kötünün kötüsü dönem ve yükselişlerin yaşanması için daha vakit var. FED Başkanı Ben Bernanke’nin açıklamaları piyasalarda yaşanan bu rüzgarı kesmediğini ve bugün-yarın piyasayı etkilemeyeceğini düşünsek, dedikleri gerçekleşince piyasalar etkilenecek. Yarın ABD İstihdam verileri açıklanacak. Bugün Bernanke’nin açıklamaları etkili olmazsa, yarın ki veriler sonrası Ben Bernanke’nin açıklamaları bir daha gözden geçirilir. Bugün 17:00’de TUİK’in hazırladığı Mart ayı enflasyonu açıklanacak. Kurun etkisi enflasyonu yukarı çekerken, gıda fiyatlarında yaşanacak düşüş enflasyonu aşağı çekecek. Böylece enflasyon ya beklentilerden yukarıda yada aşağısında gerçekleşecek


..................Dikkat ...............

................Hedge Fon Girebilir-Çıkabilir...


Ekim ayından bu yana yaşanan süreçte dolar sürekli değer kaybetti, euro ve yen değer kazandı.2007’nin son çeyreği ve 2008’in ilk çeyreğinde paritelerde bu yönde değişimler yaşandı. Bu iki çeyrek boyunca dolardan ve değişken getirili yatırım araçlarından kaçış ve emtialara giriş yaşandı.ABD ekonomik verileri ve finansal kırılganlıklar içerisinde hergün gelen haberle piyasalar sallandı. ABD SPK’sı olan SEC ise Salı günü Lehman Brothers hakkında çıkan yalan haberler ve açığa satışları gözlem altına aldı. Bu büyük dalgalanmalar paritelerde ve emtialarda yaşanan rekorların altında hedge fonların imzası vardı. Hisse senedi piyasalarının 10’da 1’i büyüklüğünde olan emtia piyasalarına hedge fonların hücumu sonrasında yaşanan piyasalarda dalgalanma hedge fonların eseriydi. FED Başkanı Bernanke, piyasalarda yaşanılan aşırı oynaklığın nedenlerinden biri olarak tanımladığı hedge fonların belli bir denetim mekanizması içerisine alınmasını gerektiğini devamlı vurgulamaktadır. Hedge fonların bazıları mortgage bonoları nedeniyle battı. Bazı fonlar ise hisse senedi piyasalarından emtia piyasalarına geçti ve karlı çıktı. Şimdi hedge fonlar emtia piyasalarından çıkarak hisse senedi piyasalarına yeniden girmeye başladılar. İMKB’de 2 günlük sert yükselişin ardında ve Dow Jones’un 8 yıllık en yüksek kapanışlarının ardından hedge fonlar var. Şu anda FED’in müdahelelerinin ekonomik etkilerinin görülmeye başlanacağı dönemi satın alıyorlar. Bu yüzden genel olarak emtia piyasalarından çıkış görülüyor.Dolar güçlenirken, yen sürekli değer kaybediliyor. Piyasalarda havanın terse dönmenin en büyük sebebi ve İMKB’de yaşanan işlem hacminde yaşanan patlamanın nedeni hedge fonlar olarak karşımıza çıkıyor. Temel olarak hedge fonların alım ordinoları yakalndığı taktirde kısa vadede büyük karlar elde etmek mümkündür. Fakat çok hızlı hareket ettkikleri için çıkışlarıda aynı hızda gerçekleşebilir. Bu yüzden çok para giren hisselere değil beklentisi olan hisselere yatırım yapılmalıdır. Çok hızlı yükselen hisselerde belli bir çıkış anında aynı hızda ve belki daha hızlı gerilemeler yaşanabilir.

AHLAR ÇİKSİN
03-04-2008, 17:50
03.04.2008 16:40:46 TURKIYE DUNYA ALTIN MERKEZI OLMA YOLUNDA ILK ADIMI ATTI

TURKIYE DUNYA ALTIN MERKEZI OLMA YOLUNDA ILK ADIMI ATTI

ENERJI VE TABII KAYNAKLAR BAKANI DR. HILMI GULER, `GUNEY AFRIKA`DAKI ALTINI
TURKIYE`DEKI SANAT BECERISI ILE BIRLESTIRECEGIZ` DIYE KONUSTU.

AMD BASKANI UMIT AKDUR, `DANISTAY, MADEN FAALIYETLERINI DURDURMADI, YEREL
MAHKEMEYE `MADENLER KAZDAGLARI SINIRLARI ICINDE MI VE ZEYTINLIKLERE ZARAR VERIYOR MU?`
DIYE SORDU, BU YANLIS ANLASILMA DUZELTILMELI` DEDI.

ALTIN MADENCILERI DERNEGI (AMD) ONCULUGUNDE BIR ARAYA GELEN TURKIYE ALTIN
SEKTORU, ISTANBUL VE DOLAYISIYLA TURKIYE`NIN ALTIN KONUSUNDA DUNYANIN MERKEZI
HALINE GELEBILMESI ICIN GUCBIRLIGI OLUSTURDU. KUYUMCUKENT`TE YAPILAN BASIN
TOPLANTISINA, ENERJI VE TABII KAYNAKLAR BAKANI DR. HILMI GULER`IN YANI SIRA
AMD BASKANI UMIT AKDUR, ISTANBUL ALTIN RAFINERISI BASKANI OMER HALAC, ISTANBUL
DEGERLI MADEN VE METALLER IHRACATCILARI BIRLIGI BASKAN VEKILI INAN ALTINBAS,
ISTANBUL MADEN IHRACATCILARI BIRLIGI BASKANI AHMET KELES, ISTANBUL ALTIN
BORSASI BASKANI OSMAN SARAC, ISTANBUL KUYUMCULAR ODASI BASKANI ALAATTIN
KAMEROGLU, YURT MADENLERINI GELISTIRME VAKFI`NDAN PROF. DR. GUVEN ONAL, TOBB
MADENCILIK KOMITESI BASKANI ISMET KASAPOGLU, KUYUMCUKENT BASKANI ERCAN OZGUR
VE DARPHANE GENEL MUDURU AHMET BUYUKKAYMAZ KATILDI.

TOPLANTIDA KONUSAN ENERJI VE TABII KAYNAKLAR BAKANI DR. HILMI GULER, SEKTORUN
TUM BILESENLERI ILE BIR ARAYA GELMESININ ONEMINE DIKKAT CEKTI. `GUNEY
AFRIKA`DA YAPTIGIMIZ GORUSMELERDE, ISTANBUL`UN DUNYA ALTIN MERKEZI OLMASI
YOLUNDA ONEMLI CALISMALAR YAPTIK` DIYE KONUSAN GULER, GUNEY AFRIKA`DAKI
ALTININ TURKIYE`DEKI SANAT BECERISI ILE BIRLESTIRILECEGINI SOYLEDI. MAYIS VE
HAZIRAN AYLARINDA GORUSMELERIN DEVAM EDECEGINI ACIKLAYAN GULER, SEKTORUN 250
BIN CALISANI, RAFINERISI, BORSASI VE DARPHANESI ILE BU MISYONU BASARIYLA
YERINE GETIRECEGINI IFADE ETTI. `TURKIYE BIR ALTIN ULKESI VE BIZIM DE BUNUN
HAKKINI VERMEMIZ GEREKIYOR` DIYE KONUSAN GULER, MADENCILIK SEKTORUNE
CANLILIK KAZANDIRMAK ICIN YAPTIKLARI CALISMALARIN SONUC VERMEYE BASLADIGINI
BELIRTTI.

AMD BASKANI UMIT AKDUR ISE KONUSMASINDA, DUNYADA ALTIN ARAMALARINA YATIRILAN
RISK SERMAYESININ YAKLASIK 4.2 MILYAR DOLAR CIVARINDA OLDUGUNU, TURKIYE`DE
ISE SADECE 30 MILYON DOLAR GIBI KUCUK BIR RAKAMIN AYRILDIGINI HATIRLATTI.
`TURKIYE`DEKI MEVCUT POTANSIYEL OLAN 6500 TON ALTININ CIKARTILMASI ICIN 300
MILYON DOLAR RISK SERMAYESI HARCANMALI` DIYE KONUSAN AKDUR, ABD VE KANADALI
YATIRIMCILARIN TURKIYE`YE CEKILEREK, HARCADIKLARI RISK SERMAYESININ EKONOMIYE
DAHIL EDILMESI GEREKTIGINI VURGULADI.

AKDUR, ONCELIKLI HEDEF OLARAK, MEVCUT POTANSIYELIN KATMA DEGERI ILE BIRLIKTE
YAKLASIK 800 MILYAR DOLAR OLAN DEGERINI, TURKIYE EKONOMISINE KATMAYI
BELIRLEDIKLERINI BELIRTTI. `TURKIYE EN COK ALTIN ITHAL EDEN DEGIL, EN COK ALTIN
URETEN ULKE OLMALI` DIYE KONUSAN AKDUR, SEKTORUN YAN SEKTORLER ILE BIRLIKTE
YAKLASIK 250 BIN KISIYI ISTIHDAM ETTIGINI VURGULADI.

AHLAR ÇİKSİN
04-04-2008, 11:21
............Derin Devletler Çeteler‏ ........
From: nehyianilmunker@googlegroups.com on behalf of haber plus .net (haberplus.net@gmail.com)
Sent: Friday, April 04, 2008 10:17:02 AM
Reply-to: nehyianilmunker-owner@googlegroups.com
To: nehyianilmunker@googlegroups.com

...........Derin Devletler Çeteler.........

ÜLKEMİZDE bol miktarda liberal profesör var. Bunlardan biri "DERİN DEVLET/ÇETELER" isimli ilmî bir kitap yazmalıdır. Derin devlet deyip duruyoruz ama mahiyetini, içyüzünü, yapısını bilmiyoruz.
Mehmet Şevket Eygi / 04.04.2008

Yazının Devamını linke tıklayarak okuyabilirsiniz.
Kaynak

www.haberplus.net

...............http://www.arkadasradyo.com.tr/.....
.... AİLENİZE VE SİZE ÖZEL TEK RADYO...............

AHLAR ÇİKSİN
04-04-2008, 11:29
HAFTANIN MAKALESİ ! ...NATO zirvesinden Türkiye yansımalar

NATO son dönemin en kritik zirvelerinden birini yapıyor. Görünüşe bakılacak olursa NATO ya yeni bir aşamaya girecek yahut dağılacak. NATO'nun dağılacağını ileri sürenler, nedense, üye olmak için sırada bekleyen ülkelerin neden kapıda beklediğine dair bir açıklama yapamıyor.
NATO gerçekten dağılmanın eşiğinde mi? Afganistan'da NATO'nun, daha doğrusu İngiliz ve Amerikan ittifak güçlerinin içine düştüğü duruma bakarak bu sonuca varmak biraz aceleci bir hüküm gibi geliyor. NATO üyelerinin Afganistan'a muharip asker gönderme konusundaki isteksizliklerini bu örgütü birarada tutacak ortak çıkarların aşındığı şeklinde yorumlamak, şu anda ayakta kalan tek küresel askeri örgütün işlevi ile Amerikan çıkarları arasındaki ayrımı fark etmemek olur.
Amerika'nın NATO'yu da yedeğine alarak kendi küresel rekabet gücünü sürdürebilir kılmaya çalışması ile, rakiplerden birinin muhtemelen AB olması arasındaki çelişkinin altını çizmek gerekir. Sorun şuradan kaynaklanıyor: Amerika potansiyel rakipleri olan Çin, Rusya ve Hindistan'a karşı stratejik hamleler yapmaya hazırlanıyor. Bu anlamda Afganistan'ın, Irak'ın işgali için uydurulan bahanelerin tutarsızlığı, kimsenin inanmamış olmasına rağmen savaş açılmasının anlamı ortaya çıkıyor.
Amerika hegemonik gücünün sınırlarının farkında olduğu için öngörülebilir düzeyde bir rekabete hazırlık yapıyor. 11 Eylül saldırıları bu hazırlığın işaret fişeği işlevi gördü. Yoksa asimetrik savaş kavramsallaştırmasının arkasına sığınarak, terörle küresel savaş adına “ya bizimlesiniz ya düşman” retoriği ile gücünü herkese dayatma ihtiyacı duymazdı. Burada Avrupa-ABD, ittifak-rekabet çelişkisini kapatan ortak alan NATO'dur. Bir yanda Çin ve Rusya'yı kuşatırken diğer tarafta Irak'a yerleşerek Ortadoğunun enerji kaynaklarını askeri olarak da elde tutmasının hedeflerinden biri de Avrupa Birliğidir. Ekonomik ve askeri rakipleri karşısında pazarlık gücünü artırma stratejisinin sonuçları önümüzdeki on yılda ortaya çıkacak.
Bu anlamda NATO Amerika ve AB arasındaki rekabeti özel ilişkiye dönüştüren ortak payda işlevi görmektedir.
Amerika bu ilişkiyi kendi küresel hesaplaşmasına taşımaya çalışıyor. Bu konuda belli mesafe aldığı da söylenebilir. Fransa, tarihinde görülmedik biçimde Amerika'ya yakınlaşmış, Almanya salt ekonomik gücün Amerika'ya kafa tutmaya, hele hele küresel rakip olamaya yetmeyeceğini anlamış görünüyor.
NATO zirvesinde nükleer silahların yeniden gündeme gelmesi farklı bir soğuk savaş döneminin açılmaya başladığının işareti demektir.
Soğuk savaşın bitiminde oluşturulan NATO konseptinden en zararlı çıkan üye Türkiye oldu. İttifakın tek Müslüman üyesi olarak nasıl etkilendiğimizin en somut göstergesi olarak postmodern darbe süreçlerini iyi okumak gerekiyor.
Sorulması gereken soru, bu yeni süreçte Türkiye nasıl etkilenecek ve bunun iç politikadaki yansımaları nasıl olacak?
Türkiye'nin önüne doğrudan NATO çerçevesinde olmasa bile Amerika tarafından önemli taleplerin geleceği aşikar. Çünkü Türkiye ne Avrupalı üyeler gibi AB şemsiyesi altında ne de tümüyle edilgen bir üye konumunda. AB gibi dengeleyici/koruyucu şemsiyeden mahrum ama Müslüman bir üye ülke olarak ve işgal ettiği konuma rağmen gölgede kalması-uyumluluk beklenen bir NATO üyesi.
Oysa şartlar Türkiye'yi, konumu gereği ya Amerika'nın talepleri doğrultusunda aktif katkı sağlamaya ya da kendi stratejilerini geliştirmeye zorluyor. Bağımsız olarak kendi stratejileri geliştirmekten uzak, daha doğrusu maddi imkanları ve zihni oluşumu itibariyle bu iradeden mahrum bırakıldığı içindir ki önüne bedeli ağır bir hesap çıkarılması kaçınılmaz görünüyor.
Dick Cheney'in bölgede yaptığı görüşmelerden sonra ortaya çıkan tablo Arap Birliği'nin ikiye bölünmesi ve Suriye'nin yalnızlaştırılması oldu. Bu taktik özellikle Körfez ülkelerinin birleşmesine yaradı. İran'a yönelik saldırı olsa da olmasa da Basra körfezi çıkışının kontrol altına alınmasına yönelik girişim olarak tek başına anlamlı.
Bu süreçte Türkiye'den talep edileceklerin başında Afganistan'a muharip güç gönderilmesi akla geliyor. Nitekim bu çeşitli düzeyde dillendirildi. İran konusu hala kapalı kutu görünüyor. Cheney'in altı yıl önce Ortadoğuya yaptığı savaş başlatan gezisi ile bölgeye yaptığı son tur arasında şartlar çok değişti.
Hem ABD siyasetindeki dengeler hem bölge açısından.
Ufukta bir savaş çıksa da çıkmasa da Türkiye'den talep edilenleri tahmin etmeye çalışırken bunun iç siyasete olan yansımalarını düşünmemek mümkün değil. Kurtarıcı rolünü oynamak için birileri siyaseten köşeye sıkıştırılmak mı istendiği sorusunu sormanın zamanıdır. Aslında köşeye sıkıştırılan, kör bir ideolojik dogmatizm adına Türkiye'dir. Devlet adına bu tür körlükler sergilendikçe bizi köşeye sıkıştırmak isteyenlere daha çok koz veririz.
Akif Emre – Yeni Şafak

AHLAR ÇİKSİN
04-04-2008, 17:51
............ENERJI VE TABII KAYNAKLAR BAKANI HILMI
GULER, ``DEMOKRASI ASLINDA PAHALI SAYILAN BIR REJIMDIR AMA ANTI
DEMOKRASI ONDAN DAHA PAHALIDIR, SONUCLARINA BAKARSANIZ`` DEDI.
GULER, CAM PIRAMIT FUAR VE KONGRE MERKEZI`NDE DUZENLENEN AK PARTI
ANTALYA KADIN KOLLARI 2. OLAGAN IL KONGRESI`NDE YAPTIGI KONUSMADA,
``HANIMLAR BIZIM BASIMIZIN TACI. HANIMSIZ HICBIR BASARI OLMUYOR,
HEPIMIZIN ARKASINDA HANIMLARIMIZIN O GONULDEN KATKILARININ BUYUK PAYI
VAR`` DEDI.
``DUNYAYI ERKEKLER IDARE EDIYOR AMA ERKEKLERI DE HANIMLAR IDARE EDIYOR``
SEKLINDE BIR SOZ OLDUGUNU DILE GETIREN GULER, ``HANIMLARA LAYIK OLMAYA``
CALISTIKLARINI SOYLEDI.
TURKIYE`NIN ``DEMOKRASI NOKTASINDA UZUN INCE BIR YOLDAN GECTIGINI``
IFADE EDEN GULER, SOYLE KONUSTU:
``DEMOKRASILERDE DORT MEVSIM VARDIR. BU DORT MEVSIMI DE YASAMADAN
DEMOKRASININ KIYMETI, DEGERI BILINEMIYOR. BIZ DE BUNU TURKIYE`DE
YASIYORUZ. UC GUN KADAR ONCE NELSON MANDELA`NIN ULKESI GUNEY
AFRIKA`DAYDIM. DEMOKRASI NOKTASINDA COK ONEMLI SINAVLAR VERMIS BIR ULKE
VE MANDELA`NIN BIR SOZUNU GORDUM: `FREEDOM IS NOT FREE` DIYOR. YANI
`BAGIMSIZLIK, SERBESTLIK BEDAVA DEGIL`. DEMOKRASI DE BEDAVA DEGIL. AMA
SUNU SOYLEMEK LAZIM; DEMOKRASI ASLINDA PAHALI SAYILAN BIR REJIMDIR AMA
ANTI DEMOKRASI ONDAN DAHA PAHALIDIR, SONUCLARINA BAKARSANIZ.
O BAKIMDAN BIZ DEMOKRATIKLESME NOKTASINDA DORT MEVSIMI DE INSALLAH
BASARIYLA ATLATACAGIZ VE ULKEMIZ COK DAHA GUZEL GUNLERE BU CALISMALARI
YAPARAK ULASACAK.``

AHLAR ÇİKSİN
07-04-2008, 18:34
.....“Şebeke”nin hedefi.........
.................. Türkiye'yi bitirmek............


Türkiye'nin bitirilmesi, Türkiye'nin İslâm'dan uzaklaştırılmasıyla mümkün olabilecek bir şeydir. Seküler-kapitalist küresel sistemin öncü kolu gibi çalışan “şebeke”, Türkiye'nin İslâmî dinamiklere dayalı yeni bir medeniyet yürüyüşüne öncülük etmesini mümkün kılabilecek bütün imkânları yok etmeye, bütün dinamikleri dinamitlemeye çalışıyor.

Dünya tarihi, bir dönüm noktasının eşiğine gelip dayanmıştır: Küresel siyasî, ekonomik ve kültürel sistem, tıkanmıştır: Küresel sistemin sayandığı seküler-kapitalist paradigma, bize daha insanca, daha âdil, daha paylaşımcı bir dünya sunmuyor: Aksine, gücü ve güçlü olanı putlaştıran küresel darwinizm ilkesine dayanan; o yüzden de, küresel kaosların ve katastrofların, yozlaşmaların ve yolsuzlukların, haksızlıkların ve hukuksuzlukların hâkim olduğu bir dünya sunuyor.

Bütün bunlar, aslında İkinci Sanayi Devrimi'nden itibaren başta Nietzsche ve Husserl olmak üzere, bütün postmodern düşünürlerin; ekpresyonizm, empresyonizm, dadacılık, sürrealizm, varoluşçuluk gibi sanatın bütün türlerinde modernliğe başkaldıran modernist hareketlerin ve Toynbee'den Spengler'e, Dawson'dan Carpenter'a, Danilevski'den Berdyaev'e ve Sorokin'e kadar belli başlı bütün büyük tarih felsefecilerinin altını çizdikleri Batı uygarlığının yaşadığı felsefî bunalımın kaçınılmaz sonuçlarıdır.

Bu felsefî bunalım, sosyal, siyasî, ahlâkî sonuçlarını 1648 Westfalya motoriğinden itibaren üç asır boyunca hâkim olan Avrupa Dünya Düzeni'nin iki büyük savaşla birlikte bizzat Avrupa'nın harab-u tûrab olmasıyla gösterdi.

Avrupa hâkimiyetinin yerine kurulan Amerikan düzeni de tıpkı Avrupa düzeni gibi seküler-kapitalist paradigmaya, yani güce, güçlü olan'ın hâkim ve haklı olduğu ilkel ve barbar dünya tasavvuruna dayandığı için, dünyayı kaosun, katastrofun, haksızlıkların ve savaşların eşiğine getirmekten başka bir şey yapamamıştır.

ABD'nin dünya üzerinde kurduğu küresel hâkimiyeti meşrûlaştırmak, daha doğrusu pekiştirmek için kurduğu NATO, BM, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, seküler-kapitalist ahtapotun kolları olmaktan başka bir işe yaramamış, bugün dünyayı büyük bir belirsizliğin eşiğine bırakmıştır.

Wallerstein, “küreselleşme çağı belirsizlikler çağıdır; çeyrek asırda yaşanacak gelişmeler, dünyanın 300 yılını belirleyecektir” demişti.

İşte bu belirsizliğin aşılabilmesi, seküler-kapitalist paradigmaya dayanmayan, insan, kâinât ve Tanrı arasındaki bozulan irtibatın yeniden tesis edilmesini mümkün kılabilecek bir medeniyet paradigmayla mümkün olabilir.

İslâm medeniyetinin birinci büyük medeniyet krizini Osmanlı'nın geliştirdiği medeniyet meydan okumasıyla aşmış ve dünya tarihinin yapıldığı Doğu Akdeniz'le Hint Körfezi arasındaki dinlerin ve medeniyetlerin merkez üssünü sadece biz en az beş yüzyıl barışın, adaletin, estetiğin ve ahlâkın hâkim olduğu bir medeniyet tasavvuru ile yönetmeyi başarmıştık.

Dünya büyük bir bunalımın eşiğinden geçiyor. Seküler-kapitalist küresel sistem, Japonya'yı seküler-kapitalist paradigmayla hadım ettti. Şimdi, aynı şeyi Çin'e, Rusya'ya ve Hindistan'a uyguluyor.

Seküler-kapitalist küresel sistemin haksızlıklarının, hukuksuzluklarının, işgallerinin, gözyaşlarının önünde durabilecek tek ülke, Osmanlı misyonuyla ve ruhuyla donanarak yeni bir medeniyet yürüyüşüne soyunabilecek bir Türkiye'dir.

Batılılar, bu gerçeği bildikleri için Türkiye'yi aslâ kendi hâline bırakmak istemiyorlar. Yüzyılın başlarında Osmanlı'da iktidarı ele geçirten gayr-ı Türk ve gayr-ı müslim “şebeke” Türkiye'yi medeniyet iddiasından vazgeçiren bir projeyi uygulamaya sokarak, önce kurumları, sonra da Türk toplumunu İslâm'dan uzaklaştıracak dünyanın hiç bir yerinde görülmeyecek bir azman bir sekülerleşme politikasını Türk toplumuna dayatmaya çalışmaktadır.

Bu “şebeke” Atatürk'ü Dolmabahçe'de bağırta çağırta öldürtmüş, Türkiye'deki güç ve çıkar odaklarını ele geçirebilecek kadar güçlenmiş ve sonunda Menderes'i idam ettirmiş, Özal'ı yok ettirmiştir; şimdi ise, Erbakan'ı süründürtmekte, Erdağan'ın burnndan getirmeye çalışmaktadır.

Küresel sistem tarafından kontrol edilen bu gayr-ı Türk ve gayr-ı müslim şebeke şu ân Türkiye'de medyaya, ekonomiye ve diğer güç aygıtlarına hâkim durumdadır ve Türkiye'yi hallaç pamuğu gibi savurmaktadır. Orduyu da, milletin iradesi demek olan siyaseti de yıpratarak Türkiye'de fitne fesat yohumları ekmekte, toplumu kamplara bölmekte, bunun için de küresel ağababaların en temel stratejisi olan İslâm'ı şeytanlaştırmak için her türlü yalanı, talanı, numarayı mübah görmektedir.

Şebeke'nin hedefi, seküler-kapitalist paradigmaya karşı yegâne alternatif medeniyet sıçramasını gerçekleştirebilecek potansiyele sahip bir Türkiye'yi İslâm'ı iddialara dayalı bir medeniyet yürüyüşüne soyunmaktan uzaklaştırmak ve bitirmektir.

Türkiye, bu şirret şebeke'den yakasını ve her şeyini kurtaramadığı sürece rahat yüzü görmeyecektir.

Yusuf Kaplan
ykaplan@yenisafak.com.tr07 Nisan 2008 Pazartesi

AHLAR ÇİKSİN
08-04-2008, 16:15
HAFTANIN MAKALESİ ! ..........Normalleşelim, güzelleşelim .........

Kimilerine göre 'memleket elden giderken' şiirle, edebiyatla, sanatla uğraşmak, bunlar üstüne yazıp çizmek, abesle iştigal... Öyle ya, topraklarımız satılıyor, laiklik elden gidiyor, ülkeyi yönetenler 'gaflet, dalalet ve hatta hıyanet' içinde! İnsanlar bayraklanıp meydanları doldurmuş, iç ve dış düşmanlara karşı vatanı kahramanca savunuyor. Ötede terör pusu kurmuş, bıkıp usanmadan kanlı yüzünü gösteriyor. Ortalık toz duman... Bütün bu ahval ve şerait içinde, birileri âsude köşelerinde oturmuş, şiirden, romandan, öyküden söz açıyor, konserleri, sergileri yazıyor. Bu ne aymazlık, nasıl 'lay lay lom' bir iştir böyle!
Evet, var böyle düşünenler, belki de çok...

Bense, o 'lay lay lom'a, yani sanata, edebiyata, müziğe tam da bugünlerde ihtiyacımız olduğunu düşünenlerdenim. Bizi, savunduğumuz fikirlerin azgın birer 'militanı' olmaktan kurtarıp serinkanlı, sağduyulu, hoşgörülü normal insanlara dönüştürecek şeyin edebiyat ve sanat olduğuna inanıyorum. İçinden geçtiğimiz puslu koridorun tez aydınlanmasını istiyorsak, sanatın verdiği estetik hazza, onun birleştirici gücüne ve bütün ideolojilerin, günübirlik kavgaların üstünden göz kırpan cazibesine inanmak zorundayız. 'Sanat kuvvettir' sözüne iman ediyorum. Hem kuvvet, hem tiryaktır sanat. İnsanı tedavi eder, arındırır ve güzelleştirir...

Edebiyat, bütün ideolojilerin hatta vatanların, milletlerin üstünde bir dünya kardeşliğine çağırır insanı. Orada, sınırlarını kelimelerin çevrelediği ebedi bir barış yurdunda yaşarız. Bir sükûn ülkesidir ki, faşist Ezra Pound ile komünist Mayakovski kavga etmez orada. Sabahattin Ali ve Necip Fazıl, Kemal Tahir ve Tarık Buğra; Aziz Nesin, Peyami Safa, Cemal Süreya, Sezai Karakoç... Yan yana, el ele, kardeşçesine yaşar. Edebiyat, yazarla okuru, dünde kalanla bugün yaşayanı sonsuz bir iyilik ülküsünde buluşturur. Bu ülkeye girerken, bütün kusurlarından soyunur yazarlar; şairler kaprislerini, huysuzluklarını dışarıda bırakıp gelir. Ve biz, bütün kusurlarını affederiz onların. Mevlâna'nın diliyle konuşmaya başlarız: "Yok olmayı istemiyor musun / İyi şeylerden evladın olsun./ İyiliklerin bükülmüş ipliğidir kalan / Odur dünyaya direk olanların canı" (Çev: A. Kadir) Ve orada, Bachmann'ın dediği gibi, "Birbirlerini yumuşatmasını biliyor taşlar".

Edebiyatın ve sanatın 'lüzumsuzluğu'ndan söz etmek, barbarlığın saltanatına 'evet' demektir. Ve biliyor musunuz, barbarların dini, mezhebi ve milleti yoktur. Akılları, vicdanları yoktur barbarların, hatta gözleri bile... Bir kere geldiler mi, süpürüp giderler iyilik adına ne varsa. Oysa bizim ihtiyacımız olan, sonsuz bir merhamet duygusudur. Taşları yumuşatacak bir ince su gibi merhamet... Ve iyimserlik, sımsıkı yapışacağımız bir ip gibi... Uzak zamanlarda, gelecek çocuklarımız için hür ve güneşli günler... Hani der ya Dağlarca, "Sen büyüdüğün vakit çocuğum / Yine çiçekler açacak dallarda / Dallarda açan çiçekler gibi / Yine çocuklar uyuyacak masallarda". Edebiyat, merhametin var olduğu bir ülke ihtimalini diri tutar içimizde. Yaşamak arzusu, bazen bir ihtimale sarılmaktan başka nedir?

Yeryüzünde sonsuz kardeşlikler kuran bir büyücüdür edebiyat. Biz, edebiyatın özgür ve yaramaz çocukları, kaç kişiyiz sayabilir misiniz? Ayrımız gayrımız yoktur. Yüzyılları aşa aşa geliriz; bütün ideolojileri, düşmanlıkları yıkarak. Sesimiz, aynı dizelerde, aynı şarkılarda buluşa buluşa gürleşir. Dönüp bakın geçmiş asırlara: Savaşlar biter, zalimler ve barbarlar unutulur; bir karanlık sayfa olarak kalır tarihlerde. Fakat edebiyatın altın halkası, bütün çağların üstünde bir sulh adası gibi parıldamaya, zamana güzellik katmaya devam eder.

Bana sorarsanız, yaşadığımız bungun günlerin efkârını dağıtacak, iyimserliğin kapısını aralayacak güçlü bir rüzgârdır edebiyat ve sanat. Mâlâyani bir uğraş yahut 'lay lay lom' bir takıntı değildir. Müziğin, resmin, sinemanın ve özellikle edebiyatın yaşadığı, konuşulduğu mekânlar, farklı düşünce ve inançlardaki insanların nefes alabileceği, birbirlerine gülümseyip iyimserlikle bakabileceği nadir adacıklardır. Bu ihtimali de ortadan kaldırırsak, havasız ve karanlık bir dehlizde boğulup gideceğiz.

Ali Çolak

AHLAR ÇİKSİN
09-04-2008, 01:47
........Çocuğu olanlar dikkat !!!..............

İNGİLİZ bilim adamları, özellikle şekerlemelerde kullanılan katkı maddelerinin çocukların beynine benzinde bulunan kurşun kadar zarar verdiğini ortaya çıkardı. Southampton Ünversitesi tarafından yapılan araştırmaya göre yiyeceklerde bulunan yapay renklendiriciler ve katkı maddeleri, çocukların IQ seviyesini yaklaşık 5.5 puan düşürüyor. Bu oran, Türkiye’de kullanımı 2004’te yasaklanan normal benzindeki kurşuna maruz kalan çocukların beynine verdiği hasara neredeyse eşit...

Sinir krizi yaratıyor

Bilim adamları, E110 ve E102 maddelerinin de çocuklarda sinir krizleri gibi davranış bozukluklara sebep olduğunu belirledi. İngiliz Gıda Standartları Bürosu’nun karşıladığı 1.5 milyon dolarlık bütçe ile yürütülen çalışmada, yedi ayrı katkı maddesinin yerine doğal renklendiricilerin kullanılması tavsiye edildi.

Kola da araştırılacak

Bunun üzerine Gıda Standartları Bürosu, gelecek yılın sonuna kadar bu katkı maddelerinin altısının yasaklanması için gıda üreticileri ile görüşmelere başladı. Çoğunlukla gazlı içeceklerde kullanılan E211 maddesi içinse araştırmalar devam ediyor. Gelecek hafta toplanacak olan komisyon da gerekli düzenlemelerin yapılması için sağlık bakanlığına resmi tavsiyesini bildirecek. Belirlenen katkı maddeleri Türkiye’de satılan gıdalarda da bulunuyor.

BİZDEKİLERDE DE VAR

Actiononadditives.com sitesinde hangi ürünlerin bu katkı maddelerini ihtiva ettiğini yayınlayan Southampton Üniversitesi’nin listesinde Türkiye’den de Kent Gıda’nın Bonibon’u, Eti’nin Cin’i ve Puf Kek’i gibi ürünler var. Kent Gıda’nın Jelibon ve Bonibon ürünlerinin arkasında, ’E’ isimli katkı maddelerinin bulunduğu belirtilirken, Eti’nin ürünlerinde bu bilgiye rastlanmıyor. Kent Bonibon’da çocukların sinir krizi geçirmesine neden olan E102 Tartrazine maddesi, Kent Jelibon’da ise çocuklarda zeka geriliğine sebep olan E129 Allura kırmız maddesi bulunmakta.
İşte yasaklanması önerilen maddeler

* Tartrazin (E102)

* Kuinolin Sarısı (E104)

* Günbatımı Sarısı (E110)

* Carmoisine (E122)

* Ponceau 4R (E124)

* Allura Kırmızı (E129)

* Sodium benzoate (E211)

AHLAR ÇİKSİN
09-04-2008, 01:51
[QUOTE=Cemal Erzengin;296337]Bugünkü Hürriyet gazetesinin alttaki adresinde çok önemli haber ve fotoğraflar var; Hapsedildikleri bögede, dünyadan adeta kopartılmış gibi yaşayan (Çin'de) Uygur Türkleri'ni AP ve Reuters muhabirleri görüntüledi. "En uzaktaki Türkler"in günlük hayatını yansıtan fotoğraflar tüm dünyaya geçildi.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/8640410.asp?gid=229&sz=14330

Adreste yer alan 22.fotoğraf Türk örf ve adetlerini tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Türklerin örf ve adetlerini laiklik düşmanlığı olarak lanse eden zihniyeti tekzip eden bir belge. Galiba bunlarda laiklik düşmanları.....

Laiklik karşıtları-taraftarları ve Türk-Kürt ayrımı yaparak ülkemize en büyük kötülüğü yapıyorlar.

http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages/Foto%20Haber/Uygurlar/u09.jpg

AHLAR ÇİKSİN
10-04-2008, 13:06
................Dolarda kritik dakikalar .............

Uluslararası piyasalarda petrol fiyatlarının yeni bir rekor kırmasıyla düşüşe geçen borsalar, içeride kur üzerinde de etkili oldu.


Dün borsadaki yükselişe karşın kuvvetli duran dolar kuru, bugün hızlı bir hareketle 1.30'un üzerine çıktı. Borsa ise yabancı alımları ile başladığı yükselişe bugün mola verdi.

Dolardaki hareketlerin dışarıya bağımlı olduğunu anlatan uzmanlar, uluslararası piyasalarda kaygılar devam ettiği sürece kurlarda da hareketli seansların yaşanabileceğini belirtiyor. Öte yandan geçtiğimiz haftalarda kurlar üzerinde etkili olan iç siyaset baskısı ise son günlerde iyice hafiflemiş görünüyor.

Ak Parti'nin kapatılma davası ve dışarıdaki bozlumla ile birlikte geçtiğimiz hafta başında 1.35 YTL'ye kadar çıkan dolar, sonrasında gelen satışlarla 1.27 YTL sınırına kadar gerilemişti. Bugün 1.3070 YTL'ye kadar yükselen dolar düne göre yüzde 1'e yakın primle işlem görüyor.

Dolarda 1.32 seviyesinin önemli bir direnç olduğunu anlatan uzmanlar, bu seviyenin aşılması halinde yine 1.35'lerin denenebileceğini kaydediyor. Ancak uluslararası borsalarda çok sert hareketler olmadığı müddetçe kurda da böylesi hızlı bir yükseliş beklenmiyor.

HSBC Bank Stratejisti Fatih Keresteci, dolardaki hareketlere ilişkin şu yorumu yaptı: Sabah saatlerinde 1.3050 civarından işlem gören dolar/YTL'nin kısa sürede 1.2950'ye doğru geri çekileceği ve sonrasında da yurt dışına endeksli olarak 1.2950-1.3050 bandında salınacağını öngörüyoruz. Euro/dolar paritesindeki sert yükseliş nedeniyle YTL'nin sepet bazında değer kaybedeceği göz ardı edilmemeli.

Kerestesi, iç tarafta AB ve IMF ile ilgili olumlu sayılabilecek gelişmeler olsa da Türk mali piyasaları üzerindeki ana belirleyici unsur olan yurt dışı finansal gelişmelerin olumsuz olmayı sürdürmesinin temkinli duruşun da korunması gerektiğine işaret ettiğini kaydetti.

BORSA YÜKSELİŞE MOLA VERDİ

Borsa son günlerde özellikle bazı yabancı aracı kurumlardan gelen yüklü alımlarla hızlı bir şekilde yükselişe geçmişti. Merrill Lynch, UBS ve Deutsche Menkul gibi kurumların mali sektörde yoğunlaşan alımları endeksi dün Ak Parti'ye kapatma davası açılmadan önceki seviyeye çıkardı. Bugün ise borsa tarafında satışlar daha etkili görünüyor.

Uluslararası borsalardan etkilenen İMKB Ulusal 10 endeksi ilk seansın kapanmasına yakın yüzde 0.7 düşüşle 42 bin 600 bölgesine geriledi. Uzmanlar, endeksin halen 42 bin seviyelerine denk gelen 50 günlük ortalamasının üzerinde hareket ettiğini ve piyasada önemli bir panik satışı görülmediğine dikkat çekiyor. Yabancı alımlarının endeksi 42 binlere taşıdığını anlatan uzmanlar, yurtdışında havanın düzelmesi halinde borsanın yoluna devam edeceğini düşünüyor.

AHLAR ÇİKSİN
10-04-2008, 16:52
.......Hangisi haklı?.......

.................... FED mi yoksa Avrupa mı? ........

Dünyanın iki büyük Merkez Bankası olan ABD Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankası zaman zaman olduğu gibi yine birbirinden oldukça farklı iki görüş içinde.

FT'den derleyen; Tolga Kamiloğlu

ABD Merkez Bankası FED, geçen ağustos ayından bu yana, yani dünyada krizin en ateşli şekilde sürdüğü zamanlarda mevcut faiz oranlarını yüzde 3 gibi bir orandan yüzde 2.25 seviyelerine çekti. Fakat Avrupa Merkez Bankası perşembe günü yaptığı toplantıda yine faizleri yüzde 4’lerde tutmaya devam etti. Zaten haziran ayından beri bu rakamları sabit tutuyor. Belki de enflasyon riskinden çekiniyor.

Globalleşme, dünya piyasalarını birbirine bağımlı hale getirirken, bir veya birden çok durumun yanlış stratejilere neden olduğu sorularını da beraberinde getiriyor.

FED Başkanı Bernanke, ABD ekonomisinde durmadan bir enflasyon sarmalı mı yaratıyor yoksa finansal piyasalarda yeni bir balonun oluşması için yeni tohumlar mı ekiyor? Veya ECB Başkanı Jean Claude Trichet, krizin etkilerini tahmin edip resesyon sürecini dengelemeye yardımcı olabilecek Avrupa’daki iyileşmeye ön ayak olabilecek mi? Ya da başka bir açıdan, her ikisi de farklı ekonomik risklerin ekarte edilebilmesi için akıllıca davranabilecekler mi? Tüm bu noktalar kafalarda soru işareti oluşturuyor.

Deutsche Bank yöneticisi Thomas Mayer, ‘Merkez Bankaları’nın geliştirdiği stratejiler genellikle döviz şokları yaratıyor. Euro’nun da dolar karşısında çok sert yükselişler göstermesine neden oluyor.’ şeklinde bir yorumda bulunuyor.

ABD otoriteleri, Japonya’nın 1990 yılında yaşadığı şekilde ani düşüş süreci gibi bir düşüşün olabileceğinden çekiniyor. Fakat Avrupa bölgesinde bir resesyon olabileceği söylentileri ortalıklarda dönmüyor. Geçtiğimiz ağustos ayından itibaren Avrupa Merkez Bankası’nın sıkma politikası uygulaması, sadece Almanya ekonomisinde çok fazla sorun yaratmadı.

Uluslararası Para Fonu ve birçok özel sektör analisti herhangi bir kredi krizinin Avrupa bankalarına sıçramasının ABD’ye borç dengelerinde karışıklık yaratabileceği görüşünde. İspanya ve İrlanda’nın ekonomik büyüme sürecinde büyük düşüşler yaşıyor olması ve de İtalya’nın beklenenden düşük bir performans gösteriyor olması tedirgin edici bir durum yaratıyor.

Eğer Avrupa Merkez Bankası risklerin doğasıyla ilgili olarak haklı davranışlar sergiliyorsa, kendi ekonomisi içinde birtakım detayları daha rahat gerçekleştirme fırsatı yaratabilir. Fakat eğer ABD Merkez Bankası uygulamalarında haklıysa , o taktirde Avrupa piyasaları birtakım sıkıntılara sürüklenebilir. Mesela konut fiyatları düşmeyebilir. Bu durum da ekonomide büyük ağırlık yaratabilir...

AHLAR ÇİKSİN
13-04-2008, 01:47
.........................Skandal mı!..............

........................... 'borsa riski' mi?..................

Bugün yine dünden devam ediyoruz ama geçmiş yazılarımda kullandığım iki düşüncemi de yeniden aktarmak istiyorum:

1- Yüz milyarlarca dolarlık bir piyasa yönetimi bugüne kadar çok temiz kalmıştır. Bu bana çok ilginç geliyor.

2- SPK son aylarda inanılmaz şekilde geçmiş yılların büyük dosyalarını yakalıyor. Gerçek işleyiş açısından çok büyük başarı.

Şimdi iki düşüncemi birleştirecek konuya yeniden dönelim. Borsada bir şirketimiz yıllarca trilyonlar toplamış ama sonra yine iflasın eşiğine gelmiş.

Cuma günü SPK bülteninden bir alıntı;

A- "Ünal Tarım 2003, 2004 ve 2005 yılları sermaye artırımları dönemlerinde sermaye artırım bedellerinin tam ve nakden ödenmemmiş olması nedeniyle"

B- "Şirket alacaklarının gerçek durumu yansıtmadığı, alacakların gerçek olmadığı, 8,5 trilyon liralık alacağın gider yazılmak suretiyle kayıtlardan silindiği"

C- "Şirketin Ünal Pazarlama'dan alacağının kalmamasına rağmen mali tablolarda bu tarih itibari ile 1 trilyon 407 milyon lira alacaklı göründüğü ve bu alacağa ilerleyen yıllarda faiz işletilerek 06-2004 ila 12-2006 yılları arasındaki bilançoların yanlış açıklandığı"

SPK çok önemli bir adım daha attı. Borsa gerçeğimizi gözler önüne seren bir tablo yatıyor karşımızda. Bu tablo aslında bizim borsa gerçeğimizin sadece bir örneği dahi olabilir. Sayı belki de çok daha fazladır, hatta hâlâ bu yöntemleri kullananlar dahi olabilir. Yani belki de insanlar bilançolar üzerinden aldatılmaya devam ediyor.

Bir şirket düşünün ki bilânçosu yıllarca denetimlerden geçiyor ama gerçek değilmiş. Hatırlarsanız bankalarımız da kâr açıkladıktan 10-15 gün sonra meğer büyük zarardaymış diye batmadı mı? Batan bu bankalarda milletin malına, servetine el konulmadı mı? Bu insanlara el konulan servetleri karşılığında "bu iş borsa riski" denilmedi mi?

Şimdi bir örnek daha karşımızda duruyor. Bu şirket 2001-2006 arasında piyasa değerinin çok üzerinde borsadan para topladı. Ortaklar bedelli kullandı ama bu hisseleri borsada sattılar. Hatta açınız SPK bültenini belki de en fazla yasaklı işlemler bu şirket hisselerinde gerçekleşmiş.

SPK bülteninden son cümle "şirket ortakları ve alacaklılarının şirket sorumlularına dava açabilecekleri hususu kamuya duyurulur."

Yarın başka örnekler ve;

Halkın bu parasını kim ödemeli? İzin veren mi, yoksa izin alan mı?

İbrahim Kahveci
ikahveci@yenisafak.com.tr08 Nisan 2008 Salı

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=08.04.2008&y=ibrahimkahveci
.
.

AHLAR ÇİKSİN
14-04-2008, 10:42
14.04.2008 09:02:47
................ GE’nin Kızarttığını,G-7 Yeşillendirebilecek Mi?… ..........

ABD’de 1. Çeyrek bilanço rakamları ekranlara düşerken, piyasalarda bu rakamlarla birlikte düşüyor. İlk çeyrek kar rakamı açıklayan Alcoa piyasalarda hayal kırklığı yaratmıştı. AMD ve UPS şirketleri başta olmak üzere kendi kar ve satış tahminlerini aşağı yönlü revize etmişlerdi. Piyasalarda bir endişe hasıl olsa bile fiyatlandırılmamıştı. En son Cuma günü General Electric’in kar rakamları endişelerin sert bir şekilde fiyatlanmasıyla sonuçlandı. GE ilk çeyrek karının % 6 azalışla 4.3 milyar dolara ve hisse başına 43 sente düştüğünü duyurdu. GE'nin hisse başına 51 sent kar elde etmesi bekleniyordu, bu rakam 44 sent düzeyinde gerçekleşti. GE, 2008 için beklentilerini de aşağıya çekti. Analistler hisse başına 58 sent beklerken GE rakamı 53-55 düzeyine indirdi. GE kar rakamını düşmesinin ve beklentilerini aşağı yönlü revize etmesini, ABD ekonomisindeki yavaşlama ve sermaye piyasalarındaki zorluklar olarak açıkladı. Artık bunca kar uyarısı ve açıklanan kar rakamları sonrasında açıklanacak bilanço verileri bir beklenti değil,risk oluşturuyor. GE’nin kar rakamları ve geleceğe yönelik projeksiyonları piyasaları Cuma günü kızarttı. Dow Jones %2.04, Nasdaq %2.61 ve S&P %2.04 oranında eksiyle tamamladı. USD/JPY 100.85 seviyesine geriledi. G-7’nin Maliye bakanları, Washington’da bir araya gelerek yeni bir küresel krizi önlemeyi amaçlayan bir plan kabul ettiler.Maliye Bakanları, küresel piyasalardaki dalgalanma ile dolardaki değer kaybı nedeniyle kaygılarının sürdüğünü söylediler. Maliye Bakanları, ABD’de sorunlu mortgage kredileri ile patlayan ve tüm dünyayı etkileyen küresel krizin, reel ekonomiye etkisinin sınırlı olması için gayret edilmesi gerektiğini bildirdiler. Kısa dönemde ekonomilerin olumsuz etkileneceği, ancak uzun dönemin olumlu göründüğüne dikkat çekildi. G-7’nin yeni planı çerçevesinde, halen yaşanan krizin bir başkasının yaşanmaması ve kalıcı bir çözüm için uzun dönemde, küresel mali piyasaların esnekliğini artırmayı ve piyasalardaki güveni güçlendirmeyi amaçlıyor. G-7 ülkeleri bunu gerçekleştirebilmek için bankaları daha fazla sermaye tutmak konusunda zorlayarak risklere karşı önlem alma planları yapıyor. Ülkeler bu şekilde kredi krizinin önüne geçmeyi ve piyasaları rahatlatmayı hedefliyor. Plan bankaları daha fazla sermaye tutmak konusunda zorlamaktan ibaret. Sorun şu ki, bankaların sermayeye ihtiyacı varken yani var olacak ilave sermaye gerek varken bankaları zorlamanın çözüm getirmeyeceği açık. G-7 zirvesinde doların değer kazanması gerektiğine yönelik açıklamalar etkili oldu. G-7 zirvesinden kararlar ve planlar bir sonuç getirmez. Fakat tarihe bakıldığında bu açıklamaların piyasalarda etkili olduğunu göstermektedir. En son Japon Yeni ve Çin Yuanı üzerine konuşulmuştu ve bu konuşmalar etkili olmuştu. Tarihin verdiği iyimserlik USD/JPY’i 101.18’e, EUR/USD’yi 1.57’ye geriletti. Tarih tekerrür eder diye düşünenler dolar pozisyonu aldı. Fakat bu dönemin ekstradan bir dönem olması G-7’nin etkilerini sınırlayacaktır. Kısacası GE’nin kızarttığı piyasaları, G-7’nin açıklamalarının sarartması bile zordur…

AHLAR ÇİKSİN
14-04-2008, 12:18
GLOBAL OYUN DEĞİŞEREK HIZLANIYOR..............

.......Citigroup`tan kötü haber

Citigroup tarafından cuma günü yayınlanan bir raporda Türk hisse senetleri için yatırım tavsiyesi nötr seviyesine indirildi..............


ANLAŞILAN BUNLARIN GÜCÜ ZAYIFLAMAKTA ..

....VE.......
.............YENİ DAHA BİLMEDİĞİMİZ FONLAR ÜLKEMİZE PİYASALARA GELECEK ......................VE ........

................HAKİM OLACAKLAR.......

AHLAR ÇİKSİN
15-04-2008, 01:41
............PİRİNÇ FİYATLARINDAKİ ARTIŞA YÖNELİK.....................

KAMUOYU AÇIKLAMASI

09.04.2008


Uluslar arası hububat piyasalarında üretim ve tüketim ilişkisi yanında çok sayıda faktörün etkisi ile bir süredir yaşanan hareketlilik; başta buğday olmak üzere hammadde fiyatlarında artışa yol açmıştır.


Artan dünya fiyatları, iç piyasa hammadde fiyatları ile birlikte mamul madde fiyatlarına yansımıştır.


Ancak; içinde bulunduğumuz süreçte, hammadde fiyatları ile mamul madde fiyatları arasındaki maliyet ilişkisinin bazen gözardı edildiği ve tüketicilere gereğinden fazla fiyatın yansımasına sebep olunduğu görülmektedir.


Son günlerde çeltik ve pirinç fiyatlarında yaşanan hareketlilik de bunun bir örneğidir.


Sektörle 4.04.2008 tarihinde yapılan toplantıda da belirtildiği üzere; piyasada halen 200.000 ton civarında çeltik stokunun bulunduğu, Kurumumuz stoklarında sektörün 30.000 ton civarında emanet ürününün bekletildiği, Kurumumuzdan satın alınan çeltiklerin 20.000 tonunun depolarımızdan çekilmediği bir ortamda, hasat sezonunda 700-800 YTL/ton fiyatlarla üreticiden alınan ürünün bugün yüzde yüzün üzerinde fiyatlarla satılmaya çalışıldığı bir süreç yaşanmaktadır.

Ülkemizde, 2007 yılı için 650.000 ton civarında çeltik üretimi gerçekleşmiş olup, bunun pirinç karşılığı yaklaşık olarak 400.000 tonu bulmaktadır. Hasat sezonundan bugüne asgari 70.000 ton da pirinç ithalatı gerçekleşmiştir. Halen devam eden yoğun ithalat ile birlikte yıllık ortalama 550.000 ton olan tüketim rakamı rahatlıkla karşılanmaktadır. Dolayısı ile ürün yokluğuna dayalı bir fiyat hareketlenmesinden söz edilemez.


Şayet; kamu kurum ve kuruluşlarının elinde yeterli piyasa aracı bulunmadığı, piyasaların kendi haline bırakılacağı düşünülüyorsa, bu şekilde düşünenlerin yanılacağı kısa süre içinde görülecektir.


Bu çerçevede; uluslar arası piyasalarda yaşanan hareketlenme dolayısı ile Ülkemiz tüketicilerine gereğinden fazla bir bedelle pirinç fiyatının yansıtılmaması için en kısa sürede ilave adımlar atılacaktır.


Bu kapsamda; Kurumumuz stoklarında bulunan 10.000 ton civarındaki çeltiklerin hızla pirince dönüştürülmesi ile halen işyerlerimizde bulunan pirinçlerle birlikte toplam 7.000- 7.500 ton civarında pirincin 1.800 YTL/ton (1.800.000 TL/KG) fiyat üzerinden satışına devam edilecektir.

Ayrıca, Tarife kontenjanı kapsamında pirinç ithali yanında Kurumumuz aracılığı ile piyasalara ilave ürün arzı hususunda gerekli çalışmalar başlatılmıştır.


Bütün tarafların sağduyu içinde hareket ederek, olası spekülasyonlara alet olmamasının Ülkemiz menfaatleri açısından uygun olacağını hatırlatmakta fayda görmekteyiz.


Saygılarımızla,



İsmail KEMALOĞLU

Genel Müdür




NOT: Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü tarafından sanayicilere dağıtılan 31.452 tonluk çeltiğin birkaç firmaya verildiği yönünde basın haberleri yayınlanmıştır. Sözkonusu dağıtım 77 adet firmaya yapılmış olup, firma listeleri ile dağıtım miktarları kurumumuz internet sitesinde görülebilir. Kamuoyunun doğru bilgi ile bilgilendirilmesi için Kurumumuzdan konu ile ilgili bilgilerin temin edilerek açıklama yapılması her kişi ve kuruluşun sorumluluk anlayışının gereği olarak görülmektedir.

Bay.B@H0
15-04-2008, 01:50
ahlar çıksın hoca müsadenle bi yazı koymak istiyorum..sonradan fark ettim bu tpikle uyumlu bi yazı olmuş...
kolay gelsin

Bay.B@H0
15-04-2008, 01:50
""""""Wall Street Journal'da yer alan 'Türkiye ve Romanya stagflasyona gidiyor' uyarısı dikkatleri bu iki ülkeye çevirdi. Uzmanlar Türkiye'nin enflasyonu kontrol altına almak zorunda olduğu konusunda hemfikir.

Avrupa'nın hızla gelişen iki ekonomisi Türkiye ve Romanya'ya stagflasyon riskiyle karşı karşıya olduklarına dair bir uyarı geldi. ABD'nin önde gelen gazetelerinden Wall Street Journal'da yer alan bir analizde Türkiye'de ve Romanya'da enflasyonun diğer Avrupa ülkelerinden çok daha hızlı yükseldiği, bunun yüksek gıda ve petrol fiyatlarının ikincil etkilerinin, yüksek borçlanmaya dayanan gelişen ekonomilerde nasıl daha hızlı yayıldığını gösterdiği yorumu yapıldı. "Yükselen Maliyetler Türkiye ve Romanya için Risklere İşaret Ediyor" başlıklı analizde Türkiye'de mart ayı enflasyonunun yüzde 9,2'ye yükseldiğinin ve beklentilerin daha da kötüye gittiğinin altı çiziliyor. Romanya'da ise tüketici enflasyonu mart ayında yüzde 8'i gördü ve bu da Romanya Merkez Bankası'nın hedefinin iki katına ulaşmış durumda. """""

bu yazıyı bi okuyun...üstteki referans gazetisnde denk geldiğim bi yazı....durum baya bi vahim...aşağıdakiler kendi gözlenlerim,, kitaplarda yazılanların kendimce yorumlanışıdır.......

stagflasyon benim bildiğim fiyaların artması işsizliğinde çoğalması demek...yani genel ekonomi,kamu,reel kesim hepsinin birden zarar göreceği bi süreç...
zaten bu yavaş yavaş oluyo demii..

o değilde asıl alatmak istediğim konu..geçenlerdede demiştim.....okuduğum kitaplardan gördümki...
arjantin,kosova,rusya,çin,ukraniya,portekiz gibi 18 tane zamanında büyük kriz geçirmiş ülkelerde.......

asıl krizden önce aynı bizim geçirdiğimiz süreçler olmuş...

-koalisyon-iktidar çatışmaları....
-imf kredi notu artırımarı...
-amerika gibi devletlerle güzel giden ilişkiler...
-arada bi ufak ufak oluşan krizler...
-yabancı para çıkışları...
-faiz artışları v.s....

sonunda daralan ekonomi önce resesyona sonrada stagflasyona giderek....
imfden borç almaya ve ülkenin cari açığının çoğalmasına zorlanılıyor....

cari açığın sürekliliği olmaz ..biyere kadar yani...
gelirin 1000 ytl ama sen 1300 tüketiyosun..
300,,300 nereye kadar sürekli birileri seni finanse etmez...

cari açık artınca (şu an bizde 3.4 milyar $)
imf artık tavrını koyuyor....

ve ülkenin kamu malını özelleştirmesi sağlanıyor...
uyanık finansal teröristler de geliyo kelepir bankaları ,şirketleri ucuz ucuz topluyor...

ve sonunda ülke kısmen manda altına giriyor.....
"finansal terörist" lafı amerikaya ait...
çünki sistematik olşan yukardaki maddeleri oluştranlar 18 ülkedede amerikalılardı...
eskiden askerle gidip ülkeyi işgal edip altın,petrol kaynağını sömüren amerika
artık yeni dünya düzeninin başını çektiği için eğitimli finans ajanlarına bol para veriyor ve
ele geçirmek istediği ülkelere dağıtıyor....

böğlece ajanını gönderdiği ülkedeki fazi ve kur hareketlerine yön verebiliyor..

tabi japonya ve çindeki operasyonları pek başarılı olmadı çünki nekar cari açıkları olursa olsun merkez bankalarındaki rezerv ler çok fazla...

bizde tam bilmiyorum ama 50 milyar dolardan fazla sanırım rezervimiz.....bunu niye diyorum ?
iranın merkez bankası rezervi 90 milyar dolar civarı...ayrıca alacaklarıda çok bi ülke...
finansal olarak ele geçiremicekleri için silahla ele geçirmeye çalışıyolar..
ama bizim gibi ülkelerde şanslarını deniceklerine eminim...

bunları herkez kısmen biliyor bence.....ama ekonomistler yada yazarlar bu ekilde dile getiremiyor.....

her türlü eleştiriye açığım.....ama durum böğle....geçmişte ola lar şimdi bize yapılmak isteniyor gibi.......

biraz uzunmu olmuş yaw ;)

AHLAR ÇİKSİN
15-04-2008, 17:30
""""""Wall Street Journal'da yer alan 'Türkiye ve Romanya stagflasyona gidiyor' uyarısı dikkatleri bu iki ülkeye çevirdi. Uzmanlar Türkiye'nin enflasyonu kontrol altına almak zorunda olduğu konusunda hemfikir.
[B]

biraz uzunmu olmuş yaw ;)

hayır değil.....tşkr..............:thumbsup:

AHLAR ÇİKSİN
18-04-2008, 13:10
...............HAFTANIN MAKALESİ !

............Yeni nesil araba on yıl içinde tüketime sunulacak .

.....http://www.***********/...................

Yukarıdaki cümle bir gazete haberi. Okuyup geçtiniz büyük ihtimal. Ya da haberde özellikleri sunulan bu "yeni nesil araba"ların kendi kendini park edecek kadar "akıllı" oluşları, onlara sahip olma isteğinizi kamçıladı.

Araba için nesil tabirinin kullanılması büyük çoğunluğun dikkatini bile çekmedi ihtimal. Eşyalar için nesil, insanlar için model tabiri kullanılıyor olması bizi, yani insanları fazlasıyla ilgilendiren bir durum oysa. Çünkü bu doğrudan günlük hayattaki hiyerarşik düzenimizi etkiliyor.

Günlük hayatta değişen hiyerarşiler üzerine düşünüyor muyuz? Ontolojik durum olarak insan, hayvan, bitki sıralaması eskisi kadar muhkem bir algıya sahip değil. Teknolojinin insan hayatında artan yerine paralel olarak insanlar ile makineler yer değiştiriyor. Makineler insanlaşırken, insanların makineleştiği yeni bir "uzlaşma" dönemi başlıyor. Başlangıçta insana "hayati bir konfor" sunmak üzere üretilmiş olan yeni ürünler, ekonominin "tüketim toplumu" parametreleri üzerine kurulmasından itibaren, insan yeni üretilen teknolojiler için olmaya başladı. Hiyerarşik durum, ekonomi, teknoloji, insan şeklinde.

TÜSİAD'ın patronlar zirvesinde “onca öncelikli meselemiz var iken şimdi niye…" diye başlayan cümleleri, "önce ekonomi" anlayışına dayanıyor. Önce insan değil. Önce ekonomi.

Her yeni aletin/ teknolojinin bizim zihniyet dünyamızı nasıl değiştirmekte olduğu, popüler kültür çalışan sosyologların temel meselesi. Her yeni teknoloji beraberinde yeni bir zaman ve mekan anlayışı getirir. Bu anlayış zamana yayılı olduğu ve en azından iki kuşak sonra geçmişten koparacak kadar keskin etkisini gösterdiği için, kullandığımız teknolojinin bizi nasıl değiştirdiğini çoğu defa anlayamayız.

Kullandığımız teknoloji sadece bizim zaman ve mekan algımızı değiştirmekle kalmıyor, kullandığımız ürüne göre başka insanların nezdinde tuttuğumuz yeri de değiştiriyor. "Ye kürküm ye"nin yeni versiyonu gösterilebilir (isterse siz onu gösterişi yapılabilir olarak değiştirin) "yeni nesil ürünler" üzerinden oluyor.

İnsan kullandığı teknolojik ürüne göre ve ancak ondan sonra algılanırken; teknolojik ürünler de en son çıkan ile bir öncekinin sıralandığı yeni bir hiyerarşik durum ortaya koyuyor. Bunun en çarpıcı örneğini cep telefonu ve sabit telefon kullanımı açısından görmek mümkün. Sabit telefon ile konuşan kişi, cep telefonu çaldığında önceliği cep telefonuna veriyor. "Beni beş dakika sonra arayın lütfen cep telefonum çalıyor."

Modern dünyada, modern öncesi dünyadaki gibi öncelik hakkı "evvel gelen"lerin hakkı değil. Dede ile torun arasındaki öncelik hakkı nasıl artık dededen toruna geçtiyse, eşya hiyerarşisinde de öncelik hakkı "yeni nesil"lerin. Öncelik hakkını teslim ettiğimiz eşyalara dünyadaki ontolojik konumumuzu da teslim ettiğimizi farkedebilsek dünya daha az vahşi bir yer olacak.

Değiş tokuşun farkında mıyız? Biz makinelere insanlığımızı, makineler de bize soğuk aksamlarını veriyor.

Daha fazla insan olmamız gerekiyor. Daha fazla hisseden, merhamet eden. İlle de daha az tüketen. Daha fazla insan olursak dünyadaki açlığın bitmesine bile katkımızı olacak.

Buradan başlayabiliriz.

Kelamı azaltıp selamı çoğaltarak önce.

Sonra da "sanki yedim " diyerek yememeği başararak.

Çamurdan çikolata yiyen çocukların dünyasında insan kalabilmeyi başarmak için daha az tüketen olmak zorundayız.

Sahi bilmiyor muydunuz? Çamurun içine bir parça yağ koyarak kurabiye, çikolata yapan annelerin dramını:

"Artan gıda fiyatları yoksul ülkelerde hayatı zorlaştırıyor. Latin Amerika ülkesi Haiti'de bir tabak pirinç bulamayan insanlar, açlıklarını çamurdan yapılan keklerle bastırıyor."

Ama neden bilmiyordunuz?

Oysa son bir ayda nelere tanık oldu kendini göremeyen gözleriniz? Ne sesler duydu kalbin sesini duymayan kulaklarınız. İnternete girin ve lütfen çamurdan çikolata pişiren " o kadınların" hamur değil çamur tutan ellerine bakınız.

Bakınız. Bakınız. Bakınız. Ama önce görmeye niyet ederek. Görmek de niyet ile çünkü.

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu

AHLAR ÇİKSİN
20-04-2008, 01:18
"Avrupa Birliği (AB), Nabucco'da Türkiye'nin geçiş ücretiyle yetinmesini istiyor. Nabucco Projesi'nde, Türkiye'nin çıkarlarını zedeleyecek yaklaşımlar gündeme gelmeye başladı. AB Komisyonu Başkanı Barroso, Başbakan Erdoğan'a 'Nabucco'da sadece geçiş ücretiyle yetinin' dedi. AB, ayrıca projenin Enerji Bakanlığı'nın inisiyatifinden alınıp Dışişleri'ne verilmesini istiyor." Evet, son derece basit gibi görünen bir istek. İstek basit ama özü bence son dönemde gazetelerde çıkan en önemli haber. Diğer gazetelerde yer bulamaması da veya kaçırılması da ayrıca üzücü.Basit ama çok tehlikeli isteğin detaylarına gelince. Bu noktada yeni bir şey söylemeden geçmişe dönmek ve bir Fransız Üniversitesi'nde yazılan bir rapordan yola çıkarak, bu köşede paylaştığım bir yazıdan bazı alıntılar yapmak istiyorum.
Dönüştürülen Türkiye
"Paris Üniversitesi'nde yapılan ve bir Fransız gazetesine yansıyan analizi aynen aktarıyorum: 2001 sonrası ortaya çıkan yeni dünya düzeninde Türkiye'nin en güçlü ortağı Rusya-Hindistan-İran-Çin dörtlüsü ve arkasından gelen Avrasya gücü olabilir. Raporun başlık olarak algılanabilecek cümlesi bu olmakla birlikte, Türkiye'ye destek başlığının detayı da oldukça ilginç: "Yeşil Kuşak", "Ilımlı İslam", "BOP" gibi projeler için dönüştürülen Türkiye. Bu dönüştürülme sürecine içeriden gelen tepki sonrası "kontrol edilmek amacıyla" finansal bir krize sürükleniş ve Rusya bloğundan, buna Türk cumhuriyetleri de dahil, net bir destek gelmesi. Daha açıkçası, bu gidişe dur diyebilecek Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve diğer güçlerin ekonomik bir dalga yaratılması karşısında çaresiz kalmamaları. Bu noktada yeni bir soru soralım. Avrupa'da yerleşik bir bakış açısı nasıl oluyor da Türk kamuoyu bu derece AB bağımlısı iken, "AB ölüyor" teşhisini de koyarak, Türkiye'nin "Doğu" ile yakınlaşacağını iddia ediyor? Onlar mı hayal mi görüyor, biz mi uyuyoruz?
Avrupa'nın önemi azaldı

.........Çift kutuplu yapı bozuldu......

* 1929-1932 arasında yaşanan ekonomik çöküş ve 1932-1945 arasında oluşan çift kutuplu dünya düzeni, önemli dört kurumu ortaya çıkardı: IMF, NATO, BM ve Dünya Bankası. Bu oluşum kime yaradı ve nasıl şekillendi derseniz, size 1929-1932 arasında 400'den 40 seviyesine kadar düşen 1932-1945 döneminde toparlanan ve düşmeye başladığı noktaya 1945 sonrası gelebilen Dow Jones Endeksi'nin grafiğini tavsiye edebilirim. Bu yapı her şeyi görsel olarak anlatıyor.

* 1945-1980 sonrası dönem. Bu zaman diliminde dünya çift kutuplu bir yapı içinde tez-antitez arasında kaldı ve bütün dinamikler bu vadide şekillendi.

* 1980'ler sonrası dönem. Duvarın yıkılması ile ortaya çıkan yapıda dünya tek kutuplu kaldı ve ABD tek süper güç algılaması ile ABD ekonomik olarak ciddi anlamda genleşti. Örnek olarak yine Dow Jones Endeksi'nin grafiği dikkate alınabilir. 1980-2001 arası, saldırıya kadar, dünya üzerinde görülmemiş bir çıkış yaşandı.

..........Türkiye kilit ülke........

* 11 Eylül saldırısı ile yeniden çift kutuplu sisteme geçilmesi ve ABD karşısında Ortadoğu kaynaklı terörün tanımlandığı dönem. Bu yapı içinde artan petrol fiyatları ve ortaya çıkan fazla para gelişmekte olan piyasaları genleştirdi. Türkiye de 2006 Mart başına kadar bu trend içinde gelişti.

* Putin'in tavrı ve çift kutuplu sistemde yeni bir tanımın oluşumunun ilk adımları. ABD-AB stratejik ortakları ve karşısında Rusya-Hindistan-Çin-İran.

Sonuç: Fransa'da ortaya atılanlardan yola çıkarak ele aldığım ve sonrasında bizi de dahil ettiğim analiz beni bir noktaya getirdi. Yukarıda tarif ettiğim kutuplaşma ortaya çıkarsa, oluşacak enerji arz dengesinde ve askeri stratejilerde Türkiye kilit ülke. Tam olarak iki kutup arasında, yerleşik ve petrol-doğalgaz arz kanalları için en önemli geçiş yolu. Türkiye bu önemi süratle kavrayarak bugünden itibaren AB gibi kısır bir senaryodan süratle kurtulmalı ve iki kutup arasında kartlarını doğru oynama yoluna girmeli. ABD ile tam ortaklık da Türkiye'ye büyük güç olmayı getirebilir, İran ile iş birliğinden başlayıp Rusya-Çin-Hindistan bloklaşmasına katılım da.

...............Enerjiye karışma resti.........

Değerli dostlar, bu yazıda geçmişte paylaştığım detayları aktardım. Şimdi AB, Türkiye'ye, "enerji geçişlerinde işe karışma sadece topraklarını kullandır" diyor. Ne kadar korkunç ......... Avrupa'nın bize nasıl ve hangi gözle baktığını daha iyi anladığımızı umuyor ....................
.

Not: Türkiye, kendini yok sayan, topraklarını, kaynaklarını sömürge mantığıyla kullanmak isteyen AB projesine....... DİKKAAAAAAAAAAAT....

.....
........
.EVET BENCEDE ENERJİDE .............Türkiye kilit ülke..........

MELTEM
20-04-2008, 02:17
sayın hocam haberleriniz için çok sağolun. maalesfki bu haberler türkiyenin gerçekleri ve üstü kapatılmaya çalışılmaktadır.
ayrıcada birtek istanbulda değil. bileciğin köylerindede domuz çiftiklerinin var olduğunu biliyoruz. domuz etinin haram olamsının tek sebebi bu hayvanların herşeyi yemeleridir insan pisliğini dahi yemektedirler. eti yenildlğinde bir sürü hastalık geçmektedir . bu kadar hastalıkların yayılmasının tek nedeni budur. bisküvi ve şekerleme sanayindede kullanılmaktadır. bu sahtekarlar karşı savaş açmalıyız. allahdan karadenizde yaşıyoruz. etimizi bildiğimiz kasaplardan vede dana eti olarak kullanmaktayız.marketlerin şarküteri reyonlarından et ürünleri almamaktayız. fakat nereye kadar kendimizi koruyacağız. allah hepimize akıl fikir versin. allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun. haksız kazanç elde edenlerinden bu dünyada burnundan getirsin. ahirette zaten gelecektir. ona şüphemiz yok.saygılarımla

AHLAR ÇİKSİN
24-04-2008, 18:22
NE YAZILMIŞTI.......spekülatif hareketlerin önlenmesi ile bu kaynaklara aşırı baskı yapan Asya ekonomilerinin büyümeyi biraz yavaşlatması gerekiyor. Esasen enflasyon ABD'ye ilaveten artık Çin ve AB'nin de gündeminde olduğundan bu katkı kısmen gelebilir. Tabii ulusal tasarrufların dibe çakıldığı, parasının değer kaybetmeye devam ettiği ABD'yi finanse edecek 'kader ortağı' aranıyor.

21.1.2008 TARİHLİ YAZI VE ÇİNDEN BU KONUDA TALEP GELDİ ÇOK GEÇMEDEN....
............YAZININ NE KADAR İSABETLİ OLDUĞU ORTAYA ÇIKMIŞ OLDU............

..........Çinli fonlar Batı`nın servetini kurtarıyor ...........

Lehman Brothers International Kıdemli Politika Analisti Alastair D. Newton egemen devlet fonlarının 2.5-3 trilyon dolar bir servete ulaştığını belirtirken, Global Insight Ülke Riskleri Başkanı Jan Randolph bu fonların bir kaç tane Türkiye ve Polonya satın alabilecek büyüklükte olduğunu söyledi.

Lehman Brothers International Kıdemli Politika Analisti Newton, egemen devlet fonlarının, özel sermaye fonlarından üç kat, bireysel emeklilik fonlarından ise 10 kat daha fazla paraya sahip olduklarını belirterek, önümüzdeki 10 yılda 14 trilyon dolar büyüklüğe ulaşacağını tahmin ettiklerini kaydetti.

Egemen devlet fonlarının özellikle Körfez bölgesi ve Ortadoğu'dan çıktığını söyleyen Newton, Türkiye'de geçen yıl finans kuruluşlarında büyük yatırımlar gördük. Egemen devlet fonlar Avrupa Birliği ülkeleri içinde de önemli roller oynayacak dedi.

Global Insight Ülke Riskleri Başkanı Jan Randolph ise Rusya ve Çin gibi ülkelerden gelen egemen devlet fonlarının zor durumdaki Batılı bankalara destek verdiğini belirterek, ülkelerin servetlerini kurtardığını vurguladı. Randolph, Bunların o kadar çok paraları var ki ne yapacaklarını, nereye harcayacaklarını bilmiyorlar. 2008'de 3.5 trilyon dolara ulaştılar. Bu bir kaç tane Türkiye ve Polonya satın alabilecek kadar büyük bir oran dedi.

AHLAR ÇİKSİN
28-04-2008, 09:52
..............Dolar alanın eli yandı ...............

Türkiye'de henüz geçen hafta 1.33 YTL seviyelerine kadar tırmanan dolar, iki gündür 1.30 sınırının altına oturdu.

Dolar bugüne de düşüşle başlarken, bankalararası piyasada 1.2850 seviyelerinden işlem görüyor. Euro ise 2.0150 YTL bölgesinde tutunuyor.

Dolarda yükseliş beklentilerinin tersine gerçekleşen hareketi değerlendiren uzmanlar, yurtdışından gelen sürpriz para girişine dikkat çekiyor. Sadece Türkiye'ye değil, diğer gelişmekte olan ülkelere de para gittiğini belirten uzmanlar, bu şekilde yerel para birimlerinin değer kazandığını, dolar ve euronun ise değer yitirdiğini anlatıyor.

.................YÜKSEK FAİZİN CAZİBESİ.......

Aralarından Türkiye'nin de olduğu gelişmekte olan ülkelere ilgi ise hem yurtdışındaki havanın düzelmesinden hem de içerideki yüksek faizlerden kaynaklanıyor. Yüksek faizin cazibesine kapılan fonlar özellikle gecelik vadeye büyük ilgi gösteriyor. Şimdilik giren paranın bono piyasasına yansımadığı belirtilirken, önümüzdeki dönemde bonolara da bir yöneliş olabileceği kaydediliyor.

Geçtiğimiz hafta uluslararası piyasalardaki oynaklıkla birlikte 1.33 direncinin üzerini deneyen dolar, yeniden 1.30'un altına indi. Yurtdışından gelen para ile kurlar düşerken, uzmanlar bundan sonraki süreç için ise fazla net konuşamıyor.

Kurların yönü konusunda yurtdışı piyasaların belirleyici olduğunu belirten uzmanlar, para girişinin sürmesi halinde düşüşün biraz daha sürebileceğini ve 1.27'li seviyelerin denenebileceğini düşünüyor. Ancak genel beklenti kurların bu seviyeden aşağı çok fazla gitmeyeceği yönünde...

.........ARACI KURUMLAR NE DİYOR.?...........

Hedef Menkul Değerler'in raporunda uluslararası piyasalarda doların yükselmesinin bir güven işareti olarak algılandığı belirtilirken, Bugüne başlangıcın 1.2840-1.2870’ten oluştuğu kotasyonlarda, gün bazında dün yakalanan olumlu havanın devamıyla 1.2785-1.2950 bandının etkili olabileceğini düşünüyoruz denildi.

Finans Yatırım'ın raporunda ise global piyasalardaki kötü dönemin sona ermiş olabileceği iyimserliği ile içeride de kur ve faizde görülen gerilemenin devam etmesini bekliyoruz ifadesi yer aldı. Raporda, Dolar/ytl'nin 1,2750/1,2950 aralığında hareket edebileceğini öngörüyoruz denildi.

AHLAR ÇİKSİN
28-04-2008, 11:29
............Dow Jones’un kapanışı aldatıcı mı? .........

Cuma günü ABD borsalarının vitrini Dow Jones endeksi (DJI) günü 43 puanlık (yüzde 0.33) artışla kapattı. S&P 500 endeksi yüzde 0.65’lik bir yükselişle Dow’a eşlik ederken, teknoloji endeksi Nasdaq bunlara katılmayarak yüzde 0.25 düştü. DJI, hem de bu endeksin vadeli kontratları 11 Ekim 2007’den bu yana gelen düşüş trendini yukarı yönlü kırmış durumda. Hem de kapanış bazında. Ancak diğer iki önemli endeks henüz bu yükselişi teyit etmiyor.
Ali AĞAOĞLU /

DJI’nın piyasa ağırlığından farklı hesaplandığını ve bu nedenle çok da doğru bir gösterge ol(a)mayabileceğini göz önüne alırsak bu kapanışın yanıltıcı olabileceğini de akıllarda bulundurmakta fayda var. Sermaye büyüklüğünü de S&P 500 endeksinde benzer bir yapı oluştuğunu teyit edebilmek için 1.410’un üzerinde kapanış olması gerekiyor.
Eğer bu yükselişlerin kalıcı olduğu teyit edilirse DJI’da 13.075 hatta 13.250’ye kadar bir yükseliş yaşanabilir. S&P de 1.418 ve 1.449 seviyelerine denk geliyor. Yükselişin aldatıcı olduğunun anlaşılması durumundaysa DJI ilk aşamada 12.490 ve ardından 12.330’a kadar geri çekilebilir.

Piyasalar; FED’in 30 Nisan’daki toplantıdan moral verecek açıklamalar geleceğini ve bununda 25 baz puanlık bir indirimle “taçlandıracağını” bekliyor.

Haftanın ortasına kadar olumlu hava sürecektir. İkinci yarıdaysa yükseliş ‘enerjisinin’ azalması ya da beklentinin bitmesi nedeniyle yükseliş yerini bir düzeltmeye bırakacak gibi görünüyor.

Tüm bunların bizim piyasalarımıza yansıması da ilk bakışta olumlu olacaktır. Geçtiğimiz Perşembe günü 42.506’daki 50 günlük hareketli ortalamanın üzerinde kapatmayı başaran İMKB 100’de sırasıyla; 44.370, 45.200 ve 45.800 seviyeleri haftanın ilk yarısında görülebilir.
Yükseliş olmadan ya da yükseliş sonrasındaki düşüşte ilk aşamada 41.100 seviyeleri önemli destek seviyesi olacaktır.

Döviz cephesinde daha sakin bir seyir izlenecektir. Geçen hafta dolar karşısında 1.6018 ile tarihi zirvesini gören euronun 1.5555’e kadar gerilemesine; yani doların değer kazanmasına rağmen; dolar/YTL kurlarına bu hareket yansımadı.

İyimser hava -paritedeki harekete rağmen-dolar/YTL kurlarını 1.33’lerde 1.2850’lere kadar indirdi. Önümüzdeki hafta (bence yine pariteye bakmaksızın) bir önceki direnç seviyesi olan 1.2630 seviyelerine kadar bir düşüş yaşanabilir.

Kalıcı olur mu? Bunu anlayabilmek için gösterge bono faizlerinin hareketine ve özellikle de uzun vadeli tahvillerle gösterge bono arasındaki faiz farklarına bakmakta fayda var.

Bir hatırlatma: Bugünlerde ABD’deki krizde dibe gelindiği yorumlarını daha sık duyar ya da okur olacaksınız. Bu “varsayıma dayanan” ralli; sonlara doğru gelindiği, “iş işten geçmeye başladığı” sırada manşetlere çıkacaktır. Özellikle aşırı çoşkulu olanlara şüpheyle yaklaşın!
Zira henüz her şey bitmedi!

AHLAR ÇİKSİN
29-04-2008, 13:41
HAFTANIN MAKALESİ ! .........



..............Medeniyet yoksa, medîne de, din de yok olur .........

Medeniyet yoksa, medîne de, din de yok olur


Peygamberimiz, medeniyet kurmamıştı; ama din de kurmamıştı. Din'in önce “mekke süreci”nde hayat bulmasına, sonra da “medine süreci”nde hayat olmasına aracılık etmişti.

Peygamberimiz, zaten, bilfiil, “mekke süreci”ni de, “medine süreci”ni de hayata geçirmişti; medeniyet sürecinin ise temellerini atmıştı: Peygamberî çağrı, sadece peygamber çağına hasredilmemişti; bütün çağlara ve bütün insanlara hitap ediyordu.
Unutmayalım: Din, medîne ve medeniyet sözcükleri etimolojik olarak da, semantik olarak da, tarihî olarak da aynı anlam dünyasına ait sözcüklerdir. Bize yüklenen teklif, din'i hayata geçirmek. Medeniyet yok olduğu için, din, şu ân'da “Mekke”sinden de, Medîne”sinden de yoksun.

Bu konu, çok önemli bir konu. Eğer, medeniyet süreci işletilemezse, hayata geçirilemezse, din varolamaz; varolsa bile varlığını koruyamaz ve diğer varlıklara hem ulaşamaz, hem de hayat sunamaz.

Başka türlü söylemem gerekirse... Aslolan şey, bizim müslümanca yaşayabilmemiz ve varolabilmemizdir. Kur'ân'ın, ilâhî çağrı'nın atlanan bir boyutu var: İlâhî çağrı, bütün insanlığa ve bütün varlıklara hitap eder. Eğer biz de, müslümanlar olarak, tek bir müslüman şahsiyet olarak bile, diğer bütün varlıkları ve bütün insanları, yani özetle içinde yaşadığımız dünyayı ihata edecek şekilde Kur'ân'ı anlama çabasını ıskalarsak, Kur'ân'ı anlayalamayız. Başka bir ifadeyle, Kur'ân'ın sadece müslümanlara hitap ettiğini düşünerek hareket edersek, Kur'ân'ı anlamakta zorlanırız.

Buradan şöyle bir sonuç çıkıyor: Bir mümin, eğer, sadece İslâm'ı bilmekle yetinir; Kur'ân'ın sadece İslâm'la ilgili emirlerini ve nehiylerini alırsa, İslâm'ı hem anlayamaz; hem de hayatına aktaramaz; üstüne üstlük de, Kur'ân'ın müslümanları ve İslâm'ı konu edinen çağrılarının dışındaki çağrılarını ıskaladığı için, gözardı ettiği için, aslında Kur'ân'ın bizatihî kendisini, dolayısıyla ilâhî çağrı'yı ıskalmış, bir bütün olarak idrak edememiş olur.

Özetle, Kur'ân, sadece müslümanların ve İslâm'ın kitabı değildir. Kur'ân, elbette ki, münhasıran İslâm'ın kitabıdır; ama Kur'ân'ın hitabı, sadece müslümanlara değildir. Hâl böyle olunca, müslümanlar sadece İslâm'la ve kendileriyle ilgili hitapları muhatap aldıkları zaman, Kur'ân'ı bir bütün olarak muhatap almamış olurlar. Böylelikle, sorumluluklarını yerine getiremedikleri için, insanlığın felâkete sürüklenmesinin doğrudan sorumluluları olmuş olurlar.

Mekke ve Medine süreçleri, vasatı oluşturur. Mekke sürecinde İslâm ferdî düzlemde hayat bulur; medine sürecinde ictimaî düzlemde hayat olur. Medeniyet sürecinde ise ferdî ve ictimâî düzlemler kürevî düzlemde hayatiyet kazanır.

Medeniyet, bütün çağları ve bütün çağların insanlarını ihata eder. Her medeniyetin kendine özgü bir çağı, kendine özgü bir zeitgeist'ı vardır; ama bir medeniyet, ancak diğer çağlara enlemesine ve boylamasına, derinlemesine ve yoğunlaşarak açılabildiği, diğer çağlarla ilişkiye, irtibata, temasa geçebildiği ândan itibaren olur, oluşur ve varolur. Bütün çağlara açılamayan medeniyetler, kendi çağlarını, kendine özgü bir çağı da kuramazlar.

Mekke ve Medine süreçleri, esas itibariyle müslümanı ihata eder; müslümana ve müslümanlara hayat bahşeder. Medeniyet süreci ise, müslümanların aynı zamanda müslüman olmayanlara da hayat bahşettikleri bir “imkân”dır. Medeniyet'in ruhunu, Mekke ve Medine süreçlerinde oluşturulan vasat'ın ruhu oluşturur. ..

Mekke'siz ve Medine'siz medeniyet olmaz. Medeniyet olmadan da İslâm'ın çağrısı, bütün insanlığa ulaşamaz; dolayısıyla İslâm'ın çağrısının sürekli olarak kendisini tazeleyebilmesi imkân dahiline giremez. Medine sürecinde, İslâm, müslümanlar için hayat oldu; gayr- müslimler ise hayat buldu. Medine, gayr-ı müslimlerin mekke'sidir. Medeniyet ise, gayr-i müslimlerin medine'sidir.

Her dinin medinesi vardır; olmak zorundadır. Din'lere [inançlara, düşüncelere] saldırmak, hayat hakkı tanımamak demek, medinelere hayat hakkı tanımamak demektir. Medine, peygamberlerin yurdudur. O yüzden Kitabımız, bütün peygamberlerin, medîne'lere / şehirlere gönderildiğine özenle dikkat çeker. Peygamberler, medineye, medeniyet tohumları ekerler. Medeniyet tohumları, medinenin hayatiyetini sürdürme kaynaklarıdır. Hayatiyetini sürdüremeyen medine, hayatını da, dolayısıyla varlığını da yitirmekten kurtulamaz. Medeniyetin yitmesi, medinenin çökmesiyle, dinin de çözülmesi ve yok olmasıyla sonuçlanır. Medeniyet yittiği için İstanbul / medîne bitmiştir; din çözülmüştür.

Özetle, “mekke”, oluş / kevn'dir; “medine” varoluş / mekândır; medeniyet ise oluş'u ve varoluş'u varkılma imkânıdır.

http://www.***********/

YUSUF KAPLAN

AHLAR ÇİKSİN
01-05-2008, 11:35
01.05.2008 09:25:38

..............Dün “Günü” Değil, Yarını Gösterdi…

Piyasalarda dün yaşanan gelişmeler ve neticeleri, günlük değil bir dönemi içermektedir. Dün günü değil, yarını bize göstermiştir. Dünkü gelişmeler önümüzdeki kısa dönemi (Mayıs sonu) belirleyecektir. Bu yüzden dün yaşanan gelişmeleri sadece bugünde değil, yarınlarda da analiz edeceğiz. ABD’de 1. Çeyrek büyüme verisi beklentileri aşarak %0,6 seviyesinde gerçekleşti. 2007’in son çeyreğinde %0,6 büyüme gösteren ABD ekonomisinde bir çöküş yaşanmadığı gibi göründü. ABD %0,6’lık 1. Çeyrek büyüme verilerinin alt kalemlerine bakıldığında aksine bir çöküş yaşandığı görünmektedir. Büyümeye en büyük etki stoklarda yaşanan artıştan sağlanmıştır. ABD’de stokların ekonomik büyümeye net etkisi, %0,8 olmuştur. Rakamlar ABD’de ekonomik büyümeyi değil, stok büyümesini göstermektedir. Harcamaktan değil, harcamamaktan ortaya çıkan bir büyümede diyebiliriz. Konut sektörü %26.7 daralarak, 1981 resesyonundan bu yana en kötü büyüme verisi oldu. Konut sektöründe yaşanan daralma 9 çeyrektir sürüyor. 1950’den sonra bu rekor dün açıklanan büyüme verileri ile kırıldı. Ekonomik büyümeyi etkileyen diğer bir değişken ise net ihracatta yaşanan artışlardan sağlandı. Net ihracatın büyümesi ise dolarda yaşanan büyük değer kaybından oluştu. Tüketici harcamalarında %1 düşüş, 2001 yılından bu yana yaşanan en büyük düşüş. Büyüme verilerinin alt kalemleri baştan aşağı resesyonun açık sinyali görülmektedir. Genel olarak stoklarda artış, tüketimde düşüş 2001 resesyonunda görülen bir olgudur. FED faizleri 25 baz puan indirdi. Düşürülen faiz oranları piyasa likiditesini arttıracak ve önümüzdeki dönemde makul bir büyümeye sebep olacak ayrıca ekonomik aktivitedeki riskleri dağıtacaktır dedi. FED’in müdahaleleri sonrasında ABD ekonomisi ameliyattan ve yoğun bakımdan çıktı. Ara dönemler halinde FED’ ekonomiyi kontrol edecek ve gerekirse müdahale edecek. Yani bundan sonraki faiz kararı için net bir sinyal olarak algılayamayız. Piyasalar bu tablo ile birlikte çok hareketli bir günü geride bıraktı. ABD borsaları FED’in faiz kararı sonra gördükleri en yüksek noktaların %1,5 oranında düşüğünde kapattı. Piyasalarda beklentiler satın alındı,gerçekleşmeler satıldı diyebiliyoruz. Hazine Mayıs ayı borçlanma takvimini açıkladı. %19,17 seviyesine yükselerek rekor kıran faizlerin daha fazla yükselmesini engellemek için İtfa/İhale oranını düşürmeye devam etti. Hazine Mayıs ayında ödemesinin neredeyse yarısı oranında piyasalardan borçlanacak ve faizleri bu yolla tutmaya çalışacak. Hazine’nin faizleri indirmek için tek başına çabası yetersiz kalabilir. Nisan ayı enflasyon oranı ve TCMB kısa vadeli faiz oranı artımı, Hazine’nin takvimine göre daha etkili olacaktır. Son önemli gelişme ise,dün S&P Brezilya’nın göstermiş olduğu ekonomik başarıyı taçlandırdı ve kredi notunu BBB’ye yükseltti. Brezilya böylelikle, gelişmekte olan ülkeler sınıfından mezun oldu. Brezilya artık yatırım yapılabilir bir ülke statüsünü aldı. Bu not değişikliği Bovespa’yı %6.3, Reali bir günde Dolar karşısında %2,5 değer kazanırken, Brezilya’nın Bondları %11 prim yaptırdı. İki gün önce Brezilya’nın Türkiye’ye göre 10 kat daha fazla dalgalanmalara dayanıklı olduğunu analiz etmiştik. Bugün ise kredi notu değişimini veriyoruz. Brezilya, Temmuz 2002’den bu yana kredi notu 4 basamak artmış oldu. Türkiye ise sadece bu dönemde bir basamak arttı. Türkiye’nin bir dönem Rusya ve Brezilya’dan derecelendirmesi daha iyi seviyedeydi. Şimdi ise bu ülkeleri ibretle izleyen ülke konumuna geldi. Piyasaların önünde ABD Tarımdışı İstihdam,İşsizlik oranları ve Türkiye enflasyon rakamları kaldı. Beklentilerin yeniden şekilleneceği döneme bugünden itibaren başlıyoruz. 42.600 destek noktasının altında kapanış, trend kırılmasıdır. Üzerindeki her rakam trendin devam noktasıdır...

.http://www.arkadasradyo.com.tr/
.
.

AHLAR ÇİKSİN
02-05-2008, 10:44
.................100 Entelektüel Arasında ..............

http://tr.fgulen.com/..........
............O GÖNÜLLERİMİZN SULTANI.....
............O BU ASRIN SULTANI..............

Saygın dergilerinden Foreign Policy 'yaşayan en büyük 100 entelektüel' listesini açıkladı. Listede 2 Türk var.


Uluslararası ilişkiler alanında dünyanın en saygın dergilerinden biri olan Foreign Policy, 'yaşayan en büyük 100 entelektüel' listesini açıkladı.

Zirveye çıkan isimler arasında Fethullah Gülen ve Orhan Pamuk da var.

Titiz bir çalışmanın ardından belirlenen listede İtalyan yazar Umberto Eco, Amerikalı aydın Noam Chomsky, Alman filozof Jürgen Habermas, gazeteci Fareed Zakaria, iktisatçı Muhammed Yunus ve tarihçi Bernard Lewis gibi ünlü isimler yer alıyor.

Adayları seçerken kullandığı kriteri, "Alanlarında müstesna konuma sahip olup, kendi ülkelerinin sınırlarını aşarak daha geniş alanda tartışmayı etkileme kabiliyeti göstermek." şeklinde özetleyen dergi, sıralamayı ise okurlara yaptıracak.

Bunun için internet sitesinde bir anket başlatıldı. www.foreignpolicy.com adresini ziyaret edenler, 100 entelektüel arasından tercih ettikleri 5 kişiye oy verebiliyor.

Listede 2 çevreci, 4 din adamı, 6 aktivist, 6 tarihçi, 6 lider, 8 sanatçı ve roman yazarı, 8 gazeteci, 8 bilim adamı, 8 filozof, 11 ekonomist ve 17 siyaset bilimcisi yer alıyor.

AHLAR ÇİKSİN
02-05-2008, 13:20
09:37:55


............Cihanda Enflasyon,Yurtta Resesyon... .............

Türkiye’de enflasyon hedeflerinin aşılması ve enflasyonist bekleyişlerin bozulması, TCMB’nin enflasyon hedeflerini değiştirmesine neden oldu. TCMB, %4 olarak hedeflenen enflasyon rakamının bu yıl %9.3 olarak hedeflendiğini açıkladı. 2009 yılı sonunda, enflasyonun orta noktası %6.7 olmak üzere, %4.9 ile 8.5 arasında gerçekleşeceğinin tahmin edildiğini bildirdi. Enflasyonunun 2010 yılı sonunda %4,9 düzeyine, 2011 yılının ortalarında ise %4 seviyesine düşmesinin beklendiğini de bildirdi. Son 3 senede hatırlanacağı üzere hedeflenen enflasyonun 2 katı bir gerçekleşme görülmüştü. TCMB’nin önceki gün yayınladığı enflasyon raporu ise 2008’de enflasyon hedeflediğinin 2 katı gerçekleşeceğini belgeledi. TCMB %4 enflasyon tahminden vazgeçmedi sadece vadesinden vazgeçti. %4 enflasyon hedefi 2011 yılına kaldı. TCMB aynı zamanda bu enflasyon hedefine ulaşmak amacıyla para politikasını sıkılaştırabileceğini raporunda değindi. Yani, Nisan ayı TCMB PPK tutanakları, %9,3 enflasyon hedefi ve ardından para politikasının sıkılaştırılabileceğine yönelik açıklamalar faiz artırımı sürecinin başlanacağını göstermektedir. Dün açıkalanan İTO Nisan ayı enflasyon rakamları ve bugün açıklanacak enflasyonun bir şok yaratabileceğini göstermektedir. İTO ile TUİK enflasyonu çoğu zaman paralellik göstermemektedir. İTO’nun aylık bazda %4.26 enflasyon yükselişi ve son 5 yılın en büyük enflasyon değerine ulaşması, Türkiye’de Nisan ayında enflasyon şoku yaşandığını göstermektedir. Gıda ve enerjinin yanısıra tekstil fiyatlarında yaşanan yükseliş bugün TUİK’ten beklenen %1.23’lük TÜFE hedefinin çok üzerinde çıkacağına işaret etmektedir. Sonuç olarak Nisan ayı TCMB’nin faiz toplantısı sonrasında bu ay için faiz artırımı gerçekleşecek senaryomuz gerçekleşmektedir. TCMB bugün açıklanacak enflasyon rakamları sonrasında kısa vadeli faiz oranlarını 50 baz puan artıracaktır. Faiz artırımlarının olacağını tahmin ederken yapılacak faiz artırımlarının enflasyonla mücadeleye katkısının çok az olacağını tahmin ediyoruz. %9.15 TÜFE’nin 6,13 puanı gıda ve enerjiden kaynaklanırken, yapılacak faiz artırımları sadece enflasyonun 1/3’üne etki edecektir. İTO’nun rakamları son 5 yılın en yüksek enflasyon rakamını işaret ederken ve CNBC-e Tüketici Güveni son 5 yılın en düşük değerine gerilemişken yapılacak faiz artırımları resesyona davetiye çıkarmaktır. TCMB’nin yapacağı faiz artırımları dünya petrol fiyatlarına ve gıda fiyatlarına etkisi olmayacağına göre ekonomik büyümeye etkisi olumsuz olacaktır. Faiz arıtırımlarının İMKB’ye etkisi ise menfi yönde olacaktır. Kredi daralması ve faiz indirimlerinden elde edilen kazanımlar bankacılık hisselerini olumsuz etkileyecektir. Faiz giderlerinin artıcak olması ve faiz artırımlarının talebi düşürecek olması iç tüketime dayalı üretim yapan şirketleri daha fazla zorlayacaktır. Sonuç: Cihan enflasyon ile mücadele ederken yurdumuz sıcak para çıkışına karşın ekonomik büyümeyi geri plana atmaktadır. Bugün önce ABD’de açıklanacak Tarım Dışı İstihdam rakamları, İşsizlik oranları ve arından Nisan ayı enflasyon rakamları takip edilecek. İstihdam rakamları ve işsizlik oranları FED’den beklenen faiz kararına yönelik bekleyişleri birebir etkileyebilir.

NE DİYELİM SÜPER BİR YAZI..
.........OKUMANIZ İÇİN SİZLERE ÖZENLE AKTARDIK.........

fındık
02-05-2008, 15:19
ayhan bey pkent alınırmı

AHLAR ÇİKSİN
06-05-2008, 19:05
.......Arap doğalgaz boru hattı Türkiye'den geçecek......

Avrupa Birliği (AB), Türkiye, Irak ve Maşrık Arap ülkeleri (Mısır, Ürdün, Lübnan ve Suriye) Arap doğalgaz boru hattının hızla Türkiye, Irak ve (Nabucco ve diğer boru hatlarıyla) AB'ye bağlanması konusunda uzlaştı.

Enerji Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Yusuf Yazar başkanlığındaki Türk heyeti, AB Komisyonu'nun enerjiden sorumlu Üyesi Andris Piebalgs ve dışilişkiler üyesi Benita Ferrero-Waldner, AB dönem başkanı Slovenya'nın Ekonomi Bakanı Tomaz Jersic ve Arap ülkelerinin enerji bakanları ve boru hattı şirketlerinin yöneticileri ile Brüksel'de bir araya geldi.

AB Komisyonu'ndan yapılan açıklamada AB'nin "Türkiye ve Arap Maşrık ülkeleri arasında doğalgaz işbirliğine ve altyapı (boru hattı) bağlantılarına önem verdikleri" kaydedildi.

Avrupa-Arap Maşrık doğalgaz işbirliğine Irak ve Türkiye'nin de katılımı konusunda anlaşma sağlandığı kaydedilen açıklamada, Ürdün üzerinden Mısır ve Suriye'yi bağlayan yıllık 10 milyar metreküp kapasiteli Arap Doğalgaz Boru Hattı'na Irak doğalgazının da dahil edilerek, Türkiye ve (Nabucco üzerinden) AB'ye ulaştırılmasının hızlandırılması kararı alındığı belirtildi.

Açıklamada, Türkiye'ye uzatılacak Arap hattının, Nabucco'ya ve diğer boru hatlarına bağlanması konusunda AB ve bölge ülkelerinin işbirliğine hazır olduğu ifade edildi.

NABUCCO PROJESİ:

Adını İtalyan besteci Guiseppe Verdi'nin bir operasından alan Nabucco projesi ile Hazar doğalgazının Türkiye üzerinden - Rusya devre dışı bırakılarak - Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Avusturya güzergahını izleyerek Avrupa'ya taşınması öngörülüyor.

Proje, Rusya'nın doğalgazı bir "silah" olarak kullanmasına karşı, Avrupa Birliği'nin ilk kayda değer ortak enerji girişimi olarak nitelendiriliyor.

3 bin 300 kilometrelik bu boru hattı projesinde Türkiye'den Botaş'ın yanı sıra Almanya'dan enerji şirketi RWE, Avusturya'dan OMV, Macaristan'da MOL, Bulgaristan'dan Bulgargaz ve Romanya'dan Transgaz şirketlerinin payı bulunuyor.

4.6 milyar euroluk Nabucco projesi ile Hazar bölgesinden Avrupalı tüketicilere yılda 21 milyar metreküp doğalgaz taşınması bekleniyor.

AHLAR ÇİKSİN
06-05-2008, 19:06
Petrolü yükselten 9 olay
06 Mayıs 2008 Salı 11:27
200 doları bulur deniyordu, gidiş korkuları doğruluyor. Petrol 120 doları da aştı. 40 yıl içinde 9 önemli dönüm noktası var. İşte onlar;
Bir varil ham petrolün fiyatı bugün 120 doları buldu, oysa 1970 yılında 2 doların altında satılıyordu. Petrol fiyatlarındaki baş döndürücü yükselişin 40 yıllık öyküsü şöyle:

1970: ABD Enerji Bakanlığının rakamlarına göre, Suudi petrolünün varil fiyatı 1,80 dolardı.

1974: OPEC'in petrol ambargosunun yarattığı ilk şokla petrol fiyatları 10 doları geçti.

1979: İran devrimi ikinci şoku yarattı. Varil fiyatı 20 doları aştı.

1980: İran-Irak savaşı petrol fiyatlarını 30 doların üstüne taşıdı. 1981 başında petrol 39 doları buldu.

1990: Eylül sonu-Ekim başında, körfez savaşı yaklaşırken petrol bir süre için 40 doları aştı.

2004: Mayıs'ta 40 dolar eşiği tekrar aşıldı. Eylül'de fiyat 50 doları geçti.

2005: Haziran'da petrol 60 doları gördü. Ağustos sonunda Meksika körfezini süpüren Katrina kasırgası, petrolü 70 doların üstüne fırlattı.

2007: 12 Eylül'de petrol 80 doları aştı. 18 Ekim'de 90, 31 Ekim'de ise 95 doları buldu.

2008: 2 Ocak'ta 100 dolar sınırı aşıldı. Fiyatlar, 22 Nisan'da 119 doları, bugün de 120 doları buldu.

AHLAR ÇİKSİN
07-05-2008, 11:20
10:09:37 Petrol Yorumu (anatolıa Capıtal)

.........Petrol Zırve Mı Yapıyor? .........
............................Yoksa Yenı Bır Rallı Mı?.................

Nıjerya’da Petrol Boru Hatlarına Yapılan Saldırlar Petrol Arzını Sıkıntıya
Soktugu ıcın Fıyatlar Yukselmeye Devam Edıyor. Artan Talep Veya Azalan
Arz Henuz Yok Ama Petrol Fıyatlarını Yukseltecek Her Hareket Fıyatlara
Yansırken, Fıyatların Dusmesıne Yonelık Olan Hıcbır Gelısme Fıyatlara
Gırmıyor Bu Da Petrolun Olması Geren Fıyatıyla Oldu Fıyat Arasındakı Farkın
Gıttıkce Artmaya Baslamasına Neden Oluyor. Eger Petrol Fıyatlarında Bır
Dusus Olacaksa Bu Cok Sert Bır Hareket Olacak. Bu Nedenle Petrolun Uzun
Vadelı Bır Zırve Mı Yapıp Yapmadıgı Bugunlerde Beklı Olacak. Bence Su
Anda Petrol Fıyatlarında Kurumsal Bazda Devam Eden Bır Manıpulasyon
Var. Bunu Bır Aracı Kurumun Asagı Yonlu Beklentılerını Soylerken,
Goldman Sachs’ın A 200 Dolar Beklentılerını Soylemesınden Bıle
Gorebılırız. Aynı Sekılde Opec Baskanı Bıle Bu Spekulasyonlara Gırıyorsa
O Zaman Manıpulatıf Hareketlerın ıcındeyız Dıyebılırız. Dun Benchmark
Co Arastırma Sırketınden Mark Gılman Adında Bır Analıst Petrolun
Bugunku Arz Ve Talep Egrısıne Gore Asıl Fıyatının 40 Dolar Olması
Gerektıgını Soylemesı De Oldukca Dıkkat Cekıcıydı.

Teknık Sevıyeler
Dırencler 120.90 122.30 122.90
Pıvot (121.70)
Destekler 121.30 120.90 118.60
Beklentıler
Bugun Haftalık Uzun Vade
Asagı Asagı Yatay

Okan Aybar,
........
.........
. Global Oyunu Daniskası__petrol__

.......BENCE ZİRVE YAPMIŞTIR.....

.........VE......

.......EN FAZLA ZİRVESİNDEN % DE 5 YUKARI MARJI VARDIR..............

...........O KADAAAAAAAAAAAAAAAAAAARRRRRRRR...........

AHLAR ÇİKSİN
08-05-2008, 10:41
Önemli Gelişmeler

 Petrol üst üste yeni rekorlar kırmaya devam etmesi ve 123 doların üzerine çıkması , Fed yetkilisi Thomas Hoenig'in Salı günü geç saatlerde yaptığı konuşmada, Fed'in enflasyonu durdurmak için faiz oranlarını artırmaya hazır olmasıgerektiğini söylemesi , SEC’in yatırım bankalarının likidite durumlarını ve sermaye yeterliliklerini kamuoyuna açıklama zorunluluğu getireceklerini söylemesi, ABD'de varolan ev satışlarının Mart ayında % 1 daha azaldığının açıklanması , Kredi kartları borçlarının 6,3 milyar dolar ve diğer kredilerdeki 9 milyar dolar artış olması bankaların tüketici kredisi verme koşullarını zorlaştırdıktan sonra bireylerin kredi kartlarına yöneldiklerini gösterince banka hisseleri Mart'tan bu yana en sert düşüşlerin yaşadı. Merrill Lynch, Bear Stearns, Citigroup, Lehman Brothers, UBS % 5'in üzerinde geriledi.
 Milli Piyango özelleştirmesi öncesinde hükümetin, 3 maddelik yeni bir yasal düzenlemeye gittiği basında yer alırken, yapılacak düzenlemelerin, alıcıları daha da rahatlatması bekleniyor. Yasa tasarısına eklenen 3 maddede, hasılat, ceza ve ihale komisyonu yeniden düzenleniyor. İhaleye Yunanistan, İspanya, İtalya, ABD gibi ülkelerden operatörler ilgi duyuyor.
 Hükümetin yerel seçimler öncesi zam yapmamak için enerjide otomatik fiyatlandırma sisteminden vazgeçebileceği basında yer aldı.
 Deutsche Telekom hisse başına 17 cent kar açıkladı. (Beklenti: 18 sent)

..............
...... Piyasalar Önce Minareyi Çalıyor................
............................Kapandıktan Sonra Kılıfını Hazırlıyor…

ABD bankaları 1. Çeyrek bilançolarını açıklamalarının ardından bu bilançolar ile büyük oranda hisse satışı ve tahvil borçlanmalarını gerçekleştirdiler. Borç verenlerin talebi geldikçe daha çok borçlandılar. Çok değil iki hafta içerisinde ise tahsil edilmesi zor varlıklarında %50-70 artışlar olduğunu açıklamaya başladılar. ABD’nin dördüncü büyük bankası Wachovia bilançosunu açıkladığı gün 7 milyar $ sermaye artırımı gerçekleştirmişti. Geçen gün ise bilançosundaki zarar rakamını, iki kat fazla olduğu şeklinde revize etti. Olumlu verilerin geldiği ABD’nin görünmeyen bu yüzü çok fazla rağbet görmüyor. Fakat ABD’den olumlu gelen bankacılık sektörü verileri bu revize ve hesaplamalar ile de hiç güven vermiyor. Beklentilerden iyi bilanço açıklayan ABD otomotiv şirketleri için bile sermaye sıkıntısı yaşanacağına dair raporlar yayınlanıyor. Bernanke’nin ise, bankalara bu ortamda gelin bu sorunları borçları silin ve hacizler sona ersin diyor. Yani kol kesilsin, yen içinde kalsın. ABD’de bankalar ne kadar borçlanırsa borçlansınlar hala ihtiyaç olduğuna dair raporlar var. Bu durumda Bernanke’nin istediği bir kol oluyor ama bu bankalar için iki kol anlamına geliyor. Bu yüzden hacizlerin önünü kese kesse ABD’de verilen vergi iade paket kesebilir. FED’in açıklama yapma haricinde piyasaya müdahale yolu kalmadı. Son gelen olumlu ekonomik veriler ve enerji fiyatlarında yaşanan artış faiz indirimi beklentisini %10’nun altına indirdi. Burada geçen haftada vurguladığımız bir farklılık dikkat çekiyor. Gelen olumlu veriler yurtdışı piyasaları yükseltmiyor. Olumsuz verilerde yaşanan güçlenme, olumlu verilerde düşen bir görüntüye çevirdi. Dün S&P 1400 seviyesini aşağı yönde kırdı. S&P bu seviyeyi ABD 1. Çeyrek büyüme rakamlarıyla geçmişti. Dün finansal sektöründe %3,7 oranında yaşanan kayıp ile aşağı geçti. Dün yaşanan düşüş için; petrol fiyatlarının 124$ seviyesine ulaşarak rekor kırması,vadeli tarım ürünlerinde yükseliş ve bu verilerin neden olduğu enflasyonist endişeler gösterilebilir ama tatmin edici olmaz. FED’in yetkilerinin açıklamaları hala mortgage iflaslarının gelebileceğini ve hacizlerin artacağını vurguluyor. Bu açıklamalar ve iflas vurguları açıkçası Bear Stearns vakalarının ileriki dönemde yaşanabileceği riskinin bitmediğini gösteriyor.Yükselişi destekleyen bir veri seti olmaksızın piyasalarda yükseliş gerçekleşti. Şimdi yükselişi destekleyen veri setlerini var ama piyasalar bu verileri kar realizasyonu olarak kullanıyor. Kısacası, piyasalar önce minareyi çalıyor, kapandıktan sonra ise kılıfını hazırlıyor… İMKB ise kısa vadeli yükselen trend içerisinde son havliyle tutunmaya çalışmasına karşın yükselişi sağlayacak talep gelmiyor. Piyasalar dünkü olduğu gibi son 5 dakika içerisinde can havliyle bugünü de artı kapatamazsa kısa vadeli yükselen trend içerisinden çıkacaktır.

AHLAR ÇİKSİN
08-05-2008, 18:44
.

.................Petrol 200 dolara çıkabilir ...............

ABD merkezli uluslar arası yatırım bankası Goldman Sachs'taki uzmanlar, arz talebi güçlükle karşılayabildiğinden ham petrolün varil fiyatının altı ay gibi kısa bir süre içinde 200 dolara çıkabileceğini bildirdi.



BBC'nin haberine göre, fiyatların daha da artabileceğine yönelik uyarı, Goldman Sachs'ın enerji uzmanlarından Argun Murti'den geldi. Murti, "Artan talep, altı ay ila iki yıl arası bir süre içinde, fiyatların 200 doların da ötesine ani bir sıçrama yapmasına yol açabilir" dedi.

Petrole yönelik artan küresel talebin başlıca gerekçesi, Çin'deki ekonomik patlama. Daha az etkili olmakla beraber, talep artışında Hindistan'daki hızlı ekonomik büyümenin de etkili olduğu düşünülüyor. Bu iki ülke de şu anda ABD, Avrupa Birliği ve Japonya ile, dünya petrol üretiminden "aslan payını" kapma mücadelesi veriyor.

Gösterge niteliğindeki ABD hafif ham petrolünün fiyatı, 122 dolar seviyesini Salı günü ilk kez aşmıştı. Petrol fiyatları son dört ay içinde yüzde 25 oranında yükselmişti. Artış oranı, 2001 yılından bu yana yüzde 400'ü buldu.

Global Oyunu Daniskası__petrol__ BENCE ZİRVE YAPMIŞTIR....


.....http://www.arkadasradyo.com.tr/......................

AHLAR ÇİKSİN
08-05-2008, 18:46
...........TESETTÜRÜN GÖZYAŞLARI .......



Bu gözyaşlarına sebep; Kur’ân’a ve Kur’ân’ın yaşanmış hâli “Efendiler Efendisine” düşman olanların hücûmu değildir. Onu kamusal alanın dışına iterek hürriyetini elinden alan ve yok farz edenler hiç değil. Bahsedeceğimiz gözyaşlarına sebep, meğer ki bilmeden biz imişiz. Yani on sene öncesine kadar, zalimlere karşı, tesettür hürriyetleri için zincir oluşturanlar, meydanları dolduranlar ve güvenlik güçlerinin fiilî müdahaleleri karşısında hıçkırıklara boğulanların geçirmekte oldukları “değişim ve dönüşümü” yaşayanlar; tesettürü incitmiş, rencide etmiş ve düşmana karşı onu mudhike yapmışlar...

Nereden nereye... Önceleri böyle değildi. Dinî değerler basamaklarından iktidar ve servete uzananların hanım ve kızları, omuzlarında tesettürü bayrak bayrak dalgalandırıyorlardı. Çarşafları, başörtü ve dış giysileriyle çevrelerinde hürmet duygusu uyandırıyorlardı. Dünün mücahit ve akıncıları, dünya ile tanışmalarının üzerinden çok da uzun bir zaman geçmeden, farklı kültür ve cereyanların anaforlarına kapılarak “dünyevîleşme” sürecine girdiler. Dış giysi ve başörtüsüne uzanan makasın etkisi, simalara da yansıdı. O güzelim ipekli bayraklar küçüldü ve sonra da beceremedikleri makyajlarla masum simalar değişime uğradı. Saf, berrak, utangaç ve ürkek bakışlar, erkeğimsi ve cesur nazarlarla yer değiştirdi.

Durup dururken kadınımız bu değişime maruz kalmamıştı. Mânevî fırtınaların küreselleştiğini hepimiz biliyoruz. Organize olarak dindarların arasına girmiş komitelerin telkinlerini duymak için hassas bir kulağa ve icraatlarını takip için ince bir bakışa ihtiyaç var. Cemiyet hayatımızın en hareketli noktalarına en müstehcen kadın resimlerini astıranlar ile kızlarımızın pardösü ve başörtülerini biçenler arasındaki çok şeffaf münasebeti kurabilmek için ilgilerin tamamına birden bakmamız gerekiyor.

Dinsiz komitelerin telkin ettiği “kadın rüzgârı”nın aramızdaki esintisini galiba geç fark ettik. Yabancı erkeklerle birlikte olmamayı, erkek toplumunda gâh ezilerek, gâh müdahane ile çalışmamayı “hürriyetsizlik” ile karıştıranlar, aramızda tek tük hissedilmeye başlandı. Zira erkek toplumuyla iç içe yaşamayı kabullenen kadınlarda, yabancı da olsa erkeğin bakışı önem kazanmıştı. İşte bu noktadan sonra önce başörtülerin ebatları küçüldü, sonra omuzlarından topuklarına dökülerek nazenin bedenleri yabancı nazarlardan koruyan pardesülerin boyları kısalmaya başladı. İç giysilerinin yakaları rengârenk başörtülerin güzelliğini esir alınca da; tesettür, âyet ve hadisin çerçevesinden ite kaka çıkarılmaya çalışıldı. Hem de Kur’ân’a ve Resûlullah’a gönül verenlerce... Ecnebiye mahrem dünyasından çıkarılan kadının, aynanın karşısına geçerek sefih Avrupa’nın telkin ettiği sûretlere benzemeye çalışması kaçınılmazdı. Önce kaşıyla oynadı. Sonra da suratıyla... Kur’ân nurunun yansıması gereken simaların, günahkâr, kara ve solaryumun çirkinleştirdiği suratlara benzeme çabaları, iman boyutundaki tehlikeyi de gösteriyor. Nazarları helâl dairenin dışına kaymış, insaniyet karşıtı dış dünyanın dikte ettiği hayatı bilmeden “boy aynası” seçen tesettürlü kızlarımız, yalnızca tesettürü ağlatmıyorlar bugün... Sırada, onlar için büyük fedakârlıklara katlanmış anne-babalar da var.

Tesettürü inciterek ağlatan kadınlarımızın ve bilhassa genç kızlarımızın unuttukları bir nokta var. Erkekler her ne kadar iffetlerine yeterince dikkat etmezlerse de eşlerinde fıtrî olarak “tam bir iffet ve tesettür” istiyorlar. Tesettürü hafife almanın, kadınların ruhlarında menfî bir değişime sebep olduğunu, erkekler iyi gözlüyorlar. Sefih Batı medeniyetinin teşvikiyle “erkeklerle rekabete” kalkışan kadının aile kurmadaki hüsranları, evvelâ himayeye muhtaç kadına zarar verir. Erkeklerin bu rekabetlerde kadını ciddiye almayarak, onu kendi haline bıraktığı sosyal bir vakıa iken, kadının tesettürüyle fıtrî dairesine çekilmemesi, insanlığın çekirdeği olan “aileyi” yok ediyor.

Tesettür bayrağını dalgalandırmada utangaçlık gösterenler, imanlarındaki zaafı da gösteriyorlar. Kompleks halinde varlığını hissettiren bu zaafların, çocuklarımızı yarın başka yanlışlara sevk edeceğini söylemek kerâmet olmasa gerek. Yaşadığımız zaman dilimine “ahirzaman” diyorlar. İslâmı yaşamanın, bazen “kor ateşi avucunda tutma” mânâsına geldiğini biliyoruz. Tesettürlü kadınlarımızın taraf ve karşıtlarınca sıkıca takip edildiği bir cemiyette yaşıyoruz. Kızlarımızın tesettürü yâd ellerde ağlatmamalarını istirham ediyor ve sünnete uygun tesettüre bürünmelerini diliyoruz. Âhirzaman dinsizlerinin bize sundukları “kadın çizgisi” ile Kur’ân’ın ders verdiği çizgi arasındaki fark o kadar derin ki… Adeta bir uçurum. İslâmın istikbaldeki bayraktarları bacılarımız ve kızlarımız biliyorlar ki, bu korkunç uçurumların korumasız kenarlarında piknik yapılmaz. O dehşetli ve sarp vadileri hayallerinde yok farz etseler de, hakikatte durum böyle değil. O uçurumlara her gün yuvarlanan binlerce kadın ve kızımızın feryadını medya başta olmak üzere birçok kanaldan birlikte işitiyoruz. Rabbimiz, dünya çapında organize olmuş, masum kadın ve kızları yoldan çıkarmakta olan dehşetli fitneden bizi ve çocuklarımızı muhafaza eylesin… Yeni Asya – Şükrü BULUT
05.05.2008 - Pazartesi

http://www.arkadasradyo.com.tr/

AHLAR ÇİKSİN
08-05-2008, 18:51
...
...........Babasız Çocuklara Amerikan Rüyası: Bağdat’a Disneyland ......


"Hiç birimiz Çin'e nedensiz gelmedik."
Bu cümle W. Somerset Maugham'ın ünlü romanı Duvak'tan uyarlanan aynı adlı sinema filminden bir replik. 1920'lerin ortasında Çin'de geçen bir öyküye dayanan filmde, başkahraman Doktor Fane, Katolik kilisesinin bölgedeki çalışmalarından övgüyle bahseden eşi Bayan Fane'e yukarıdaki sözlerle karşılık veriyor ve ekliyor:

" Senin rahibeler Çin'e sadece manastır için gelmediler. Rahibeler aynı zamanda yeni annelerin evlerine gidiyorlar ve bebeklerini vermeleri için onları ikna ediyorlar. Ailelerine bakabilmeleri için onlara para teklif ediyorlar, sonra da bebeklerini küçük birer Katolik olarak yetiştiriyorlar."

Geçtiğimiz günlerde ajanslara düşen "Bağdat'a Disneyland" haberini okuduğumda nedense zihnimde hemen bu sahne belirdi. Ajansların, gazetelerin ve haber sitelerinin sayfalarından sessizce akıp giden söz konusu haber şöyleydi: "Disneyland'ın üreticisi olan ABD'li firma C3, Irak'ın başkenti Bağdat'a 500 milyon dolarlık park ve eğlence merkezi kurmaya hazırlanıyor. (…) Firmanın müdürü Lewellyn Werner yaptığı açıklamada, Bağdat'ta yapılacak 20 hektarlık parkın içerisinde kaykay alanları, bisiklet sürme, ata binme alanları, konser salonları, müze ve daha birçok eğlence merkezi olacağını söyledi." Zihnimin kurduğu benzeşimin peşinden gidip, biraz derinlere indiğimde karşılaştığım tarihsel benzerlikler, zihnimin yaptığı bu işlemin pek de öyle tesadüfi bir işlem olmadığını ortaya koydu. Şöyle ki; söz konusu filmin geçtiği tarih 20. yüz yılın başlarıydı ve o dönemde İngiliz hegemonyası ile mücadele içerisinde olan Çin'in profili filme yansıyordu. Bir tarafta açlığa, zulme, politik baskılara ve açık bir sömürgeleşmeye mahkûm edilmiş halk, diğer tarafta ise egemenlik kurmak istediği Çin topraklarını adeta talan eden İngilizler vardı. Bu tablo içerisinde Katolik kilisesi mensupları, kendilerini oraya getiren İngiliz hükümetinin halkın acılarının çoğuna sebebiyet verdiği gerçeğini görmezden gelerek, halka yardım götürüyor, İngiliz hükümetinin öldürdüğü babaların geride bıraktığı yetimlere kol kanat geriyordu. Bunu yaparken de sadece insani nedenlerle orada oldukları iddiasını çürütecek biçimde katı bir Katolikleştirme politikası uyguluyorlardı. Bu çelişkinin farkında olmayan Bayan Fane'e göre, söz konusu yardımlar(!) çok ulvi amaçlara hizmet ediyordu. Oysa ortadaki çelişki, kendisi de bir İngiliz olmasına rağmen, başkahramanımız Dr. Fane'in gözünden kaçmıyor ve niyetlerin neye hizmet ettiğini yukarıdaki sözlerle sorguluyordu.

O sahneden sıyrılıp bugüne geldiğimizde Irak'ta karşılaşılan manzaranın yüz yıl önce Çin'de yaşananlardan esasen çok da farklı olmadığını görüyoruz. Yalnız isimler, mekanlar ve oyuncular değişmiş. Söz konusu sahnede İngilizlerin yerini bir başka sömürgeci güç almış. Sömürülen, talan edilen, parçalanan topraklar ise Irak toprakları. Yüzlerce yıl aynı vatana vatan dediğimiz, dindaşımız, kandaşımız, akrabamız, kardeşimiz Irak. Bizden yabancı elleriyle koparılıp, uzak bilelim aramayalım diye adına "Irak" denmiş, zihnimizde adı Irak olursa, gönüllerimizden de uzak olacağı ümit edilmiş olan o memleket. Dr. Fane'in eleştirdiği Çin'deki Kilise mensuplarının yerinde, bugün Irak'ı mesken tutmuş sözde uluslararası yardım kuruluşları ve son olarak gazete haberlerinden öğrendiğimiz kadarıyla Disneyland var.

Disneyland, Amerikan kültürünün vazgeçilmez öğelerinden biri olan "amusement park" geleneğinin ilk ve en önemli temsilcilerinden biri. Amerikan kültürünün dünyaya bir başka armağanı (!) olan "fast food" geleneği içersinde McDonald's nereye oturuyorsa, eğlence sektörü içerisinde Disneyland oraya oturuyor. Amerika'da pek çok değişik örneği olan "amusement park"lar içerisine girenlere sınırsız zevk, eğlence ve türlü oyunlar vadeden birer yeryüzü cenneti. Peki, öncelikli hedef kitlesi çocuklardan ve gençlerden oluşan Disneyland'in Irak'a gelmesinde yanlış bir şeyler yok mu? Zira gazete sayfalarından takip ettiğimiz ve gerçeği yeterli oranda yansıtmakta pek de mahir olmayan resmi rakamlara göre, Irak'ta her bin bebekten 59'u ölüyor. Bu oran dünyadaki en yüksek bebek ölümü oranlarından biri. Yine binlerce çocuk temel tıbbi gereçlerin yokluğu nedeniyle hayatını kaybediyor ve 2003'te başlayan Amerikan işgalinden bu yana ölen çocuk sayısı 260 bin olarak tahmin ediliyor. UNICEF, Irak'ta yaklaşık 2 milyon çocuğun ülkedeki güvensizlik ortamı ve zorunlu göçlerden mağdur olduğunu açıklarken, çocukların tedavisi için ihtiyaç duyulan hastaneler ve ambulanslar bombalandıkları ve vuruldukları için iş göremez haldeler.

Yukarıdaki acı tabloyu merkeze alarak söz konusu projeye baktığımızda ne yaman bir çelişki ile karşı karşıya olduğumuz daha iyi anlaşılıyor. Çocukları evsiz, yurtsuz, annesiz, babasız bırakmamak ve yaşam haklarına riayet etmek yerine, babalarını öldürüp, annelerine türlü işkenceler yaptıktan sonra onları eğlenip acılarını unutsunlar diye Disneyland'e davet etmenin ancak hastalıklı bir merhamet anlayışından neşet edebileceğini düşünmek mümkün. Kaldı ki, 500 milyon dolar gibi oldukça büyük bir bütçeyle, hayati ihtiyaçların karşılanması yerine, özellikle böyle bir projenin seçilmiş olması hastalıklı merhamet tanımlamasının dahi abartılı olduğuna işaret ediyor. Zira Disneyland, temsil kabiliyeti son derece yüksek, beraberinde getirdiği anlam dünyası son derece geniş bir olgu. Disneyland'i başlı başına bir fenomen olarak gören ve onun üzerinden Amerikan toplumuna ve tüketim kültürüne yönelik önemli eleştirilerde bulunan Fransız düşünür Jean Baudrillard'a göre, Disneyland Amerika'ya ait tüm değerlerin minyatür ve komik bir formda yüceltildiği ve ölümsüzleştirildiği bir mekan. Bu yönüyle Disneyland'in Amerikan yayılmacılığının kültürel kanadını temsilen Irak'a geldiğini düşünmek mümkün. Askeri manevralarla uzun vadeli bir egemenliğin mümkün olamayacağını gören Amerikan yönetiminin, Disneyland'in ardından kültür sahasındaki çalışmalara daha da hız kazandıracağı ve gelecek nesle Amerikan değerlerini ve kültürünü aşılamak için ciddi bir efor sarf edeceğini tahmin etmek zor değil.

O nedenle şu soruyu sormanın sırası: Disneyland, Iraklı çocuklara yapılan bir ihsan mı yoksa Grimm Kardeşler'in meşhur masalı Hansel ve Gratel'deki cadının, çocukları aldatmak için kullandığı şekerden ve çikolatadan mamul evin bir benzeri mi? Bu sorunun cevabını akıp giden zaman verecek...
.......http://www.***********/................

Fatmanur Altun

AHLAR ÇİKSİN
11-05-2008, 20:31
...........ABD, İran'ı vurmak için ilke kararı mı aldı?............

................................http://www.arkadasradyo.com.tr/..........:thumbsup:

..11 Mayıs 2008 : 14:14 ..

Türkiye'de 1980'li yıllarda CIA ajanı olarak görev yapan Giraldi, Ulusal Güvenlik Konseyi'nin,
İran'da bir kampın vurulmasına ilişkin kararı aldığını belirtti.
Türkiye'de 1980'li yıllarda CIA ajanı olarak görev yapan Philip Giraldi, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi'nin (NSC), İran'da bir kampın vurulmasına ilişkin planların ilerletilmesi için ilke kararı aldığını belirtti. İşte ayrıntılar...
Beyaz Saray'ın Ulusal Güvenlik Konseyi, İran'da bir kampın vurulmasına ilişkin planların ilerletilmesi için ilke kararı aldı.
Türkiye'de 1980'li yıllarda CIA ajanı olarak görev yapan Philip Giraldi, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi'nin (NSC), İran'da bir kampın vurulmasına ilişkin planların ilerletilmesi için ilke kararı aldığını belirtti.
Kampın, Devrim Muhafızları'na bağlı Kudüs Gücü'ne ait olduğunu belirten Giraldi, sadece Savunma Bakanı Robert Gates'in beklemekten yana olduğunu ifade etti. Buna göre, Tahran yakınlarında bulunan ve Irak'ta eylem için eğitim verilen bir kampın füzeyle vurulması planlanıyor.
The American Conservative dergisinin internet sitesinde yer alan yazısına Giraldi, "İran ile savaş sandığınızdan daha erken gelebilir" başlığını attı. Giraldi, Lübnan'da Hizbullah'ın daha etkili hale gelmesinin Washington'da kaygıları daha da artırdığını belirtti.
KÜRTLER ARACI
Giraldi, Iraklı Kürtlerin sağladığı bir kanal sonucu, Beyaz Saray ile Tahran arasında temas sağlandığını yazdı. Buna göre ABD, İran'dan, Irak'ın içişlerine karıştığını açıkça kabul etmesini ve savaşçı gruplara destek vermeyeceği yolunda taahhütte bulunmasını istedi. Beyaz Saray, Lübnan konusunda da İran'a uyarıda bulundu.
Fazla beklemeden yanıt veren Tahran da, ABD'den, İran rejimine karşı faaliyette bulunan gruplara verilen desteğin kesilmesini talep etti.
Giraldi, NSC toplantısında, Kudüs Gücü'ne ait sadece bir kampın vurulmasının ve sivillere zarar verilmemesinin konuşulduğunu ifade etti. Giraldi, nihai kararın Başkan George Bush tarafından alınması gerektiğini de yazdı. ABD'nin İran'ı vurmayı planladığı bir süredir sık sık gündeme geliyor. Paramiliter bir istihbarat yapılanması olan Kudüs Gücü'nün, Irak'ta ABD askerlerinin öldürülmesinde rol oynadığı ifade ediliyor.Dünya Büteni

AHLAR ÇİKSİN
11-05-2008, 20:47
............''Balans ayarı sandıkla olur, tankla değil!''............

11 Mayıs 2008 : 19:00
Bülent Arınç, AK Parti İstanbul İl Gençlik Kolları'nın toplantısında konuştu. Arınç, 'Demokrasinin balans ayarı sandıktan geçer, tanklardan değil' dedi.



Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, AK Parti İstanbul İl Gençlik Kolları'nın toplantısında konuştu. Arınç, 'Demokrasinin balans ayarı sandıktan geçer, tanklardan değil' dedi.

Eski TBMM Başkanı Manisa Milletvekili Bülent Arınç, Meclis'te parti kapatılmasını zorlaştıracak çalışmalar yapılacağını belirterek, "Fakat önce AK Parti hakkında açılan kapatma davasının reddedilmesini bekliyoruz. Hukuk, demokrasi ve bağımsız yargının olduğunu bu reddedilme ile göreceğiz" dedi

Arınç, TBMM'de de kapatma davasını zorlaştıracak adımların atılacağını belirterek, şunları söyledi:

"TBMM'de yapılması gereken işler bulunmaktadır. Bununla ilgili hazırlıklar yapılmıştır. Bir valiye direkt dava açamıyorsun ama bir siyasi partiye doğrudan dava açılıyor. Anayasa'ya bakmıyor musunuz? Anayasa'nın 67., 68., 69. maddelerinde 'demokratik hayatın vazgeçilmez unsuru siyasi partilerdir' yazıyor
Demokrasinin balans ayarı sandıktan geçer, tanklardan değil. 28 Şubat'ta biri Sincan'dan tankları geçirmişti. Şu an ismini bile hatırlamıyoruz. 'Balans ayarı yaptık' demişti. Balans ayarı seçimle sandıkla olur."

AHLAR ÇİKSİN
11-05-2008, 21:02
...Petrol fiyatında son ve oyun: İthalat çok.....
Geçen hafta ekonomi haberlerinin ilk sırasına petrol fiyatlarının her gün kırılan yeni rekorları damga vurdu.

.......11 Mayıs 2008 09:17.....

Muhtemelen bu haftanın haberlerinde ise cari açık rekorları haberlere konu edilecek. Aslında hem petrol fiyatının artışı hem de cari açık artışı beraber yürüyen iki yol arkadaşı olduğundan birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Önce petrol fiyatından başlayalım. 28 Ekim 2007 tarihli yazımızda henüz 85 dolar seviyelerinde seyreden Brent türü petrol fiyatının yükseliş potansiyeline dikkat çektik. Ardından 02 Kasım 2007'de petrolün 105 dolara yöneldiğini başlığımızda belirttik. Yükseliş hedeflerini bugüne kadar sürekli yukarıya doğru revize ettiğimiz petrol hareketinin artık yeni hedefini yukarıda değil aşağıda aramaya başlayabiliriz.

SON REKOR HABERLERİ

Petrol fiyatı için son öngörümüzü 17 Nisan günkü yazımızda 125 dolar olarak vermişiz. Bugün rekor haberlerinin en fazla okunduğu petrol fiyatının artık sonunun da gelmeye başladığını düşünebiliriz. Neden?

Çok basit bir tablo ile karşı karşıyayız. Şimdi size bir yaklaşımla petrol fiyatının seyrini göstermek istiyorum: Önce otomotiv satışlarına bakalım: Ocak-Nisan döneminde otomobil satışları yüzde 30,4 artarak 104 bin 244 adete ulaştı. Toplam araç satışları ise yüzde 23,1 oranında artarak 168 bin 128 adet oldu.

Şimdi ikinci veriye bakalım: Petrol ve doğalgaz ürünlerinden alınan özel tüketim vergisi yılın ilk üç ayında yüzde 17,3 artarak 5 milyar 535 milyon YTL oldu. Fakat bu vergi geliri ay olarak bakıldığında artmıyor, tersine düşüyor. Akaryakıt vergi gelirini iki parametre ekseninde yani petrol fiyatı artı araba satışlarındaki artışla birlikte değerlendirmemiz gerekiyor.

Sonuç: Araba satışları artıyor, petrol fiyatı artıyor ama akaryakıt tüketim vergisi çok sınırlı artıyor ama ay içerisinde ise düşüyor. Türkiye'nin yaşadığı bu çıkmazı diğer ülkeler açısından da değerlendirmeliyiz. Fatura o kadar ağırlaştı ki artık ya kaçakçılık artıyor ya da daha zaruri şartlarda tüketiliyor. Yani birim başına tüketim kısılıyor.

..........CARİ AÇIK TERSE YATIRDI......

Kriz beklentilerinin yaşanmaya başlandığı ocak ayında piyasada şu görüş ortaya atılmıştı: “Kriz ile kur fiyatları yükselir, bu sayede ihracat artar ve ithalat düşerek cari açık sorunu azalır.” Adeta krizden medet uman bu görüş sahipleri son gelen verilerle ters köşede kaldılar. Cari açık yılın ilk üç ayı itibari ile yüzde 30,3 artarak 12 milyar 40 milyon dolara yükseldi.

Ödemeler dengesi tablosu dış ticaret açığından beslenen cari açık sorununun sürdüğünü gösteriyor. Fakat asıl sorun alt kalemlerde daha önemlidir.

Türkiye 2004 yılından bu yana cari açığı en fazla doğrudan yatırımlar ile kapatıyordu. Oysa bu yıl doğrudan yatırımlar kalemi 9,4 milyar dolardan 4,4 milyar dolara gerilemiştir. Portföy yatırımları (sıcak para) hesabı ise girişten ziyade çıkışa başlamıştır.

KURTULUŞ BATIŞTA

Cari açık hesabının belki de en dikkat çekici tarafı borçlanmalarda görülüyor. Doğrudan yatırımların ve portföy yatırımlarının suyunun kesilmesi tek çıkış yolu dış borçlanma yolu ile gelecek dövize bıraktı. Yılın ilk üç ayında dış borç kullanımı 10,9 milyar dolar olmuştur. Oysa geçen yıl dış borçlanma 4,8 milyar dolardı.

Büyüme ve yatırımlar ile bağlarını azaltan dış borçlanma artmasına artıyor da bu borçlanmanın nerelerde kullanıldığı hesap ediliyor mu? Adeta Türkiye'nin cari açığını kapatan özel kesim dış borçlanması yine bu kesimin battığı anlamına da geliyor. Ülke kurtuluyor derken ülkenin temel dayanağı olan özel kesim borçları inanılmaz artıyor. Kurtuluş zamanı aynı anda bataklık oranını yaratıyor.

Çıkmaz yolun çıkışı petrol maliyetinin düşmesine, o da petrol fiyatlarının gerilemesine bel bağlamaktan geçiyor. Bu açıdan da umut ışıkları uzak değil gibi…



Sayın Unakıtan biz çözemedik!

Akaryakıt ithalatı ile vergi gelirleri arasındaki bir çelişkiyi belirtmeden geçmeyeceğiz. Türkiye 2007 yılı ilk üç ayında 6 milyar 999 milyon dolarlık petrol ve doğalgaz ithal ederken bu yılın ilk üç ayında bu ithalat 10 milyar 932 milyon dolara çıkmıştır. Yani yüzde 56,2 oranında ithalat artışı yaşanmasına rağmen bu ürünlerin tüketiminden alınan akaryakıt tüketim vergisi yukarıda belirttiğimiz gibi sadece yüzde 17,3 oranında artabilmiştir. İthalatı artan bir ürünün tüketiminden alınan vergi nasıl azalmaktadır? Sorun ülkenin ve tabii ki Maliye Bakanlığı'nın ilgi alanına girmektedir. Umarız cevabını bulabiliriz.

AHLAR ÇİKSİN
11-05-2008, 21:05
Türkler nerede doğuyorlar ya da Gülen'i anlamak…
11/05/2008
Mehmet GÜNDEM - YENİ ŞAFAK

Türkler nerede doğuyorlar” diye sormak zorunda kaldım.

Neden mi? Anlatayım;

Rivayete göre dünyanın ilk yerleşim merkezlerinden birisidir Madagaskar. Yine rivayete göre Hz Adem bu okyanus adasında neşet etmiş.

Bu topraklara daha önce Türklerden yerleşen olmamış. Birkaç “gönüllü” Türk ilk kez 2001'de gidip yerleşmişler, College La Lumiere yani “Bitmeyen Işık Koleji”ni kurmuşlar.

Bugün 25 milyonluk Madagaskar'da aileleriyle birlikte toplam 25 Türk bulunuyor.

Hint, Çin, Fransız, Endonezya, Arap ve birçok milletin yasadığı ada ülkesinde “ilk Türk bebeği” 7 Temmuz 2007'de dünyaya gelmiş.

Bebeğe Selim adını vermişler.

Bu durum “Türkler nerede doğuyorlar” sorusunu düşürdü aklıma.

Dünyanın her yerinde…

Benim bildiğim şu anda en az 130 ülkede fikir birliği etmiş halde “mefkure sahibi” Türkler yaşıyorlar ve yüzlerce bebek doğuyor. Her bebekle daha da kök salıyor düşünceleri.

Neden? Ülkelerinden uzakta yaşadıkları için.

Ülkelerini sevdikleri kadar insanı da sevdikleri için. Sevgi ve sorumluluk duygusunun bileşkesi onları harekete sevk ettiği için…

İçlerinde, insanlığa dair “büyük ürperti” duydukları için.

Peki bu “gönülle” yeryüzüne dağılmışlık kimin eseri?

Kitleleri büyük bir ideale inandıran fikrin…

Bakın Anadolu insanı için dünya ne kadar da küçüldü, olmadığımız, yaşamadığımız yer neredeyse kalmadı. Koca dünya küçüldü ve sığdı Anadolu'ya.

Bu tablo “Türkiye bir dünyadır” gerçeğini fısıldıyor bana.

“Türk okulları” dışarıda bir “sığınak” olarak anlamını buluyor.

Dünya insanları, siz Anadolulu, siz “yabancı Türklere” dünyanı her yerinde çocuklarını emanet ediyorlar.

Bu nasıl olur, akıl alır gibi değil.

“Türk okulları” gittikleri her yerde, din, dil, ırk, coğrafya farkı gözetmeksizin benzer ilgi ile karşılanıp benzer başarılar elde ediyorlar.

Değer ve anlam bunalımı yaşayan insanlığa “sevgi okulları” yeni bir soluk vaat ediyor, “sulh adaları” olarak “ne olursan ol gel” çağrısı yapıyor.

Türk yapımı bir “dalga kıran” yükseliyor.

İnsan odaklı bu büyük seferberlik sevginin hayata taşınmış halidir.

İnsanı canlı tutmanın yolunun insana hizmetten geçtiğini öğreten bir “düşünce” bu.

Bu tablonun arkasında duran bir büyük fikir, derin bir düşünce ve aksiyon var elbette. Bir de ne kadar kendisini nefyetse de o fikrin mimarı…

Fethullah Gülen'den söz ediyorum…

Büyüklüğü, çapı ve etkinliği gittikçe artan bir hareketten, onun paradigmasından söz ediyorum.

Bu hareket siyasi değil, “sosyal ve manevi” bir çizgide yol alıyor.

Yeni bir insan tipi beliriyor, donanımlı ve değerleriyle kayıtlı…

Topluma, yakın ve uzak coğrafyalara ilgili, duyarlı, oralarda insan adına olup bitene karşı mesuliyet hisleriyle dolu insan…

“Dünyada beklentim değil, hep derdim oldu” diyen fikrin rehberliğinde “Türkiyeli bir dünya” kuruluyor.

Türkler dünyaya dağılırken, Türk bebekleri dünyanın her yerinde doğup dünyalı olurken, Gülen “Türkiye merkezli bir dünya”dan söz ediyor.

Ona göre bu yeni “paradigmanın gücü” coğrafi büyüklüğü aşıyor.

Yani “dünyadan büyük Türkiye, Türkiye'nin parçası olan bir dünya” söz konusu…

Türkler son 15 yıldır dünyada doğuyorlar, “değerleriyle mücehhez” olarak dünyada yaşıyorlar. Peki dünyada doğan ve dünyada yaşayan Türkler nerede anlaşılıyorlar?

Ya “gönüllüler hareketi”nin fikir mimarı Fethullah Gülen en çok nerede anlaşılıyor?

Nerede suçlanıyor?

Biz insanları “kendi gerçekliğinden” koparıp kendimize benzeterek seviyoruz, tüketiyoruz, ya da bize benzemediği oranda yine “gerçekliği” reddederek anlamsızlaştırıyoruz.

Ne çok insan var ön yargılarımızla ademe mahkum ettiğimiz.

Fikri ve ruhu dünyasını anlayamadığımızdan, anlama gayreti gösteremediğimizden silip attığımız.

Önce kendimiz sonra da başkaları için anlamsızlaştırdığımız insanlar.

Sayıları o kadar çok ki… Bu halimizle biz gittikçe yalnızlaşıyor, gittikçe değersizleşiyoruz.

Bugün vicdanımın sesi hakim yazıya.

İnsan nedense bende “hüzün” çağrıştırıyor.

Hayatını insana vakfetmiş insanın anlaşılmaması “acı” veriyor. Yanlış anlaşılması ise daha derin bir şey; ızdırap.

Bu durumda anlamamak, yanlış anlamaktan çok dahi iyidir. Kime niye düşmanız, kime niye dostuz idrakte zorlanıyorum.

İnsanların düşünce ve davranışlarını eleştirirken neden onların varlıklarını da hedef alır ve neden onları ortadan kaldırma gibi ilkel bir davranışa gireriz?

İçimizi dışa taşırken, kendimizi yansıtırken, konuşurken, yazarken, hissederken yanımızda bir “vicdan” belirmeli.

“İnsaf” bizi gerçeğe çağırır da elimizden, dilimizden gelecek “zulümden” kurtuluruz

Bu dünya zannedildiği kadar büyük ve zannedildiği kadar önemli değil, önemli olan tek varlık insan. Öteki bütün varlıklar, bütün gayretler insan için; insanın selametle, akli, fikri, ruhi, kalbi, vicdani yolculuğunu sürdürebilmesi için…

Hepimizin anlamaya ve anlaşılmaya ihtiyacı var.

Peki bu büyük gerçeğe rağmen neden anlayışımız yetersiz, her şeyimiz gelişiyor da, neden anlayışta tökezliyoruz?

Dünyada bir Fethullah Gülen gerçeği var.

İçinde bulunduğumuz yüzyılda onlarca paradigma iflas etti. Hepsi insanı, mekanı, ülkeleri istila etti.

İnsana değil, insanı yaşadığı yer altı ve yer üstü kaynaklarına yöneldiler.

Bugün Gülen hareketi dünyanın önüne “insanı insana çağıran, insanı yücelten” yeni bir paradigma koyuyor.
Elinize haritayı alın, dünyanın sorunlu bütün bölgelerinde, insanın yanında “çare arayışı” olarak onları görmek mümkündür. Felsefi, fikri ve pratiği olan bir paradigmayla… Okullar o paradigmanın vitrini ama sadece bir parçası.



“İyi anlaşılmış” ve fakat aynı oranda “yanlış anlaşılan” kişi olarak ben Fethullah Gülen'i bilirim...

Çok “iyi anlaşılmış”, çünkü yarım asırdır kitlelere “derdini” anlatıyor, onları bir ideale inandırmaya çalışıyor. Anlatanın anlatması, anlayanların himmet ve gayretleriyle ortada bir fikir ve aksiyon belirmiş, Anadolu'dan taşıp dünyaya yayılan bir hareket çıkmış.

Gülen 50 yıla yakındır aralıksız, konuşuyor, yazıyor.

Fikrini ve hissini bu derecede ortaya koyan, ilişkileri şeffaf az sayıda insan vardır.

O, sözde, yazıda, yaşantıda, eserde gösteriyor kendisini.

Yüze yakın kitap, birlerce kayıtlı konuşma…

Dert, insanı konuşturuyor.

“Söz” bir anlam ifade etmiyorsa, hayatı ve eseri ortada. Daha ne desin, daha ne yapsın? Bizim büyük eserlere ilgisiz bir yanımız var.

Gülen'i kendi eserlerinden okumuyoruz, hiç değilse anıt gibi yükselen eseri üzerinde yeniden düşünebilsek.

Dünyanın hayretle ve hayranlıkla ilgi duyduğu “Türk okulları” o eserin bir parçası.

Dünyada adına kürsüler kuruluyor, “anlamak için” kafa yoruluyor, fakat kendi ülkesinde ise bir kısım kişiler “anlayamadıklarından” olacak, “yanlış anlaşılması” için sistematik şekilde çalışıyorlar.

Elbette bu durum Gülen gerçeğini değiştirmiyor.

“Hareket” hareket halinde…

Bu hareket Türkiye'nin iç dinamiklerini, tarihten tevarüs eden şuuraltı müktesebatını ve dünyanın seyrini çok iyi anlamış ve değerlendirmiş durumda.

Değişime tabi olmadan, değişim süreçlerini görebilmiş, paradigmasını oluşturabilmiş…

Zihnimizdeki şablon, hayatı ve hayatın içindekileri, bizi ve bizden olanları anlamaya yetmiyor. Bizi “kirlenmiş zihnimiz” ve “susan vicdanımız” yanıltıyor.

Bu “kimseyi karşısına almayan”, insana, olmuyorsa insanın içindeki insana seslenen, müspet “cazibe merkezini” göremiyoruz.

Myanmar diye bir ülkenin varlığını hepimiz yeni, 100 bin insan ölünce öğrendik, ama gördük ki “mefkure sahibi” Türkler oralara da gitmişler yıllar önce…

Yaşatmak için yaşama sevdasından vazgeçerek gitmişler…

Bugün Gülen'e yabancılaşmak, “Türkiyeli dünyaya” yabancılaşmaktır.

Gülen'in arkasında Amerika değil, daha büyük bir güç var…

Devamı haftaya… Anlama çabası için…

AHLAR ÇİKSİN
11-05-2008, 21:14
........Patlamanın krokileri Ergenekoncu'da çıktı.......

Gel gardaşım bir olalım.....

......Bize bizden gayri dost yok...http://www.arkadasradyo.com.tr/..

.Niye birbirimize bu oyunlar.........

.....kendi kendine düşmanlık neden.............

11 Mayıs 2008 : 17:13
İzmir'de 1 kişinin öldüğü, 11 kişinin de yaralandığı bombalı saldırının krokileri ve planı Ergenekon'dan tutuklu Hayati Özcan'ın evinde bulundu.



2 Ekim 2007'de İzmir Şirinyer'de 1 kişinin ölümü, 11 kişinin de yaralandığı bombalı saldırının plan ve krokileri, Ergenekon'dan tutuklu Hayati Özcan'ın evinde bulundu.

Kenan Kıran-Cevdet Kılıçlar'ın haberi

2 Ekim 2007 tarihinde İzmir Buca İlçesi Şirinyer Semti’nde 100 metre arayla iki bomba patlamış, 1 kişi ölürken, 11 kişi de yaralanmıştı. İstanbul Organize Suçlar Müdürlüğü ve Ankara Emniyet Müdürlüğü ekipleri; Ergenekon Terör Örgütü üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanan Ulusal Kanal İzmir Temsilcisi Hayati Özcan’ın, evinde ve işyerinde yapılan aramada, bombalama eyleminin gerçekleştiği Şirinyer’e ait çok sayıda fotoğraflı kroki, kroki üzerinde patlama ve eylem yapılacağına dair notlar ele geçirdi.
Hayati Özcan, Şirinyer patlamasına yönelik krokilerin yanı sıra ‘devlete ait gizli belgeleri bulundurmak’ suçundan 30 Mart 2008 tarihinde tutuklandı.

ŞİRİNYER’İN TESPİT KROKİSİ ÇIKTI

Araştırmacı-Yazar Zihni Çakır’ın dün çıkan “Kod Adı: Darbe” adlı kitabında, Ulusal Kanal İzmir Temsilcisi Hayati Özcan’ın evinde ve işyerinde çıkan Şirinyer patlamasına ilişkin hazırlanan kroki ve fotoğraflar yer alıyor.
Hayati Özcan’da ele geçirilen birinci krokide; Ergenekon Terör Örgütü üyelerinin, Şirinyer’deki askeri bölgeyi hedef seçtikleri görülüyor. Söz konusu krokide, İzmir’in Şirinyer’de bulunan Askeri İstihkam Şubesi’nin yakınında şiddetli bir patlama gerçekleştirileceği, bombanın etkisini güçlendirmek için saldırı noktası olarak İstihkam Şubesi’nin yakıt deposunun seçildiği görülüyor.
Hayati Özcan’da ele geçirilen ikinci krokide ise, söz konusu patlamanın ardından Şirinyer caddesinde Tenis Kortu ve NATO Yemek Salonu’nun bulunduğu yerin devre dışı bırakılacağı görülüyor. Ergenekon Terör Örgütü üyelerinin hedef aldığı Şirinyer Askeri İstihkam Şubesi’nin, 2 Ekim 2007 tarihinde gerçekleşen Şirinyer patlamasının yapıldığı yere olması dikkat çekiyor.

HAYATİ ÖZCAN’DA ÇOK SAYIDA FOTOĞRAFLI KROKİ, KROKİ ÜZERİNDE DE PATLAMA VE EYLEM YAPILACAĞINA DAİR NOTLAR ÇIKMIŞ

Zihni Çakır, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin teknik takip kararı ve daha önce yakalanan şahıslardan elde edilen dokümanların incelenmesiyle birbirleri ile irtibatlı olduğu değerlendirilen şahısların yakalanabilmesi için, İstanbul Organize Suçlar Müdürlüğü ve Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından 21 Mart 2008 tarihinde operasyon başlatıldığını ve operasyon kapsamında Ankara’daki İşçi Partisi Genel Merkezi’nde arama yapıldığını söylüyor.
İzmir’de de Hayati Özcan isimli şahsın yakalanarak İstanbul’a getirildiğini hatırlatan Zihni Çakır, “Yakalanan zanlılardan Hayati Özcan’ın iş ve ev adreslerinde el konulan birbirlerinin aynı iki CD’de “hizmete özel” ibareli askeri içerikli bilgiler, bazı şahıslara ait fotoğraflar, bir bölgenin çok sayıda fotoğraflı krokisi, kroki üzerinde de patlama ve eylem yapılacağına dair notlar elde edilmiştir. Bu bölgenin İzmir Şirinyer’deki bir askeri alana benzerliği dikkat çekicidir” diyor.

ŞİRİNYER’DEKİ PATLAMA NASIL OLDU?

İzmir'in Buca ilçesinde 2 Ekim 2007 tarihinde, 07.30 ve 11.00'de meydana gelen iki ayrı patlamada 1 kişi hayatını kaybederken, biri ağır 11 kişi de yaralanmıştı. İlk patlamanın bir temizlik görevlisinin Şirinyer'de bulduğu bir torbayı çöp kutusuna atmak istediği sırada meydana geldiği öğrenildi. İkinci bomba ise bir halı mağazasının önünde patladı.
Buca'da belediye ile anlaşmalı bir firmada temizlik görevlisi olarak çalışan Mustafa Özşevik (52), Menderes Caddesi'nde yol ve kaldırımları temizlediği sırada, Şirinyer Parkı ile yanındaki alışveriş mağazasının kesiştiği noktada bir torba buldu. Özşevik, torbayı yol kenarındaki çöp kutusuna atmak istediği sırada poşetteki patlayıcı infilak etti. Mustafa Özşevik ile yakınında bulunan ve aynı temizlik firmasında çalışan Metin Fayat (41) yaralandı.

İkinci patlama yine Şirinyer'de ilk olayın meydana geldiği alışveriş mağazasının 80-100 metre yakınındaki halı satış mağazası ve eczanenin önünde yaşandı. Halı mağazası önünde bir gün önce park edilen motosiklet, Atilla Eraslan (28) isimli çalışan tarafından kaldırılmak istenirken patladı. Olayda Atilla Eraslan hayatını kaybetti. Yaralanan 9 kişi ise hastanelerde tedavi altına alındı.

AHLAR ÇİKSİN
11-05-2008, 21:17
...............Doğan Grubunu korkutan .....
.................................Y. Şafak esprisi...........

11 Mayıs 2008 : 15:58
Yeni Şafak, Doğan Medya'ya komşu oluyor. Y.Şafak Yayın Yönetmeni Cömert'in yaptığı espri, Doğan medya çalışanlarının uykusunu kaçırdı.

Dünya gazetesi geçtiğimiz yıl Beykoz Kavacık'ta bulunan bir binaya taşındı ve Bağcılar'daki plazayı kiralığa çıkardı. Çok pahalı olduğu gerekçesiyle bir süre Dünya Plaza boş kaldı. Geçtiğimiz haftalarda binanın yeni sakinleri belli oldu.

Albayraklar Grubu, Dünya Plaza'ya kiracı oldu. 12 katlı binanın tamamını kiralayan Albayraklar Grubu, holding merkezi ile birlikte Yeni Şafak gazetesini de buraya taşıma kararı aldı.

Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Ziya Cömert'in yaptığı espri, şu sıralar medya dünyasında en çok konuşulan konu oldu. Cömert'in arkadaşlarıyla konuşurken, "Dünya Plaza'nın en tepesine minare diktireceğim" diye yaptığı espri, Doğan Grubu'na ulaşmakta gecikmedi.

Doğan Medya Grubu yöneticilerinden kimileri, Cömert'in yaptığı espriyi ciddiye aldı. "Ya bunlar bir yolunu bulup bizi çileden çıkarmak için tepeye minare dikerse. Dahası günde 5 vakit ezan da okumaya kalkarlarsa..."

AHLAR ÇİKSİN
11-05-2008, 21:43
Petrol fiyatında son ...........
......Yani sona gelindi...................

Petrol fiyatı için son öngörümüzü 17 Nisan günkü yazımızda 125 dolar olarak vermişiz. Bugün rekor haberlerinin en fazla okunduğu petrol fiyatının artık sonunun da gelmeye başladığını düşünebiliriz..........

...........İbrahim Kahveci....nin değerli yazısıdır.......

AHLAR ÇİKSİN
11-05-2008, 21:47
Telekom'da altı kat talep kimleri çarptı....

Telekom halka arzına ilişkin basın toplantısı, 28 Nisan Pazartesi günü Özelleştirme İdaresi Başkanı ve halka arz lideri Garanti Yatırım'ın katılımlarıyla gerçekleştirilmişti.

06 Mayıs 2008 08:41
İbrahim Kahveci

Toplantıda "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yoğun ilgi göstermesi bekleniyor, neden yabancılara büyük hisse verilirken bu ülke insanına sınırlamalı hisse yapılıyor, bunun hesabını kim nasıl verecek?" şeklinde soruma iki farklı cevap aldım.

Metin Ar "Türklere ayırdığımız kısım 700 milyon dolarlık bir kısımdır ve yeter ki yüksek talep gelsin de bu hisseleri satalım" dedi. Ve Türkler sadece ön talepte dahi Metin Ar'ın öngörüsünü altıya katladılar. Bakınız ne gibi şartlar altında: 1-Türklere verilen miktar iki bin hisse ile sınırlanmış olmasına rağmen. 2-İki bin hisse ile bile talepte bulunmak için hesap açma zorunluluğu olmasına rağmen.

Soruma ikinci cevap Özelleştirme İdaresi Başkanı'ndan geldi. "Yüksek talep beklentisi sizin yorumunuz" dedi. “Ama yüksek talep gelirse Türklere hisse payını artıracak mısınız? diye sorduğumdaki cevabı çok daha ilginçti "Ben buna cevap vermem" dedi.

Bu görüşme bütün basın mensuplarının önünde ve kameraların çekim yaptığı esnada gerçekleşmişti. Oysa aynı gün BORYAD Başkanı da ajanslara düşen açıklamasında Türklerin neden korunmadığını ve hisselerin neden yabancılara gittiğini belirten açıklamada bulundu. Şimdi en ilginç noktayı açıklayalım: Bu görüşler ve açıklamalar hiçbir yazılı basın organında vatandaşlara verilmedi. Sanki böyle bir olay yaşanmamıştı.

Şimdi Telekom halka arzında kesin talep toplanacak. Acaba yerlilere yine sınırlama devam edecek mi? Hisselerin büyük çoğunluğu yüksek ön talep gösteren Türk halkına rağmen yine yabancılara mı verilecek?

Belki de en ilginç gelişme şu olacak: Türklere 700 milyon dolarlık hisseyi bile yeterli bulan Garanti Yatırım ve onun lideri halka arzda öngörüsünün altıya katlandığını kime nasıl açıklayacak? Türkiye'de Türk halkına neden güvenmezler ki!
Öngörüleri altıya katlanan (unutmayınız ki sınırlama altına) bir halka arz süreci sürdürülürse bu durum katlamanın yanında çarpmaya da gidebilir. Türk halkına özelleştirme mantığı ve sermayenin tabana yayılma yolunun borsa olmadığını birileri çıkıp anlatmak zorunda kalabilir.

AHLAR ÇİKSİN
11-05-2008, 21:52
İbrahim Kahveci Faiz rüşvetine piyasa denilir mi?.....
Türkiye hakkında yabancı yatırım bankalarının yazdıkları raporları bir gün sıralamak gerekirse karşımıza ilginç tablo çıkacağı aşikârdır.

22 Nisan 2008 08:31
İbrahim Kahveci
Birkaç ay önce "iyimserlik açısından pembe tablolar" çizenler sadece günler sonra "kara bulutlardan" bahsediyor. İşin belki de en ilginç tarafı, yazılan raporlarla yapılan işlemlerin bir türlü uyuşmaması.

Bizler bu tür davranışlara zaten alışığız. Hani derler ya "hocanın dediğini yap ama yaptığını yapma"; aynen yabancıların bize gösterdiği şey tam da bu.

Bir diğer önemli konu ise bağımsız ekonomik kurulların karar süreçlerinin şekillenmesidir. Örneğin Rekabet Kurulu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu veya Sermaye Piyasası Kurulu gibi üst kurul kararları bağımsızlık içerisinde alınıyor. Bu üst kurulların kararlarını eleştiren bir siyasi çıktı mı bağımsızlık savaşçısı basınımız derhal kıyameti koparır; köşelerden köşe atıcılar serbestlik adına sorumsuzlukları sahiplenirlerdi.
Geçen hafta ilginç bir gündem yaşandı. Merkez Bankası Para Politikası Kurulu toplantısına sadece günler kala yabancı yatırım bankalarından raporlar geldi. Olay sadece raporlar ile sınırlı kalmamış piyasada ilginç hareketler de yaşanmaya başlamıştı. Yabancılar raporlarında "Merkez Bankası faiz artırsın ki piyasalar rahatlasın" diyorlardı.

Faiz artırılır ise yabancılar yeniden döviz bozdururmuş; faiz artırılır ise yabancılar faize gelirmiş. Kısaca yabancılar faiz rüşvetini "piyasa" isteği olarak belirtmiş mi oluyorlardı?

Merkez Bankası Mayıs 2006 dalgalanmasının ardından yükselttiği faizleri indirmekte zaten uzun süre direndi. Israrla çekirdek enflasyon düşüyor, biz yüksek faize dayanalım demişti. Fakat çok ilginç olan şu ki yabancı raporunun ardından Merkez Bankası'ndan da faiz artırım sinyali geldi. Oysa daha bir ay önce beklemeyi yeğleyen, enflasyon artarken ısrarla faize bağlı olmayan enflasyon artıyor diyen bu Merkez Bankası değil miydi? Ne değişti? Enflasyonla mücadelede yüksek faiz bugüne kadar boşuna mı uygulandı? Bu kadar yüksek maliyeti neden çektik? Bir ayda ne değişti? Yabancılar bu kadar etkili mi? Veya yabancılar piyasa üzerinde değil de kişiler üzerinde mi etkili?

Son bir söz: hükümetin dahi karıştırılmadığı bağımsızlığımıza yabancılar nasıl raporlar eşliğinde karışabiliyor? Yoksa bakanlar da sadece fikirlerini söylüyorlardı

AHLAR ÇİKSİN
11-05-2008, 21:59
Sağdan soldan ulusalcılar ve ekonomileri....
Türkiye'miz son yıllarda ......
nereden nasıl türediği ...
daha yeni yeni anlaşılan bir akımla karşı karşıya....

Bu akımın çevresi o kadar geniş ki;
......... bir tarafında eski solcular ve diğer tarafında eski sağcılar.......
.................http://www.arkadasradyo.com.tr/.......

25 Nisan 2008 08:29
İbrahim Kahveci
Kısacası, özde vatan sevgisi etrafında sağdan soldan insanlar toplanarak bir grup oluşturuluyor. Bu gruba dâhil olanlara şimdilik ortak isim olarak ulusalcı deniliyor.

Ulusalcılık adına savrulan iktisadi görüşlere bakıldığında ortaya çıkan tablo öyle hoş ki! En büyük özellikleri, gericilikle mücadele gibi gösterilen senaryonun aslında gericiliğin ta kendisi olmasıdır.

Çok fazla geniş bir kesimi temsil ettiği ileri sürülen görüşün maalesef bulabildiğimiz tek ortak noktası "karşı çıkmak" tan öteye geçmiyor. Neye karşı çıkmak sorusunun cevabı ise tabii ki "bu hükümetin yaptıkları"ndan başka şey yok.

Ulusalcı cephedekiler en fazla faize karşı çıkar görünmesine karşılık ülkemizin borç tablosuna acaba bakıyorlar mı? Örneğin merkezi yönetimin borç tablosu 1999 yılında 23 milyar YTL iken 2002 sonunda 250 milyar YTL olmuş. İç borçlar ulusal yakınlık duydukları dört yılda yüzde 10,8 kat artmış. Sonraki dört yılda ise 250 milyardan 352 milyara yükselmiş yani yüzde 40 oranında artış var. Önceki dört yılın yirmide biri yani yok denecek bir oran. Oran işine gelmedi ise miktarı alırsın olur biter.

Bugün Türkiye sadece petrol ve doğalgaza yılda 43-45 milyar dolar arasında bir para ödüyor. Cari açık ile baş başa giden bu enerji açığının nasıl kapatılacağını bir düşünün. Örneğin en fazla karşı çıkılan doğrudan yabancı yatırımlar içerisinde ihracat liderliği otomotiv sanayii. İhracat lideri olan otomotiv sektöründe önde gelen bütün markalar yabancı. Yoksa ulusal korunma adına araba kullanmamak çözüm müdür?

Son beş yılın sermaye çıkışlarına baktığımızda rekor, geçmişte olduğu gibi maalesef yine sıcak paranındır. Doğrudan yatırımlara cari açık noktasında karşı çıkan ulusal yakınlıklı eski bakanımız da görmeli ki, eskiden kendisine bağlı sermaye piyasalarından elde edilen kâr çıkışı kat be kat daha fazladır. (2003-2007 arasında doğrudan yatırım kârından 5; sıcak para kârından çıkış 17 milyar dolar)

AHLAR ÇİKSİN
11-05-2008, 22:02
PERA'da hisse savaşına dikkat!.......
..........Global Menkul Değerler A.Ş. bölünüp.....
.... aynı şirketten bir de holding çıkartılması.....

tam bir borsa cambazlığı olarak ....
.........okullarda okutulması gereken bir operasyondu.
29 Nisan 2008 08:20
İbrahim Kahveci

Ortada sadece bir menkul değerler şirketi varken artık büyük sayılabilecek bir holding de para toplar oldu.

Global Yatırım Holding ve onun borsa'da işlem gören bir diğer şirketi olan Pera GYO'nun halka açıklık oranları yüzde 99'lardadır. Yani her iki şirketin nerede ise tamamı borsada işlem görmekte ve borsa yatırımcısına ait olmaktadır. Patronların elinde halka açık kısımdan hisse bulunabilir. Ama fiyatı uygun gördükleri anda alıp satabildikleri için küçük yatırımcı için farkı olamaz. Bu şirketlerde bir fark vardır: Yönetim küçücük-minnacık-zerre-az sayıda imtiyazlı hisselerle yönetiliyorlar.

Şimdi sizlere bir tablo aktaracağım. Pera GYO ile Global Yatırım Holding'in para toplama oranlarını gösteren tablo: Global Yatırım Holding 2005 yılında yüzde 50 ve 2007 yılında yüzde 100 bedelli sermaye artırımlarına giderek bugün 225 milyon YTL'lik sermayeye ulaşmıştır. Pera GYO ise 2005 yılında yüzde 100 ve 2007 yılında yüzde 50 bedelli sermaye artırımına giderek bugün 48 milyon YTL'lik sermayeye sahiptir.

Her iki şirketin sermayesinin nerede ise tamamına yakınında küçük hissedarların payı vardır. Patron borsada aktif haldedir. Fiyat yükselişlerinde sadece ellerindeki hisseleri satmak değil aynı zamanda bedelli sermaye artırımları kararı ile yönetimi de bırakmamak gibi güçlerini kullanabilirler. Şimdi bir son kararı aktaracağım. Pera GYO 48 milyon YTL olan sermayesini yüzde 100 yeniden artırmak kararı aldı. Yani bir 48 milyon YTL daha toplayacağını açıkladı. Bu paranın yüzde 98,41'i halka açık görüldüğü için bu kişiler tarafından ödenmek durumunda.

Fakat bir önemli nokta daha var. Bu şirket hissesi daha geçen yıl nominal değerin altında işlem görürken hızla 3 kat yükseliş yaşamıştı. Şirket üzerinde hisse savaşı izlenimi varken aniden bedelli sermaye artırımı kararı geldi. Bu para toplama işi ne kadar ekonomik gerekten kaynaklanıyor? İşte burası çok önemlidir.

Yoksa para toplama kararı düşman addedilen bir kesim hissedarları çökertmek için mi alınıyor? SPK yine “biz kayda alırız gerisine bakmayız” anlayışını sürdürürse bu kez iş çok canları yakabilir. Bizden söylemesi! İsterseniz sizde biraz araştırın…

AHLAR ÇİKSİN
11-05-2008, 22:20
Dava bitmeden kriz riski bitmez........
Kimse geçici iyimserliklere kapılmasın........

Açık ve net olarak görmeliyiz ki .......
....ülkeyi yönetenlerin üyesi bulunduğu partinin kapatılma süreci.......

...... ekonomide gittikçe daha fazla sorunları beraberinde getirecektir...

04 Mayıs 2008 09:00
İbrahim Kahveci
Global piyasalarda şimdilik iyimserlik dalgası yaşanmasına rağmen Türkiye beklenen etkileşimi elde edemiyor. Borsa'nın bugün en az 46-47 bin bandında olması gerekirdi. Oysa endeks maalesef 44 binlerin üzerine henüz çıkamadı. Düşüşlerde daha azimli olunmasına karşılık iyilik rüzgârları yeterli derecede etkili olamıyor.

Faiz piyasasında ise enflasyon canavarının da etkisi ile hızlanan yabancı satışları gösterge faizini yeniden yüzde 20'lere dayandırdı. Ekim 2007'de yüzde 15,75'lere gerilemiş olan tahvil faizleri yüzde 25'e varan yükseliş yaşadı. Her bir puanlık faiz artışının bütçeye 3,5 milyar YTL ek faiz yükü getirdiğini hatırlayalım.

Döviz piyasasında ise doların 1,15'lerden 1,33'lere; euro'nun ise 1,67'lerden 2,12'lere yükseldiği görüldü. Son iki hafta içerisinde piyasalarda yaşanan kısmî iyileşme şimdilik bir miktar düzelme sağladı. Fakat korku ve risk hiçbir zaman giderilemedi.

KAPATMA BELİRSİZLİĞİ

Bugün hiç kimse çıkıp Türkiye'nin yarını için şu olacak veya bu olacak diye bir öngörü yapamıyor. Acaba AK Parti kapatılacak mı? Kapatılmasa bile etkisizleştirilmiş bir siyasal sürece mi girilecek? Kim, nerede, ne zaman, ne yapacak? Ülkemizde adeta hiçbir şey belli değil.

Belirsiz bir ülkeye kim, nasıl ve neden yatırım yapar ki? Yarın AB sürecinden, hatta demokratik zeminden kayıp kaymayacağımızın güvencesini veren var mı? Sorunun cevabı bizler için olduğu kadar Türkiye'de yatırımı düşünenler için de birinci derece önem arzeder. Hatta şu an ülkemizde yatırımları bulunanların da yeni yatırım veya mevcut yatırımlarını sürdürüp sürdürmemek açısından da bu soruların cevabı önemlidir.

PETROL ve DOĞALGAZ FATURASI

Türkiye'nin petrol ve doğalgaza ödediği fatura geçen yıl 33 milyar dolara ulaştı. Fiyat artışlarının hesaba katılması ile 2008 yılında faturanın 43-48 milyar dolar arasında oluşması bekleniyor. Bir de yatırım malı ithalatı düşünüldüğünde ortaya çıkacak döviz ihtiyacı adeta bilinmez bir hal alıyor.

Bakınız, ülkemiz 2004-2005 ve 2006 yıllarında cari açık rekorlarına karşılık bir başka rekorunu doğrudan yatırımlarda sağlamıştı. Her üç yılda oluşan cari açıktan doğrudan yatırımlar çıkartıldığında yaklaşık 13,5 milyar dolarlık bir net açık kalmaktaydı ki bu açık sürdürülebilirdi. İlk kez 2007 yılında doğrudan yatırımlar düşüldüğünde kalan cari açık 18 milyar doları aştı.

Yeni yılın ilk iki ayına ait ödemeler dengesine bakıyoruz: Enerji ithalatı 7,2 milyar dolar ve cari açık 7,7 milyar dolar. Cari açık geçen yılın ilk iki ayında 6,2 milyar dolarken doğrudan yatırımlar 7 milyar dolar olmuş. Oysa bu yılın ilk iki ayında doğrudan yatırımlar sadece 1,4 milyar dolarda kaldı. Cari açık artık dış borçlanma ile kapatılıyor. (2008 iki aylık özel kesim dış borçlanma miktarı 5,8 milyar dolar)

ÖZEL SEKTÖR BATACAK- CARİ AÇIK KAPANACAK

Cari açığın kapatılması için portföy yatırımları ve doğrudan yatırımlar kapısı açılamıyor. Tek açık kapı özel sektörün veya devletin dışarıdan kaynak çekmesi. Özel sektör borçlanması geçen yıllarda büyüme odaklı gelişiyordu. Oysa 2007 yılında artık görüldü ki; büyüme yavaşlıyor ama dış borçlanma artıyor. Özel sektör artık yatırım ve büyüme yerine açık kapatmak için borçlanmaktadır.

Ödemeler dengesinde dikkat çeken bir diğer önemli gelişmeyi daha aktaralım. Yüksek cari açığa rağmen ülkeye giren döviz miktarı daha fazlaydı. Örneğin 2006 yılında 6,1 milyar dolar ve 2007 yılında 8,0 milyar dolar döviz fazlası ile rezerv artışı yaşanmıştı. Oysa 2008 yılı ilk iki ayında döviz girişi ve çıkışı nerede ise eşitlenmiştir. Giren dövizin kalitesi (geri çıkma kabiliyeti) düşerken aynı zamanda döviz miktarı da azalmaktadır.

Son olarak belirtelim ki enerji fa-turası 50 milyar dolara dayanan Türkiye'mizin siyasi istikrarı hukuk koridorlarına bağlanmışken kimse krizi hafife almasın. Tabii ki maaşı, arabasının deposu, yazlığı, lojmanı garanti olanlar rahat olabilir.

AHLAR ÇİKSİN
12-05-2008, 00:56
.........Büyük Şeytan’, yeni entrikalar peşinde.. .......

SELAHATTİN ÇAKIRGİL



Amerikan ve bütünüyle Batı medyasında....
.............gün yok ki.......
Ortadoğu'yla ilgili olarak yüksek perdeden değerlendirmeler yapılmış olmasın..

Almanya'nın eski Dışbakanı Joschka Fischer geçen hafta, Suûd makamlarıyla yaptığı görüşmeden sonra, 'Amerika'nın Irak'da hedeflerine varmadan geri çekilmesi halinde, bölgenin daha büyük çapta İran'ın etkisi altına gireceğinden, bu durumdan en fazla rahatsız olacak olan ülkenin Suudî rejimi olacağını' söylüyordu..

Amerikan Temsilciler Mecl. Başk. Nancy Pelosi'nin de, Kongre'de, Irak ve Afganistan'daki Amerikan saldırılarının finansmanına ilişkin müzakereler sırasında değişiklik olacağını ve 'Bush'un Irak'ta sonu gelmeyecek bir savaşta ısrar ettiğini; Demokratlar'ın ise, askerlerin, en kısa zamanda ve güven içinde evlerine dönmesini isteyen Amerikan halkının yanında yer aldığını' söylemesi, 8 yıllık Başkanlık süresini sürekli saldırganlık ve savaşlar içinde geçirmiş olan Bush'un kendi halkı tarafından nasıl karşılandığının da önemli bir göstergesi.. Halbuki, aynı Amerikan halkı, 'Irak'da nükleer ve kimyasal kitlevî imha silahları' bulunduğuna dair iddialarla Irak'a saldırdığında, Bush'a yüzde 85'le destek vermişti.. Bugün ise, Bush, iktidarının son 8 ayına girmiş bulunuyor.. Ve daha şimdiden, 'son yüzyılın, hattâ Amerikan tarihinin en kötü başkanı' gibi değerlendirmelere muhatab oluyor..

Amerika'da başkanlar arka arkaya en fazla iki kez seçilebilir, yani 8 yıl başkan olabilir Amerikan başkanlarının ilk 4 yılda, ikinci 4 yılı kazanmak için çalıştıkları; son 4 yılda ise, 'tarihe, problemsiz bir ülke bırakan bir başkan olarak geçme'ye dikkat gösterdikleri bilinir.

Ancak Bush bu noktada da bir istisna oluşturuyor.. Çünkü, o, Amerika'nın geleceğini de kendi ipoteğinde tutmaya çalışıyor. Daha doğrusu, o değil de, etrafındaki ve kısaca (neo-con) denilen (Yeni Muhafazakârlar) bu planın uygulayıcıları.. Büyük çapta Amerika'daki etkili yahudi lobisinin seçkinlerinden oluşan 'Neo-Con'lar, ellerine bir daha böyle bir fırsat ve bu şekilde rahat güdebilecekleri bir başka "başkan'ın geçmiyeceğini düşünerek, Amerikan geleceğini de etkileri altına almaya özel bir gayret gösteriyorlar..

Nitekim, geçen hafta, Bush'un yeni bir 'Gizli İran Planı' açıklandı..

Amerikan yönetiminin, İran'ın "atom bombasına sahib olmasına asla izin vermeyeceklerini' gerekçe göstererek hazırladığı bildirilen ve Amerikan yönetiminin iç ilişkilerini iyi bilen gazeteci Andrew Cockburn'un açıkladığı ve Amerikan askerî çevrelerinin "Daha önce bu kadar geniş kapsamlı bir direktife tanık olmadık' dediklerinin bildirildiği, bu yeni entrika planına göre yapılması düşünülenler şunlar:

¥İran'ın nükleer programında çalışan yüksek dereceli sorumlulara suikasdler,

¥İran İslâm Cumhûriyeti rejimine karşı silahlı mücadele veren ve İran'daki isimlendirmeyle "Halkın Münafıkları Örgütü'ne daha çok destek verilmesi.* İran'daki Şiî ekseriyete karşı, Sünnî bölgelerde huzursuzlukları tahrik etmek,

¥PKK'nın İran'daki ayağı olan PJAK isimli örgüte destek..

¥Gizli operasyanlar ve muhalif örgütlere aktarılacak fonlar için 300 milyon dolar ayrılması.

Amerikan emperyalizmi, bu arada, Irak içinde de, hem Mâlikî Hükûmeti'nin İran'ın etkisinde olmasından tedirgin; hem de Muqtedâ es'Sadr'a bağlı güçlerin merkezî hükûmetle kapışması karşısında, merkezî hükûmeti destekliyor. Bu arada, Sadr'ın silahı bırakması halinde, Irak'daki siyasî sürece katılabileceğini de açıklıyor..

Yani, USA emperyalizmi bölgedeki hedefleri için herkesi tutabilir de, satabilir de..

Çünkü, Bush, İsrail'in mutlaka korunması gerektiğini, kendi dinî (evangelic christian) inancının bir gereği sayıyor.. Çünkü, bu grup hristiyanlar, öteki hristiyanlar gibi yahudilere düşman olmayıp, yahudilerle işbirliği yapılmasını ve Îsâ Mesîh'in dönmesi için, önce "Büyük İsrail'in kurulmasını şart görüyorlar, kısaca.. Ve ikibin yıl boyunca vatansız kalıp, hristiyanlar elinde nice büyük zulümlere mazur kalan yahudiler, işgal edilmiş, çalınmış Filistin'de İsrail adıyla kurdukları devletlerinin 60. yıl dönümünü kutlamaya hazırlanıyorlar, bugünlerde..

Amerika için, aslolan, Ortadoğu'daki, bu kanser tümörünün korunmasıdır ve bütün düzenlemeler de ona göre yapılmak istenmektedir.. Yani, Amerika'nın dostu yoktur; hedef ve menfaatleri vardır ve o hedefler için herkesi kullanmak ister, herkesi de satabilir, İsrail hariç.. Nitekim, 1991'de Saddam'a karşı ayaklanmasını istediği kürdleri sonra Saddam'ın eline bırakmış ve daha sonra da yine onların elinden tutmuştu.. Son zamanlarda, Talebânî ve Barzanî'nin, yine kullanılıp terk edilebilecekleri korkusuna kapılmaları ve Türkiye'ye yakın mesajlar vermeleri bu yüzdendir de.. Ve bu yakınlaşma, akıllıcadır da..

Bu noktada, 'neo-con'un önde gelen isimlerinden olan ve geçmişte Tayyîb Erdoğan'ı 'İslâmo-faşist' diye ağır şekilde eleştiren Michael Rubin'in Erdoğan'a saldırılarına yeniden başlaması ve Türkiye'de, AK Parti'nin kapatılması sürecinde Amerika'nın nasıl bir tavır takınacağını açıkça ortaya koymaması da, aynı hedef ve menfaat hesablarıyla izah edilebilir. Hatırlanacağı üzere, AB çevreleri Türkiye'deki gelişmelere açıkça tavır koyarken, Amerikan çevreleri, 'Türkiye iç hukuku içinde, kanuna uygun olarak yapılan gelişmeleri saygıyla karşılaşacağını' açıklamakla yetinmektedir. Hatırlanacağı üzere, Türkiye'deki bütün askerî darbeler de, TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesine göre, içhukuka uygun şekilde yapılır ve hiçbir askerî darbe de, USA silah sistematiğine ayarlanmış TSK'nın her tasarrufundan otomatik olarak haberdar olan NATO dolayısiyle, Amerika'dan izinsiz/ habersiz yapılamaz!.

*DEMOKRATİK LAİKLİK Mİ, LAİK DEMOKRASİ Mİ?

Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu üyesi Olli Rehn, 'Türk demokrasisi (Dur-kalk demokrasisi) olmamalıdır..' diyordu, dün, CNN'de.. ilginç bir yaklaşım.. Demokratik laiklik, yani sınırları, demokratik ölçülere, halkın iradesine göre belirlenecek bir laiklik.. Laik demokrasi ise, halkın iradesinin ancak, egemen güçlerin belirlediği bir laiklik çerçevesine göre geçerli olan bir demokrasi.. Bu önemli bir soru..

Ve Türkiye'deki laik uygulama, "vesayet-i askeriye' altında olduğundan; Padişah'lığın sona ermesinden beri ve iktidarı ele geçiren 'fiilî Ankara Sultanları'nca yönlendirilir. Bu 'Ankara Sultanları', gerçek iktidarlarını sürdürmek için, gerektiğinde diktatör ve gerektiğinde demokrat olurlar, gerektiğinde ulusalcı, (eskiden de marksist) ve hattâ, gerektiğinde halkın inancıyla aynı çizgideymiş gibi bir görüntü bile verebilirler..

Buna karşı, halkın kendi içinden gönderdiği ve kendi iradesini hâkim kılmalarını istediği temsilcileri ise, güç denemelerine, egemen güçlerin koyduğu kurallar içinde çıktıkları için, daha baştan yenilmiş olmayı göze alıyor durumdadırlar. Çünkü, biraz güçlü duruma gelir gelmez, egemen güçlerin kurallarına göre, hemen faullu sayılıp, puanların silinir ve hattâ oyun dışı bile bırakılabilirler..

AHLAR ÇİKSİN
12-05-2008, 11:25
12.05.2008 09:55:16

................Görünen Köye Göre…

Piyasalarda iki tez çarpışıyor. Bu tez etrafında ise ayılar ve boğaların işlemleri gerçekleşiyor. Bu tezlerden bir tanesi “Ayı Piyasalarının Rallisi” diğeri ise “Dibi Bulduk Rallisi”. Piyasalarda sert bir düzeltme sonrasında düşüşler başlayacak mı? Yoksa sert yükseliş sonrasında olağan bir realizasyon mu? Sorularının cevapları bu hafta verilebilir duruyor. Çünkü bu hafta önemli veri setleri çerçevesinde, önemli dalgalanmalara gebe olabilir. FED toplantısına kadar süreçte “Dibi Bulduk Rallisi” tezi daha ağır basmaktaydı. Olumsuz veri ve bilançolarda dahi yükseliş inatla devam ediyordu. Fakat FED toplantısı sonrasında ABD ekonomisinde iyi gelen verilere karşı kayıtsız kalmaya başlayan piyasalar görüldü. Bu hareketi yine beklentinin bitmesine bağlayabiliriz. FED’in gelecek dönemde faiz indireceğine sadece piyasanın %10’nu inanıyor. Bundan sonraki süreci yaraların sarılma süreci olarak değerlendirebiliriz. Bu yaraların ne zamana kadar sarılacağı ise hala belirsizliğini koruyor. Çünkü Merkez Bankalarının verdiği likiditeye rağmen finansal sistem hala çoraklık yaşıyor. Mortgage ve CDS zararlarının hepsi tahvil ihracı ya da sermaye artırımı ile kapanmaya çalışıyor. Cuma günü Citigroup bu finansman tablosuna varlık satışını da ekledi. Kredi krizinden büyük yara alan ve son 3 çeyrekte 45 milyar dolardan fazla zarar yazan Citigroup'un 500 milyar dolarlık varlığını satışa çıkarması dünyanın en büyük bankacılık operasyonlarından biri olarak tarihe geçecek...
Satılacak varlıklar arasında ABD'deki sigorta birimleri, Almanya'da 340 şubede faaliyet gösteren perakende bankacılık birimleri ve Asya ülkelerindeki bazı operasyonlar da yer alıyor. Bu operasyonun 2-3 yıl belki daha uzun sürebileceği belirtiliyor. Bu operasyonun özetinde ise Citigroup yaralarını küçülterek sarmayı amaçlıyor. Citigroup 40 Milyar $ sermaye artırımına karşın varlık satışına karar kıldı. O zaman diğer sermaye artırımı gerçekleşen şirketlerde benzer operasyonlar gerçekleştirebilir. Bu tür operasyonlar, finansal sistemde kalıcı bir çözümün önümüzdeki 2-3 yıl içerisinde gerçekleşebileceğini gösteriyor. Aynı zamanda gelecek dönemde finansal sistem küçülerek regülasyona tabi olacak. Görünen köye göre, ayı piyasasının bitmediğini söyleyebiliriz. .....
.......
.........ABD’nin ameliyat masasından çıktığını, yoğun bakım devresinin sona erdiğini ama taburcu olmadığını tüm kılavuzlar söyleyebilir. Piyasaları bundan sonra görünen değil görünmeyen buzdağları sarsacaktır......

. Yani gelecek dönemi ABD değil, ABD ekonomisinden en fazla etkilenen ekonomiler belirleyecektir. Bu haftayı ise veriler değil, verilere piyasaların tepkisi belirleyecektir. Son 2 haftadır gelen ekonomik verilere göre yurt dışı piyasaların özellikle daha yüksek noktalarda olması beklenebilirdi. Petrol ve emtia fiyatlarında yaşanan yükselişin piyasalarda enflasyon endişelerini artırdığı yönünde kılıflar bulundu. Bu hafta ABD’de büyüme ve enflasyona ilişkin önemli veriler açıklanacak. Kısa vadede yurt dışı piyasalar düzeltmenin son noktasındalar. Bu haftada yurtdışının düzeltmeye devam etme lüksü yok....
...... Eğer bu haftada düzeltme devam ederse, yurtdışı piyasalar dümdüz olabilir ve “Ayı Piyasası Rallisi” bitebilir. Bu hafta analizin başında belirttiğimiz iki tezin arasında bir karar noktasındayız.......
41.000 ise İMKB’nin karar noktasıdır. İMKB, 41.000’nin üzerinde kaldığı sürece düzeltme içerisindedir. 41.000’nin altı ise piyasaların kısa vadede bir daha kolay düzelmeyeceğini gösterir.

AHLAR ÇİKSİN
12-05-2008, 19:19
Petrol fiyatında son ...........
......Yani sona gelindi...................

Petrol fiyatı için son öngörümüzü 17 Nisan günkü yazımızda 125 dolar olarak vermişiz. Bugün rekor haberlerinin en fazla okunduğu petrol fiyatının artık sonunun da gelmeye başladığını düşünebiliriz..........

...........İbrahim Kahveci....nin değerli yazısıdır.......

son haber...............Petrol fiyatları 125 doların altına düştü

Uluslararası piyasalarda ABD ham petrolünün varil fiyatı, doların euro ve yen karşısında değer kazanması nedeniyle 125 doların altına geriledi.

AHLAR ÇİKSİN
13-05-2008, 15:00
AKP'de 31 Temmuz seferberliği..

Hakkında açılan kapatma davasının ülkedeki belirsizliğin bitmesi için bir an evvel sonuçlanmasını isteyen AK Parti yönetimini 31 Temmuz telaşı sardı. AK Parti'de hazırlıklar bu tarihe göre yapılıyor... Peki, bu tarihi önemli kılan ne?

Erdoğan'ın acelesinin sırrı ne?


AK Parti, Anayasa Mahkemesi’nin vereceği esasa ilişkin 1 aylık savunma süresini kullanmamak için hazırlıklara başladı. Gerekçe ise, 31 Temmuz’da başlayacak olan ‘adli tatil’ öncesi kapatma davasını sonuçlandırmak.

Hakkında açılan kapatma davasına ilişkin "ön savunmayı" süresinin dolmasına 2 gün kala Anayasa Mahkemesi'ne teslim eden AK Parti, esasa ilişkin savunmada da sürpriz yapmaya hazırlanıyor. AK Parti'nin savunmasını hazırlayan, bakan, milletvekilleri ve akademisyenlerden oluşan "savunma ekibi", Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın esasa ilişkin mütaalasını beklemeden esasa ilişkin savunmanın ana çatısını kurmak için çalışmalarına başladı.

Süre rekoru peşinde AK Parti, şimdiden çatısını belirleyeceği esasa ilişkin savunmasına, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın esasa ilişkin mütaalasının ardından son şeklini vererek, ek süre talep etmeden hemen Anayasa Mahkemesi'ne teslim edecek. Böylece belki de esasa ilişkin en kısa sürede savunma veren parti olarak tarihe geçecek. Acelenin sırrı ne? AK Parti'nin esasa ilişkin savunmanın hazırlıklarına şimdiden başlaması Ankara'da "Başbakan Erdoğan'ın acelesinin sırrı ne?" sorusu gündeme getirdi.

Erdoğan'ın sırrı konusunda birçok seçenek öne sürülüyor. Partisinin kapatılacağına inanmayan Başbakan Erdoğan'ın, davanın bir an önce sonuçlandırılarak belirsizlik ortamının sona erdirilmesine ilişkin isteğinin acele edilmesinin en büyük gerekçesi olarak gösteriliyor. Yine adli tatil yüzünden davanın sonbahara sarkmaması da AK Parti'nin acele etmesinin gerekçeleri arasında sayılıyor. AK Parti'nin acele etmesini, olumsuz bir karar çıkması durumunda yeni parti kurulması ve gerekirse erken seçime gidilmesi konusunda zaman kazanmaya yönelik manevra alanı kazanmaya yönelik hamle olarak değerlendirenlerin sayısı da az değil. İddialara tek tek yanıt AK Parti'nin savunma ekibi, önce siyasi yasağı talep edilen 71 kişiden toplanan kişisel savunmaları hukuki formata dönüştürerek tek tek elden geçiriyor.

Kişilere ilişkin iddianamede yer alan iddialara tek tek yanıt verilecek. Kişilerin kişisel savunmaları "ek delil" olarak ayrı bir klasör halinde Anayasa Mahkemesi'ne teslim edilecek. AK Parti'nin esasa ilişkin savunmasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın savunmalarına ayrı önem verilecek. Gül ve Erdoğan için ayrı bir ek klasörün hazırlanması bile gündemde. Esasa ilişkin savunmada, yine laiklik, parti kapatma ve türban konularında daha önceki Anayasa Kararları ile AİHM ve Uluslararası Sözleşmelere ilişkin geniş kapsamlı değerlendirmelerin yer verileceği bildirildi.


zaman

AHLAR ÇİKSİN
15-05-2008, 18:48
............................... .Güzel sözlü... .................



Güzel söze ne kadar muhtacız! Su gibi. Gölgelik gibi. Elbise ve ekmek gibi, güzel söze ne kadar da muhtacız...

Hayatın giderek profesyonelleşen yoğun trafiği ve odaklandığımız başarı temposuyla, adeta kuşatma altına aldığı bizler, ne kadar da yalnızız aslında... O kadar çok itiraz edecek haksızlık, o kadar çok yapacak iş var ki yeryüzünde, evladı iyal"in evde bekleştiği bir dilim helal lokma, artık arslanın ağzında değil ne yazık ki, arslanın midesinde... Gel de çık bu kuyudan... Kardeşleri tarafından kuyuya atılmış Yusuf misali, gel de bu çağın o kör kuyusundan çık kolaysa... Hepimizin elinde kanlı gömlekler: Hepimiz kardeşlerimizi, ana-babamızı, sılamızı, kapı komşumuzu, arkadaşlarımızı çoktan yem etmişiz kurda... Vaktimiz yok! Kimseye ayıracak, kimseyi dinleyecek vaktimiz yok.
Oysa dinlemek ve işitmek, her şeyin başı değil mi? “Dinledik ve itaat ettik” derdi eski Kitapların kalbi aydınlık insanları... Bu çağın bizlere sunduğu zehir zemberek bir hediyesi olsa gerek; sağır bir kulak, sağır bir kalp, sağır yürek...

Bazen kendimi sele kapılmış, amaçsızca kayan bir odun dalı veya güçsüz bir saman çöpü gibi hissediyorum. Keşke birisi beni tutsa çıkarsa kıyıya... Sel o kadar şiddetli ki sağa sola bıçkınca çarparken, imdat verecek ne bir kıyı, takılacak ne bir kumsal buluyorum. Suya yazılan bir yazı gibi hayatlarımız, cümleyi bitirmeden yok oluyor hemen her harf. Deniz kenarında kumdan kaleler yapan çocuklar gibiyiz, tüm marifetimiz ancak bir dalgaya bakar... Ve dalga, ve bitmesi tüm oyunların... Hayat işte böylesi çocukça bir oyalanma kadar kısa...
Ama bazen tıpkı Kitap"ta anlatılan “şehrin ötesinden koşarak gelen adam” misali birisi çıkıyor karşınıza... Seher vakti gibi aydınlık ve umutlu sözleri var yüreğinde o çıkıp gelenin... Deniz kıyısında kumdan kaleler yapmakta olan çocukların başlarını okşayarak onlara hal hatır soruyor, yanlarına çömelip dünyanın en güzel cümleleriyle onlara bir şeyler anlatmaya başlıyor... Veya sürekli boğuştuğunuz o yaman sel baskınından eğilip tutuyor sizi, kıyıya çıkarılmış bir dal gibi minnetle bakıyorsunuz gözlerine. Gülümseyerek yüzünüzü gözünüzü kuruluyor, soğuktan buz tutmuş sırtınıza kendi hırkasını çıkarıp sarıyor... Böyle biri, güzel biri, elinde yalancıktan kana bulanmış gömlekler taşımayan, sizi kurtlara yedirmemiş, sizi kuyulara atmamış biri çıkıp geliyor “şehrin ötesinden, koşarak”... Onun dili ve onun konuşmaları, kalbinize bir sekinet ve dinginlik olarak iniyor, öğlen vakti güneşin tam da tepenizi kavurduğu bir anda yetişiveren ılık bir gölgelik gibi onun konuştuğu dil... Tıpkı Süleyman Peygamber"in bildiği diller gibi, taşın, ateşin, karıncanın, rüzgarın bile sözünden anlıyor ve mukabele ediyor, alçakgönüllülükle... İşte bu, Kur"an-ı Kerim"in lisanıdır diyorsunuz, İkram Kitabı"nın dili budur diyorsunuz... Teskin oluyor tüm telaşeler o konuştukça, onu dinlerken yatışıyor tüm sıkışmalarınız.
Temiz söz, aydınlık söz... :thumbsup:

İlâhi söz..

...............http://www.***********/....

..........

AHLAR ÇİKSİN
16-05-2008, 15:28
.

.................Petrol 200 dolara çıkabilir ...............

ABD merkezli uluslar arası yatırım bankası Goldman Sachs'taki uzmanlar, arz talebi güçlükle karşılayabildiğinden ham petrolün varil fiyatının altı ay gibi kısa bir süre içinde 200 dolara çıkabileceğini bildirdi.



Gösterge niteliğindeki ABD hafif ham petrolünün fiyatı, 122 dolar seviyesini Salı günü ilk kez aşmıştı. Petrol fiyatları son dört ay içinde yüzde 25 oranında yükselmişti. Artış oranı, 2001 yılından bu yana yüzde 400'ü buldu.

Global Oyunu Daniskası__petrol__ BENCE ZİRVE YAPMIŞTIR....


.....http://www.arkadasradyo.com.tr/......................

..............JPMorgan`ın gündemi petrol...........
.................YA DA GLOBAL SPEKÜLASYONDA ...SON TANGOOOOO...

ABD'li Bear Stearns bankasını borçlarıyla birlikte satın alarak uçurumun kenarından kurtaran JPMorgan, bu kez emtia piyasasındaki çıkıştan faydalanmak için sene sonuna kadar petrol ticaretine başlamaya hazırlanıyor.

Bankanın emtia birimi başkanı Blythe Masters'ın Reuters haber ajansına yaptığı açıklamaya göre bu kararı almalarında petrolün varilinin 200 doları bulacağı tahminleri etkili oldu. Petrol fiyatları bu yıl yüzde 30'un üzerinde arttı, bu hafta içinde ise varil başına 127 dolara yaklaşarak rekor kırdı.

Varil başına 200 doları görmesi artık hayal olmayan petroldeki çıkıştan faydalanmak isteyen JPMorgan emtia ve enerji piyasalarındaki etkinliğini artırma planı çerçevesinde yatırım ekibine 50 yeni emtia uzmanı daha aldı.

AHLAR ÇİKSİN
17-05-2008, 18:59
................Adalete hislerini karıştıranlar zulmederler............


Evet, hakim ve mahkeme tarafgirlik şaibesinden müberra ve gayet bîtarafane bakması birinci şart-ı adalet olduğuna dair binler vukuat-ı tarihiyeden, Hazret-i Ali Radiyallahü Anhın hilafeti zamanında bir Yahudî ile mahkemede beraber oturmaları ve çok padişahların adi adamlar ile mahkeme-i adalette görülmesi gibi çok hâdisât-ı tarihiye var...
Tarihçe-i Hayat, s. 202




***


Adliyede, adalet hakikati ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ-tefrik muhafazaya, sırf hak namına çalışmak vazifesi hükmettiğine binaendir ki, İmam-ı Ali (r.a.) hilâfeti zamanında bir Yahudi ile beraber mahkemede oturup muhakeme olmuşlar. Hem bir adliye reisi, bir memuru kanunca bir hırsızın elini kestiği vakit, o memurun o zâlim hırsıza hiddet ettiğini gördü, o dakikada o memuru azleyledi. Hem çok teessüf ederek dedi: "Şimdiye kadar adalet namına böyle hissiyatını karıştıranlar pek çok zulmetmişler."

Evet, "Hükm-ü kanunu icra etmekte o mahkûma acımasa da hiddet edemez; etse zâlim olur. Hattâ, kısas cezası da olsa, hiddetle katletse, bir nevî katil olur" diye, o hâkim-i âdil demiş.

İşte, madem mahkemede böyle hâlis ve garazsız bir hakikat hükmediyor. Üç mahkeme bizlere beraat verdiği ve bu milletin yüzde - bilseler - belki doksanı, Nur talebelerinin zararsız olarak millete ve vatana menfaatli olduklarına pekçok emârelerle şehadet ettikleri halde, burada o mâsum ve teselliye ve adaletin iltifatına çok muhtaç Nur talebelerine karşı ihanetler ve gayet soğuk hiddetli muameleler yapılıyor. Biz her musibete ve ihanetlere karşı sabra ve tahammüle karar verdiğimizden, sükût edip Allah'a havale ederek, "Belki bunda da bir hayır var" dedik.

Şualar, Sayfa 330




***


Saadet-i beşeriye dünyada adaletle olabilir. Adalet ise, doğrudan doğruya Kur'ân'ın gösterdiği yol ile olabilir. (...)

Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve mânevî kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, Ye'cüc ve Me'cüclere teslim-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi.

İlgili Risale : Hutbe-i Şamiye | 83
sayfa 2528 defa görüntülendi.

--------------------------------------------------------------------------------

Risale-i Nur'dan Kısa Kısa Bazı Başlıklar
Kafirler, dünyanın imaratı için halk etmiştir.
hacda pek kesretli Allahu ekber denilmesi şu sırdandır.
Niyet, âdetleri ibadete çevirir
İnsan, sebeplere ve araçlara yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur.
Mâsumlara gelen felâketlerde, İnsanın anlayamadığı hikmetler vardır.
Vesvese ve Evham karanlığında, sünnetler birer lamba vazifesi görür.
Hastalıkların en büyük ilâcı iman
Nur talebelerinin muhafaza etmesi gereken esaslar
Bazen felâketten saadet çıkar
Uyanan insanlığın Allah’ı tanımaktan başka çaresi yok
Adalete hislerini karıştıranlar zulmederler
rızâ-i küfür, küfür olduğu gibi; zulme rızâ da zulümdür
Aile hayatı neden bozuluyor?
Yağmursuzluğun mânevî sebepleri
Asayiş nasıl sağlanır.
Sevgi ve korku, Allah için olmalı
Beşerin tedavi edilecek derin yaraları
Asıl mal sahibi olan Allah ne fiat istiyor?
En kârlı ticaret: Nefis ve malını Cenâb-ı Hakka satmak.
sünnete yapışmak = 100 şehit sevabı kazanmak
fânî masnuât fenâ için yaratılmamışlar.

..........http://www.arkadasradyo.com.tr/............
.
.
.

AHLAR ÇİKSİN
17-05-2008, 19:10
.......RİSALE-İ NUR'DAN KISA KISA.........
--------------------------------------------------------------------------------
...............Aile hayatı neden bozuluyor?..............

--------------------------------------------------------------------------------

Bu sene inzivâda iken ve hayat-ı içtimaiyeden çekildiğim halde, bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekserî dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvâlar işittim. "Eyvah!" dedim. "İnsanın, hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nevî cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmaya başlamış?" dedim. Sebebini aradım. Bildim ki, nasıl İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için, gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefahete sevk etmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de, biçare nisâ taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir sûrette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan mânevî evlâtlarıma katiyen beyan ediyorum ki:

Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de, bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur. Rusya'da o biçare taifenin ne hale girdiğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur'un bir parçasında denilmiş ki:

Aklı başında olan bir adam, refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemâline bina etmez. Belki, kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli; tâ ki, o biçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhametle birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakatten sonra ebedî bir mufarakate mâruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.

Hem Risale-i Nur'un bir cüz'ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek için saliha zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam ki, sefahete girmiş zevcesine ittibâ eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki, zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklit eder. Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yani, medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.

........http://www.arkadasradyo.com.tr/......
.ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM.....
.

AHLAR ÇİKSİN
21-05-2008, 10:14
AP bugün Türkiye raporunu tartışacak

21 Mayıs, 2008 00:01:00 (TSİ)
İlgili Haberler
• AP Türkiye raporunu kabul etti
• "AB bizim hızımıza yetişemiyor"
• Son 9 üyede Shengen uygulaması başladı
• "Türkiye için üyelik tek seçenek"
• AB'de "gerçek" dolaşım ve seyahat özgürlüğü

Avrupa Parlamentosu (AP) genel kurulu, Hollandalı Hıristiyan Demokrat parlamenter Ria Oomen-Ruijten tarafından hazırlanan Türkiye raporunu bugün tartışarak oylayacak.

AP Dışişleri Komisyonu'nun 21 Nisan'da yaptığı oylamadan, rapor için 53 "evet", 2 "hayır" ve 4 "çekimser" oyu çıkmıştı.

Bu arada, rapor için siyasi gruplar 28 değişiklik önergesi sundu.

1 Mayıs olayları

Bir grup Fransız parlamenter, Dışişleri Komisyonu'nda yapılan oylamaya getirdikleri gibi, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarını içeren değişiklik önergelerini genel kuruldaki oylama sırasında tekrar sundu.

Dışişleri Komisyonu, geçen ayki oylamada bu değişiklik önergelerini reddetmişti.

Sol siyasi gruplar, "Türkiye'de 1 Mayıs gösterilerinde çıkan olaylarda polisin aşırı güç kullandığı yolundaki haberlerden, Avrupa Parlamentosunun endişe duyduğu" yolunda bir değişiklik önergesi sundu.

Yine sunulan iki değişiklik önergesinde, Türk Ceza Yasası'nın 301'inci maddesindeki değişikliğin "yeterli olmadığını" savunan ve "bu maddenin tamamen kaldırılması" çağrısında bulunan değişiklik önergeleri de bugün genel kurulda oylanacak.

Kapatma davasına atıf

Raporda, ana hatlarıyla Türkiye'den insan hakları ve demokrasi alanındaki reform sürecini hızlandırması isteniyor.

Dışişleri Komisyonu'nda kabul edilen değişiklik önergesinde, "AK Parti'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının sonuçlarından endişe duyulacağı" ifade edilmiş ve "Anayasa Mahkemesi'nin kararını, hukuk devleti ilkeleri, Avrupa standartları ve Venedik Komisyonu'nun, siyasal partilerin kapatılmasıyla ilgili ölçütlerine uygun alması" temennisinde bulunulmuştu.

Kabul edilen diğer bir değişiklik önergesindeyse hükümetten, "reformları sürdürürken, demokratik ve laik bir Türkiye'de çoğulculuk ve farklılıklara saygı göstermesi" istendi ve "ülkenin çağdaşlaşması için hükümete ve tüm siyasal partilere, önemli adımlarda yapıcı bir uzlaşmaya gitmeleri" çağrısında bulunulmuştu.

Başörtüsü yasağına atıf

Üniversitedeki başörtüsü yasağının kaldırılmasına da atıfta bulunulan ve oylamayla kabul edilen başka bir değişiklik önergesinde de, "üniversitelerdeki başörtüsü yasağının, geniş anlamda sivil toplumun görüşlerini temel alacak, geniş çaplı bir reform paketi içinde kaldırılmamasının, halkın bir bölümünde endişe ve düş kırıklığı yaratması not edildi" ifadesi kullanılmıştı.

Kabul edilen başka bir değişiklik önergesinde, DTP milletvekillerinin ve belediye başkanlarının terör örgütüyle aralarına açık sınır koymaları istendi.

Bir başka değişiklik önergesinde, Leyla Zana ile birlikte DTP üyesi 53 belediye başkanı hakkında, görüşlerini açıkladıkları gerekçesiyle dava açılması eleştirilmişti.
Taslak rapor

Yeni sivil anayasa hazırlığının "insan hakları ve özgürlüklerin korunmasını anayasanın merkezine yerleştirme" açısından çok önemli bir fırsat sunduğu anlatılan raporda, yeni anayasa çalışmasında sivilt oplumun geniş katılımının sağlanması tavsiye ediliyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "2008'in reform yılı olacağı" taahhüdünün memnuniyetle karşılandığı belirtilen raporda, hükümetin parlamentodaki çoğunluğuna dayanarak reformlarda kararlı davranmasının, Türkiye'nin modern demokratik refah toplumuna dönüşümünde hayati önem taşıdığı vurgulanıyor.

Taslakta, "demokratik yollarla seçilmiş siyasal liderliğin, iç ve dış politikayla güvenlik konularının biçimlenmesinde tam sorumluluk üstlenmesinin ve ordunun demokratik sorumluluğa saygı göstermesinin güvence altına alınmasında" ve TBMM'nin askeri ve savunma politikasında bu kapsamdaki tüm harcamalarda tam denetim yetkisinin tesis edilmesinde" hükümetin yeni sistematik çabalar göstermesi" isteniyor.

TCK'nın 301'inci maddesine öncelik

Türk Ceza Yasasının 301'inci maddesinin taahhütlere bağlı kalınarak öncelikle değiştirilmesi istenen belgede, ifade özgürlüğü kapsamında yeni reformların yapılmamış olması eleştiriliyor.

Taslak raporda, Ergenekon soruşturmasının kararlılıkla sürdürülmesi, örgütün "devlet organlarındaki tüm bağlantılarının ortaya çıkarılarak örgütle ilişkisi olanların yargıya teslim edilmesi" isteniyor.

Vakıflar Yasası'nın çıkarılmasından duyulan memnuniyetin dile getirildiği taslakta, "AB Komisyonunun, metni inceleyerek gayrimüslim azınlıklarca mülklerin yönetimi, satın alınması ve üçüncü kişilere satılmış olanlar dahil geri alınmasının mümkün olup olmayacağını araştırması gerekir" deniliyor.

Taslak raporda, Vakıflar Yasası'nın kabulünün ardından Türk hükümetinin, bu olumlu adımı değerlendirerek dinsel özgürlüklerle ilgili tüm yükümlülüklerini yerine getirmesi, bu kapsamda tüm dinsel toplululuklara faaliyetleri için gerekli yasal statü, ruhani görevlilerin eğitimi, hiyerarşik seçim ve ibadet yerlerinin inşası konusunda yasal çerçeve sunulması, Heybeliada Ruhban Okulu'nun yeniden açılması ve "ekümenikpatrik" unvanının kullanımına izin verilmesi gibi isteklere yer veriliyor.

"PKK silah bırakmalı"

Belgede, "Türk hükümetine, Kürt sorununun kalıcı çözümü amaçlayan siyasal inisiyatifin öncelikli olarak başlatılması çağrısı yapılır" ifadesine yer verilerek, DTP'li milletvekilleri ve belediye başkanlarından, "demokratik Türk devleti içinde Kürt sorununa siyasal çözüm arayışına yapıcı biçimde dahil olmaları" isteniyor.

Kadına yönelik şiddetle mücadelede Türkiye'nin sağladığı ilerlemeden övgüyle söz edilen belgede, "eşit muameleyle kadınların eğitim alabilmesi ve ekonomik açıdan güçlendirilmesi, Türkiye'nin daha fazla ekonomik kalkınması ve refahı açısından kritik önemdedir" deniliyor.

Terör örgütü PKK'nın eylemleri şiddetle kınanarak, terörle mücadelede Türkiye ile dayanışmaya vurgu yapılan raporda, terör örgütünün önkoşulsuz olarak derhal silah bırakması isteniyor.
Raporda, "Türkiye'yekarşı terörist eylemlerde topraklarının üs olarak kullanılmasına izin vermemeleri konusunda" Irak hükümetine ve Irak'ın kuzeyindeki bölgesel yönetime çağrı yapılarak, bu kapsamda Türkiye ile Irak arasındaki diyalogdan memnuniyet duyulduğu belirtiliyor.
Dış politika konuları

Kıbrıs sorununa BM gözetiminde kapsamlı çözüm bulunması gereğine vurgu yapılan taslak belgede, "Türk askerlerinin çekilmesinin çözüm müzakerelerini kolaylaştıracağı" ileri sürülüyor.

AP'nin önceki Türkiye raporlarında yer bulan 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarına değinilmeyen rapor taslağında, "Türkiye'nin, ekonomik ambargoyu sona erdirerek Ermenistan ile sınır kapısını yeniden açması, Türk ve Ermeni hükümetlerinin geçmişteki olaylarla ilgili açık ve samimi tartışmaya izin vererek uzlaşma sürecini başlatması ve AB Komisyonu'nun bu süreci kolaylaştırması" çağrıları yapılıyor.

"Karadeniz havzasında, Orta Asya'da ve daha geniş Ortadoğu'da AB dış politika hedeflerinin gerçekleştirilmesinde önemli bir ortak olarak Türkiye'nin rolü onaylanır" denilen raporda, AB Komisyonu ve üye devletlere çağrı yapılarak, bu bölgelerde Türkiye ile işbirliği potansiyelinden daha iyi yararlanılması isteniyor.

Raporda, Türkiye'nin Bosna-Hersek ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) misyonları yanında, Kosova ve Afganistan gibi NATO operasyonlarına katılımı övülürken, "Türkiye'nin AB-NATO stratejik işbirliği anlaşmasının uygulanmasını engellemesinden üzüntü duyulur" deniliyor.

"Türkiye'nin, Avrasya'nın enerji terminali olma hedefini ve Avrupa'nın enerji güvenliğine katkıda oynayacağı rolü tanınan" taslakta, enerji faslının müzakerelere açılmasına destek veriliyor.

Oomen-Ruijten'in hazırladığı rapor taslağında, "vize kolaylığı anlaşması müzakerelerine başlamaları" için AB Komisyonu ve Türkiye'ye çağrı yapılıyor.

Diğer Dünya Haberleri
• ETA'nın 1 numarası Fransa'da yakalandı

• Kentucky'yi Clinton, Oregon'u Obama kazandı

• Çin'deki depremde ölü sayısı 40 bini aştı

• PKK operasyonunda yakalananlara tazminat

• AB Komisyonu'ndan Akdeniz Birliği teminatı

• Fransa Meclisi'nde Türkiye'yi ilgilendiren tartışma

• Uganda'da gıda krizi halkı fare yemeye zorluyor

.

.

AHLAR ÇİKSİN
22-05-2008, 10:40
Borsanın en zengin yaş grubu 75 yaş üstü

Yatırımcı sayısının 941 bine ulaştığı İMKB'de 75 yaş üstü yatırımcılar ortalama 64 bin 600 YTL ile en yüksek hisse senedi portföyüne sahip grup oldu. İMKB'deki hisse senetlerinin yüzde 30'u ise 60 yaş üstü grupta.
.............
.......Yazarlar / Emre Aköz

Yargıtay 'taraflı ve siyasi' olduğunu dün ifşa etti!

367 el çabukluğu, 27 Nisan elektronik muhtırası ya da kapatma iddianamesi gibi... Hiç şaşırmadım ama çok kızdım.

22 / 05 / 2008 07:40





Günün Haberleri
İşte o soru; acı çekmek mi, ölmek mi?
Öcalan'ın günlük iaşe bedeli 3 YTL
İşte Erbakan'ın metroseksüeli
DSP'li Macit, Bakan'ı istifaya çağırdı
Hasan Abi böyle yazı mı olur ha?
İnternet neden bu kadar pahalı?
Tuncay Özkan 'silah'la tehdit etti
CHP paraya 'para' demiyor artık!
AKP kapatılmazsa bunlar olacak...
Erbakan Ailesi'ne çok büyük ayıp
Ve AK Parti hükümetinde bir 'ilk'
Başbakan Erdoğan İstanbul'da
İşte Demirel'in en hit parçaları
İşte Polat Alemdar'ın son hedefi
Başbakan ameliyat olacak mı?


EMRE AKÖZ'ün yazısı...

Yargıtay 'taraflı ve siyasi' olduğunu dün ifşa etti!

367 el çabukluğu, 27 Nisan elektronik muhtırası ya da kapatma iddianamesi gibi... Hiç şaşırmadım ama çok kızdım.
Otoriter zihniyetler, art niyetler bu kadar mı açık edilir? Objektifliği ve tarafsızlığı bir yana atıp boğazına kadar siyasete batmış olmak, bu kadar mı net ifşa edilir?

Çelişkisi bol bir metin var karşımızda. Bir örnek vereyim:
Bir yandan 'kuvvetler ayrımından' söz ediyor. Öte yandan "Yeni Anayasa" hazırlıklarından ve tartışmalarından yakınıyor.
Affedersiniz ama Meclis nasıl bir Anayasa değişikliği yapacağını Yargıtay'a soracak, ondan icazet alacak değil herhalde.

Ya şu cümleye ne demeli?
"(...) Anayasa'nın 10'uncu ve 42'nci maddeleriyle ilgili değişiklik, engellenemeyen bir hızla yasalaşmıştır."
"Engellenemeyen bir hızla yasalaşmak" ne demek acaba? Herhalde "o kadar hızlı yasalaştı ki engelleyemedik" demeye getiriyorlar.
Sanki yetkileri, görevleri varmış gibi...

Bildiri, "Tarafsızlığı tartışma konusu olmayacak, bağımsızlığı ise bir türlü sağlanmak istenmeyen Yargı" erkinden söz ediyor.
Başta eski başsavcıları Sabih Kanadoğlu olmak üzere birçok hukukçu "Yargı taraflı olmalıdır" dediğinde sustular.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, yargının tarafsızlığından söz etti diye hemen kaşlarını havaya kaldırıp, yüzlerini buruşturdular.
Şimdi "tarafsızlığımız tartışma konusu olamaz" diyorlar. Halbuki bu metin Yargıtay'ın hukuk ilkelerini unutup a'dan z'ye siyasileştiğini apaçık gösteriyor.
Düşünün... Yargıtay'da 21 Hukuk Dairesi, 11 de Ceza Dairesi var. Başkan ve başkan vekilini de eklerseniz 34 kişi ediyor.
Bildiriye 'Başkanlar Kurulu' olarak imza atan bu kişilerin, tamamen siyasi bir meselede aynı fikirde olması, kurumun siyasileştiğini ve aynı görüşe sahip kişilerin burada kadrolaştığını göstermez de, neyi gösterir?

Gelelim bildirinin şahikasına:
"Tüm bu gelişmeler, ısrarlı bir biçimde ve sistemli olarak yargı erkinin bağımsızlığının hazmedilemediğini, tarafsızlığı sağlama adı ve aldatmasıyla yürütmeye yandaş, onu koruyup kollayan ve onun tarafından denetlenen bir yargının oluşturulmasının amaçlandığını belgelemeye yetmektedir."
Demokrat medyanın, "Yargı öncelikle tarafsız ve nesnel olmalıdır" çağrısına verdikleri cevaba bakar mısınız? Yani şunu diyorlar: "Yargının tarafsız olması, kapatmak istediğimiz partilere yarar. Buna izin veremeyiz."

Bir yandan "Bağımsızlığımız tam değil" diye yakınan... Öte yandan "Bağımsızlığımızı hazmedemiyorlar" diye nazire yapan çelişkili bir bildiri bu!
Bakın Avrupa Parlamentosu'nun (AP) Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten ne diyor:
"Cumhuriyet savcıları, Avrupa Birliği üyesi hiçbir ülkede Türkiye'de olduğu kadar bağımsız değil. AK Parti'nin kapatılma davasının yargının bağımsızlığı ile ilgisi yok. Yargının tarafsızlığı ile ilgisi var."
Hollandalı Ria Hanım da AKP şakşakçısı çıktı! Bu Avrupalılar da çok tuhaf.

Özetle: Bu bildirinin, Baykal'ın "367 gereklidir kararı alınmazsa çatışma çıkar" tehdidinden ya da 27 Nisan 2007'de yayınlanan askeri muhtıradan farkı yok.
Diğerleri gibi bu da, Anayasa Mahkemesi'nin önümüzdeki günlerde alacağı kararları etkilemek amacıyla yayınlanmış siyasi bir bildiri. Yargıtay, AYM'yi etkilemeye çalışıyor: "Yetkini aşarak, 10'uncu ve 42'nci madde değişikliklerini iptal et... Aksi halde iddianamenin çok önemli bir ayağı eksik kalır... Sonra da AKP'yi kaparsın, olur biter" denmekte. Maşallah

........
.......Kendi Yazarlarımız / Ünal Tanık

Hukuk kandırmacası nereye kadar gidecek?

Türkiye'nin uygar dünya ülkeleri arasında yer alma mücadelesi önünde atılan her adım akamete uğrayacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Yapılan açıklamalar, ufkumuzu her gün biraz daha karartır nitelikte..

22 / 05 / 2008 09:10





Günün Haberleri
Abdüllatif Şener'den son çıkış!
Meclis'in mozaikleri bir dile gelse..(FOTO GALERİ)
İşte o soru; acı çekmek mi, ölmek mi?
Öcalan'ın günlük iaşe bedeli 3 YTL
İşte Erbakan'ın metroseksüeli
DSP'li Macit, Bakan'ı istifaya çağırdı
Hasan Abi böyle yazı mı olur ha?
İnternet neden bu kadar pahalı?
Tuncay Özkan 'silah'la tehdit etti
CHP paraya 'para' demiyor artık!
AKP kapatılmazsa bunlar olacak...
Erbakan Ailesi'ne çok büyük ayıp
Ve AK Parti hükümetinde bir 'ilk'
Başbakan Erdoğan İstanbul'da
İşte Demirel'in en hit parçaları


ÜNAL TANIK'ın yazısı

Hukuk kandırmacası nereye kadar gidecek?

Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun yayınladığı y-muhtıra’yı okudunuz. Genelkurmay’ın 27 Nisan’da yayınladığı e-muhtırasından daha geri kalan türden değildi. Zaten onların niyeti, ötekilerden geri kalmak değil bir adım daha ileri gitmekti.

1960’da bir kanlı bir darbe yapıldı. Türkiye yıllar süren istikrarsızlığa sürüklendi. Askeri birbiriyle çarpıştırdılar. Albay Talat Aydemir’in başını çektiği karşı darbe girişimi sonucu binlerce asker, harekete geçti.

Başta Ankara olmak üzere bütün Türkiye haftalarca uykusuz günler geçirdi. Ankara Radyosu birkaç gün içinde üç kez el değiştirdi. (Ankara Radyosu ifadesini lütfen hafife almayın. Radyoyu ele geçiren ihtilal yapıyor demekti.) Böyle trajikomik bir dönem sonunda Türkiye’nin önüne bir Anayasa dayatıldı. Adı 1961 Anayasası oldu.

Ortaya Anayasa Mahkemesi diye bir mahkeme ihdas edildi. Her şeyin tepesine oturtulan bir ihtilal ürünü oldu. Dahası yetmedi, “Seni buraya tıkan güç böyle istiyor” diyerek Adnan Menderes ve iki bakanı idam sehpasına gönderen, hukukun yüzkarası olan yargıç Salim Başol, ödüllendirilerek Anayasa Mahkemesi’nin üyesi yapıldı.

Bunun adına hukuk dediler.

Türkiye’yi bu Anayasa yıllarca idare etti. Ardından bu Anayasa ancak yine bir muhtıra sonrasında değiştirildi. Askerin ülkenin üzerinde gölgesinin bulunduğu bir dönemde. Yani 1971 Muhtırasından sonra.

Bu ihtilal ürünü Anayasa’ya bir daha kimse dokunamadı. Ta ki 1980’de ülke idaresine yine askerler el koyuncaya kadar.

1960 ihtilalinin dayatması olan Anayasa, ancak bir başka ihtilal döneminde yeniden yazıldı. Bir hesaplaşma metni olan 1982 Anayasası ise ülkeyi taşımaktan çok gerilerde kaldı.

2007 yılına kadar defalarca değişikliğe uğradı. “Yamalı bohça” ifadesi bile mevcut Anayasa’yı ifade etmekten aciz kaldı.

22 Temmuz 2007 seçimlerinde bir parti, “Ben bu Anayasa’yı değiştireceğim” diyerek halka gitti. Halkın yüzde 47’sinden oy aldı. Toplumun yüzde 80’i yeni bir anayasa metninin hazırlanmasına taraftar olduğunu ortaya koydu.

Ne var ki ihtilal ürünü organlar, “Bu Anayasa’yı değiştiremezsin” diye diretti. Halkın oylarıyla iktidara gelen parti öte yandan ses verdi. “Ben değiştireceğim ama 367 oy alsa bile bu değişikliği halkın onayına sunacağım” diyor.

Beriki bağırmaya başladı. Asla değiştirtmeyeceğini, Anayasa’nın ancak olağanüstü dönemlerde değiştirilebileceğini dayattı.

Ben, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletine inanan ve ona güvenen bir birey olarak yaptığınız bu siyasi amaçlı çıkışınızdan dolayı sizi kınıyorum.

Ben, yeni yetki verdiğim Parlamento’nun yeni bir Anayasa metni hazırlayıp bunu halkın onayına sunmasını istiyorum.

Ben, Meclis’in Anayasa yapma yetkisine engel olamayacağınızı haykırıyorum.

Ben, ifade ettiğiniz gibi “adına yargı yetkisi kullanmaktan onur duyduğu Yüce Milletle paylaşmak gereğini duyduğunuz” Yüce Milet’in bir ferdi olarak size böyle bir bildiri yayınlama yetkinizin bulunmadığını hatırlatıyorum.

Halkın oylarıyla iktidara gelen bir partiye karşı açılan kapatma davasının iddianamesini kutsayarak, tarafsız değil taraf olduğunuzu net bir şekilde ortaya koydunuz.

Yayınladığınız bildiri, bırakın demokratik meşruiyet zemininde olmayı, hukuki meşruiyetten dahi yoksun bulunuyor.

Dokundurmayacağınızı belirttiğiniz ve kendinize dayanak oluşturduğunuz mevcut Anayasa’nın 138. maddesini bizzat sizler açıkça ihlal ettiniz ve bir muhalefet partisi gibi davrandınız.

***

Türkiye’nin uygar dünya ülkeleri arasında yer alma mücadelesi önünde atılan her adım akamete uğrayacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.

Yapılan açıklamalar, ufkumuzu her gün biraz daha karartır nitelikte. Emin olun ki dünyada bugüne kadar özgürlüklerin önünde hiçbir güç dayanamadı.

Özgürlüklerin eline kelepçe, ayağına bukağı vermeye kalkanlar ister hükümet güçleri olsun ister kendilerinde başka güç vehmedenler olsun.


Ünal TANIK
tanik@haber7.com

AHLAR ÇİKSİN
24-05-2008, 08:12
...........Muhtıranın Hası Budur/Serdar Turgut/Akşam .........


Bugünlerde muhtıra veren verene, ama muhtıraların en mükemmeli geldi: S-Muhtıra

Açıkça söyleyeyim; yargı çevrelerinin öyle sert bildiriler filan yayınlaması bana utandırıcı geliyor artık.

Çünkü yakışmıyor. Modern olmak iddiasındaki bir ülkede yargı etrafa maço laflarla çatan cümleler etmez diye düşünüyorum ben

Eline her kağıt kalem alan ve alfabeyi sökmüş olan, muhtıra benzeri bildiriler yayınlama âdetinde olduğundan memlekette müthiş bir muhtıra çokluğu veya kirliliği sorunu var.

Ben de bu kirlilik ortamından cesaret alarak kendi ‘s-muhtıramı’ yayınlamaya karar verdim. Özetle; ‘Yeter artık, kesin sesinizi’ demek istiyorum.

Benim bildiğim, alışık olduğum, bu memlekette muhtıra yayınlamak manasızlığı askerlerin tekeliydi. Biz böyle yetiştik, böyle gördük. Deyim yerindeyse; memleket terbiyemiz bunu gerektiriyordu.

‘Muhtıra etkinliği faktörü’ adıyla bilinen bir gösterge var mı bilmiyorum ama eğer varsa eskiden bu etkinlik faktörü katsayısı 10 civarındayken, AKP yönetimi sırasında muhtıraların etkinlik faktörü katsayısı sıfıra yaklaştı. Askerler, cumhurbaşkanlığı konusunda bir girişimde bulunarak laf ettiler ve sonunda onların isteğinin tam tersinin yaşanmasına yardımcı oldular.

Katı eğitimden geçmiş ve değişmez olmakla övünen askerler acaba son muhtıra fiyaskosundan ders aldılar mı bilemiyorum ama ders almadılarsa o girişimin muhtıraların sonu olacağı beklentisi vardı ülkede.

Belki askerler açısından muhtıra yayınlama âdetine son verilmiştir ama memleket muhtıralardan mahrum kalmasın diyen çevreler, askerlerin bıraktığı boşluğu doldurup bizi muhtıralardan mahrum bırakmıyor.

Şimdiki favori muhtıra yayınlama kurumu ise yargı çevreleri oldu. İnsana, ‘Bir onlar eksikti’ dedirtecek bir gelişme.

Açıkça söyleyeyim; yargı çevrelerinin öyle sert bildiriler filan yayınlaması bana utandırıcı geliyor artık. Çünkü yakışmıyor.

Modern olmak iddiasındaki bir ülkede yargı etrafa maço laflarla çatan cümleler etmez diye düşünüyorum ben.

Türkiye’de şöyle bir sosyolojik eğilim var: Atanma yoluyla göreve gelen bazı insanlar kendilerini daima seçilmişlerin üstünde görüyor. Belki kişisel olarak bakıldığında böyledirler de, bilemiyorum. Ama insanda biraz mütevazılık olur, biraz demokrasi nosyonu bulunur ve haddini bilir. Ama maalesef bizim atanmışlarımızda haddini bilmek hiç yok. Cumhuriyetin kuruluşunda da durum böyleydi, Avrupa Birliği’ne üyeliğe hazırlanıyoruz, maalesef hâlâ daha öyle.

Güzel kadroları var, kendilerini ülkenin geneline karşı pek sorumlu hissetmiyorlar yani yaptıklarının ülkeye etkisinin ne olacağını düşünmeye bile yeltenmiyorlar. Kafalarında korumakla yükümlü olduklarına inandıkları bazı kırmızı çizgiler var, o çizgiler neden hep olmak zorunda bunu da sorgulamak istemiyorlar.

Kadrolu işleri de sağlam, her koşulda dünya yıkılsa da maaşları garanti. Yani ekonomik koşulları da, krizleri filan da düşünmek zorunda değiller ve oy alarak gelmiş insanlara karşı ağızları hiç durmuyor.

Bu durum artık sona ermeli. Sıktılar artık. İsterlerse konuştuklarında dünyanın en doğru fikirlerini söylüyor olsunlar, isterlerse de dünyanın en kaliteli düşünürü olsunlar, belirli bürokratik konumdakilerin artık susmayı öğrenme zamanı çoktan geldi geçiyor bile.

Susmaları zor gelecekse onlara şunu anlayacakları şekilde söyleyeyim bari; bakın sizler her konuştuğunuzda, her sert bildiriler filan yayınladığınızda hep talep ettiğinizin tam tersi sonuçlar yaşanıyor.

Bir zamanlar Erdoğan’ı hapsettiniz, adam ondan sonra çıktı ve çatır çatır Başbakan oluverdi. Gül’ü engellemeye çalıştınız, şimdi Çankaya’da keyif çatıyor. Şu aralar da hedefinizde yine AKP var.

Eğer geçmiş bir trendi gösteriyorsa o zaman da AKP tekrar büyük bir patlama yaşayıp yüzde 70 civarında filan oyla iktidara gelecektir.

Bu olunca, yeni hükümet mutlaka zamanında etrafa sert bildiriler yollayanlara mutlaka teşekkürünü net olarak bildirecektir.


AĞZI OLAN KONUŞUR DEMİŞ ATALARIMIZ AMMA SUSMAYA DAİR İSE ÇOK DAHA DA ÇOK SAYIDA VECİZ SÖZLER ATASÖZLERİ TEKERLEMELER SÖYLEMİŞLER..

.ASLINDA HÜKÜMET İCRA MAKAMI TOP DA ONUN ELİNDE SOPA DA......

.........GEÇ Mİ KALDI..EVET BİRAZ......VE....RERERANDUM....YUNANİSTAN BİLE KISA SÜREDE DEFALARCA SEÇİM YAPTI VE İSTİKRARA KAVUŞTU..ANAYASA MECLİS KANUN NE GEREKİYORSA YAP KARDEŞİM NİYE BEKLERSİN...HANİ SEN SÖZ VERMİŞTİN HEP BİR ADIM ÖNDE OLACAKTIN....UNUTTUN VE BÖYLE OLDU .......:eek:

AHLAR ÇİKSİN
27-05-2008, 13:13
KENDİMİ ARIYORUM GÖREN VAR MI?


.........NARINDA HOŞ, NURUNDA HOŞ,
.........HAHRINDA HOŞ,, LÜTFUNDA HOŞ,

.........NE MUTLU SENİ BULABİLENLERE;:thumbsup:


http://www.enginfm.com/.
.
.

AHLAR ÇİKSİN
28-05-2008, 11:29
28.05.2008 10:08:48 IC VE DIS PIYASALAR TEKNIK ANALIZ (ANADOLU YATIRIM)

28-05-2008 PIYASALARA YONELIK TEKNIK YORUM VE STRATEJI

**
-**IMKB 100 KAPANIS 40.189

- DUN OLUSAN YUKSELIS ENDEKSIN ILK TEPKI ARALIGI OLARAK GORDUGUMUZ 40.250
SEVIYESINE KADAR ULASMASINI DESTEKLEDI. DUN DIS PIYASALARDAN AYRISAN OLUMLU
BIR SEYIR GORDUK.

-COK ONEMLI DESTEK VE DIP SEVIYELERDE SEYREDEN ENDEKSIN HIZLA BU KRITIK
BOLGLERDEN UZAKLASMASI ONEMLI. DUNKU YUKSELIS SON 7 IS GUNUNDE OLUSAN ALCALAN
TRENDIN UZERINDE HAREKETIN DEVAMINI DESTEKLEYEBILIR. TEPKININ GUCLENMESI VE
DEVAMI ICIN 40.000 UZERI KAPANISLAR ONEMLI OLACAGI GIBI BUGUN HEDEF 40.800
SEVIYESI OLARAK IZLENEBILIR. ASAGIDA DESTEK 39.850

- BUYUK ADIM YUKSELISE YONELIK ENDEKSIN TOPLAMA (AKUMILASYON SAFHASI) DEVAM EDIYOR.
DESTEKLER 40.000-39.850.39.700
DIRENCLER 40.500-40.800-41.000

**DJI; HAFTALIKLARDA 12.500 DENGE BOLGESI CALISIYOR. BUGUNKU PERFORMANS
YATAY HAREKETI DESTEKLEYEKTIR. 12.500 -12.650 BANT ARALIGINDA BIR SEYIR BEKLENEBILIR.

**DAX ; 7.000 ALTINDAKI KAPANISLARDA 6.900 DESTEK BOLGESI SIMDILIK CALISTI.
BUGUN 7.000 UZERI SEYIR COK DAHA ONEMLI 7.050 DIRENC 6.900 DESTEK ARALIGINDA
YATAY SEYIR BEKLENEBILIR.

**USD/TRL; 1.2500 -.1.2350 ARALIGI DENGE VE DESTEK BOLGESI.
KISA VADELI YUKSELEN TREND KORUNUYOR, ANCAK BIR SURE DAHA 1.2350 -1.2650
YATAY BANT SEYRI BEKLENEBILIR. DUNUN TEKRARINI GOREBILIRIZ. BUGUN KRITIK DESTEK
1.2380 ONEMLI DIRENC 1.2500

**EUR/USD; DUN BEKLENEN SATIS GELDI ANCAK BUGUN GORUNTU BIRAZ DAHA YATAY VE
TEKRAR 1.5750 UZERI ISTEGI ISARET EDIYOR. 1.5750 UZERINDE HAREKET SIMDILIK ZOR.
BUGUN BU SEVIYE ALTINDA BIR KAPANIS BEKLENEBILIR;TAHMINI BANT ARALIGI 1.5750-
1.5630 HAFTALIK KRITIK OLUMLU ANCAK KARAR ASAMASINDA .DESTEK 15600 DIRENC 1.5800

**USD/JPY; 104.30 HEDEF CALISTI VE SIMDILIK GUCLU DIRENC. BUGUN ONEMLI DESTEK
103.80 ALTINA GUN ORTASINA KADAR GELME IHTIMALI ZAYIF GELMEMESI 104.30 UZERINDE
HAREKETI 105.00 SEVIYESINE KADAR ULASTIRACAKTIR. BUGUN KRITIK VE KARAR GUNU.

**TAHVIL; 20.00 COK ZORLU BOLGE OLARAK CALISIYOR. DUN BU BOLGE UZERINDE SON
14 AYIN EN YUKSEK SEVIYESINDEN 20.21 ISLEMLER GECTI. VE TEKRAR 20.00 BOLGESINE
YAKIN BIR KAPANIS OLUSTU. DUN BEKLEDIGIMIZDEN FARKLI BIR SEYIR GELISTI ANCAK
20.21 DEN SERT GERI CEKILME OLUSTU SIMDI GOZLER TEKRAR 20.00 UZERINDE 20.15
SEVIYESINDE TAHMINI BANT 20.15-19.90 BANT ARALIGINDA SEYIR OLBILIR. 19.90 ALTI
GERILEME ONEMLI OLACAKTIR. SIMDILIK 20.00 UZERI KALICI HAREKET COK ZOR.

**BRENT PETROL; SAATLIKLERDEKI KIRILMA OLUMLU GELISTI VE GERILEME 125.00
SEVIYESINE KADAR HAREKETE BASLAMIS DURUMDA.

SAATLIK GRAFIKTE CIFT TEPE IHTIMALI HAYLI YUKSELDI. **ONS ALTIN ; 930 DIRENC OLARAK CALISTI VE TEKRAR GERILEME ILK ADIMDA 900
VE ALTINDA 870 SEVIYESINE KADAR HEDEF URETEBILECEK BIR DURUMMA GELDI. 920
SIMDILIK KRITIK DIRENC.

NOT; FAIZLERDE DUN OLUSAN 20.00 UZERI COK HIZLI SERI YUKSELIS HAREKETI 3 SAATTE
20.00 -20.21 ARALIGINDA GERCEKLESTI VE SERT GERI CEKILDI BU GORUNTU 20.00 UZERINI
ANCAK KRIZLE KALICI KILABILIR. 20.15-19.90 BUGUN ICIN OLUSABILIR. 19.90 ALTI ISE
OLUMLU DONUSU IFADE EDECEKTIR


HALIL RECBER
ANADOLU YATIRIM

AHLAR ÇİKSİN
28-05-2008, 12:53
........RJ AK parti kapatma davasna ilişkin beklentisi ........

--------------------------------------------------------------------------------

Raymond James AKP´ye karşı açılan kapatma davasını değerlendirdiği raporunda şu görüşlere yer verdi:

Savcının ek süre için bir talepte bulunmayacağını varsayarsak iddianamenin son hali Mahkeme ve AKP´ye Mayıs´ın sonunda sunacaktır.

İddianamenin son haline göre AKP savunmasının son halini hazırlamak için 30 güne sahip olacak. Eğer iktidar partiside ek süre talebinde bulunmazsa iddianamenin ve AKP savunmasının sözlü sunumu Temmuz´da gerçekleşecektir. Bu sunumlardan sonra mahkemenin raportörü bütün gerekli dökümanları toplayacak ve dava hakkındaki raporunu yazacak. Eğer raporunu bir ay içinde bitirildiğini varsayarsak Mahkeme dava hakkında nihai kararını Eylül´ün sonunda verebilir.

Mahkeme sürecinin her aşamasında taraflar ek süre talebinde bulunabilir genellikle istenen süre bir aydır fakat Mahkeme kararına bağlı olarak daha kısa olabilir. Bu yüzden eğer bir parti süreci uzatmak isterse kolaylıkla başarılı olacaktır.

Önceki davalar ışığında oluşturduğumuz senaryolar bize mahkeme kararının Ağustos 2008 ile Mart 2009 arasında bir yerlerde açıklanacağını gösteriyor. Bununla birlikte biz orjinal takvime bağlı kalınmasını tercih ederiz (Eylül 2008). Bununla birlikte yatırımcılar davanın uzayacağına ilişkin diğer senaryoları göz ardı etmemeli.

AKP yetkilileri yerel seçimlere girmek için bir strateji belirlemek istiyor. Eğer mahkeme kararı beklenenden geç gelir ve karar olumsuz olursa AKP için başka bir isim altında yerel seçimlere katılmak zor olacak. Buna ek olarak AKP´nin popülaritesini günden güne eriten siyasi kanatta uzayan belirsizlik tüketici güveni ve genel ekonomiye zarar verecek

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç´ın geçmişte parti kapatma davalarına ilişkin tutumunu dikkate alırsak Kılıç´ın siyasi belirsizliği kaldırmak için süreci hızlandırmaktan yana olacağını öngörüyoruz. Şunu da belirtelim ki Refah ve Fazilet Partisinin kapatılma davalarında Haşim Kılıç şu anki mahkeme üyesi Sacit Adalı ile birlikte kapatmaya karşı oy kullanmıştı.

AKP´nin kapatılması yönünde bir karar olasılığı medyada da giderek daha fazla artıyor. Biz de kapatılma olasılığını % 50´nin üzerinde görüyoruz.


Not: bu beklentilerin olumsuz olması fiyatlara yansıtılıyor..yani beklenti satın alınyor alası tersi kararda imkb ralli yapacağı çok açık..(her ne olursa olsun milletimiz kazansın.demokrazimiz kazansın, Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" birilerine tekrar hatırlatmak gerekiyor anlaşılan)

AHLAR ÇİKSİN
01-06-2008, 12:17
...............HAFTANIN MAKALESİ.......

.................5_5_5..YANİ_555.................. .............:eek:

İslâm son mesaj olduğundan dolayı onun mesajının yüz yıldan fazla kapalı, örtülü ve muattal kalması ilâhî hikmete ters düşer. Bundan dolayı son fetret dönemi 200 yıllık bir süreci kapsasa da bunun koyu dönemi 100 yılı aşmaz. En azından bazı âlimlerin görüşü bu yöndedir.

Bu itibarla, sözgelimi onlar Kudüs’ün 100 yıldan fazla işgal altında kalmayacağını öngörürler. Bunlar, içtihadî imal-i fikirler olsa bile tamamen hakikatten ve hikmetten uzak da değildir. Kudüs’ün misyonu 1917 yılından beri muattal ve nominal ise İstanbul’un misyonu da 1909 yani Hareket Ordusunun İstanbul’a girişinden beri muattaldır. Bediüzzaman’ın dediği gibi İstanbul’un düşmesi ve İkinci Abdülhamid Han’ın tahttan el çektirmesiyle gerçek mânâda hilafet ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla İstanbul’un misyonu tatile girmiştir. Kanaatimce âlimlerin Kudüs için söyledikleri İstanbul için de geçerlidir. Mekke, Medine ve Kudüs yani Harem-i Şerifler İslâmın dinî merkezleri ve başkentleridir. İslâmın siyasî başkenti ise İstanbul’dur. İstanbul’un misyonunun muattal kalması da Müslümanların dağınıklığını temsil ve remz eden bir husustur. :eek:
Anadolu, Arap Yarımadası’ndan sonra İslâmın ikinci vatanıdır. İstanbul da bu vatanın merkezidir. Hazreti Peygamberden itibaren İstanbul Müslümanların kızılelması olmuştur. Fethin akabinde de gözbebekleri. Ancak İstanbul’u fethettikten sonra Osmanlı, Osmanlı olabilmiştir. Osmanlı’nın küresel gücünü İstanbul temsil ediyordu. İslâmın küresel gücü dumura uğradığından dolayı İstanbul da yüzyıl muvakkaten muattal hale gelmiştir. Umulur ki, 555 gibi sembolik bir fetih yıldönümünden itibaren İstanbul’un kilitleri de yeniden açılır. Evet sembolizm elbette ki vardır. Ama bu da içtihad meselesidir avamın eline geçtiğinde anlam buharlaşmasına uğrar. Kuşbaşı baktığınızda İstanbul sadece iki kıtayı birbirine bağlayan bir şehir değil Napolyon’un öngördüğü gibi dünyanın da merkezidir. Mekke’nin dünyanın merkezi olduğu ilmen ispat edilmiştir. İstanbul da siyasetin merkezidir. Kudüs Hıristiyanlığın menbaı ve manevî şehri olduğunda da Hıristiyanlığın siyasî merkezi Konstantinepolis olmuştur. Müslümanların dinî kıblesi Mekke olduğunda da İstanbul siyasî kıbleleri olmuştur. Anadolu İslâmın küresel merkezidir.
Geçenlerde başbakan Erdoğan, Newsweek dergisine AKP’nin İslâm dünyasına model olduğunu söylemiştir. Halbuki doğru değildir. Doğru olan bu topraklar üzerinden AKP’ye atfedilen veya devredilen önemdir ve Anadolu’nun Müslümanların küresel merkezi olması keyfiyetidir. Kahire, Bağdat ve Şam hepsi bölgesel merkezlerdir ama İstanbul özellikle fetihle birlikte küresel merkez olmuş ve bu yeri de ila kiyamis’s saa baki ve saklıdır. Dolayısıyla AKP burada da belki de hak etmeden ve lâyık olmadan kendisine rol devşiriyor.

***

Gerçekten de semboller hakikatların çekirdekleridir. Bu anlamda meselâ, 2008 yılında Türkiye 222 sembolüyle tanışmıştır. Hatta bu sürece kimileri yeni bir Şubat süreci adını vermişti. İstanbul’un sırrı Rum Sûresi’nde ve Kur’ân-ı Kerim’in muayyen surelerinde saklı ve gizlidir. Bunlardan birisi ‘beldetün tayyibetün’ ifadesidir. Surete ve zahiren veya birinci yüzüyle kutlu Yemen’e baksa da saklı veya ikinci veya üçüncü yüzüyle İstanbul’a da bakmaktadır. Bundan dolayı, Molla Cami gibi harika zatlar ‘beldetün tayyibetün’ ifadesinden İstanbul’u bulup çıkarmışlardır. Rahmetli Nusret Özcan İstanbul’un surlarını çok sever ve burasını adeta kutsardı. Suriçi İstanbul adeta onun Leyla’sı idi. Yahya Kemal Beyatlı gibi o da tarihi, bir teselli kaynağı olduğu gibi bir hamle zemini olarak da görürdü.

***

Tonybee’nin deyimiyle İstanbul’un yüzyıllık durdurulmuş misyonu harekete geçen canlı volkanlar gibi yeniden harekete geçeceği günü bekliyor. İstanbul yeniden hamle gücünü kazandığında İslâm dünyası makus talihini yenecek ve fetretten çıkış çizgisine girecektir. Bir nevi yeni Akşemseddin olan Bediüzzaman da İstanbul’a Selanik’in gölgesinin vurduğu yıl Ayasof’ya’da bir hitabet irad etmiş ve onu Şam’daki hutbesi takip etmiştir. Yani Akşemseddin’in Şam’dan gelerek İstanbul’un fethine tanıklık etmesi ve katılması gibi o da tersi bir güzergâhtan İbrahim’in (Aleyhisselam) yolunu izlemiştir Ayasofya’dan Cami-i Emeviye’ye gitmiştir. Dolayısıyla Ayasofya'nın, ataletini üzerinden attığında kardeşi Emevi Camii ile buluşması mukadder olacaktır. Mabedler zinciri Ayasofya’dan başlayarak Mesih’in soluklandığı Cami-i Emevi’ye, oradan da Mescid-i Aksa’ya bağlanacaktır.

Belki bunlar göz açıp kapanıncaya kadar (kelemhi’l basar) çok kısa bir zaman dilimi içinde gerçekleşecektir. Zamanın dürüldüğü ve kısaldığı bir dönemden geçiyoruz. Zaman tekarübü’z zaman (zamanın kısaldığı ve dürüldüğü) devridir. Akşemseddin, Sultan Fatih ve onun askerlerinin manevî mirasları hâlâ İstanbul’u bekliyor. Cenab-ı Hakk Akşemseddin ve benzerlerinin hürmetine İstanbul’u yeniden ak pak etsin. Kilitlerini kırsın ve tatil edilen misyonuyla yeniden buluştursun.......AMİN...............AMİN......... ......AMİN........:thumbsup:
MUSTAFA ÖZCAN

AHLAR ÇİKSİN
03-06-2008, 16:42
Deniz Gökçe

Paranoya kurbanı oluyoruz!
deniz.gokce@aksam.com.tr



Bugün biraz durup ileriye doğru bir değerlendirme yapacağız. Önce dünya sonra da Türkiye!
ABD 2006 yılından beri finans kesiminde ciddi sorunlar yaşadı. Bu sorunlar önemli ölçüde atlatılmış olsa da hâlâ ortada! Ancak ABD reel kesiminde, hele son yüzde 0.9 düzeyindeki ilk çeyrek revize büyüme sayısı, galiba toparlanmanın başlamış olabileceğini işaret ediyor! Galiba ciddi bir resesyon ihtimali ortadan kalkmak üzere.

G7 ekonomisi (içinde ABD, Kanada ve AB ülkeleri var), AB 15 ekonomisi ve Almanya, ortalama olarak finans sektöründe sorunlar yaşadı ama reel kesimi finans kesimi sorunlarından ABD’den de daha az etkilendi.

AB’nin üçte birini oluşturan Almanya çok iyi duruma geldi ve Fransa ile beraber AB genelini sürüklüyor. Avrupa ülkeleri içinde İngiltere sorunlu, İspanya 10 yılı aşkın bir konut sektörü hamlesinin sonunda uluslararası dalgalanmaya yakalandı, İtalya ise her zamanki sorunlu İtalya. Ama tekrar vurgulayalım, AB geneli iyi durumda.

Avrupa’nın büyük ekonomilerinden İngiltere galiba şu anda en sorunlu Avrupa ülkesi. İngiltere’de son dönemde konut fiyatları çok sert düşmekte, işsizlik son iki yılın en yüksek düzeyine çıktı ve halk çok borçlu ve tüketim durgunlaşmakta. Bunun sonucu olarak da perakende satışları hızla durgunlaşıyor. Bu da kötümserleri İngiltere resesyona girebilir dedirtiyor.

Ancak Uzakdoğu’da 15 yıldır büyüyemeyen Japonya bile reel sektörde hamle yaptı, büyümeye başladı.Bu durumda, gelişen ülkeler ise ikiye ayrıldı. Birinci tip ülkeler, yani Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan başta olmak üzere ihracat fazlası olanlar, iyi durumda. Hindistan yüzde sekiz oranını aşan bir büyüme yaşamakta. Ama enerji ve gıda sektörlerinde, arza ve fiyatlara bağlılık nedeni ile zorlanan diğer, yani ikinci tip gelişen ülkeler ise, cari denge açığı, enflasyon ve durgunluğu bir arada yaşamaktalar.

Türkiye ikinci tip sorunlu gelişen ekonomiler kategorisinde, ama bir de ek sorunu var. Bu ek sorun da ülkemizi tüm dünyadan ayrıştırıyor.
Türkiye büyümede yüzde 4 civarında bir beklenti sahibi, enflasyonda yüzde 10 civarında, cari dengede de doğrudan yabancı sermaye yatırımı ve özelleştirmeler nedeni ile çok ağır sorunlu değil (en azından bazı medyanın vurguladığı kadar değil).

Ama Türkiye ek kendine has siyasi sorunu nedeni ile, tek başına kaşınan
ülkeler kategorisinde yer almakta. Belki bu kategoriye İtalya, Arjantin ve mesela Venezüella da katılabilir ama, dünyada bizim kadar kaşınan pek olmadığı ortada.

367 kavgası ile başlayan, Cumhurbaşkanlığı seçimi, türban kavgası, parti kapatma, Ergenekon ve şimdi saçma telekulak olayı ile devam eden gerilim, bizi ekonomik açıdan değil de, siyasi açıdan çok riskli ve kaşına ülke kategorisinin lideri yapmakta.

2 yıldır süren siyasi gerilim ortadan kalksa Türkiye kanatlanacak, ama bizim huzura, istikrara tahammülümüz yok. Her gün bir sorun üreterek devam ediyoruz. Vatandaş da yavaş yavaş artık sapıtma durumunda.

Dün havaalanında İzmir’e gitmek üzere kontroldan geçiyorum. Bir vatandaş da eşi ile beraber benden sonra kontroldan geçecek. Bana döndü ve “Pantolonunuzun rengi ceketinize uymamış!” dedi. Tanımam, etmem, zıp diye orada görüş beyan ediyor! Üstelik eşinin de yanında!

“Yani senin üzerindeki mor tişört gibi saçma bir şeyler mi giymeliydim?” diye sordum. Bozuldu! Galiba artık birbirimizin kılık kıyafetine karışacak, müdahale edecek kadar gerildik! Yapmasak diyorum! Şu “sentetik telekulak” sorunu paranoyamızın boyutunu açıkça ortaya koymakta!

Dünyayı sadece büyük bir petrol fiyatı patlaması krize, resesyona sokabilir! Ama biz kendi kendimizi ciddi bir krize sokabiliriz!

AHLAR ÇİKSİN
04-06-2008, 10:20
70 milyonun gözü yarınki kararda

Anayasa Mahkemesi, üniversitede türbanı serbest bırakan anayasa değişikliğinin iptali başvurusunu yarın görüşüyor. Karar, AKP'ye kapatma davasını yakından ilgilendirecek..

Anayasa Mahkemesi, AK Parti davasını da yakından ilgilendiren ve üniversitelerde türbanı serbest hale getirmek üzere yapılan anayasa değişikliğinin iptali başvurusunu yarın görüşmeye başlıyor. Yüksek Mahkeme'de yarın başlayacak karar oturumlarında, ilk olarak CHP ve DSP milletvekillerinin Anayasa'nın 10 ve 42'nci maddelerinin iptali isteminin reddi yönünde görüş bildiren raportör Osman Can'ın raporu okunacak. Görüşmelerde düzenleme "yok hükmünde" sayılmazsa "iptal talebi" ele alınacak.

LAİKLİK İLİŞKİSİ

Anayasa Mahkemesi'nin önünde 4 yol bulunuyor. Bu olasılıkların türban yasağı ve AK Parti davasında sonuçları şöyle gerçekleşecek:

1- YOK HÜKMÜNDE SAYILMASI: Karar Meclis'in yetkisini aşarak anayasanın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek 2'nci maddesini değiştirmeye yönelik bir işlem yaptığı anlamına gelecek. Bu yöndeki bir karar, AK Parti'yi zor durumda bırakır. Karar, laikliği ortadan kaldırmaya yönelik bir girişim anlamına gelir.

2- İPTAL: Anayasa'nın 10 ve 42'nci maddelerinde yapılan değişikliği iptal etmesi. Yok hükmünde sayılmasından farkı, bundan sonra laikliğe aykırı olmamak kaydıyla değişiklik yapılabileceğine vize anlamına geliyor. Bu karar da kapatma davasını olumsuz etkiler.

SERBEST KALABİLİR

3- YORUMLU RET: Yüksek Mahkeme, 1991'de YÖK Kanunu'na türban serbestisi için konulan düzenlemeyi iptal etmemişti. Ancak halen yürürlükte olan değişikliğin üniversitelerde türbanı serbest hale getirmediğine, Mahkeme'nin de laikliğe aykırı olan türbana izin vermediğine işaret etmişti. Benzer kararla türban yine serbest olamayacak. Ancak uygulamada farklılar olacak.

4- RET: Üniversitelere türbanlı öğrenci alınmasının yolu açılacak.

Sabah

AHLAR ÇİKSİN
04-06-2008, 10:22
AVRUPADA Kİ HİRİSTİYAN YARGIÇLARIN TÜRBAN KARARINA RET VERMESİ HİÇ HOŞ DEĞİL....
....YARGI VE SİYASET BİRBİRİNE KARIŞMIŞ AVRUPA MAHKEMESİ SİZİ İKNA ETT Mİ.......

.....BİR MÜSLÜMAN YARGIÇ DAHİ YOK........

...........BU ACI BİR DURUM............

since999
04-06-2008, 10:41
Yazarlar / Serdar Arseven

CHP'yle bağlan hayata: Parti'den bir 'malzeme' daha geldi!..

Hiç uzatmayacağım... Bu iş bitti!.. Baştan itibaren kontrolümüzde olan mücadele CHP'nin "nakavt"ıyla sonuçlandı!..





SERDAR ARSEVEN'in yazısı...

CHP'yle bağlan hayata: Parti'den bir ‘malzeme' daha geldi!..

Hiç uzatmayacağım...
Bu iş bitti!..
Baştan itibaren kontrolümüzde olan mücadele CHP’nin “nakavt”ıyla sonuçlandı!..


CHP’nin başındaki adamların resmen yalan söylediklerini, Türk Telekom belgesiyle ispatlamıştık...
Buna rağmen medyadaki taşeronlarını da kullanarak eşi emsali görülmemiş bir “pişkinlikle” rezaletin üstünü örtmeye, kafaları karıştırmaya çalışan adamlar, “Türkcell’den gelecek belgeye” işaret ediyorlardı!..
Evet...
Anadolu Ajansı’nın dün saat 16 sularında servis ettiği haber, Türkcell’den gönderilen yazıya ilişkin...
Aynen verelim: “Re’sen yürütülen soruşturma kapsamında Turkcell, Önder Sav’ın cep telefonunun Vakit gazetesine ait hattan arandığına ilişkin yazıyı ANKARA CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’na gönderdi. Turkcell’den gönderilen yazıda, Sav’a ait hattın VAKİT gazetesine ait sabit hattan 23 Mayıs Cuma günü, saat 10.03’te arandığı ve 2647 saniyelik (44 dakika) kesintisiz sürekli iletişim sağlandığı bildirildi!..”
Evet...
Önder Sav’ın, mukaddesata hakaretin karşılığı olarak VAKİT’in eline düştüğü kesinleşti!..
Şimdi... Sadede gelelim...
Önder Sav istifa edecek mi?..
Bir de; “Ey CHP’liler” diyerek şunu soralım:
“Sizleri rezil rüsva eden bu yönetime daha ne kadar tahammül göstereceksiniz!..”

Deniz Baykal’a “postalık” yapan sözde meslektaşlarıma da seslenmek isterim:
Onlar açısından da son derece vahim bir tablo çıkıyor ortaya...
“KARTEL” denilen “pislik odağı”ndaki kağıt parçalarının köşe başlarını tutmuş olan bu adamlara...
Önder Sav’ın saçma sapan açıklamalarını en küçük bir itiraz şerhi düşmeksizin sütunlarına taşımaktan çekinmeyen “tarassut köpekleri”ne düşen bir görev yok mu?..
Hayır, özür anlamsız...
Vakit olarak binlerce yalanlarını belgeledik... Ve en az elli kere özür dilettik!
Özür neye yarar ki pişmanlık yoksa eğer!..
Hayır; özür dilemeyecekler!..
Pişman olduklarını ilan edecekler!..
Yalan haberlerle hedef aldıkları “Her MÜSLÜMAN” için en az “bin kere” pişmanlık izhar edecekler!..
O noktaya ulaşıncaya kadar...
Yakalarını bırakmayacağız Allah’ın izniyle!..

Bir çift söz de... Vakit dışındaki “hassas medya organlarında görev yapan” malûm dostlarımıza:
Deniz Baykal ve arkadaşlarının Vakit’i “birilerinin taşeronluğuyla” suçlamaya başladıkları andan itibaren, onlar da üzerimize gelmeye...
Akılları sıra bizleri sıkıştırmaya çalıştılar!..
Ortada; bir Anamuhalefet yöneticisiyle, Vali arasındaki “iğrenç” işbirliğinin haberi varken...
Özle değil de, Deniz Baykal’ın emrettiği doğrultuda “ayrıntıyla” ilgilenen bu “aşağılık kompleksli” “dostlarımıza” karşı da “daha az toleranslı” olabiliriz bundan böyle!..
Hayır; hiç kimsenin dindarların sırtına basarak yükseldiği pozisyonda, din karşıtları ile işbirliği yapmaya veya onlara “yaltaklanmaya” hakkı yoktur!..
“Çatır çatır gazetecilik yapmaya çalışan” bizleri hem de birileri adına “sorgulamaya” çalışanlar oldu bu süreçte!..
Fazla terslemedik;
“Gerçekler ortaya çıktığında pişman olacaklardır!..
O zaman, kompleksleriyle yüzleşecek...
Karşısında ezilip büzüldükleri heriflerin, birer boş tenekeden ibaret olduklarını anlayacaklardır” dedik...
Bugün... Şükürler olsun ki o noktaya geldik!..
Şimdi... Kendilerini işaret ettiğimizi çok iyi anlamış bulunan bu “dostlarımızdan” birer yazı bekliyorum!..
Hangi duygudan dolayı bize değil de Deniz Baykal’a ve adamlarına itimat ettiler!..
Çok severler ya bu tabiri; bir “ÖZELEŞTİRİ” yapsınlar!..
“Kemalist-sol karşısında niçin bu kadar ezilip büzülüyorlar...
İki büklüm oluyorlar...
İtirafta bulunsunlar!..”

Süreç, CHP’nin, uzantılarının ve dahi “ezik-büzük muhafazakar takımının” kesin mağlubiyetiyle sonuçlandı ya...
“Tebrik” ve “teşekkürü” de ihmal etmemek lazım...
Vakit’in bu süreç boyunca izlediği strateji gerçekten de kusursuzdu...
Başta Sayın Mustafa Karahasanoğlu ile Sayın Ali İhsan Karahasanoğlu olmak üzere bütün yayın kurulu üyelerimizi, Ankara ve İstanbul bürolarındaki muhabirlerimizi alınlarından öpüyorum...
Bu “hareketli” günlerde desteğini bir an olsun eksik etmeyen sevgili okuyucularıma da... Özellikle teşekkür ediyorum...
Bir süreliğine ayrıldığım Vakit’e geri dönmem için büyük baskı uygulayan bu okuyucularımla birlikte alacağımız çok yol var İnşallah...
Birçok haksız ithama maruz kalmış olan VAKİT gazetesinin, son günlerdeki “kesin zaferin” de etkisiyle büyük bir sıçrayış yapacağına inanıyorum...
Son gelişme de gösterdi ki, bu ülkenin VAKİT’e “su gibi, hava gibi” ihtiyacı var!..
Ne yapılması gerekiyorsa el ele yapıp, bu gazeteyi “çok daha güçlü”, “çok daha etkili” hale getireceğiz...
Değil mi?..
YİNE CHP YİNE ARKA BAHÇE!..
Ve son olarak... Bir “ACAYİP HABER”in anonsunu yapayım mı yazının şu dip taraflarında...
Hadi bakalım... Yapacağımızı yine yapalım...
Gerekli görüşmeler tamam...
Önümüzdeki günlerde “patlayacak” bir haber daha...
Mevzu mu?..
Yine CHP,
Ve yine Arka Bahçe muhabbeti!..
Sahnede büyük Üniversitelerimizden birinde görevli bulunan Rektör, bir Baba CHP’li ve yine CHP’nin bir İl Başkanı var...
Vali-Önder Sav muhabbetinde olduğu gibi, iş üstündeler!..
Sağolsun, okuyucum zımba gibi, yapmış yine işini!..
Hafiften ayrıntı vermek gerekirse...
Haziran’ın 1’i,
09.00-10.30 saatleri arasında!..
Bir “münasebet” ki!..
Tam bir “arka bahçe” örneği!..
Yazacağız, durmak yok!..
Tâkip edersiniz değil mi?..
Vakit
__________________

AHLAR ÇİKSİN
06-06-2008, 08:34
"TÜRBAN YASASI İPTAL EDİLDİ."
Anayasa Mahkemesi, başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğini iptal etti ve yürürlüğünü durdu...

KARAR PİYASALARI NASIL ETKİLEYECEK?
Not: Piyasalar uzun zamandır beklenen kararı sattı. Sabah düşük açılırsa alım fırsatı olarak değerlendirilebilinir...En kötü karar kararsızlıkdan iyidir... Uzun zamandır piyasalar baskı altında ezildi...
Yabancının Tavrı önemli, Yabancılar ülkemize demir atmışlar bırakıp gitmeleri imkansız... Her yol kendilerine çıkıyor neden bırakıp gitsinlerki...
Bankalar ellerinde, telekom ellerinde, parekende sektör ellerinde istedikleri kadar da toprak alabiliyorlar...Şu güzelim yurdumuzun toprağını kağıt para karşılığı satıyoruz ya bu durum insanı çılğına çeviriyor...
Paniğe gerek yok......



"yasaklanmamış düşünceler serbesttir." mi denilmek isteniyor...........

.güzel güzel de........

...........ya demokrasi__ya hukuk__ya biz nerdeyiz__.......

...............totoloji nedir__..............

.........doğruluk değeri daima 1 olan bileşik önermeye denir. ...........

........1 rakamını artık daima anayasa mahkemesi mi belirleyecektir........

.peki ya adalet ya hukuk bireysel hak ve özgürlükler...........



.........."yasaklanmamış düşünceler serbesttir." ...........

.Peki __ya demokrasi__ya hukuk__ya biz nerdeyiz__...........


.......NERDEYİZ__NERDE OLACAĞIZ....

...REFERANDUM__HER ŞEYİ ÇÖZER__TEK ÇÖZÜM DE BUDUR.........


..TIKANAN DEMOKRASİLERDE__TEK ÇÖZÜM YOLU REFERANDUMDUR__ ......

.......AK PARTİ GEREKLİ YASAL DEĞİŞİKLİKLERİ ZAMANINDA YAPIP REFERANDUMA GÖTÜRMEYEREK BU YOLDAKİ DEMOKRASİ SINAVINDA SINIFTA KALMIŞ MIDIR.........ŞİMDİ ARTIK HALKIN DESTEĞİNE DAHA ÇOK İHTİYACI VARDIR__YA DA HALK DAHA DA ÇOK DESTEK VERMEK ZORUNLULUĞUNDADIR.....

.SİZLER BU DESTEĞİ VERMEYE HAZIR MISINIZ__Kİ İLERDE BU YÖNDE YAPILACAK HER DÜZENLEME İÇİN DAHA YÜKSEK ORANDA DESTEKLERLE ANCAK BU AÇMAZLAR AŞILABİLİR...:thumbsup:

AHLAR ÇİKSİN
06-06-2008, 10:05
.................. Özgürlükleri kamu otoritesi lehine kıskanmak .........


Anayasa Mahkemesi siyasî karakterli kararlar veren bir mahkeme olarak örneklerinden farklı bir profil ortaya koymakla hem Türkiye'deki hukuk devleti anlayışını hem de anayasanın bağlayıcılığını farklı yorumlamıştır. AYM, kuruluş amacının dışına çıkmış ve özgürlükleri genişletici ve koruyucu anlayışı bir yana bırakarak adeta "özgürlükleri kamu otoritesi lehine kıskanan" bir dünya görüşünün öncülüğüne ilham verecek bir karara daha imza atmıştır.



Anayasa mahkemeleri temel hakların devlet otoritesi karşısında korunması ve hukuka bağlı demokratik siyasal rejimi koruma ihtiyacının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye'de Anayasa Mahkemesi 1924 Anayasası döneminde siyasal alanda doğan gerilimlerin önüne geçmek ve demokratik hukuk devletini korumak amacıyla 1961 Anayasası ile ilk olarak anayasal sistemimizde yer almıştır. Anayasalar her çağdaş toplumda gereksinimlere cevap vermek için değiştirilebilir. Diğer yandan anayasal sistemin "olmazsa olmaz" ilkeleri anayasa değişikliklerinden muaf tutulabilir. 1982 Anayasası'nın 1. maddesinde yer alan devletin şeklinin cumhuriyet olduğu, 2. maddede yer alan Cumhuriyet'in nitelikleri ve 3. maddede yer alan devletin üniter yapılı olduğuna ilişkin hükümler değiştirilemez kurallar olarak yer verilmiştir.

Anayasa Mahkemesi 5735 sayılı kanunla Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerinde anayasa değişikliği yapılmasına ilişkin düzenleme hakkında yürürlüğü durdurma ve iptal kararı vermiştir. Karar hakkında yapılan kısa açıklamadan AYM'nin Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan laiklik ilkesinin değiştirilmezliğine ilişkin hükme dayandığı anlaşılmaktadır. Ortada bir AYM kararı vardır ve Anayasa'nın 153/VI hükmü gereğince bütün kamu ve özel hukuk kişileri açısından bağlayıcıdır. Ancak bu kararın bağlayıcı olması demokratik bir toplumda eleştirilemeyeceği anlamına gelmemektedir.

AYM'nin kararında pratik olarak devletin kamu hizmeti verirken herkese eşit davranamayacağı ve eğitim ve öğretim kamu hizmetinden sadece belirli dünya görüşünde olanların yararlanabilecekleri gibi bir sonuç çıkmaktadır. Kararın başörtülü öğrencilerin tümünün kamu görevlisi olacakları gibi garip bir mantığa dayandığı anlaşılmaktadır. Bu karar anayasal sistemimiz açısından başka tartışmaları beraberinde getirecektir. Bir süre sonra dinî ritüelleri yerine getirenlere karşı da devletin taraflı davranması gerektiği ve inançlı yurttaşların kamu görevine kabul edilemeyeceği de öne sürülebilecektir. Anayasa mahkemesi böylece çağdaş hukuk devletindeki anayasa mahkemesi örneklerinden tamamen ayrı bir kimliğe ve işleve sahip olduğunu ortaya koymuş olmaktadır. Bu kimlik demokratik olmaktan çok totaliter, hukuk devletinden çok karşıt siyasal sistemleri kutsayan bir vurguyu öne çıkarmaktadır.

Bilindiği gibi AYM yürürlüğü durdurma kararı verme yetkisine de sahip değildir. Bu hususu doktora çalışmamızda ortaya koymuştuk (Alman ve Türk Anayasa Yargısında Yürürlüğü Durdurma, İstanbul 1996; 2.Baskı Seçkin Yayınevi Diyarbakır 2000). Ancak AYM 1993'ten itibaren içtihatla oluşturduğu bu yetkiyi sürekli olarak kullanmaktadır. Diğer yandan AYM'nin 1961 Anayasası döneminde yapılan anayasa değişikliklerinden itibaren ve halen Anayasa'nın 148. maddesinde anayasa değişikliklerinin sadece şekil bakımından denetlenebileceği açıkça öngörülmektedir. Bir başka ifade ile AYM hem usuli hem de esasa ilişkin yetkilerinin dışına çıkmıştır. Karar ile yasama organının anayasa değiştirebilme yolu fiilen kapatılmıştır. Çünkü "anayasa hukuku konusunda tek satır dahi kaleme almayanların" alınganlık göstermeleri halinde yapılabilecek hemen her anayasa değişikliğini laikliğe aykırı saymaları hiç de zor değildir.

Tek çözüm: Özgür demokratik bir anayasa

Anayasa Mahkememiz korumaya çalıştığı siyasal sistemi son iki yılda verdiği kararlarla açmaza sürüklemiştir. Adeta severken örselemek gibi bir çelişik konuma düşmüştür. Laiklik ilkesi gibi hukuk devleti ilkesi de anayasanın değiştirilemez ilkelerindendir. Fakat AYM 1982 Anayasası'nda askerî darbe yapanların yargılanmalarını yasaklayan geçici 15. maddede yer alan askerî idare döneminde çıkarılan kanunların anayasaya aykırılığının öne sürülemeyeceğine ilişkin hükmü "hukuk devleti" ilkesiyle ilişkilendirememiş ve aşamamıştır. Bu durumda AYM'nin özgürlükçü bir rejim yaratma yönünde fazlaca bir çaba içinde olmadığı izlenimini edinmek artık zor değildir. Siyasal partilerin tümünün kapatıldığı 12 Eylül döneminde AYM'nin görevini hiç rahatsızlık duymadan sürdürmesi ilgi çekici bir noktaydı. Bu ve benzeri durumlar birbirini tamamlamakla beraber hukuk devletine yakışmayan bir mantık silsilesi ortaya koymaktadır. Türk Anayasa Mahkemesi siyasi karakterli kararlar veren bir mahkeme olarak örneklerinden farklı bir profil ortaya koymakla hem Türkiye'deki hukuk devleti anlayışını hem de anayasanın bağlayıcılığını farklı yorumlamıştır. AYM, kuruluş amacının dışına çıkmış ve özgürlükleri genişletici ve koruyucu anlayışı bir yana bırakarak adeta "özgürlükleri kamu otoritesi lehine kıskanan" bir dünya görüşünün öncülüğüne ilham verecek bir karara daha imza atmıştır.

AYM kendini bir davada laiklik ilkesi açısından denetlemeye ne zaman yetkili görebilirdi? Bir kere özgürlüklerin genişletilmesini amaçlayan bir anayasa değişikliğinde böyle bir tehlike bulunmadığı gibi aksine laik sistemin geniş bir toplumsal kesimce sorgulanmasına yol açması nedeniyle beklendiğinin aksi tesirlere yol açma tehlikesi söz konusudur. Siyasal sistemin referansını teokratik kaynaklara dayandırmaya dönük bir anayasa değişikliği ancak laiklik ilkesini ihlal yönünde yorumlanabilirdi. Oysa bu kararda ele alınan anayasa değişikliğinin böyle bir bağlamda ele alınması mümkün değildir.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi siyasal demokratik hukuk devletinin işleyişini geleceğe dönük olarak yasaklamıştır. Bundan sonra anayasal krizlerin daha da derinleşeceğini öngörmek kahinlik olmayacaktır. O halde ne yapmak gerekir? Yapılması gereken anayasadaki devlet yetkilerinin paylaşımındaki garip anakronik formüllerin gözden geçirilmesi ve yeni bir "bir arada yaşama senedi" oluşturmaktır. Bunun yolu da "özgürlüklere dayalı, hukukun üstünlüğünün esas alındığı laik bir demokratik devlete yakışır" bir anayasadan geçer. Böyle bir yol izleyerek sorunları aşmak sağduyunun bir gereği olarak görülmelidir.



PROF. DR. İLYAS DOĞAN / GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

AHLAR ÇİKSİN
06-06-2008, 10:07
...........[27 MAYIS] Türkiye'nin kabuğunu kırdığı yıllar.........

Türkiye, tarihinin çok önemli bir aşamasına 14 Mayıs 1950 seçimleriyle gelmiş, halk 1908-13 arasındaki sınırlı tecrübeden sonra, ilk defa demokratik seçimle siyasi iktidarı belirlemiş, % 53'ü aşan oyla DP'yi seçmişti.



Seçim sonucunu beğenmeyen bazı generallerin, gecikmeden Cumhurbaşkanı İnönü'ye yönetime el koyma önerisinde bulundukları bilinmektedir. DP'nin 1954 seçimlerini de kazanması üzerine, bazı subay gruplarının, Suriye ve Irak'taki Baas'çı darbelerden ilham alan cuntacılık teşebbüsleri sonradan ikrarlarla tamamlanmış olan tahkikatlardan anlaşıldı.
Her iktidarın başarılarının yanında hatalarının olması, halkın bir bölümünü memnun eden uygulamaları diğer bölümünün istememesi olağandır. Bu sebeple, dünya demokrasi tecrübesi halk oyuyla gelenin er geç halk oyuyla gideceğini gösterir. DP'nin oyları 1954'te % 58'e çıkmış, 1957'de % 48'e düşmüştü. Menderes son İzmir konuşmasında 1960'ta erken seçim yapılacağını ima etmişti. Erken veya 1961'de yapılacak olağan seçimlerde, DP muhtemelen muhalefete düşecekti. Son cuntayı oluşturan, genelkurmay başkanını da hapseden alt rütbeli subaylar yaklaşmış seçimlere imkân vermeden 27 Mayıs darbesini yaptılar. Darbenin, sonraki gelişmelerle sabit olan amacı, halkın ele geçirdiği yönetim etkinliğini bürokratik oligarşiye iade etmekti. Bu sebeple, oligarşik düzen yandaşlarınca coşku ile karşılandı. Sonraki klasik, post-modern ve "e", "y" darbeler de 27 Mayıs'ın hedefinin sürdürülmesinden başka amaç taşımadılar.

Propaganda, 20. yy despotizmlerinin temel gücüydü. Hitler ve Stalin rejimleri, en etkili propaganda yöntemlerini geliştirip, propaganda bakanlıkları kurdular. 27 Mayıs cuntası da, benzerlerinin ve despotizmlerin yaptığı gibi, darbeye siyasi ve hukuki meşruiyet sağlamak için, DP yönetimi aleyhine, mesnetsiz, yoğun bir propagandayı başlattı. Demokrasinin zaruri şartlarından olan "alternatif bilgi ve haber" kaynaklarını yok etti. Basının, bürokrasinin çeşitli kurumlarının da desteğiyle her darbede körüklenen bu propaganda günümüze kadar sürdürüldü, sonraki darbelere de meşruiyet temeli sağladı.

Menderes'in mensup olduğu halk kesimi

DP, halktan en çok oy alan parti olmuş, tek başına kesintisiz en uzun süren iktidarda kalmıştı. Bu sebeple DP aleyhine propaganda halkı ilzam ediyor, açıkça veya zımnen halkın demokrasiye ehil ve layık olmadığını iddia veya ima ediyordu. Geçmişi yaşayanların hayatta olduğu günlerde yapılan mesnetsiz propagandanın etkisi ve önemi sınırlandı. Günümüz toplumu, tarihimizin DP iktidarında geçen 10 yıllık çok önemli bölümünü yalnızca aleyhteki propaganda sınırları içinde düşünüyor. Yalnızca hakkaniyetin ve dürüstlüğün gereği olduğu için değil, halkımızın demokrasiye ehil ve layık olduğunun tespiti için de, DP'nin halk nazarındaki sembolü Menderes'in ve DP iktidarı döneminin yeniden ve doğru anlaşılması zorunludur.

Özellikle, 1960'tan sonra gelişen sosyalist-sol yönlü köy edebiyatı, bazen feodal yapıyı da temsil eden "ağa" tipleri yarattı. Bazen Menderes'in de çiftçi olması nedeniyle bu tiple özdeşleştirildiğine rastlandı. Menderes çok farklıydı. Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın da yazdığı gibi, Osmanlı, 1958 Arazi Kanunnamesi'yle özel mülkiyeti güvenceye almış, "liberal bir anlayışın ve tarımda girişimci ruhun yerleşmesi bu kanunla sağlanmak istenmiştir". 19. yy'da demiryolları ve özellikle telgraf iletişiminin gelişmesi tarım kesimini de pazara açmıştı. Bu dönemde Ege Bölgesi'nde modern çiftlikler kuran yabancılar yaklaşık 2 milyon dekar arazi alıp, arazi sahibi Türk komşularını da Avrupa pazarı için üretime, "ticari iş gibi çiftçilik" yapmaya yönelttiler. Avrupa pazarı için üretime başlayan Türkler arasında, çocuklarını da Batılı, çoğunlukla yabancı okullarda okutmak adeti gelişti. Halkla ilişkileri geleneksel marabalık benzeri yöntemlerden işçi-işveren ilişkisine dönüştü. Menderes'in ailesi de "ticari iş gibi çiftçilik yapan" çoğunlukla ihraç ürünleri üreten bu kesimdendi. Kendisi, aynı kesimdeki başkaları gibi İzmir Amerikan Koleji'ni bitirmiş, ailesinin çiftliğinde çiftçiliğe başlamış ve başarılı olmuştu. Eğitimli ve aile çevresi dolayısıyla dünya görgüsüne sahip olduğu halde bürokrasinin dışındaydı.

DP'nin kurucu başkanı Celal Bayar'ın, Atatürk'ün, yeni Türkiye'nin şekillenmesinde, en güvendiği yardımcılarından ve İnönü'yle değiştirdiği başbakanı olduğu malumdur. Atatürk, Menderes'i de, 1931'de Aydın gezisinde tanımış, kendisiyle 4 saat konuşup tartışmış, siyaset ve ekonomi alanındaki düşüncelerini takdir ettiği için, talebi olmadığı halde milletvekili yapmış, sonraki dönemler milletvekilliğini sürdürmüştür. Menderes Ankara'ya geldiğinde hukuk fakültesini bitirmiş, 1946'ya kadar 15 yıl parti müfettişi sıfatıyla Türkiye'yi dolaşarak bilinçli şekilde kendisini geliştirmiştir

Atatürk'ün yakın ve sadık yazarı F.R. Atay, Çankaya eserinde "Atatürk devrinde vatan kurtulmuştur. Yalnız bu şeref, bir vatandaşın milli tarihin en büyüklerinden biri olmasına yeter" diyor. Türkiye'nin Atatürk döneminin de doğru şekilde tahliline ihtiyacı vardır. Bazı olumsuzlukların ortaya konması Atatürk'ün büyüklüğünü gölgelemez. Nitekim, Atatürk'ün en yakını, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak da "Atatürk'ten Hatıralar" adlı kitabında, Atatürk'ün, CHP Genel Sekreteri Recep Peker odaklı faşizan gelişmeden rahatsız olduğunu ve kendisine,

"Hayret-i uzma... Çocuk, bizim en yakınımızdaki arkadaşlar dahi ne yapmak istediğimizi anlamamışlar.. Biz öyle bir rejim istiyoruz ki, günü geldiğinde padişahtan yana olanlar da kendi partilerini kurabilsinler..." dediğini yazar. Soyak eserinin başka yerinde 1930'da Antalya'ya giden Atatürk'ün gezdiği yerlerde gördüğü sefalet ve fakirlikten duyduğu üzüntüyü anlatır.

Kısaca, tek parti devrinde, bütün iyi niyete rağmen, bürokrasi dışında, halkın ekonomik zorluk ve sefaleti giderilememişti. Osmanlı'dan kalan Defterdar dokuma, Bakırköy Bez, Beykoz Kundura, Adana Bez. Eskihisar Çimento, Hereke Kumaş vb. gibi fabrikaların işletmesi 1930'larda Sümerbank olarak teşkilatlandırılmış, bu eksende yeni bir endüstrileşme başlatılmış, ancak yeterli olamamıştı. 1950 ve öncesinde halkın % 70'i, Mahmut Makal'ın "Bizim Köy"de anlattığı mutlak sefaletin içindeydi. Elektrik, yol, liman, sınırlı yerler dışında sanayi yoktu. İlk büyük elektrik barajları (Sarıyar, Seyhan, Hirfanlı, Demirköprü, Kemer vb.) ilk büyük termik santraller (Seyitömer, Tunçbilek vb.) enterkonnekte sistemin ilk adımları, ana karayolları ağı, limanlar, sair altyapı tesisleri, 12 şeker, 16 çimento fabrikası, yeni demir çelik tesisleri yapıldı. Sümerbank ve iştiraklerinin sayısı üç katına çıkarıldı. Tarımda makineleşme, köy yolu, sulama tesisleri yatırımlarıyla üretim ortalama üç katına, mesela buğday üretimi 1950'de 3 milyon tondan 8,5 milyon tona çıkarıldı. Şevket Süreyya Aydemir'e göre, DP döneminde, şeker üretimi 137.000 tondan 643.000 tona, çimento üretimi 400.000 tondan 1.750.000 tona çıkmış, genel sanayi üretim endeksi 100'den 270'e yükselmiştir. DİE istatistiklerine göre, DP döneminde, Türk ekonomisi, sabit fiyatlarla % 84 büyümüştür. Bazı hesaplara göre, büyüme oranı DİE'nin rakamlarından çok daha büyüktür. (M.A. Demirer'e göre, % 139, Liberal Düşünce, sayı 38-39). Ş.S.Aydemir'in rakamları da büyümenin daha büyük olduğunu düşündürür niteliktedir.

Özgürlükler 1950 öncesinin gerisine hiç düşmedi

Ekonomik gelişmeyi gölgelemek için abartılan, 1955'te başlayan, gerçekte 1977-80 arasındakinden çok daha hafif olan ekonomik kriz, 4 Ağustos 1958 kararlarıyla aşılmış, Türkiye tekrar hızlı büyüme sürecine sokulmuştu. DP'nin 10 yıllık iktidarındaki net ekonomik büyüme, DİE rakamları esas alınsa dahi, Türkiye'nin, önceki ve sonraki herhangi bir 10 yıllık döneminden daha yüksektir. Bu dönemde her kademedeki okul ve öğrenci sayısında, bir başka 10 yıldan daha yüksek oranda artış gerçekleştirildi. İkisi Osmanlı'dan kalan 3 üniversiteye 4 yeni üniversite eklendi. İzmir Devlet Konservatuarı, İstanbul Operası kuruldu. Sıtma ve verem savaşında tam başarı sağlandı. İstatistikler, kalkınmadan, tek parti dönemindekinin aksine, bürokrasinin değil, başta köylü, çiftçi, esnaf olmak üzere, sivil halk kesimlerinin yararlandığını ortaya koymaktadır.

Türk siyasetinin filozofu ve CHP'nin 1970'lerdeki nispi başarısının perde arkasındaki mimarı olan Turan Güneş, Abdi İpekçi ile bir sohbetinde, seçkinlerin DP'ye karşı özgürlük eleştirisine farklı bir gerçeği hatırlatarak katkıda bulunmuştu. Güneş'e göre, "Türkiye'de, halk için özgürlük, seçkinlerin talebinden farklı idi. Tek parti döneminde halk için özgürlük, jandarmadan dayak yememek, tahsildarın gadrine uğramamaktı." Mustafa Muğlalı olayı benzeri pek çok olay, Güneş'in bu düşüncesini doğrular. DP, halka evvela jandarmadan dayak yememek, tahsildarın gadrine uğramamak özgürlüğünü vermişti.

DP ilk iktidar yıllarında seçkinlerin özgürlüklerini de genişletti. Düşünce, ifade mahkûmları için af çıkarıp hapisten tahliye etti. Basın Kanunu'yla basını özgürleştirdi. AİHS ve 1 No'lu Ek Protokol 1954'te kanunla onaylandı. Avrupa Konseyi'nin özgürlükleri genişleten sonraki protokolleri, DP'den sonra 1990'lı yıllara kadar 40 yıl boyunca Türkiye tarafından onaylanmadı. Halk bu sebeplerle ve haklı olarak DP'ye oy verdi. Ancak 1954'ten sonra karşılaştığı büyük kısmı gerçeğe aykırı yoğun eleştiri gidişatı değiştirdi, gereksiz kısıtlama ve baskılar getirdi. Ancak özgürlükler 1950 öncesinin gerisine düşmedi. DP döneminde önceki ve sonraki dönemlerden farklı olarak, siyasi sebeple idam uygulanmadı. Özgürlükler alanında 1954'ten sonraki gerilemeler nedeniyle oyu %58'den %48'e düştü. Müeyyidesi seçimle iktidardan gitmekti. Darbe değil. YARIN: Günümüz Kızılelmacıları ve 27 Mayıs


KAZIM BERZEG - AVUKAT
28 Mayıs 2008, Çarşamba

since999
06-06-2008, 10:41
gerçekten sözün bittiği yerdeyiz..
bugün piyasalar sert düşüşle açılacaktır..
ancak ilerleyen saatlerde;bu karara karşı alıacak tedbirler ve önlemler belkide piyasaları biraz olsun rahatlatabilir ama bugün ama haftaya..
artık 35.000 li rakamları konuşmanın zamanı geldi..bugün için 38.500-39.000 seviyelerinden dönmemiz gerekir..

AHLAR ÇİKSİN
06-06-2008, 12:28
daandikkkkkkkkkk.
beceriksiz yöneticilerrrrrri
ben ünal tarıdammmmmdan hatırlarım.

selgd daa aşağı kalmazzzzzzzz:thumbdown:

SPK BDDK HÜKÜMET V.S.

... BU TÜR ŞİRKETLER İÇİN İSTANBUL YAKLAŞIMI EL KOYMA FALAN......

.BUGÜNE DEK YAPILANLAR............

.BENCE HÜKÜMET YENİ BİR DÜZENLEME YAPMALIDIR...
..........BİR RİSK PUAN EĞERİ BELİRLEMELİ...VE....BU DEĞERİN ALTINA GELEN ŞİRKETİN YÖNETİMİNE EL KOYMALI ..GÜÇLENDİRMELİ VE SONRA GEREKİRSE SAHİBİNE DE GERİ VERMELİ.....ÖRNEK.GÖLTAŞ ÇİMENTO AYNEN BÖYLE GERİ VERİLDİ...BU ŞEKİLDE EKONOMİMİZ DAKA KONTROLLÜ SARSINTISIZ VE DE DAHA ÖNEMLİSİ GLOBAL DÜNYA ŞİRKETLERİNE UCUZ BELEŞ FİYATA İŞYERLERİMİZİ ALINTERLERİMİZİ KAPTIRMAMIŞ OLURUZ.......

AHLAR ÇİKSİN
06-06-2008, 18:31
BRENT PETROL TEKNİK ANALİZİ (ANADOLU YATIRIM)

BRENT PETROL 135.00 DOLARA KADAR SON YUKSELIS IHTIMALI HAYLI YUKSEK
KISA VADEDE OZELLIKLE BRENT PETROLDE BEKLEDIGIMIZ BANT ARALIKLARI CALISIYOR.
135.00 DOLARDAN SONRA BEKLEDIGIMIZ GERILEMENIN ARDINDAN ILK HEDEF OLAN 125.00
VE BU SURECTEN SONRA DORT IS GUNU ONCE OZELLIKLE 120.00 DOLARA KADAR GERILEME
BEKLENTIMIZ GERCEKLESTI VE ARDINDAN TEKRAR SERT BIR YUKSELIS BEKLENTIMIZ AYNEN
BIRE BIR GERCEKLESIYOR. BU GORUNTU COK BUYUK IHTIMALLE CIFT TEPE OLUSUMU
BASLATACAKTIR.

NEGATIF YONLU CIFT TEPE OLUSUMU ISE PETROLDE HAZIRAN AYI ICINDE 1-2 IS GUNU
ICINDE 135.00 DOLARI GORDUKTEN SONRA YUKSEK IHTIMALLE SON 2 IS GUNUNDE YASANAN
SERT YUKSELISIN TERSI BIR TREND OLUSTURARAK SERT BIR GERILEME GETIREBILIR. YINE
HAZIRAN AYI ICINDE SERT GERILEMELERLE BERABER 105.00 DOLAR SEVIYESINE KADAR
GERILEME SURPRIZ OLMAYACAKTIR.


HALIL RECBER
ANADOLU YATIRIM

AHLAR ÇİKSİN
09-06-2008, 02:02
SERMAYE KAYIBI YAŞAYAN ŞİRKETLERDEN UZAK DURULMASINI ÖNERİYORUZ

İMKB yönetim Kurulu bugün CBSBO ve PRTAS hisselerini gözaltı pazarına alırken bir neden olarak 31.12.2007
tarihli mali tablolarında CBS Boya’nın özsermayesinin 47.933.755 YTL negatif olmasını göstermiştir.

Borova Yapı, bugünkü yönetim kurulu toplantısında 29 Mayıs’ta yapılacak genel kurulunda % 61 sermaye
kaybının ortaklara açıklanmasını karar verdi. Bu açıklama hissede hızlı değer kaybına yolaçtı.
Zira değer kaybını karşılayamazsa akibetinin ÇBS grubu hisseleri gibi olacağı endişeleri bunda
etken oldu. Gözler şimdi bu durumda olan diğer şirketlere çevrilecektir.

Aşağıdaki listede sermaye kaybı yaşayan şirketler listelenmiştir. Ülke ekonomisinin kritik bir dönemde
olduğu dikkate alındığında sermaye bulmakta başarılı olabilme ihtimalleri azalan bu hisselerde kendilerini
kurtarana kadar yatırım yapılmasını önermiyoruz. Ziraat Yatırım Menkul Değerler A.Ş.
ŞİRKETLERİN KAYIP SERMAYE ORANLARI (2007/12 itibariyle)
Şirket
Ödenmiş Sermaye (YTL)
Özsermaye (YTL)
Kayıp Sermaye Oranı

PRTAS
24,880,928
23,565,606
-5%

MAKTK
28,000,000
23,448,394
-16%

MRTGG
8,408,944
6,422,539
-24%

FRIGO
12,000,000
8,901,965
-26%

BURVA
8,280,000
5,979,840
-28%

TRNSK
14,955,160
10,771,811
-28%

TUKAS
62,350,000
43,299,819
-31%

DOGUB
11,173,366
7,602,978
-32%

ESEMS
13,315,500
8,255,324
-38%

ERSU
36,000,000
20,851,964
-42%

MIPAZ
36,130,406
20,473,756
-43%

SELGD
21,317,786
11,897,605
-44%

MTEKS
25,000,000
13,926,198
-44%

PENGD
50,600,000
28,088,040
-44%

TEKTU
69,726,410
33,712,369
-52%

VKING
50,000,000
23,978,150
-52%

OKANT
18,000,000
8,415,676
-53%

MERKO
27,150,000
12,019,274
-56%

ISAMB
79,877,885
32,498,341
-59%

BROVA
19,819,687
7,711,083
-61%

DYOBY
226,027,699
80,365,746
-64%

KLBMO
50,000,000
15,519,334
-69%

BISAS
6,300,000
1,791,793
-72%

MEGES
15,642,900
3,966,926
-75%

SEKFK
35,000,000
7,819,963
-78%

TBORG
99,971,560
10,774,749
-89%

BYSAN
34,476,000
1,367,814
-96%

EMKEL
21,969,208
-1,991,451
-109%

EPLAS
20,000,000
-8,226,226
-141%

TUMTK
82,497,317
-43,361,453
-153%

MZHLD
10,836,000
-20,959,190
-293%

CBSBO
19,693,050
-47,633,756
-342%

KERVT
3,744,000
-11,354,044
-403%

BERDN
5,200,000
-23,048,676
-543%

DARDL
34,798,080
-207,831,898
-697%

dincerozaldin
18-07-2008, 00:45
Ramazan Ay'ına kadar okunacak dua
Allahümme barik lena fi recebe ve şa'ban ve belliğna ramazan

(Anlamı): ALLAH'IM! Receb'i ve Şaban'ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan'a ulaştır. (Amin)

mehmetsalih
18-07-2008, 09:54
herkese günaydın,hayırlı cumalar.Bu muberek günün hayırlara vesile olmasını dilerim hepimiz için

AHLAR ÇİKSİN
09-08-2008, 14:51
.........Anlamayana anlatacaklar, göreceksiniz...

HÜSEYİN GÜLERCE
h.gulerce@zaman.com.tr Yorumlar

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1038



CHP tehlikeli bir hamle yapıyor. AK Parti'nin kapatılacağına kilitlenen CHP yönetimi, hıncını askerden alma görüntüsü veriyor. Sadece askeri polemik içerisine çekmeye çalışmakla kalmıyor, halkın büyük çoğunluğunu karşısına alma pahasına İşçi Partisi'nin kışkırtıcı jurnalleme üslubunu benimsiyor.
Sürekli kavga çıkartan, sürekli gerilim peşinde koşan bir anamuhalefet partimiz var. Buna bir son verme zamanı geldi de, geçiyor bile.

CHP aslında siyaseten intihar yolunu seçmiş görünüyor. Halkın desteğini arama kaygısı yok. Demokrasi talebi yok. Uzlaşma arzusu yok. Siyaset zemininden ümidini kesmiş bir siyasî parti, nereye kadar gider? Kendi çalan, kendi oynayan bu siyasî teşekkül, biraz halkın nabzını tutmayı denese... "Yetti artık" seslerini bir duyuverse... CHP, dümeni kilitlenmiş gemi gibi. Tez elden çare bulunmazsa, işte şuraya yazıyorum; önümüzdeki mahallî seçimlerde CHP kendi enkazı altında kalacaktır. Bu haliyle CHP artık Türkiye'nin üzerinde bir yüktür. Demokratikleşmenin önünde bir engeldir. Bu parti, aslî görevini bırakmış, Parlamento'yu çalışamaz hale getirmek için Anayasa Mahkemesi'nde iş takipçiliği yapan bir organizasyona dönüşmüştür. Her şeye karşı çıkan, her şeyi eleştiren ama alternatif hiçbir çözüm teklif etmeyen bir partinin sonu, sandıkta tükenmektir. Bunların hiçbirini "oh olsun, daha beter olsunlar" diye yazmıyorum.

Halktan oy alan herkese, her partiye saygım var. Farklı düşünenlere, farklı inananlara saygılı olmayı bilemezsek, demokrasi bir gölge oyunundan ibaret kalır.

Demokrasinin mayası diyalog ve hoşgörüdür. Diyaloğun asgari şartı da, herkesin konumuna saygılı olmaktır. CHP'ye yönelik ağır eleştirilerimin nedeni, şu koskoca ülkeye yazık etmeyelim, diyedir. Kavga edecek ne var? CHP tutturmuş bir laiklik kavgası, gidiyor. Kırk defa söylendi. Bu milletin laiklikle bir problemi yok. En başta dindar insanların yok. Ama CHP kendine göre bir laiklik tanımı yapıyor. Ölçüyü kendi koyuyor ve bu ölçüye göre kendi gibi düşünmeyen herkesi, laiklik karşıtı ilan ediyor. Bunu yapmaya hakkı yok. Bakınız, AK Parti'nin kapatılmak istendiği süreçte, o örnek aldıkları Batı demokrasisinin bütün temsilcileri aynı şeyi söyledi: CHP'nin ve onun zihniyetinde olanların laiklik anlayışı için "sakat" dediler. "Aslolan, demokratik laikliktir" dediler. Neden CHP yöneticileri bu ısrarlı çıkışa bir cevap vermediler? Bunu neden hiç duymak istemediler? Çünkü işlerine gelmedi. Çünkü problemi çözmek değil, sürüncemede bırakmak istediler. "Dediğimiz dedik, çaldığımız zilli düdük"ten öte bir şey söylemediler... CHP ve onun zihniyetindeki çevreler, solcusundan sağcısına kadar şunu iyi bilmeliler: Türkiye ya demokratikleşecek, ya demokratikleşecek.. ya bu deveyi güdecek, ya bu deveyi güdecek... Çünkü gidilecek başka diyar yok bu dünyada. Kimse bu saatten sonra bu millete deli gömleği giydiremez.

Artık solculuk-sağcılık, ilericilik-gericilik yok. Demokrat mısın, değil misin, sadece bu var. Demokrasiden yana görünüp faşizm hayali gören ulusalcılarla, AK Parti gibi bir parti iktidarda olacağına, totaliter bir rejim olsun diyen sözde solcularla işimiz olamaz bizim.

Kaypaklık, ikiyüzlülük, vaziyeti idare etme, sotada kalma, bütün bunların dönemi bitti artık. Herkes yerini belli edecek.

İşte Ergenekon davası. Tam bir eleme imtihanı. Kim kimdir, kim ne nane yemiş, kim katillere iş vermiş, kim ellerindeki kanı silmeden aramızda insan suretinde dolaşmış, bunların hepsini göreceğiz. Kendilerine kimsenin dokunamayacağını, hâlâ bu vartayı da atlatacağını düşünenler yanılıyorlar. Sırplar, Karadziç'i nasıl teslim etmek zorunda kaldılarsa, Türkiye de, demokrasinin önündeki engelleri temizlemek zorunda.

Çünkü Türkiye'nin bütün meseleleri, aynı zamanda uluslararası sistemin de meselesi.

Anlamayana, anlamak istemeyene, anladıkları dilden anlatacaklar. Göreceksiniz...

AHLAR ÇİKSİN
09-08-2008, 15:10
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=724003&title=iste-salih-memecanin-gundeme-damgasini-vuracak-karikaturu

Gündem

İşte Salih Memecan'ın gündeme damgasını vuracak karikatürü

maslinka
10-08-2008, 04:50
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=724003&title=iste-salih-memecanin-gundeme-damgasini-vuracak-karikaturu

Gündem

İşte Salih Memecan'ın gündeme damgasını vuracak karikatürü


bu karikatüre ne söylenebilirki... ağlanacak halimize tebessum ediyoruz....

şimdide rektör atamalarına takmadılarmı......:nono:

Yazık koskoca CHP.....

AHLAR ÇİKSİN
17-08-2008, 15:24
........http://www.canliyayin.org/yayin.php?id=243...........:clover:


...........Berât Gecesi (cumartesi):.......

................Şirke ve küfre ültimatom! .........

............Berât Gecesi: Şirke ve küfre ültimatom!.......

Farkında mıyız? ......
..Sekülerleşen dünya Müslümanların zaman idrakini de aşındırıyor......

Ramazan'ın iyice yaklaştığı şu günlerde, her ânımızı mümince idrak edip yaşama çabamızın daha bir yoğunlaşması gerekmiyor mu?.... üç aylar (Recep, Şaban, Ramazan) içinde yer alan kutlu geceler, idrak etmemiz gereken kutlu zaman sürecini sık sık bize hatırlatıyor aslında. İşte, Şaban ayının 15. gecesi (Cumartesi'yi Pazar'a bağlayan gece) Berât Gecesidir. Rasûlüllah'ın (s.), üç aylarda ve özellikle de Şaban ayında ibadete daha bir özen gösterdiğini biliyoruz. Belli ibadetlerin belli zamanlara tahsis edilmesi veya o zamanlarda yoğunlaşması; insanın zaman zaman şöyle yeniden silkinip kendine dönmesi, kulluk bilincini tazelemesi bakımından hayli önemli ve anlamlı fırsatlar. Sadece yaklaşan Ramazan ayı değil, öncesindeki Şaban ayı ve Berat Gecesi gibi...
Berat kelimesi: Arapça “berâet” kelimesinden dilimize geçmiş ve yeni anlamlar kazanmıştır. Kök anlamı “kurtulmak/iyileşmek” olan “Berâet”; borçtan, suçtan, cezadan, hastalıktan kurtulmak, iyileşmek, uzaklaşmak, temizlenmek anlamlarına gelir. Ayrıca, “yazı, belge” anlamında da kullanılmaktadır.
Dinî anlamıyla: berâet, “günahlardan/kötülüklerden arınmak/temize çıkmak, ilâhî af ve rahmete nail olmak/erişmek”tir. Berat Gecesi'ne “leyletü nısfi Şa'bân: Şaban'ın yarısı gecesi, leyle-i mübarek: mübarek gece, leyle-i rahmet: rahmet gecesi, sakk/belge veya berat/ferman gecesi de denmiştir.
Kur'ân-ı Kerim'de “berâet” kelimesinin taşıdığı manalar; bu günü/geceyi daha bir anlamlı kılmaktadır.
Tevbe sûresinin bir adı da “Berâe”dir; bu da şirke ve küfre karşı bir ültimatom, bir kesin uyarı ve son ihtar demektir. Allah ve Rasûlünün müşriklerden/inkarcılardan berî olduğunu ilan eden bu sûrenin ilk ayeti: “Allah ve Rasulünden, kendileriyle antlaşma yapmış bulunduğunuz müşriklere bir ültimatomdur bu!” diye başlar. İkinci âyette ise bu tavır netleşir: “Bilin ki siz, Allâh'ı âciz bırakamazsınız ve Allâh kâfirleri rezil-perişan edecektir!” Tarihi gerçek şu ki; Hz. Ali (r.a) Mina'da bir hutbe okumuş, Hz.Peygamber (s.) tarafından gönderildiğini bildirmiş,.......

Tevbe Sûresi'nin ilk âyetlerini yüksek sesle okumuş ve müşriklere şu ültimatomu vermişti:....

“1-Müslümanlardan başka hiç kimse Cennete giremez.....

2- Bu yıldan sonra hiç bir müşrik Kâbe'ye yaklaştırılmayacak.....

3- Hiç kimse Kâbe'yi çıplak tavâf etmeyecek.......

4- Kimin Hz. Peygamber'le anlaşması varsa, müddeti bitinceye kadar ona uyulacak.”...

Yani bu sure, şirke/müşriklere karşı kesin ve net bir tavır alıştır.
Kamer suresinin 43. âyetinde ise; ““Şimdi sizin kâfirleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa kitaplarda sizin için bir berâet (af/kurtuluş belgesi) mi var?” buyurularak inkarcıların 'bu dünyada ne yaparsak yapalım, Allah katında bize bir ceza/sorumluluk yok' şeklindeki kendilerini aklayan saçma anlayışları kesin reddedilir.
Her iki âyette de, şirke/müşriklere ve küfre/kafirlere karşı tavizsiz, net, kesin bir duruş sözkonusudur.
Demek ki, bu günü ve geceyi; müminlerin küfre, şirke, haramlara, günahlara karşı en küçük bir taviz vermeden topyekün bir mücadele sürecine girmeleri ve bunlardan tamamen kurtulup berî olmaları olarak okumamız gerekir. Zaten küfrün ve şirkin her türlüsünden, günahın ve haramın her çeşidinden berî olmadan, uzaklaşmadan, vazgeçmeden kurtulmak nasıl mümkün olur? Bu gün ve gecede yapılacak dualarda, tevbe ve istiğfarlarda ihlasla bu hedefe ulaşmak amaçlanmalıdır. Bu gün/gece yeni bir başlangıç için fırsat bilinmelidir.
Rasûlüllah (s.) bu gün-gece hakkında şöyle buyurur: “Şaban ayının yarısı gelince; gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçirin. Allah, güneş batınca (rahmetiyle) dünya göğüne (semasına) tecelli eder ve şöyle der: 'Benden af dileyen yok mu, affedeyim. Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim. Şifa isteyen yok mu, şifa vereyim.' Bu, böylece 'var mı, var mı..' diye şafak sökünceye kadar sürer.” (İbn Mâce, ikâmetu's-salât, 191, no: 1388)
Bir hadiste de: “Yüce Allah, Şaban'ın 15. gecesinde, Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısından daha çok insanı cehennemden kurtarır. Ancak, kendisine şirk koşanların, Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabalarıyla bağını koparanların, kibirlilerin, ana-babasına isyankâr olanların ve içki içmeye devam edenlerin yüzüne bakmaz.” buyurur. (İbn Mâce, ikâmet, 191; Tirmizî, savm, 39, no: 739. Ahmed b. Hanbel'de “...kâhin, büyücü, çok kin güden, içkiye düşkün olan veya ana-babasıyla bağını koparan yahut zina düşkünü olanlar bunun dışındadır.” şeklinde.)
Hadislerde; şirke, İslâm düşmanlığına ve büyük günahlara karşı kesin tavır almak vurgulanırken her türlü hata, isyan ve kusurdan pişmanlık duyup bağışlanma dilemek gerektiği tavsiye ediliyor. Elbette, Allah'ın affına nail olabilmek için sadece bir gece değil, her an tevbe ve istiğfar gereklidir; ama bu gece iyi bir fırsattır.
Ayrıca; İkrime ve bir grup alime göre, Kur'an Levh-i Mahfuz'dan topluca dünya semasına bu gece indirildi (Duhân/3). Bu bağlamda; bu gün/gece Kur'ân okuyarak hayatımızın Kur'ân'a göre bir sağlamasını yapmalıyız.
Yine, Kıble'nin Mescid-i Aksâ'dan Mescid-i Haram'a çevrilmesinin; hicretin 2. yılında, Şaban ayının 15'inde vuku bulması hatırlanarak; bu gece bir kıble tashihi, bir istikamet doğrultması için fırsat bilinmelidir.
Gelin, bu günü-geceyi, oruçla, namazla, tevbe ve istiğfarla geçirip Rasûlüllah'ın duasını tekrarlayalım:

“Allahım! Gazabından rızana sığınıyorum. Cezandan affına sığınıyorum. Allahım! Senden, yine sana iltica ediyorum. Sana yaptığım övgüyü, senin kendine yaptığın övgü ölçüsünde yapmaktan âciz olduğumu itiraf ederim. Senin komşuluğun ve yakınlığın, azizliktir. Senin senâ ve övülmen yücedir. Senin ordun mağlup edilemez. Sen, vaat ettiğin şeyde, vaadinden dönmezsin. Senden başka ilah, senden başka mabud yoktur.” (Müslim, salât, 222)
Abdullah Yıldız

AHLAR ÇİKSİN
17-08-2008, 15:39
Tamer KORKMAZ - Yeni Şafak

Ergenekon işi iflas etmiştir. Ergenekon davasının hiçbir ciddiyeti kalmamıştır. Bu davadan ne bir arınma ne bir demokrasi çıkar…”
Bu sözlerin sahibi kim mi? “Ergenekon'un Avukatı” Deniz Baykal…

Baykal'ın darbeci Ergenekon örgütüne canla başla sahip çıkan açıklamasını alkışlayan da Cumhuriyet'in “Gizli Washington Portakalı” patronu İlhan Selçuk…

Türkiye'ye kast eden “Ergenekon” gerçeğini hasıraltı etmek için her türlü tezviratı yapmaktan çekinmeyen bu ikiliyi müthiş rahatsız eden hadise nedir?

Türkiye'de Statüko'nun iflas etmesi,”ABD-NATO'ya bağlı derin yapılanmanın lağvedilmesi”dir!

* * *
Baykal “Ergenekon işi iflas etmiştir” diyor; bir gün sonra
Ergenekon Operasyonu'nda yeni bir dalga kıyılarımıza vuruyor:
Tutuklu Veli Küçük'ün sağ kolu olan JİTEM'ci Albay Arif Doğan gözaltına alınıyor…

Ümraniye ve Eskişehir'de ortaya çıkarılan cephane evlerin ardından Beykoz'da Arif Doğan'a ait ofis-depoya yapılan baskında askeri mühimmat ve JİTEM'in Arşivi'ne ait olduğu belirtilen yüklüce gizli belge ele geçiriliyor.

Ergenekon kapsamındaki üçüncü cephanelik bu…

Veli Küçük'le birlikte JİTEM'in kurucuları arasında yer alan, bir dönem Silopi ve Batman'da JİTEM Grup Komutanlığı da yapmış olan bir emekli albayın ofisindeki “hiçbir ciddiyeti olmayan!” uzun namlulu silahlardan, tabancalardan, binden fazla mermiden falan söz ediyoruz…

Ergenekon'un aynı zamanda CHP'nin genel başkanı da olan “avukatı”na soruyorum:

Bu durumda, kim iflas etmiş oluyor?

* * *

Gözaltına alınan Arif Doğan, Cem Ersever'in de arkadaşıydı:

Albayın adı, ilk kez 16 Eylül 1989'da Şırnak-İdil'de üç köylünün öldürülmesi hadisesi ile duyulmuştu.

Olayın üzerinden dokuz yıl geçtikten sonra Arif Doğan'ın da içlerinde bulunduğu asker, korucu ve itirafçılardan oluşan bir çok kişiye “silahlı çete oluşturmak”tan dava açılmıştı.

Davanın akıbeti ne mi olmuştu?

Diyarbakır DGM Savcılığı, Nisan 1998'de Jandarma Genel Komutanlığı'na yazı yazarak -Arif Doğan, Veli Küçük ve Cem Ersever'in de dahil olduğu kimi askerler hakkında- bilgi istemesine karşılık sonuç alamamış; “görevsizlik” kararı verilerek dosya rafa kaldırılmıştı!

* * *

Emekli Albay Doğan, ifadesinde Ümraniye'de ele geçirilen bombaların Cem Ersever'e ait olduğunu söylemiş; “Ersever öldürüldükten sonra bombalar sürekli el değiştirdi” diye konuşmuş!

Bütün bunlara karşılık, Doğan “Ergenekon'la alakası olmadığını” iddia etmiş; “JİTEM'in dağlardaki uygulayıcısı olduğundan” bahsetmiş:

Teoman Koman Paşa da, 28 Şubat döneminde JİTEM konusunu sulandırmak için “JİTEM Fak-Fuk-Fon gibi bir kuruluştur” diyerek 'hasıraltı' çalışmıştı…

JİTEM'in 'karanlık' izleri Ergenekon'a; Ergenekon'un derin izleri de bir tür “Baronlar Konseyi” diye tarif edebileceğimiz “Gizli İktidar” yapılanmasına çıkıyor!

* * *


Ergenekon Davası, Ekim'de başlıyor: Bu dava uzun sürecek ancak müthiş “öğretici” olacak…
Henüz başlangıç aşamasındayız: Fevkalade heyecanlı, hayli sarsıcı sahnelerle karşılaşacağız, ilerleyen bölümlerde…

'Ergenekon' adlı dizi filmin sonunda Türkiye'nin “Gizli Tarihi”ni, Bu Millet öğrenecek........
...........
..........
................................................
.................................................

Ergenekon işi iflas etmiştir.mi .
.........YOKSA TAMERİN BEYNİ Mİ İFLAS ETMİŞTİR.....

TAMER NE BİLİYOR Kİ...BU MİLLET YİNE ÖĞRENEBİLECEK MİDİR.HAYIR......SADECE BİLMEMİZİ İSTADİKLERİ KADARINI BİZE AKTARACAKLAR.TAMER DE ANCAK O KADAR BİLEBİLECEK..
.O KADAR ANLAYABİLECEK......

AHLAR ÇİKSİN
19-08-2008, 10:53
Bebek katili İsrail'in Filistin ve Lübnan'a yapmış olduğu saldırıları kınıyorum. .....Engin .........--------------------------------------------------------------------------------
............İlim İlim Bilmektir ............


İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmez isen
Ya nice okumaktır

Okumaktan mânâ ne
Kişi Hakk'ı bilmektir
Çün okudun bilmez isen
Ha bir kuru emektir

Okudum bildim deme
Çok tâat kıldım deme
Eri Hak bilmez isen
Abes yere yelmektir

Dört kitabın manası
Bellidir bir elifde
Sen elifi bilmez isen
Bu nice okumaktır

Yunus Emre der hoca
Gerekse var bin hacca
Hepisinden eyice
Bir gönüle girmektir


Yunus Emre


halimiz nedir.......kendimizi mi kandırıyoruz............
....adam abd ye düşman amma .
MARKETTEN AMERİKAN CİGARASI VE COCACOLA VEYA PEPSİ ALIYOR....
...BU ne PERHİZ....
.ASLINDA DÜŞMANIMIZ DEĞİL KİMSE.

..YUNUSUN DEDİĞİ GİBİ.....

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmez isen
.......................






.....DURUMUMUZ NEDİR........KURTULUŞ SAVAŞI VE SONRASINI HATIRLAYIN_HALA KİTAPLARIMIZDA DA VAR...Kİ AMERİKAN MANDACILIĞINI ÇÖZÜM OLARAK İSTEYEN İÇTE HAİNLER VARDI YAZAR......

.EN İYİMİZİN DAHİ DURUMU DENGELİ DEĞİL.....HEP AÇIK VERİYORUZ.....
TOPLUMA BAKIN GİYİM KUŞAMSA MEDENİYET BİZ ABD Yİ DE AVRUPAYI DA GEÇMİŞİZ.....İŞ KENDİMİZİ BİLMEMİZ DE.......DOĞRU NEDİR.....ÖZÜMÜZ NEDİR.......

YUNUSUN DEDİĞİ GİBİ.....

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir.

.......halimiz nedir.......kendimizi mi kandırıyoruz............
..EVET......KANDIRIYORUZ.........EN İYİMİZİN DAHİ DURUMU DENGELİ DEĞİL.....HEP AÇIK VERİYORUZ.
.FARZEDİN ADAM BİR YERE KALBEN BAĞLI HOCASI VAR ŞEYHİ VAR.......VE DİYELİM EN DOĞRULARI SÖYLÜYOR.AMMA ONA BAĞLIYIM DİYEN ONUN YAPMA DEDİKLERİNİ DAHİ YAPIYOR..SADECE ......BEN..FALAN YERE ...BAĞLIYIM.DİYOR.......HATA ÜSTÜNE HATA YAPIYOR.........PEKİ O BU DURUMDA NASIL BAĞLI........BRİ PSİKİYATRİSTE BAĞLI OLDUĞU GİBİ BAĞLI.ONADAN MORAL ALIYOR ONDAN RUHEN GÜÇLENDİĞİNİ ANLIYOR.....O KADAR.AMMA BİLDİĞİMİZİ YİNE DE OKUMAYA DEVAM EDİYORUZ..........HALİMİZ DURUMUMUZ HOŞ DEĞİL DOSTLAR..........MEVLAM BİZLERİ İSLAH EYLESİN...
................
...........
........HALİMİZ DURUMUMUZ HOŞ DEĞİL DOSTLAR.BORSA DOW CEPHESİNDEN ÖYLE......İZLEYİP OLUMLU OLMASINI MI BEKLEMELİYİZ....İMKB NE KADAR GÜÇLÜ...BU DURUM BİZE BİR YOL ÇİZDİRECEK.....